Nessâc
5.7K posts


Nevşehir Belediye Başkanı Rasim Arı AK Parti Genel Merkezinde.


Petrol fiyatları varil başına 75 doların altına geriledi.

Bir kadının ağlayarak yaptığı paylaşım: “5 dil bilen, dünyaya meydan okuyan akademisyenin sevdiği adamla imtihanı.”


YouTube ‘da “Ebu Bekir Sifil’e Reddiye” başlıklı videolara rastlıyorum. Bakıyorum ne söylenmiş diye; müteveffa velinin tasarrufunun devam edeceği anlatımından başka birşey yok! Tekrar tekrar söyledim: Ben vefat etmiş evliyanın ruhlarının tasarrufta bulunmasının hiçbir şekilde mümkün olmayacağını hiçbir yerde söylemedim. Benim söylediğim şudur: Vefat etmiş evliyanın ruhunun, geride kalan müritlerini, vekillerini, ihvanı… tıpkı hayattayken olduğu gibi küllî olarak yönettiğini söylemek doğru değil. Bunu, Cübbeli’nin aşağıya bıraktığım linkteki gibi iddialarına tenkit olarak söylemiştim. Mesele bu kadar açıkken, Cübbeli’nin iddiasının altını dolduramayanların “Ebubekir Sifil’e reddiye” takdimiyle söylediklerinin/yazdıklarının acziyet ikrarından başka bir anlamı yoktur!.. youtu.be/_P_omgsuQoA?si…




İstifadeli olsun... youtube.com/watch?v=S3pVPB…





Peygamber (s.a.v.) Efendimize hakaret eden Leman dergisini protesto eden Alper Kaan Aykut hapis cezası istemiyle yargılanıyor. O akşam oraya giden her bir ferd tüm İslam alemini temsil ediyordu. Bu kardeşimizi değil; hem tüm Müslümanları hem de bu kardeşimizi tahrik eden, kin ve nefrete sürükleyen leman dergisini kapatın ve çalışanlarını yargılayın. Bu ters yargılamadan vicdanımız sızlıyor. Yapmayın! Gayretullaha dokunur.



KABİRDEN TASARRUF MESELESİNE DAİR İLMÎ BİR DEĞERLENDİRME Son günlerde çokça üzerinde tartışılan velilerin kabirden tasarrufu konusunda dikkatimi çeken bazı problemlere değinmek istiyorum. Amacım kimin haklı olduğunu tespit etmekten ziyade istidlaller ve yapılan ithamların haklılık payını değerlendirmek. Öncelikle konuya dair bir temel atalım: Biz Müslümanlar olarak insanın dünya hayatında ruh ve bedenden müteşekkil olarak yaşadığına inanıyor, ölümü ise ruhun bedenden ayrılması olarak kabul ediyoruz. Ölümden sonra ruhlar, dünya hayatından farklı, berzah alemi ya da kabir hayatı olarak isimlendirilebilecek farklı bir alemde hayatlarına devam ediyorlar. Salih kulların ruhları o alemde nimetlenirken, şaki olanlar ise azap görüyor. Normalde bütün kulların ruhları ölümden sonra hayatta olmasına rağmen ayetlerde şehitlerin ölmediğine vurgu yapılmasının onların doğrudan rızıklandırılması ve ruhları için özel bir mahal tayin edilmesi gibi onlara has özelliklerden dolayı olduğu tefsirlerde zikrediliyor. Ruhların nerede bulunduğuna dair ise şunlar söylenebilir: Peygamberlerin kabirlerinde namaz kıldığı hadislerde zikrediliyor. Şehitlerin ruhlarının cennetteki kuşların kursaklarında olduğu yine hadislerde zikredilen hususlardan. Bunlar dışında müminlerin ve kafirlerin ruhlarının nerede bulunduğuna dair farklı görüşler mevcut. (bkz. el-Fetava’l-Hadisiyye- İbn Hacer el-Heytemi) Berzah aleminde yaşayan bu ruhların, dünya hayatını yaşayan kullarla bir nevi iletişime geçmesi olarak ifade edilebilecek ‘tasarruf’ kavramı ise hadislerde zikredildiği üzere Allah Rasûlü’nün vefatından sonra