Mücahit Gültekin@mgultekin11
Murat bey, hikayenin bir kısmını anlatmışsınız. Diğer bir kısmını da birkaç madde halinde ben aktarmak isterim.
1.NATO, 1949'da 12 ülkenin (İngiltere, Fransa, Benelüx ülkeleri, Kanada, Danimarka, İtalya, İzlanda, Norveç, Portekiz ve ABD) katılımıyla Sovyet Rusya/Komünizm tehdidine karşı kurulmuştu. Bu tehdidin Türkiye için ne kadar gerçekçi olduğu ayrı bir tartışma konusudur, orayı geçiyorum. Neticede bu tehdit Türk siyasal eliti tarafından "gerçekçi" bulundu ve Türkiye NATO'ya girdi. Burada iki kritik soru var: Türkiye neden ve nasıl alındı? Ve NATO’ya girmenin Türkiye’ye maliyeti ne oldu? İlkinden başlayalım.
2.Türkiye malum olduğu üzere 18 Şubat 1952’de, yani NATO kurulduktan 3 yıl sonra alındı. Bu arada Türkiye’nin önüne bir takım şartlar kondu. Bunların en önemlisi, maalesef kimsenin artık pek konuşmadığı, Türk askeri yapısının dönüşümüdür. Buraya en sonda geleceğim. Türk kurmaylarının aktarımlarıyla bu dönüşümün ne denli derin olduğunu anlatacağım. Ama önce iki şarttan söz edelim: Kore Savaşı ve Ortadoğu Komutanlığı.
Türkiye malum olduğu üzere 25 Temmuz 1950’de Kore’ye bir tugay gönderme kararı almıştı. Bu kararın açıklandığı gün, Türkiye’de önemi bir isim vardı: ABD senatörü Cain.
Cain, bu karardan birkaç gün önce Türkiye’ye gelmiş ve "Türkiye’nin Kore harbine fiili surette yardımı Atlantik Paktı’na girmesini sağlayacaktır" demişti. Ayrıca şunları da söylemişti: “En azından üç ülke Kore’ye askeri yardım göndermeyi teklif etmeliydi ama yapmadılar. Eğer böyle bir teklifi ilk yapan Türkiye olsaydı dünyadaki prestiji artardı ve bu hareketinden dolayı da diğer ülkelere bir örnek teşkil ederdi.”
Bu sözlerin ardından 25 Temmuz 1950'de 4500 asker gönderme kararı aldık. Neticede Türkiye o savaşta en ağır kayıp veren ikinci ülke oldu. Savaşta 720 Mehmetçik, Amerikan saflarında can verdi. 2 binden fazla yaralı, 163 kayıp, 244 esir vardı. Bu bir sadakat testiydi. Nitekim ABD Büyükelçisi George McGhee Kore'ye asker göndermemizi "[Türkiye'nin] Batıya adanmışlığını kesin biçimde gösterdi." şeklinde yorumlamıştı. Bu arada ülkemizde hemen hiç konuşulmayan başka bir ayrıntı: Kore'ye asker gönderme kararı Meclis'e getirilmemişti.
Bu savaşın sonunda ABD bölgede bazı kaynaklara göre 400'e yakın üs kurdu. Peki, 8 bin km ötedeki bu ülkeye asker göndermekle ve bu ağır bedeli ödemekle Türkiye'nin eline ne geçti?
DP Bakanı Samet Ağaoğlu'nun söylediği gibi "Kore’de bir avuç kan verdik ama büyük devletler arasına katıldık." diyebilirsiniz. Halbuki NATO'ya alınmamızda Kore'ye asker göndermemizin ne kadar etkili olduğu da tartışmalıdır. Nitekim Kore'ye asker gönderdikten sonraki ikinci başvurumuz da reddedilmişti. Yine örneğin Yunanistan Kore'ye göstermelik bir birlik göndermiş ama o da NATO'ya alınmıştı. Ağaoğlu'nun söylediğinin doğru olmadığı 1964 Kıbrıs Krizi zamanında anlaşılacaktı, oraya geleceğim. Ama Türkiye’nin önüne konulan başka bir şart daha vardı: Ortadoğu Komutanlığı.
