Tweet fixado
Önce Vatan:Türkeli
608 posts

Önce Vatan:Türkeli
@OnceTurkeli
Türkeli'nde Türk çocukları Elif-bâ okusun; Türk gençleri dörtnala at koştursun diye Toparlanın Türkeli'nden Gitmiyoruz !
Entrou em Aralık 2018
48 Seguindo1.4K Seguidores

"olacak şey mi bu hiç olur mu
benim gibilere küçükken
sıkı dur oğlum
Türk çocuğusun sen dendiği unutulur mu"
İsmet Özel
Kahramanmaraş'ta yaşanan menfur saldırıda hayatını kayneden Bayram Nabi Şişik'in babası İsmail Şişik:
"Şehitlik makamı yüce bir makam. Bunu dünya üzerinde en iyi Türkler bilir, Türkler bunu yaşar. Müslümanlar bilir, Müslümanlar bunu yaşar. Kafirler bilmez. Bilmedikleri için hala saldırıyorlar. Filistin'de, Gazze'de, Doğu Türkistan'da hepsi beklesin. Bu nesil yetişiyor, geliyor. Onun için oyunlarla, bilgisayar oyunlarıyla düğmeye basıp bizim gençlerimize talimat vermeye kimse kalkmasın. Türk Milleti okuyarak, gençleriniz okuyarak daha iyi yerlere gelecek. Bu ülke bizim ülkemiz. Biz lider bir ülkeyiz, bu lider ülkeyi hak ettiği yere bu gençler getirecek. Allah'ın izniyle buna da kimse engel olamayacak. 40-45 sene PKK'yı öne sürdüler şimdi başka argümanları öne sürmeye çalışıyorlar. Bu millet uyandı, artık ok yaydan çıktı. Türk Milleti’ni kimse tutamaz. Türk çocuklarını kimse tutamaz. Allah'ın izniyle gümbür gümbür geliyoruz."
Türkçe

"geriye ne kaldı, -bir sevgi. bir sevgiyle ne yapılır? evde dünden kalma ekmeklerle yeni bir yemek tarifi. yüzü koyun yatılır, ardında kalan yerler kütürdetilir. sesi bir yerden birine benzetip, o sesin robot resmini çizdirip manavdan biraz erik alınır belki. belki balkonda bir sigara içilir, bırakılabilir belki. açık denizlere açılmış bir gemicinin, kapalı bir havada sorduğu bir soruya cevap? bir sudan daha ağır ne olabilir? kuvveti. yüksek bir yere düşmekle, yüksek bir yerden düşmenin arasındaki farkı problem edip yüzme bilmediği için ilkokulda öğretmenin tahtaya yazdığı havuz problemini çözemeyen çocuk hatırlanır belki. bu hikayeyi duyan amatör bir senaristin, finalini öğretmeninin çocuğu azarladığı, çocuğun da ama ben yüzme bilmiyorum öğretmenim, deyip ağlayarak sınıftan çıktığı bir film yapılabilir belki. marketten ikiyüz gram güven alınır ya da."
Suphi Sinedar
4 Gün
Hikayenin devamını okumak için : hirguratolye.blogspot.com/2025/07/4-gun.…
@suphisinedar
@hirguratolye

