Ahmet Fatih Hatunoglu
7.5K posts

Ahmet Fatih Hatunoglu
@a_hatunoglu
•VİŞAD Onursal Genel Başkanı •Sağlıklı Ürünler Derneği Kurucu Y.K.Ü •Uluslararası İlişkiler
İstanbul, Türkiye Beigetreten Eylül 2015
1.4K Folgt22.4K Follower
Angehefteter Tweet

Geçmişte müslümanlara soykırım yapıldı, sıkıyorsa bugün yapsınlar.
Artık yapamazlar, çünkü Erdoğan var demeyi biliyorsunuz ama aynı gün İsrail 10 bin Filistin'yi idam kararı alıyor fakat sesiniz çıkmıyor.
➖10 bin Filistin'linin idam ediliyor olması soykırıma girmiyor mu?
➖Haydi bakalım dünya liderimiz durdursun bu infazı.
➖İsrail'e haddini bildirsin ve gerekli yatırımları yapsın.
➖İran'a yapılan saldırılara sesini yükseltsin.
➖ Kürecik'i kapatsın.
➖Nato'nun ülkemizdeki yeni oluşumlarını durdursun.
📌 Tutan varmı..
➖Bunları yapsın, ölümüne arkasından gitmeyen namerttir...



Türkçe

@VictoriaMo59285 I absolutely agree. Without discrimination or labeling anyone as the "other." Unity of people against evil...
English