kendisine yönelik selamları geri çevirmesiyle örneklendirilebilir. Aynı şekilde tefsirlerde fazıl ruhların ölümden sonra dünya hayatındaki ruhlarla manevi bağlar kurabileceğinin mümkün olduğu zikredilmektedir. Özetle vefatından sonra tüm ruhlar dünya hayatından farklı bir alemde hayattadır, dünya hayatındaki kullarla -Allah Teala’nın izniyle- bu ruhlar arasında manevi bir bağ ve iletişim oluşması mümkündür. Konu hakkındaki tartışmadaki problem, söz konusu ‘tasarruf’ olgusunun imkanı ile muayyen bir kişi üzerinde bilfiil vuku bulmasını ayıramamaktan ya da kasıtlı olarak ayırmamaktan kaynaklanıyor. Bir olgunun aklen, adeten ya da şer’an mümkün olması ile vaki olması birbirinden farklı şeylerdir. İmkan vukudan daha umumidir. Her vaki olan mümkündür (imkan-ı âmm anlamında), ancak her mümkün vaki olmayabilir. Umumi olan imkanın ispat edilmesi, hususi olan vukunun ispatını gerektirmez. Ancak hususi olan vukunun ispatı umumi olan imkanın ispatını gerektirir. Daha açık bir ifadeyle “Bir şey mümkündür.” demek, “O şey vakidir.” demek değildir. Ancak “Bir şey vakidir.” demek o şey mümkündür demektir. (imkan-ı âmm anlamında) Ayrıca bir olayın bir zat üzerinde vaki olması başka bir zat üzerinde de vaki olmasını gerektirmez. Örneğin tasarrufun bir zat üzerinde vuku bulması, başka bir zat üzerinde de vuku bulmasını gerektirmez, en fazla söz konusu tasarrufun başka bir zat için de mümkün olmasını gerektirir. Daha açık bir ifadeyle örneğin “Allah Rasûlü için selamları almasıyla tasarruf vakidir.” demek, “Filan zat için de bu vakidir.” demek değildir, en fazla “Filan zat için de bu vaki olabilir.” denilebilir. Yani imkanın ispatı, sadece imkanı ispat eder. Bir zat üzerindeki vukunun ispatı ise hem imkanı hem de o zat özelindeki vukuyu ispat eder. Bir şahıs için tasarrufun vaki olduğu ispat edilmek isteniyorsa, o zat özelinde tasarrufun vaki olduğuna dair delil gerekir, başka bir zatın tasarrufuna dair bir delil ya da tasarrufun imkanına dair delil, o zatın da tasarrufuna delil olmaz. Ruhların ölümden sonra tasarrufu akılla bilinebilecek bir mesele olmamakla birlikte adeten de mümkün olmadığından (bir keramet olması sebebiyle) ancak nasla bilinebilecek bir konudur. Bu sebeple tartışma, tasarrufun aklen ve adeten değil, şer’an imkan ve vukusu etrafında dönmelidir. Şer’an tasarrufun mümkün olduğunu ispat için bir şahıs üzerinde vukuunun ispatı yeterli olduğundan ayrıca imkanını ispata gerek yoktur. Şer’an tasarrufun vaki olduğuna delil olarak şunlar söylenebilir: -Allah Rasûlü vefatından sonra kendisine yapılan salat ve selamların kendisine arz edildiğini ve onlara icabet ettiğini haber vermesi -Sabit b. Kays’ın şehit olmasından sonra bir Müslümanın rüyasına girerek zırhının yerini ona bildirmesi ve zırhın orada bulunması -Naziat suresindeki “İşleri tedbir edenlere yemin olsun” ayeti de çokça zikrediliyor. Bu ayet konuya kesin bir delil olmasa da biz delil oluşunu kabul edelim. (Ayette bahsi geçenlerin kim ya da ne olduğu hususunda ihtilaf vardır. [Razi 5 görüş zikrediyor] Ayette zikredilenlerin tasarrufta bulunan ruhlar olduğunu söylemek mümkünse de bu ayete dair yorumlardan biridir. Dolayısıyla ayetin