Türkçe

"İstiklâl Marşı Derneği Kahramanmaraş Şubesi olarak, geçtiğimiz hafta şehrimizde yaşanan elim hadise nedeniyle hayatını kaybeden yavrularımız ve feda-yı can eden ögretmenimiz için taziyede bulunduk. Muhammed Said hocamızın (@m_said14 ) okuduğu aşr-ı şerif akabinde dua ederek vatanımız ve milletimiz için hayır temennilerimizi dile getirdik. Hak Teladan kaybettiğimiz canlar için rahmet acılı aileleri için sabrı cemil niyaz ediyoruz. Vatan Sağolsun !
Ya Rabbi
Şehid edilen bu yavrularımızı yine bir fitnenin nihayetinde şehid edilip Hz Peygamber tarafından cennet gençlerinin seyyidi olarak müjdelenen Hz Hüseyin ile haşret ve ona komşu eyle
Ya Rabbi
Bu yavrularımızın ve ögretmenimizin cennet-i ala'da ve kabir hayatlarında öylesine güzel öylesine büyük cennet nimetlerine gark eyle ki onların orada yaşadığı ferahlık burada acılı ailelerinin dahi yüreklerini ferahlatsın !
Ya Rabbi Ya Müntekim
Bu yaşanan elim hadisenin yaşanmasına bile isteye ve kötü niyetle kim sebep olduysa kim bu fitneyi çocukların zihinlerine zerk ettiyse kimler bu duruma seviniyor ve daha da yaşanmasını istiyorsa dahili ve harici eğer ıslah olmaları mümkün değilse cümlesini kahru perişan eyle ya Rabbi !
Belalarını bizim elimizden bulmasını nasip eyle, kurduklari tuzakları başlarına geçir ya Rabbi
Ya İlahi bu yavrularımızın şehadetlerini yeniden aslımıza rücu etmemize vesile kıl ve Türk milletini asli vazifesi ile mücehhez eyle
7'den 70'e bütün milletimizin kalbine iman nurunu, kuran nurunu sünneti seniyyenin nurunu yerlestir ya Rabbi
O nuru modernizm belasıyla kıvranan ve ahir zaman fitnesine düçar olan cümle Muhammed ümmetine sürur eyle
Bizleri ve neslimizi asımın nesli kıl
Kafirlere ve münafıklara karşı yekvücud eyle
Her türlü fitneden desiseden ve vesveseden ve dahi ye'se düşmekten bizleri muhafaza eyle
Âmin"
Av. Ahmet Tüfekçi
@tufekciahmett
Türkçe

"...Kundurasından ateş atardı Kerim Abinin. İlk evvela şiir gibi döğüşürdü. İnsanı öyle kıvrak, öyle rahat döverdi ki bazen polislerin bile durup izlediği olurdu. Önce yumruğu atar, sonra yumruğun açtığı yaraya dikkatle bakardı. Beğenmezse tekrar üzerine çalışır, beğenirse yüzün diğer tarafına geçerdi. Tabi bunu yaparken bir yandan karşı tarafın hamlelerini berataraf etmesini bilirdi. Yüzdeki tablo tatmin edici bir estetiğe ulaşmadan asla bırakmazdı eline düşeni. Derdim kimseler dokunamaz bu adama. Dokunmuşlar. Bir gün sırtı boydan boya kan yürüdü geçti yanımızdan, tak tuk. Sustuk kaldık. Tek ses yok kunduradan başka. Tak tuk oldu bam güm. Vuruyor kundura yere. Ne bir sürtme ne bir ayak çekme. Çıktı apartmana, çaldı kapıyı. Bir feryat, bir kıyamet... Bekle Allah bekle haber yok. Gece ambulans gelmiş biz uyurken. Almış götürmüş. Kadına demişler işin ucu ölüm aha tesbih aha illallah. Kadın yanı üstü bayılmış. Üç gün koma. Severmiş belli."
Ömer Faruk Günay
Çakılı Kerim'e Mersiye
Hikayenin Tamamını Okumak İçin:
hirguratolye.blogspot.com/2025/07/cakl-k…
@hirguratolye