3.12 Ekim 1951 tarihinde Amerika ve İngiltere Genel Kurmay Başkanları Türkiye'ye geldiler. Türk yetkililerle yaptıkları görüşmelerde NATO'nun yapısı, işleyişi, Türkiye'nin oynayacağı rol ve hangi komutanlığa bağlanacağı konularını ele aldılar. Türkiye’nin NATO’ya girmesi önce "Ortadoğu Komutanlığı" şartına bağlanmıştı. İngiltere o zamanlar Ortadoğu'da azalan etkinliğini tekrar artırmak için böyle bir askeri yapı düşünüyor, Türkiye'nin gücünden faydalanmak istiyordu. Türkiye, İngiltere, Fransa ve ABD 13 Ekim'de komutanlığın kurulması için Mısır'a müracaat etti. Mısır bunu reddedince, bu şart kalktı. Ve Türkiye 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya alındı. Asıl dram da bundan sonra başladı.
4. Asıl dram dedim, çünkü içselleştirildiği için pek fark edilmiyor. Bu, Türk askeri yapısının ABD’nin ihtiyaç ve çıkarları doğrultusunda dönüştürülmesidir. Bu sadece fiziki bir dönüşüm değildi, zihniyet ve perspektif dönüşümü idi. Artık askerlerimiz dünyada ABD’nin perspektifinden bakmaya başlamıştı. ABD’nin çıkarları Türkiye’nin çıkarları gibi algılanıyordu. Kurmay Albay Ahmet Yıldız “İhtilalin İçinden: Anılar, Değerlendirmeler” kitabında bunu şöyle anlatır:
"Çoğumuz o denli Amerikancı olmuştuk ki, onların yaptıklarını eleştirmeyi hatta kendi başımıza girişimlerde bulunmayı savunmayı suç sayabiliyorduk. Bizleri o denli etkilemişlerdi ve beyin yıkama taktiğini o denli başarılı uygulamakta idiler ki, kimi söylem ve deyimleri bizler de gerçeği gibi değil de onların verdiği ad ve anlamlarıyla benimsiyorduk."
“Kıyafetten kara kazana kadar her şey değişti, bütün askeri okullarımız Amerikan askeri okullarına benzetildi” diyen Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı da (27 Mayıs MBK üyesidir) buna benzer örnekleri anılarında yazar.
Altıncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk de Deniz Kuvvetleri Komutanı olduğu dönemde NATO’ya üye olmanın maliyetinin “bağımlılığa” evrildiğini yansıtan bir anektod anlatır.
Kıbrıs’ta silah bekleyen Türk Mukavemet Teşkilatı liderlerinden İsmail Kansu’ya şöyle der:
"Donanmamızın tüm gemileri NATO emrindedir. En kü- çük gemilere varıncaya kadar hepsinin her an nerede olduğu NATO Başkomutanlığı’nca izlenmektedir. Herhangi bir gemimiz görev yeri dışına çıktığı takdirde hemen anlarlar ve araştırmaya kalkarlar. Bu da silah sevkiyatı faaliyetlerinin açığa çıkmasına neden olabilir. Bu sebeple silah sevkiyatı günlerinde bir gemi tahsis etmemiz mümkün olmayacaktır."
5.Bir de “ikili anlaşmalar” mevzusu var. Ki, anlatması uzun sürecek ayrı bir trajik hikayedir.
NATO üyeleri arasında 1951 yılında imzalanan NATO Kuvvetleri Statü Sözleşmesi'nin 3. Maddesi NATO üyeleri arasında “ikili anlaşmalar” yapmasına imkan tanıyordu. Bu maddeye dayanarak Türkiye ve ABD arasında “sayısı belirsiz” ikili anlaşma yapılmıştır.
Sayısı belirsiz derken bunu bir retorik olarak söylemiyorum. Bu anlaşmaların kaç tane olduğu geçmişte Senato’da tartışma konusu olmuştur.
Örneğin Süleyman Demirel 1966'da basına yaptığı bir açıklamada Amerika ile NATO çerçevesinde yapılan ikili anlaşmaların “55 civarında” olduğunu söylemiştir.
Demirel 1970 yılında yaptığı basın toplantısında verdiği sayıyı değiştirmiş, iki ülke arasında imzalanan ikili anlaşmaların 91 adet olduğunu söylemiştir. Burada önemli bir ayrıntı daha vardır: Demirel'in açıkladığına göre, bu anlaşmalardan sadece 16 tanesi kanunla onaylanmıştır.