delaleti sarih olmadığı sürece bu ayetin tasarrufa şer’i bir delil olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira ayete dair şer’i nasla [başka bir ayet ya da sünnetin tefsiri] desteklenmeyen bir yorum, kişisel görüşlerden ibarettir. Bu da şer’i bir hüccet değildir.) Şimdi yukarıda zikrettiğimiz esaslara göre bu delillerden çıkan neticeleri sıralayalım: -Fazıl ruhların dünyadaki ruhlarla manevi bir bağ kurması mümkündür, Allah Teala’nın izin verdiği velilerin ruhları (muayyen bir veli değil) tasarruf edebilirler. -Allah Rasûlü salat selama icabet ederek tasarruf etmektedir. -Sabit b. Kays şehadetinden sonra yaşayan birinin rüyasına girmiş, ona bazı malumatlar vererek tasarrufta bulunmuştur. -Naziat sureindeki ayeti delil kabul edecek olursak- ruhlar aleminde dünyadaki ruhlarla manevi bağ kurarak tasarruf eden fazıl ruhlar vardır. (Muayyen bir kişi değil) Şimdi buraya kadar anlattıklarımızı zihnimizde tutarak günceldeki tartışma üzerinde değerlendirme yapalım: Taraflardan ikisi de yukarıda zikrettiğimiz tüm ruhların ölümden sonra hayatta olması ve fazıl ruhların zikrettiğimiz anlamda tasarrufta bulunabilmesinin imkanını kabul ediyor. Bir taraf diğerini bunları inkar etmekle suçlasa da gördüğüm kadarıyla tasarrufun imkanında bir tartışma yok aslında. Asıl tartışma muayyen bir velinin -Mahmud Efendi Hazretleri- tasarruf edip etmediği. Bir taraf Mahmud Efendi’nin hali hazırda tasarruf ettiğini, belli şahıslara rüya, temessül (bunun imkanı da tartışılabilir ancak konumuz o olmadığı için detayına girmiyorum) gibi yollarla talimatlar vererek cemaati yönlendirdiğini ve kendisine yapılan rabıtalarla manevi terbiyeye devam ettiğini savunurken karşı taraf bunları kabul etmiyor. Buna göre söz konusu tartışmada delil getirilmesi gereken nokta tasarrufun mümkün olup olmadığı değil, Mahmut Efendi’nin bilfiil tasarruf edip etmediğidir. Tartışmada asıl problem de burada başlıyor. Mahmut Efendi’nin bilfiil tasarrufuna delil getirilmesi gerekirken tasarrufun imkanına ya da başka şahısların tasarrufuna delil getiriliyor. Mahmut Efendi’nin tasarrufunu iddia eden tarafın delilleri gördüğüm kadarıyla şunlar: -Şehitlerin ölmediğine dair ayetler -Naziat suresindeki ayet ve bundan maksadın ruhların tasarrufu olduğuna dair bazı müfessirlerin yorumları -Bazı mutasavvıflardan tasarrufun mümkün ya da vaki olduğuna dair ifadeler Bu delillerde sorun şu ki hiçbiri tartışılan konuya delil değil. Şehitlerle ilgili ayet zaten konuyla alakasız, tasarrufun imkanına bile delalet etmiyor. Sadece şehitlerin hayatta olduğunu söylüyor. Naziat suresindeki ayetin tasarruf eden ruhlardan bahsettiğini -şer’i bir hüccet değil, yorum olmasına rağmen- kabul etsek dahi sadece tasarrufta bulunan bazı ruhların bulunduğuna delil olur, bizzat Mahmut Efendi’nin tasarrufuna değil. Mutasavvıfların ifadelerini delil kabul etsek dahi yine tasarrufun mümkün ya da bazı kişiler için vaki olduğuna delil olur, Mahmut Efendi’nin tasarrufuna değil. Görüldüğü üzere serdedilen delillerin konuyla aslında alakası yok. Karşı taraf mutlak anlamda tasarrufu inkar ediyor olsa -şehitlerin ölmediğine dair ayet hariç- diğer deliller onların bu delilleri