Türkçe

"...İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 1.maddesinde yer alan “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.” Yalanına ortak olmak istemediğimizi biliyorum.
Kurulda (BM Genel Kurulu) yer alan ve hayatını kendi toplumuna adayan bir isimden bahsedelim.
Bildirinin yayınlanmasında başrol olan bir isim “René Samuel Cassin”;
1945'te İkinci Cihan harbi’nin hemen sonrasında General de Gaulle, Fransız halkı için bu kadar çok şey yapmış olan Cassin'in Yahudi halkına da yardım etmek için bir şeyler yapmasını önerdi.
Bu tavsiyeden güç aldığını söyleyen Cassin yıllardır emek verdiği çalışmalarını dünya çapında bir etkiye sahip olacağını bildiği Birleşmiş Milletler kurulunda İnsan hakları bildirisini yayınlayan ekibin başına geçerek taçlandırdı.
Bildiriyi neredeyse tek başına hayata geçiren Rene Cassin, Fransız-Yahudi bir hukukçudur. 1948'de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ni yazan ve yayınlayan heyetin başında yer almıştır. Siyonist ideolojiyi benimseyen Cassin, İsrail'in kuruluşu ve desteklenmesi konularında da Avrupa'da lobi faaliyetleri yürütmüştür. Bu çalışmalarından dolayı 1968'de Nobel Barış Ödülü'nü aldı(!). Aynı yıl, BM Genel Kurulu'nun İnsan Hakları Ödüllerinden birine layık görüldü. Takdir edilen çalışmaları neticesinde günümüzde dahi bazı kuruluşlara adı verilen Cassin, kendi toplumu için gerekeni yapmaktan çekinmemiş ve bunu sanki tüm “insanlık” uğruna yapıyormuş izlenimi vermiştir. Ancak Cassin, daha sonraları bu bildirgeyi Yahudilere ve Siyonizmin İsrail'i kurarak genişletme amaçlarına fayda sağlamaya endeksli olarak kaleme almakla suçlanacaktır. Tüm bu yaşananlardan sonra Rene Cassin 1959-1969 döneminde Fransa Cumhurbaşkanı olan eski arkadaşı Charles de Gaulle'yi "İsrail'e yeterince yardımcı olmamakla" eleştirmiştir.
Anılan veya anılmayan isimler ve yaşantılarını uzun uzadıya aktararak sizleri sıkmak ve meseleden uzaklaşmak istemiyorum. Burada merakınızı cezbetmek istediğim husus, bizler adına karar verenlerin ve bizleri tanımlarıyla bir kalıbın içerisine sıkıştıranların kimler olduğunu göz ucuyla takdirinize sunmaktan ibarettir. İnsanlığın kurtarıcısı ve adalet timsali olan zihniyetin yalnızca kendi çıkarlarıyla hareket eden tamamıyla sun’î bir zihniyet olduğunu kendimize sık sık hatırlatmamız gerekiyor. Şair İsmet Özel’in bir konuşmasında değindiği üzere, bu bildiri Yahudiler için hazırlanmış ve onların dünyada rahatlıkla yaşaması için tesis edilmiş bir şeydir:
«İnsan hakları denilen şey doğrudan doğruya bir tip insanın özellikleri hesaba katılarak tespit edilmiş bir şeydir. İnsan hakları belli bir insanı esas alır, o da Yahudidir. Bir Yahudinin dünyanın her yerinde rahat yaşaması için gerekli şartlara insan hakları deriz.»"
Mehmet Ali Keklik
CEVABI BİLİNEN SORULAR - İnsan Hakları Yahudi Hakları Mı?
Yazının Tamamı İçin: hirguratolye.blogspot.com/2025/06/insan-…
@hirguratolye
@bettercallmalii

Türkçe

Bugün Türkiye'de milyonlarca lira verilerek kütüphaneler inşa ediliyor, buralara belki çok değerli kitaplar alınıyor. Ancak planlaması asla olmayan, çalışmak veya okumak için hiç uygun olmayan ne idüğü belirsiz, tabiri caizse modern gecekondular ortaya çıkıyor.
Herhalde idareciler yarın bir gün ihtiyaç hasıl olursa başka bir maksat için kullanırız diye düşünerek mimarları tembihliyorlar "Aman bir şeye benzemesin!" ya da bu işler hiç kimse tarafından kaale alınmıyor.
Bu yazıyı önümdeki bir sınava hazırlanırken Ankara'da 2024 yılında açılmış bir kütüphanede yazdım. Bina kütüphaneden başka her şeye benziyor
Ahmet Ali Ak
Kütüphane Binaları Üzerine Bir Şikayet
Yazının Tamamı İçin: hirguratolye.blogspot.com/2025/06/kutuph…
@hirguratolye

