
Marikana Katliamı|
16 Ağustos 2012’de Güney Afrika’nın Marikana bölgesinde, Lonmin şirketine ait platinyum madeninde greve çıkan işçilere yönelik gerçekleştirilen kanlı bir devlet müdahalesidir. Polis güçlerinin açtığı ateş sonucu 34 işçi hayatını kaybetmiş, onlarcası yaralanmıştır. Bu olay, yalnızca bir “güvenlik müdahalesi” değil; emeğin taleplerine karşı sermaye ve devletin ortak refleksinin en çıplak biçimde açığa çıktığı bir katliamdır.
Apartheid rejiminin sona ermesinden yıllar sonra yaşanan bu olay, Güney Afrika’da siyasal dönüşümün, işçi sınıfı açısından gerçek bir özgürleşmeye dönüşmediğini göstermiştir.Irksal eşitliğin toplumdaki bütün eşitsizlikleri gidermediğini, sınıf mücadelesinin devam ettiğini göstermiştir, devlet ise bu düzeni korumak adına yine şiddeti tercih etmiştir.
Marikana’da öldürülen işçiler, yalnızca daha iyi ücret ve insanca yaşam koşulları talep ediyordu. Ancak bu talepler, hem şirket yönetimi hem de devlet tarafından bir “tehdit” olarak görülmüş; işçilerin sesi müzakereyle değil, kurşunlarla bastırılmıştır. Bu yönüyle Marikana, modern kapitalist sistemde işçi sınıfının karşı karşıya olduğu baskının çarpıcı bir örneği olarak tarihe geçmiştir.
Güney Afrika’nın ekonomik yapısının temel taşlarından biri madenciliktir. Ülke, platin, altın, krom ve çeşitli değerli madenler açısından dünya çapında önemli bir üretim merkezidir. Ancak bu zenginliğin üretildiği yerler, aynı zamanda en ağır sömürü koşullarının yaşandığı alanlardır.
Marikana’daki işçiler de bu yapının içinde, düşük ücretlerle, yüksek risk altında ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edilmiş durumda çalışıyordu. Yer altında çalışan kaya kırma işçileri, hem fiziksel tehlikelere hem de aşırı yıpratıcı çalışma düzenine rağmen, yaşamlarını sürdürebilecek bir ücret düzeyine bile ulaşamıyordu. Bu durum, grevin yalnızca bir ücret talebi değil, doğrudan yaşam koşullarına karşı bir itiraz olduğunu göstermektedir.
Bu süreçte sendikaların rolü ise kritik bir kırılma noktasıdır. İşçileri temsil etmesi gereken Ulusal Maden İşçileri Sendikası(National Union of Mineworkers), iktidar ve şirketlerle kurduğu yakın ilişkiler nedeniyle işçiler tarafından “temsil edici” olmaktan uzak görülüyordu. Bu durum, işçiler arasında ciddi bir güvensizlik yaratmış ve örgütlenme krizini derinleştirmişti. Buna karşılık Maden İşçileri ve İnşaat Sendikası( Association of Mineworkers and Construction Union),işçilerin taleplerini daha doğrudan sahiplenen bir çizgide yükselmiş ve bu iki sendika arasındaki rekabet, sahadaki gerilimi daha da artırmıştı. Böylece Marikana süreci, yalnızca işçi ile patron arasında değil, aynı zamanda işçi sınıfı içinde temsil ve meşruiyet krizi üzerinden de şekillenmişti.