@a_hatunoglu Great things happen when we work as a team.
English


Ahmet Fatih Hatunoglu retweetet

BU KİMİN DEVLETİ ?
Adnan DEMİR
01-04-2026
Bugün artık gizlenmesi mümkün olmayan acı bir gerçekle yüz yüzeyiz:
Mevcut Türk devlet yapısı, Türk milletinin duygu düşünce ve iradesine tamamen zıt yönde hareket eden ve hegomon güçlerin vasalı gibi hareket eden bir yapıya dönüşmüştür. Çünkü bu yapı, iliklerimize kadar işlemiş küresel bir sömürü düzeninin parçasıdır.
Amerika’nın “ Bizim çocuklar başardı “ dediği 1980 darbesinden sonra Türk Devlet yapılanması tamamen Amerika ve Pentagon merkezli bir yapıya dönüşmüştü. Bu tarihten itibaren bölgemizde İsrailin güvenliğini ve gayrı hukuki statüsünü sağlamak temelli bir strateji üretilmiş ve bu bağlamda İsrailin ve Amerikanın çıkarlarının önünde engel gördükleri hangi lider ve devlet varsa ortadan kaldırmak için bir hamle başlattılar.
1991’den itibaren bölgemize yönelik sistematik bir saldırı başladı. Bu saldırının adı Büyük Ortadoğu Projesi’dir (BOP). Bu projenin bölgedeki iki temel operasyon merkezi/üssü olarak İsrail ve Türkiye konumlandırılmıştır.
Türkiye, bu büyük oyunda kendi iradesiyle hareket eden bağımsız bir devlet olmaktan çıkarılmış, hegemon güçlerin planlarında kendisine biçilen role mahkûm edilmiştir.
Diğer yandan, savunma ve güvenlik stratejimiz hâlâ 1950’lerin dünyasına kilitlenmiştir. O dönemde Türkiye ,Sovyet tehdidi gerekçesi ile ve güçsüz olduğu için kendini NATO şemsiyesi altına atmıştı. Ancak Sovyetler Birliği dağılalı onlarca yıl oldu. O eski tehdit artık yok. Dünyadaki güç dengeleri kökten değişti. Buna rağmen Türkiye’nin savunma doktrini, ittifak yapısı ve stratejik iradesi hâlâ o eski denkleme göre şekillenmeye devam ediyor.
Bugün Batı kaynaklı hegemon saldırganlığa karşı elimizde ne kadar modern silah olursa olsun, bunları gerçek anlamda kullanma iradesi ve mekanizması bizim irademiz ve insiyatifimizde değildir. Savunma sistemimiz, Batı tehdidine karşı işlemez durumdadır. Çünkü bu sistem, baştan itibaren o tehdide karşı değil, o tehdidin kontrolü altında tasarlanmıştır.
Bu iki gerçek bir araya geldiğinde ( BOP ve NATO ) tablo netleşiyor:
Türkiye, hem bölgesel bir yeniden şekillendirme projesinin üssü yapılmış, hem de bağımsız savunma iradesinden yoksun bırakılmıştır. Mevcut otorite ise bu küresel yapının kendisine verdiği rolü oynamaktan başka bir çareye sahip değildir.
Hayatın her alanında — ekonomide, siyasette, kültürde, ticarette, eğitimde — aynı köksüz, Batı taklidi, bağımlı düzen hüküm sürmektedir. Böyle bir düzenle ne bağımsızlıktan, ne özgürlükten, ne de milletimizin onurlu bir geleceğinden söz etmek mümkündür.
Batı Saldırganlığına Karşı Tamamen Savunmasız Bırakılmış Türkiye:
BOP’un İki Üssü ve NATO Tuzağı
1991 Körfez Savaşıyla başlayan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), bölgemize yönelik sistematik bir yeniden şekillendirme saldırısıdır. Bu projenin bölgedeki iki temel operasyon üssü olarak İsrail ve Türkiye belirlenmiştir. Türkiye, kendi toprakları ve kurumları üzerinden bu projeye “model ülke” ve “eş başkan” rolüyle entegre edilmiş, bağımsız bir devlet olmaktan çıkarılmıştır.
O dönemde dönemin Başbakanı, BOP’un “eş başkanı” olduğunu açıkça ifade etmiş, Türkiye’yi bölgede “demokrasi ve kadın hakları” konusunda lider göstermiştir. Bu, milletimizin iradesiyle değil, hegemon güçlerin planlarıyla belirlenmiş bir roldür.
Türkiye, kendi coğrafyasını korumak yerine, Amerika ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda şekillendirilen bir üs haline getirilmiştir.
S-400’lerin çöpe dönüştürülmesi
