Janberk Apiş@apiscanberk
Semboller, bir halkın varlık gerekçesini, hafıza eşiğini ve onur sınırlarını temsil eden kutsal işaretlerdir; Çerkes halkı için yeşil zemin üzerine yerleşmiş on iki altın yıldız ve çaprazlanmış üç ok, kolektif bir iradenin ve teslim alınamayan bir ruhun mührüdür. Bu kutsal mührün karşısında duran, ona zıt bir anlam evreninden beslenen siyah-turuncu Georgiy şeridi ise sıradan bir askeri dekorasyon değil; 19. yüzyılda Çerkesya'nın balta girmemiş ormanlarında Çerkes cesetleri birikirken, "Dağlıları dize getirdik" nidasıyla kutlanan bir vahşetin madalyasıdır. Atalarının katledilme fermanını imzalayanların taşıdığı bu sembolü yakasına iliştirenler, kendi köklerine karşı sembolik ama yıkıcı bir ihanet içindedirler. Bir insan hem kendi varlığını borçlu olduğu kadim kültürü savunup hem de o kültürü yok eden dişlilerin yağını yakasında taşıyamaz; bu iki uç, aynı bedende ancak bir şizofreni haliyle barınabilir. Zira Georgiy şeridi, 1864 yılında vatanından koparılan, Karadeniz’in hırçın sularında mezarsız bırakılan milyonların ahını, General Zass gibi figürlerin topladığı Çerkes kafataslarının gölgesini ve Kafkasya’nın yakılmış köylerinin dumanını taşır. Durum bu kadar açık ve yaralayıcıyken; bir elinde "soykırımı unutmadık" yazılı pankartı tutup, diğer eliyle göğsündeki o şeridi düzeltenlerin verdiği poz, kendi cenaze töreninde tabutunun başındaki katili ayakta alkışlayan bir kurbanın absürtlüğünü anımsatan trajikomik bir tiyatro sahnesidir. Eğer bir halkın çocukları, kendilerini yersiz yurtsuz bırakan, yetim koyan ve tarihin dışına iten kurşunları sıkanların nişanlarıyla süslenmeyi "vatanseverlik" olarak görüyorsa, orada var olan tek şey, tam bir kültürel teslimiyet, mutlak bir irade kaybı ve kendi gerçeğine karşı körleşmiş bir hafıza kaybıdır.
Bu teslimiyet hali, basit bir aksesuar seçiminden öte, zihinsel bir sömürgeleşmenin en uç noktasıdır. Sömürgeci, sadece toprağı işgal etmekle kalmaz; kurbanın zihnini, değer yargılarını ve semboller dünyasını da yeniden inşa eder, öyle ki kurban bir süre sonra kendisine vurulan zincirlerin parlaklığına hayranlık duymaya başlar. Bugün o şeridi gururla taşıyan her Çerkes, aslında 19. yüzyıldaki o büyük kırımı meşrulaştıran zihniyetin bir parçası haline gelmekte ve celladın ödülünü göğsüne takarak o celladın kurbanı olan atasına sırtını dönmektedir. Bu, tarih bilincinden yoksunluğun ötesinde, varoluşsal bir kopuştur. Bu pozisyon, basit bir törensel katılımın değil, öznenin kendi celladıyla kurduğu patolojik bir aidiyet ilişkisinin dışavurumudur. Kendi halkının tarihsel mağduriyetini, kendisine bu mağduriyeti yaşatan mekanizmanın zafer bayramına meze yapmak, tarihsel bir körleşmedir ve sömürgecinin en büyük başarısıdır; çünkü bir halkı fiziksel olarak yok etmekten daha etkili olan tek şey, o halkın çocuklarına kendi katillerinin ideallerini alkışlatmaktır. Kendi sembollerinden utananların güçlünün sembollerine sığınması siyasi bir tercihten ziyade psikolojik bir yenilgidir, dahası uluslararası kamuoyuna "biz soykırıma uğradık" derken o soykırımı gerçekleştiren zihniyetin devamı niteliğindeki sembolleri kutsallaştırmak, hak arama mücadelesinin içini boşaltmakta ve talepleri sadece folklorik birer serzenişe indirgemektedir. Bu yüzden, o şeridi takmak bir fotoğraf karesi değil, cellat kurbanının kendi nişanlarını sevdiğini gördüğünde işini tam anlamıyla bitirdiğini gösteren bir teslimiyet belgesidir.
Hafıza, bir halkın kalesidir ve bu kale düştüğünde, geri kalan her şey sadece bir teferruattır. Çerkes halkının çocukları, o kaleyi savunmak yerine kaleyi yıkanların sancaktarlığını yapmaya başladığında, gelecek nesillere bırakılacak tek miras "kabullenilmiş bir esaret" olacaktır. Zihinsel köleliğin en acı verici tezahürü, kurbanın celladına ait nişanları kendi göğsünde bir onur madalyası gibi taşımasıdır. Bu sembolik intiharın "Nazi işgaline karşı zafer" gibi evrensel ve haklı bir zemine yaslanarak meşrulaştırılmaya çalışılması, manipülasyonun en sinsi halidir. Bu, bir elinde soykırımın acısını tutarken, diğer eliyle o acının müsebbiplerinin ödülünü okşayanların girdiği, hastalıklı bir hayranlıktan başka neyle açıklanabilir. Bu sahne, kendini "direnişin evladı" olarak tanımlayanların, pratikte o direnişi kıranların nişanlarına sığınmasıyla oluşan ahlaki bir çöküşün ve ontolojik bir sapmanın çıplak yansımasıdır. Bir toplumun sembollerini düşmanının ganimetleriyle takas etmesi, iradesini bir başka güce devrettiğinin ve artık kendi geleceğine dair bir tasarrufunun kalmadığının en somut dışavurumudur. Celladın zaferini kendi başarısı sanan bir kurban psikolojisi, sömürgeciliğin ulaştığı en sinsi ve en tehlikeli aşamadır, zira baskı burada artık dışarıdan değil, bizzat kurbanın kendi zihninden gelmektedir. Georgiy şeridi ile kurulan bu hastalıklı bağ koparılmadığı sürece, Kafkasya’nın hürriyet davası, bizzat o davayı sahiplendiğini sananların ellerinde can verecektir. O şeridi takanlar, 19. yüzyılın o karanlık ormanlarında can veren direnişçilerin değil, o direnişi kanla bastıran generallerin safında durduklarını fark etmeyecek kadar derin bir uykudadır. Semboller bir toplumun namusudur ve o namusu düşmanının ellerine teslim edenler, tarih karşısında daima mahcup kalacaklardır.