İşçiler 8 Ağustos 2012’de Marikana’daki Lonmin madenlerinde bir araya gelerek ücret artışı talebini gündeme getirmiş, ancak bu talep işçileri temsil etmesi beklenen Ulusal Maden İşçileri Sendikası tarafından sahiplenilmemişti. Temsil krizinin büyümesi üzerine işçiler, sendika aracılığıyla değil doğrudan Lonmin yönetimiyle görüşme talep etmiş; fakat şirket yönetimi işçileri muhatap almayı reddetmiştir. Bu reddediş, işçilerin üretim alanını terk etmemesi ve greve fiilen devam etmesiyle sonuçlanmış, kısa sürede diğer işçilerin de sürece katılmasıyla hareket genişlemişti. Grevin büyümesiyle birlikte şirket güvenlik birimleri devreye girmiş, grevci işçilere plastik mermilerle müdahale edilmişti. Buna karşılık işçiler, kendilerini savunmak amacıyla sınırlı araçlarla direniş göstermiş ve sahadaki gerilim hızla artmıştı.
10 Ağustos itibarıyla Lonmin yönetiminin ihbarı üzerine bölgeye polis güçleri sevk edilmiş, böylece süreç şirket-özel güvenlik hattından devlet müdahalesine doğru taşınmıştır. 11 Ağustos’ta işçiler, Ulusal Maden İşçileri Sendikası’nın bulunduğu sendika binasına yönelerek temsil edilme taleplerini daha güçlü biçimde dile getirmiştir. Ancak bu süreçte yaşanan silahlı müdahale, gerilimi geri dönüşsüz bir noktaya taşımış ve işçiler şantiye alanındaki tepe bölgesinde toplanarak kendilerini savunma ve örgütlenme pozisyonuna geçmiştir. 11–15 Ağustos günleri arasında bölge yoğun polis yığınağına sahne olmuş, küçük çaplı çatışmalarla gerilim sürekli tırmanmış ve alan giderek bir kuşatma bölgesine dönüşmüştür.
16 Ağustos 2012 günü Marikana Katliamı, artık yalnızca bir grev sürecinin son aşaması değil, devlet ile emek arasındaki güç ilişkisinin açık biçimde şiddet yoluyla yeniden kurulduğu bir kırılma anı haline gelmiştir. Gün boyunca Wonderkop çevresi polis güçleri tarafından sistematik şekilde kuşatılmış, alan dikenli tellerle çevrilmiş, zırhlı araçlar ve yoğun güvenlik birlikleriyle tamamen kontrol altına alınmıştır. Bu hazırlık, resmî söylemde “kalabalığı dağıtma ve güvenliği sağlama” olarak sunulsa da, sahadaki askeri yoğunluk ve konumlanma biçimi, yaklaşan müdahalenin bir güvenlik önlemi olmaktan çok bir bastırma operasyonu olduğunu göstermiştir.
Sürecin bu noktasında devlet ve şirket anlatısı, işçileri “silahlı ve tehlikeli bir kalabalık” olarak tanımlayarak müdahaleyi meşrulaştıran bir zemin oluşturmuştur. Oysa işçilerin kendi ifadelerinde, ellerinde bulunan araçlar büyük ölçüde taş ve sopa gibi savunma amaçlı sınırlı unsurlardan ibarettir. Buna rağmen alanın tamamen kuşatılması, kaçış ve müzakere ihtimalinin fiilen ortadan kaldırılması, olayın bir “dağıtma operasyonu” değil, doğrudan bir güç kırma ve sindirme hamlesi olarak ilerlediğini ortaya koymuştur.
Öğleden sonra saatlerinde polis güçleri iki farklı noktadan eş zamanlı olarak işçilere ateş açarak müdahaleye başlamıştır. Bu müdahale, kısa sürede kontrolsüz bir şiddet yoğunluğuna dönüşmüş, kuşatma nedeniyle hareket alanı daralan işçiler için alan adeta kapalı bir ölüm hattına çevrilmiştir. Kaçmaya çalışan işçiler açık hedef haline gelirken, dakikalar içinde çok sayıda kişi vurulmuş, toplamda 34 işçi yaşamını yitirmiş ve 78’den fazla işçi ağır yaralanmıştır. Bu tablo, yalnızca bir çatışmanın sonucu değil, müdahale biçiminin bizzat ölümcül sonuç üretmek üzere kurulduğunu göstermiştir.