2015 yılında Türk jetleri Suriye sınırında Rus Su-24 uçağını düşürdü. İlişkiler gerildi. Ardından Rusya ile yakınlaşma sürecinde S-400’ler “rüşvet” niteliğinde bir anlaşmayla alındı. 2,5 milyar dolarlık bu sistem, ABD’nin CAATSA yaptırımlarıyla fiilen kullanılamaz hale getirildi. Sistem alındı ama Batı tehdidine karşı etkin şekilde kullanılamıyor. Aksine, bu alım nedeniyle savunma sanayimiz ağır yaptırımlara maruz kaldı.
Bu örnekler gösteriyor ki, savunma sistemimiz Batı’ya karşı işlemez durumdadır. Silahın olsa ne yazar? O silahlar, ancak hegemon güçlerin izin verdiği veya yönlendirdiği doğrultuda kullanılabilir. Bağımsız bir savunma iradesi ve doktrini yoktur. NATO şemsiyesi, 1950’lerin Sovyet tehdidine karşı kurulmuş bir tuzaktır ve bugün Batı saldırganlığına karşı Türkiye’yi savunmasız bırakmaktadır.
Mevcut otorite ise bu yapının içinde, kendisine biçilen rolü oynamaktan başka bir seçeneğe sahip değildir.
Esir Alınmış Devlet
İran’a yönelik Batı-İsrail saldırganlığı sonucunda oluşabilecek yeni düzende, mevcut otorite tarafını açıkça saldırgan Batı’dan yana seçmiştir.
İran’ı kınayan mesajlara imza atmakta, diplomasiyi bile hegemon güçlerin gündemine paralel yürütmektedir.
Çok uluslu kolordu kurulacağının ilanı,
Boğazlara yeniden çok uluslu müdahale yolunun açılması,
Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni fiilen rafa kaldırma girişimleri.
Bunlar, Türk boğazlarının ve stratejik coğrafyamızın yeniden uluslararası vesayet altına alınması demektir.
Aynı dönemde, dünyada yaklaşık 17 trilyon dolarlık finansal güce hükmeden küresel sermaye odaklarının (BlackRock gibi) temsilcileriyle Erdoğan’ın el sıkışıp poz vermesi, tabloyu tamamlamaktadır.
Bu dış teslimiyet, içerde de aynı mantıkla sürdürülmektedir.
Adalet sistemi tamamen rafa kaldırılmış, yargı bağımsızlığı uluslararası endekslerde dip yapmış durumdadır.
Yargı, milletin haklarını korumak yerine, iktidarın ve küresel yapının çıkarlarını kollayan bir araç haline getirilmiştir.
Tarım arazilerimiz büyük şirketlere peşkeş çekilmek üzere zorla kamulaştırılmaktadır. AKP döneminde binlerce “acele kamulaştırma” kararı alınmış, tarlalar, zeytinlikler, ormanlar maden ve enerji şirketlerine devredilmiştir. Köylünün atadan kalma toprağı, “kamu yararı” adı altında şirketlere peşkeş çekilirken, milletin geçim kaynağı yok edilmektedir.
Çifte standart ise apaçıktır: PKK’lı teröristler ve yandaşları ellerini kollarını sallayarak gösteri yürüyüşleri yapıp Türk Milleti’ni tehdit ederken devletten ses çıkmıyor ama aynı devlet Mahir Çayan’ı anmak için toplanan gençler jopla dövmekte, gözaltına almakta, “gavura vurur gibi” muamele göstermektedir.
Devlet, millî ve devrimci değerlere sahip çıkanlara karşı acımasız, küresel yapının uzantılarına karşı ise toleranslıdır.
Tüm bunlar üst üste konulduğunda, Türk milletinin nasıl tehlikeli bir girdaba çekilmek istendiği gün gibi ortadadır. Mevcut yapı, dışarıda Batı’nın ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda hareket etmekte, içeride ise milletin topraklarını, adaletini ve onurunu teslim almaktadır.
Esir alınmış bir devlet aygıtı, efendilerinin istediği yönden başka tarafa adım atamaz.
Türk devleti, milletin ürettiğini millete değil, küresel sermayeye ve yerli işbirlikçilerine aktaran bir sömürü mekanizmasına dönüşmüştür.
Gelir adaletsizliği utanç verici boyutlara ulaşmıştır. Avrupa’da en yüksek gelir eşitsizliğine sahip ülkeyiz. Gini katsayımız 0,46 seviyesinde seyrediyor; Avrupa Birliği ortalaması ise 0,34 civarındadır. En zengin %20’lik kesim, en yoksul %20’lik kesimin tam 9 katı gelir elde etmektedir. Bu, orta sınıfın eridiği, yoksulluğun kronikleştiği bir toplum demektir. Çalışan yoksulluğu artmakta, asgari ücret bile yoksulluk sınırının altında kalmaktadır.