iltizam etmesi durumunda onlara karşı delil olabilir. Ancak tartışılan konu bu değil. Bu durumda bir taraf, tasarrufun imkanına dair delilleri karşıya Mahmut Efendi’nin tasarrufuna dair delil olarak sunduğunda hem iddiasını ispat etmiş olmuyor hem de saman adam safsatası yapmış oluyor. Yani karşı tarafa kendince bir görüş belirliyor -onlar bunu söylememesine rağmen-, ardından o görüşe reddiye yaparak karşı tarafa delil sunmuş gibi gösteriyor. Ancak neticede hiçbir şeyi ispat etmiş olmuyor. Şimdi Mahmud Efendi’nin bilfiil tasarruf ettiğini iddia edenlere neyin delil olabileceğini tespit etmeye çalışalım. Onların bu tartışmada delil olarak ne sunması gerekir? Vahiy kesildiği için bizzat Mahmut Efendi’nin tasarruf ettiğine delil olacak bir ayet ya da hadis bulmak mümkün değil. Mahmut Efendi de dünya alemindeki kişiler için esasında gayb olan başka bir alemde hayatta. Burada dünya hayatında yaşayan insanlar için gaybi olan pek çok durum var: -Mahmud Efendi’nin Allah katında (dünyadaki insanların ona hüsnü zannına göre değil) bir veli oluşu bizim için gaybdır. -Allah katında veli olan Mahmud Efendi’ye tasarruf yetkisi verilip verilmediği bir gaybdır. -Verilen tasarrufun ne tür bir tasarruf olduğu gaybdır. -Onların iddia ettiği gibi bilgi aktararak irşad etmek şeklinde bir tasarruf yetkisi kendisine verilse dahi ne kadarlığına, kaç kereliğine bu yetkinin verildiği gaybdır. -Mutlak bir yetki verildiği söyleniyorsa bu da gaybdır. Tasarruf yetkisi verildiğini iddia eden kişi tüm bu gaybi bilgilere muttali olduğunu iddia etmektedir. Allah Teala’nın bir keramet olarak Mahmut Efendi’nin ruhuna bu alemdeki müritlerini manevi olarak terbiye etmeye devam etme ve rüya ya da farklı yollarla onlara telkinde bulunma izni ve yetkisi verdiğini kabul edelim. Hatta bu yetki mutlak bir yetki olsun. Bu alemdeki bir kişi için Mahmut Efendi’nin durumu ve tasarrufu esasında gaybi bir bilgi olduğundan onunla iletişim kuran kişilerin gaybi bilgiye muttali olduğunu söylememiz gerekecek. Normalde dünya hayatında bir kişinin gaybi bilgilere muttali olduğunu iddia etmesi Hanefi fetva kitaplarında küfür olarak ele alınır, ancak keramet olarak bazı gaybi bilgilerin Allah Teala tarafından bildirilmesi mümkün olduğundan Mahmut Efendiyle iletişime geçerek ondan bilgi alan kişinin de kerameten o gaybi bilgiye muttali kılındığını kabul edelim. Bu durumda Mahmut Efendi’nin bilfiil tasarruf ettiğine dair gaybi bilgiye ulaşmayan çoğunluk kişiler için delil olan tek şey, Mahmut Efendi’yle bizzat iletişime geçen, ondan haber alan kişi veya kişiler olur. Bu durumda gaybi bir husus diğer kişilere haber-i vahid tarikiyle ulaşmıştır. Gaybi bilgiye muttali olanların sayısı tevatür çokluğuna ulaşsa bile söz konusu gaybi bilgi mahsus olmadığından mütevatir olduğu söylenemez. Bu durumda şunu sormamız gerekir: Haber-i vahid tarikiyle aktarılan gaybi bir bilgi, muhatabı şer’an bağlayıcı olur mu? Bu sorunun cevabı farklı cihetlerden “Elbette hayır!” olacaktır. Şimdi bu vecihleri sıralayalım: -Gaybi olarak berzah aleminden bilgi aktarımında bulunan Mahmut Efendi, vahiy sahibi/Şârî değildir ki verdiği bilgi kabul edilmesi noktasında şer’an bağlayıcı