Bu olay, “kamu düzeni” ve “güvenlik” söylemiyle açıklanmaya çalışılsa da, aslında üretim ilişkilerinin kriz anında nasıl şiddetle yeniden tesis edildiğini görünür kılmıştır. Marikana’da yaşananlar, devletin yalnızca düzeni koruyan tarafsız bir yapı olmadığını; sermaye birikiminin devamı için gerektiğinde doğrudan güç kullanan aktif bir aktör olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymuştur.
Katliamın ardından en tartışmalı iddialardan biri, olay yerinde delillerin sonradan değiştirilmiş olabileceği yönündeki suçlamalar olmuştur. Özellikle polis tarafından öldürülen bazı madencilerin bulunduğu yerde silahların konumuna ilişkin görüntüler, ciddi şüpheler doğurmuştur. Aynı kişiye ait olduğu belirtilen iki farklı fotoğraftan birinde cesedin yanında herhangi bir silah görülmezken, günün ilerleyen saatlerinde çekilen başka bir görüntüde aynı kişinin elinin yakınında bir pala bulunduğu iddia edilmiştir. Bu durum, olay yerinde “silah yerleştirilmiş olabileceği” yönündeki suçlamaları güçlendirmiştir.
Öldürülen işçilerin ailelerinin avukatları, bu görüntüler ve delil bütünlüğü konusunda üst düzey polis yetkililerinden açıklama talep etmiş, soruşturmanın şeffaflığı ciddi biçimde sorgulanmıştır. Polis ise genel olarak işçilerin silahlı olduğunu ve müdahalenin meşru müdafaa kapsamında gerçekleştiğini savunmuştur. Ancak bazı medya kuruluşları ve gözlemciler, bu savunmayı desteklemek amacıyla delillerin sonradan düzenlenmiş olabileceği ihtimalini gündeme getirmiştir.
Siyasal düzlemde ise en dikkat çekici sonuçlardan biri, işçi sınıfı ile iktidar partisi arasındaki bağların daha açık biçimde tartışmaya açılması olmuştur. Jacob Zuma yönetimi olay karşısında resmi yas ilan etmiş olsa da, devletin müdahalesinin politik sorumluluğu uzun süre tartışmalı kalmıştır. Katliam sırasında hem siyasi hem de sendikal yapılara yakınlığıyla bilinen bazı isimlerin süreçteki rolü, özellikle emek hareketi içinde ciddi bir güven kaybı yaratmıştır.
Katliam sonrası süreçte yalnızca birkaç alt düzey güvenlik görevlisinin yargılanması, buna karşılık karar alma mekanizmalarının büyük ölçüde dokunulmaz kalması, adalet algısını daha da zayıflatmıştır. Bu tablo, Güney Afrika’da hukuki hesap verebilirliğin sınırlılığına dair eleştirileri güçlendirmiştir.
Marikana Katliamı, yalnızca bir anlık devlet şiddeti olarak değil, kapitalist düzen içinde emeğin nasıl değersizleştirildiğinin ve gerektiğinde nasıl zor yoluyla bastırıldığının sembolü haline gelmiştir. Bu yönüyle olay, Güney Afrika’nın “apartheid sonrası dönüşüm” anlatısının sınırlarını görünür kılmış; ırksal eşitsizliğin yerini alan sınıfsal eşitsizliğin, aynı sertlikte hatta bazı yönleriyle daha görünmez biçimde sürdüğünü ortaya koymuştur.
Sonuç olarak Marikana, yalnızca 34 işçinin yaşamını yitirdiği bir katliam değil, devlet, sermaye ve temsil krizine girmiş sendikal yapıların kesiştiği noktada emeğin nasıl savunmasız bırakılabildiğinin tarihsel bir göstergesidir. Bu olay, modern kapitalist sistemlerde “düzen” kavramının çoğu zaman emek karşısında kurulan bir şiddet düzeni olduğunu çarpıcı biçimde açığa çıkarmıştır.

Türkçe


