Tarım arazilerimiz ise büyük şirketlere peşkeş çekilmek üzere zorla kamulaştırılmaktadır. Binlerce “acele kamulaştırma” kararıyla köylünün atadan kalma toprağı, maden ve enerji şirketlerine devredilmekte, milletimizin gıda güvenliği ve geçim kaynağı yok edilmektedir.
En tehlikeli olanı ise teknoloji altyapısındaki tam dışa bağımlılıktır. Hâlâ kendi ulusal veri tabanımızı, egemen veri merkezlerimizi kurabilmiş değiliz. Bulut bilişim, yapay zekâ altyapısı ve kritik veri depolama büyük ölçüde yabancı şirketlerin (Google, Amazon vb.) kontrolündedir. Yüksek teknolojili ürünlerin önemli bir kısmı ithal edilmekte, yerli üretimde kritik bileşenler (çip, yazılım çekirdeği) dışarıdan gelmektedir.Bu bağımlılık basit bir “teknoloji geriliği” değildir.
Bu, egemenlik kaybıdır.
Verilerimiz, iletişimimiz, savunma ve istihbarat sistemlerimiz büyük oranda yabancı sunucularda tutulurken, bağımsız bir devlet olmaktan nasıl bahsedebiliriz?
Hegemon güçler istediği anda bu verilere erişebilir, sistemlerimizi kilitleyebilir veya yönlendirebilir. Mevcut otorite ise bu yapıyı değiştirmek yerine, yabancı yatırımları “başarı” diye sunmakta, dijital egemenliği bir kenara bırakmaktadır.
Ekonomik sömürü, gelir adaletsizliği ve teknolojik kölelik bir araya geldiğinde tablo nettir:
Bu gidişle Türk milleti ne bağımsız bir ekonomi kurabilir, ne gerçek bir egemenlik elde edebilir, ne de onurlu bir gelecek inşa edebilir.
Eğitim ve İnsan Kaynağı Felaketi
Üniversite mezunu işsiz ordusu ve beyin göçü mevcut esir devlet aklının en vahim sonuçlarından biri de eğitim ve insan kaynağı alanında yaşanmaktadır.
Üniversite mezunları bugün devasa bir işsiz ordusu haline gelmiştir. Türkiye, Avrupa’da üniversite mezunu işsizlik oranının genel işsizlik oranını aştığı tek ülkedir. 25-34 yaş grubundaki işsizlerin yaklaşık yüzde 49,2’si yükseköğretim mezunudur.
İŞKUR verilerine göre yüz binlerce üniversite mezunu (lisans, yüksek lisans, doktora) iş kuyruğunda beklemektedir. Teknoloji, mühendislik ve tıp gibi kritik alanlarda bile nitelikli gençler ya işsiz kalmakta ya da eğitimleriyle ilgisiz, düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda bırakılmaktadır.Bu tablo tesadüf değildir.
Devletin planlama kapasitesi yok edilmiş, liyakat yerine sadakat esas alınmıştır. Eğitim sistemi milletin geleceğini inşa etmek yerine, küresel sermayenin ucuz ve niteliksiz işgücü deposu haline getirilmiştir.
Daha da kötüsü beyin göçüdür.
Yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranı yüzde 2 seviyesinde sabitlenmiştir. En yüksek göç oranları ise teknoloji, bilişim, mühendislik ve tıp gibi stratejik alanlardadır. Moleküler biyoloji, elektronik mühendisliği, bilgisayar mühendisliği mezunları en çok ABD, Almanya ve İngiltere’ye gitmektedir. Yani en nitelikli evlatlarımız, bu ülkede gelecek göremediği için ülkeyi terk etmektedir.
Tüm bunlar devletin esir aklının doğrudan sonucudur.Devlet aklı bağımsız olmadığı sürece gerçek bir planlamadan, stratejik insan kaynağı yönetiminden, üretim ve teknoloji hamlesinden bahsetmek boş bir laftır. Bağımlı bir irade, milletin evlatlarını ne doğru eğitebilir ne de onlara onurlu bir gelecek sunabilir. Eğitimdeki bu çöküş, ekonomik sömürüyle birleşince Türk milletini hem bugününde yoksullaştırmakta hem de yarınını çalmaktadır.
Esir alınmış bir devlet, kendi insanını bile üretken ve güçlü kılamaz. Sadece tüketir, kaçırır ve zayıflatır.