olsun? Bu dünya hayatındayken bile böyledir. Aksini iddia etmek küfürdür. -Bilgiyi gaybi alemden aktaran kişiden (Mahmud Efendi) sarfı nazar ederek bu dünyada ondan bilgi aldığını söyleyen kişilerin haber-i vahid tarikiyle aktardığı haber de elbette ki şer’an kabul edilmesi gerekli bir delil olmayacaktır. Zira bu kişilerin verdiği haber bu dünyada “Filan bana şöyle dedi.” gibi bir bilgiden farksızdır. Böyle bir haber doğru olsa dahi onu kabul etmek şer’i bir yükümlülük değildir. Bundan öte haber-i vahid yoluyla sabit olan hadislerin bile ifade ettiği bilgi derecesi, amele hangi durumlarda konu olacağı tartışmalıdır. Meşhur ya da mütevatir seviyesine ulaşmayan bir sünnetin reddi bile kişiyi ehl-i bidat yapmazken birkaç kişinin gaybi alemden verdiği haberi kabul etmemek nasıl itikadi açıdan bir sıkıntı doğursun? Ayrıca bu şekilde kişide sabit olan gaybi bir bilgi kendisini bağlar(kendisi için şer’i bir hüccet değildir elbette, dilerse itibara alabileceği bir bilgidir sadece), ümmet açısından bir bağlayıcılığı yoktur. -Muhatap bu haberi kabul etmekle sorumlu olmamasına rağmen kabul etse/haberi aktaran kişiyi tasdik etse dahi yine o habere göre amel etme yükümlülüğü yoktur. Zira söz konusu bilgi şer’an kabul edilmesi gerekli bir bilgi değildir ki ona göre amel gerekli olsun. -Ziyade bir vecih olarak şunu da ekleyelim: “Mahmud Efendi berzah aleminden bize haber ulaştırmıyor. Bu alemde temessül ederek bazılarımızla konuşuyor, bu şekilde bizi yönetiyor.” denilecek olursa şöyle deriz: Bunun meseleye etki eden bir tarafı yoktur. Aynı cevaplar bu durum için de geçerlidir. Bu durumda Mahmud Efendi’yi görerek ondan haber aktaran kişilerin haberini kabul etmenin gerekliliği devreye girer ki yukarıdaki cevapların aynısı bu konuya da cevaptır. Karşı taraf “Biz şer’an bağlayıcı olduğunu söylemiyoruz.” diyecek olursa şöyle deriz: Mahmud Efendi’nin bilfiil tasarrufunu iddia edenler bunu kabul etmeyenleri ehl-i sünnetin dışına çıkmakla itham ediyorlar. Buradan anlaşıldığına göre bu bilgiyi kabul etmek onlar indinde şer’i olarak gereklidir ki inkar edeni ehl-i sünnetin dışına çıkarıyorlar. Eğer şer’i olarak kabul edilmesinin gerekli olmadığını söylerlerse muhatabın ehl-i sünnetin dışına çıktığına dair iddiaları boşa düşer. Eğer “Mahmut Efendi’nin bilfiil tasarrufunu değil, tasarrufun imkanını reddedenin ehl-i sünnetten çıktığını söylüyoruz.” derlerse deriz ki: Yukarıda konuştuğumuz üzere tartışma konusu tasarrufun imkanı değil, bilfiil Mahmud Efendi’nin tasarrufudur. Zaten muhatabınız tasarrufun imkanını reddetmiyor. Eğer denilirse ki “Biz bu haberin şer’an bağlayıcı olduğunu söylemiyoruz. Ancak Mahmud Efendi’nin müritleri için tasavvuf ahlakı açısından onun dediklerini kabul etmek gereklidir.” şöyle deriz: Bu durumda muhatabı ehl-i sünnet dışı görmemeniz gerekir. Zira kişinin şeyhinin dediklerini kabul etmesinin gerekliliği bir ehl-i sünnet esası değil, tarikat içerisindeki edeplerden ibarettir. Ayrıca muhataplarınız zaten Mahmud Efendi’ye değil, başka bir şeyhe bağlılar. Tasavvuf ahlakı açısından Mahmud Efendi’nin dediklerini kabul etmeleri gerektiğini söyleyebilmeniz için muhatabın da Mahmud Efendi’nin