
“Türklerin bir özelliği de binalarında ihtişamdan kaçınmaları. Bu gibi şeylere önem vermeyi kendini beğenmişlik, gurur ve gösteriş addediyorlar -bunlar adeta insanın bu dünyada ebediyen var olmayı beklediğine işaret edermiş gibi. Evlerine, bir yolcunun hana baktığı gözle bakıyorlar. Onları hırsızlardan, sıcak, soğuk ve yağmurdan koruyorsa başka bir lüks aramazlar. İşte bu nedenle bütün Türk diyarında zarif bir eve sahip zengin bulmak zordur. Sıradan halk kulübelerde ve küçük evlerde yaşar. Ancak zenginler bahçe ve hamama düşkündür. Kalabalık ailelerini barındıracak büyük evleri vardır ama bu evlerde aydınlık revaklar, göz alıcı salonlar,muhteşem olan veya insanı cezbeden hiçbir şey yoktur. Aynı şey çoğunlukla Macaristan için de geçerli. Buda' dan ve muhtemelen Pressburg'dan başka ihtişamlı binalara sahip tek bir şehir dahi bulmak zordur. Düşünceme göre bu da Macarların yüzyıllardan beri yaşadığı hayat tarzından ileri geliyor. Kendilerini uzak topraklarda yaptıkları savaşlara ve ordugah yaşantısına adadıkları için binalar yapmayı ihmal etmişler. Şehirlerde de kısa zamanda terk edecekmiş gibi yaşıyorlar.” İfade şekli tam olarak böyle. İnanç meselesi anekdotun sonrasında değil öncesinde ifade ediliyor. Bu ifadeden sonra seyyah, Türklerin kendilerini tıpkı Macarlar gibi askerliğe adamalarından ve bundan dolayı basit evler inşa ettiklerinden söz ediyor.

