Türkçe

İşte size itiraf...
İsrailli doktor:
➖İsrailli askerlerden organ almıyoruz.
Gazeteci:
➖Peki organları nereden alıyorsunuz?
İsrailli doktor:
➖Filistinlilerden ya da göçmen işçilerden alıyoruz.
İsrail, Gazzelilerin ve özellikle çocukların organlarını çalıyor, hatta kanlarını çekip gençlik iksiri olarak kullanıyor ve çocukları kurban etme ritüellerinde kullanıyorlar.
Filistin ve Gazze'deki her insanın maruz kaldığı zulümden İslam ülkelerinin yöneticileri sorumludur.
Türkçe

Bakın Nasîrüddîn Tûsî başkalarının sırtından geçinen sözde şeyhler için nasıl bir açıklama getiriyor.
Nasîrüddîn Tûsî (1201–1274), İslam dünyasının en önemli bilim insanlarındandir ve âlim biridir.
İran’ın Tus şehrinde doğmuştur. Matematik, astronomi, felsefe, mantık ve kelam alanlarında derin çalışmalar yapmış çok yönlü bir âlimdir.
Yaşadığı dönem: Moğol istilalarının İslam dünyasını etkilediği çalkantılı bir dönem Tûsî, özellikle Hülagü Han döneminde önemli görevler üstlenmiş ve onun desteğiyle bilimsel çalışmalarını sürdürmüştür.
Bilime Katkıları
Astronomi;
En büyük katkılarından biri, Meraga Rasathanesi’ni kurmasıdır.
Gezegen hareketlerini açıklamak için geliştirdiği “Tûsî Çifti” (Tusi Couple) modeli, daha sonra Avrupa’da bile etkili olmuştur.
Bu modelin, Nicolaus Copernicus’un çalışmalarına ilham verdiği düşünülür.
Matematik
Trigonometriyi bağımsız bir bilim dalı haline getiren ilk isimlerden biridir.
Sinüs, kosinüs ve tanjant gibi kavramları sistematik hale getirmiştir.
Felsefe ve Kelam
İslam düşüncesinde önemli bir yere sahiptir.
Özellikle ahlak ve metafizik üzerine eserler vermiştir.
En bilinen eserlerinden biri: “Ahlâk-ı Nâsırî”
Önemli Eserleri
Zîc-i İlhanî (Astronomi tabloları)
Ahlâk-ı Nâsırî (Ahlak felsefesi)
Tecrîdü’l-İtikad (Kelam eseri)
Matematik ve geometri üzerine çok sayıda risale
Nasreddin Tûsî:
➖İslam bilim tarihinde bir dönüm noktasıdır.
➖Batı bilimini de dolaylı olarak etkilemiştir.
➖Bilimsel metodun gelişimine katkı sağlayan büyük zihinlerden biri olarak kabul edilir.
Şimdi bakın hangi cemaat ve tarikat liderleri kumelrin sırtından zenginlik devşiriyor...
Türkçe
Ahmet Fatih Hatunoglu retweetet
Ahmet Fatih Hatunoglu retweetet

mRNA aşılarında bulunan Grafen Oxidin Elektro manyetik alana maruz kaldığında, her birinin nasıl bir Nano parçacık haline geldiğine bir bakın.
mRNA aşı değil, bir yazılımdır.
#DefolDsöBurasıTürkiye
#AmpulPatladıArtık
#DünyaYürüyüşGünü
Türkçe
Ahmet Fatih Hatunoglu retweetet

Bilim ve Sanayi B. Mustafa Varank Türkiye de üretilen Grafen ile vücutaki nöronlara bağlanabilen nano çipler üretilebilir demişti.
Yapılan çalışmalar da GO'nun vücutta bir elektrik devresi oluşturabildiğini ortaya koymuştur.
Buna Mikroteknoloji diyorlar.
#MaskeZorbalığınaHayır
Türkçe
Ahmet Fatih Hatunoglu retweetet

Acaba Enginyurt aşıların içinde bulunan Grafen Oxidin ne işe yaradığını biliyormu?
Biri buna söylesin
mRNA'nin başında yazan "m" Messenger demektir
Yani mesaj alan ve verebilen.
Yani elektro manyetik alana maruz kaldığında her biri nano parçacık halini alır
#NaziDoktoruEnginyurt
Türkçe
Ahmet Fatih Hatunoglu retweetet
Ahmet Fatih Hatunoglu retweetet

13.04.2005'de Pentagon da verilen bir brifingten sızdırılmış bu video kan dondurucu
İnsan maneviyatına bağlı genetik dizilimi susturmak için genetik mühendisliğini nasıl kullanmayı planladıklarını ve aşılarla insanları nasıl öldüreceklerini anlatıyor
@ProfSFindik
@abdullahciftcib
Türkçe