müridi olması gerektiği gibi öldükten/berzah alemine göçtükten sonra dahi şeyhten gelen talimatların müritleri bağlayıcı olduğunu tasavvuf ahkamı içerisinde muhatabın iltizam etmesi gerekir. Buraya kadar anlattıklarımızdan “Mahmud Efendi gaybi alemden şu anda bizi yönetiyor, ondan haber alarak öyle hareket ediyoruz.” diyen birinin dedikleri doğru olsa dahi bunun başkalarını bağlamayacağı ve bu haberi kabul etmemenin kimseyi ehl-i sünnetten çıkarmayacağı anlaşılmış oldu. Yazıyı bir bitirmeden önce bir seviye daha inerek tasarrufun şer’an imkanı ve vukusunu reddedenin durumuna da değinelim. Yani “İslam’da öldükten sonra ruhların tasarrufu yoktur. Böyle bir şey vaki olmamıştır. Allah Teala buna izin vermemiştir.” diyen bir kişinin itikadi durumu nedir? ( “Allah’ın gücü yetmez.” anlamında değil, “Allah buna izin vermez.” anlamında inkar edenin hükmü) Ehl-i sünnet inanç esasları, akide ve kelam kitaplarında detaylıca işlenmektedir. Dolayısıyla bir hükmün ehl-i sünnete aykırı olup olmadığı bu kitaplara bakarak belirlenebilir. Ehl-i sünnet ulemamız ruhların tasarrufunun mümkün olduğunu söylemekle birlikte bunu bir inanç ve ehl-i sünnet esası olarak ele almamışlardır. Bu konu evliyanın kerameti başlığı altında ele alınabilse de mutlak manada kerameti inkar etmeyip tasarruf şeklinde bir kerametin vaki olmadığını söyleyen biri, bir inanç esasını reddetmiş olmaz. Bu konuya dair bazı haberler varid olduğundan bunu inkar edenin günahkar olduğu söylenebilir. Sadece onunla bu durumun diğer kerametlerden ayıranın ne olduğu tartışılabilir. Yukarıda zikrettiğimiz gibi Naziat suresindeki ayeti ruhların tasarrufu olarak açıklamak ayetin kendisi değil yorumudur. Bir müfessirin yorumunu kabul etmek de ehl-i sünnetin bir esası değildir. Bazı alimlerin farklı mevzilerde ruhların tasarrufunun mümkün olduğunu söylemesi de bunu bir ehl-i sünnet inancı yapmaz. Ulemanın hem itikadî hem fıkhî meselelerde bundan daha açık nice meselelerde ihtilafları olmasına rağmen birbirlerini bidate nispet etmemişlerdir. Özetle; Mahmud Efendi’nin bilfiil kabirden tasarruf ettiğine dair öne sürülen deliller konuyla alakasızdır, Mahmud Efendi’yle görüşüp ondan bilgi aldığını söyleyen kişilerin verdiği haber doğru olsa dahi başkalarını bağlayıcı değildir, Mahmud Efendi’nin bilfiil tasarrufunu inkar etmenin kişiyi ehl-i sünnetten çıkarması bir yana, tasarrufun şer’an mümkün ve vaki olması dahi bir ehl-i sünnet inanç esası değildir. Yukarıda tarifini ve açıklamasını yaptığımız tasarruf kavramından tamamen farklı “Mahmud Efendi’nin geleceği bilmesi, onun konuştuğu kelamın Allah kelamı olması, bu kelamlara dayanarak kişinin kendisinin kesin olarak imanlı öleceğini düşünmesi ve yukarıda sıraladığımız gaybi bilgilerin kesin ve yakini olarak doğru olduğuna itikat etmesi” gibi, bir Müslümanın işittiği zaman kalbinin ürpereceği söylemler hakkında ilmi olarak detaylı konuşmaya bir hacet görmüyorum. Zira hangi dalalet ve sapıklık bunlardan daha büyük olabilir?! Vesselam




🔴 İstanbul Kağıthane’de başıboş sokak köpekleri için 10000 metrekare alana kurulu “Can Dostlar Ofisi” açıldı. Açılışa İstanbul Valisi ve AK Parti İlçe Başkanı katılım sağladı.