Demirel’in yıllar sonra Çetin Yetkin’e verdiği röportajda söyledikleri çarpıcıdır:
"Bununla birlikte iki şeyi söylemem lazım. Türkiye, Amerika ile içli dışlı olmuştu. Münasebetler, devletten devlete olan münasebeti biraz aşmış bulunuyordu. Bunu nerede görüyoruz derseniz, şurada görüyoruz: Antlaşmalar yapmışız, bunlar 'ikili antlaşmalar' diye sonra çok tartışılmıştır. Mesela, iki taraftan iki yüzbaşı oturmuş bir mektup imzalamışlar, bu da antlaşma olmuş. Hemen hemen yüzlerce böyle misal ortaya çıkmıştır..."
İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker “Demokrasimizim İsmet Paşalı Yılları” kitabında Demirel’in söylemek istediklerini açıkça anlatır:
"Amerikalıları asıl ilgilendiren, Türkiye'de üsler kurmaktı. Bunlar resmen NATO üsleri olacaktı, ama Amerikalılar yönlendireceklerdi. Kullanacaklardı. Bu üsler sonraları çok baş ağrıtacak, çok da mürekkep döktürtecekti. NATO üsleri vardı. Amerikan üsleri vardı. Bir de hiç bilinmeyen üsler vardı. Bunlar nasıl oluşmuştu? Bir kokteyl partide bir Amerikalı subay bizim bir yüksek komutandan bir yer istemiş, ona peki denilmişti. Bu söz üzerine Amerikalılar gidip orada üs kurmuşlardı. Ne protokol, ne bir anlaşma, hatta ne bir imza, ne de bilgi... İlk günlerin dostluğu bu kadar düzeysiz, sorumsuz şekilde başlatılmıştı."
6.Yazı biraz uzadı ama 1964 Kıbrıs Krizi’ne de kısaca değinmem gerekir. Çünkü bu olay, Kore'de NATO'ya girmek için ödediğimiz bedelin, Türkiye'nin menfaatleri söz konusu olduğunda ABD tarafından hiç de önemsenmediğini ortaya koyması açısından kritiktir.
Malum olduğu üzere Kıbrıs’ta soydaşlarımıza yönelik katliamlar vardı. Türkiye müdahale etmek isteyince ABD Başkanı Lyndon Johnson İnönü’ye bir mektup göndermiş ve Türkiye’nin müdahale etmesi halinde Türkiye’yi tehdit etmişti. Bu mektup ağır ve diplomatik dilden çok uzaktı. Nitekim siyasi literatürde “diplomatik atom bombası” olarak da geçer. Neticede Türkiye müdahale edememişti. Buna tepki olarak da Kore gazileri ABD tarafından verilen madalyalarını iade etmişlerdi.
Başka pek çok daha örnek verilebilir ama sonuç olarak şunu söylemek isterim: NATO “güvenlik vaadi” karşılığında bağımlılık getiren bir organizasyondur. Dahası, ABD küresel bir imparatorluğunu kurarken NATO’yu kullanmış, başka ülkelerin askerleriyle çalışmanın “ekonomik” olacağını düşünmüştür.
Oral Sander ABD bakış açısını anlatan çarpıcı aktarım yapar. ABD’lilere göre bir Amerikan askerinin yıllık maliyetinin 3511 dolar olmasına karşılık, bir Türk askerinin yıllık maliyeti 105 dolar ediyordu. M. Ali Birand'ın 1983 tarihinde Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan Richard Burt ve Richard Perle ile yaptığı söyleşide de, Burt: "Bir tek Amerikan askerini Türkiye'de tutmak bize yılda 90 bin dolara mal oluyor, oysa bir Türk askerinin Türkiye'ye maliyeti yılda 6 bin dolardır." diyecekti. Türkiye'nin NATO'ya alınmasıyla birlikte, Türk askeri, ABD'nin Ortadoğu'daki çıkarlarının korunmasında oldukça ucuza getirilmiş oluyordu.
Kuşkusuz bunu bazı siyasetçiler ve komutanlar anlamışlardır. Ne var ki özellikle “sağ siyaset” ABD’nin 1950’lerde yaptığı koşullandırmalarla hareket etmeye devam etmektedir. NATO bir işgal organizasyonudur derken sadece fiziksel bir işgalden söz etmiyoruz, bu koşullanmadan da söz ediyoruz. Bu şartlanmışlıktan kurtulmak Türkiye’nin önünü açacak, dünyaya ABD ve Batı’nın dışında başka pencerelerden de bakmanın mümkün olduğunu görecektir.