Türkçe

"Dilin varlığın evi olduğunu ve insanın kelimelerle düşündüğünü, böylece insanın bildiği kelimeler kadar düşünebildiğini çok defa duymuşsunuzdur. Fakat hayatın akışı içinde bunun hilafına dilin amerikanizasyonu mevcut. Kelimeleri unuttuğumuzu ve eski kelimeleri kullanmadığımızı söyleyip sonu “nerede o eski günler!“ diye biten nostalji hastalığıyla mazruf cümleler silsilesi kurmayacağım. Fakat şunu da es geçmeyelim; Dilimizi bile isteye köreltip zayıflatıyoruz. Yahut dilimiz lehine bir çabamız yok. Dilin amerikanizasyonu bizi öyle tesiri altına almış ki “şans” diye bir kelime tutturmuşuz. İmkân, tâlih, ihtimal, teşebbüs ve fırsat gibi hepsi ayrı ayrı anlamlara gelen kelimelerin yerine tek bir kelimeyi şans’ı tercih ediyoruz. Flaubert’in roman ve hikâye taslakları incelendiğinde tek bir kelime için bütün paragrafı ve hatta hikâyeyi değiştirdiğini görürüz. Peh! Fuzuli şagil. Bense alıyorum şans kelimesini, sohbet esnasında veya bir şeyler yazarken sıkıştırıyorum araya; Şansım yaver giderse zaten şans kelimesi cümle içinde bir yere oturuyor ve konuşma, yazı akıp gidiyor. Halt etmiş Flaubert!
...Bu arada yukarıda Türkçenin amerikanizasyonundan bahsettik fakat bunun Türkçenin kısırlaştırılması adına yapıldığına eskiden beri şahidiz. Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin’in bu konuda çok tenkitleri mevcut. Hatta Süleyman Nazif olur olmaz yerde kullanılan “yapmak” kelimesi için: “Bu yapmak fiili sonunda Türkçeyi yıkacak” der. Türkçenin genişliğini, fesahatini ve letafetini unutup çok defa “yapmak” kelimesini “etmek, eylemek, geçmek ve kılmak” kelimelerinin yerine kullanırız. “Şans” kelimesine yüklediğimiz çok işlevliliği “yapmak” kelimesine de yükleyip titizlikten geri durduğumuz vakitler çoktur. Bir yanda ölmeden önce son sözünü söylüyormuş gibi konuşmak var. Öte yanda da ne söylediğini bilmez halde konuşmak. Bir hikâye anlatılır. İmam hutbede “Dünyada fitneden başka bir şey kalmamıştır” hadisini söylerken bir yeri yanlış telaffuz etmiş, cemaatten biri de sinirlenip sesli bir şekilde “Fitnenin birazı da minberdedir!” demiş. Fitnenin birazı da bizde galiba.
Çok defa sosyal medyada yazı yazarken aceleyle yazarız ve bazı arkadaşlarımız bizi imla ve yazım hataları konusunda ikaz eder. Hele o “da-de” bağlacını yanlış yazanlar topa tutulur. Bazen ikaz edilen oluruz bazen de ikaz eden. Çok sinirimizin bozulduğu veya Ali Nusret Bey gibi sinir bozduğumuz olmuştur muhakkak. Yine sınavlarda da bizi zorlayan konulardan bir tanesidir yazım ve imla. Bunların şimdiye has bir şeyler olduğunu düşünmemek gerekir. Halifeliği sırasında Hz. Ömer’in valilerini kırbaçlattığını biliyoruz. Bu cezaların sebeplerinden biri de imla ve yazım hatalarıdır. Ebu Musa el-Eş’ari’ye gönderdiği bir mektupta Hz. Ömer’in “Bana gönderdiğin yazı hatalı” diyerek orada bulunanlara valisini kırbaçlattırdığını okuruz."
Muhammed Koç
Son Sözünü Söyle!
Yazının Tamamı İçin: hirguratolye.blogspot.com/2025/06/son-so…
@hirguratolye

Türkçe

"Her depremden sonra olduğu gibi Maraş depreminden sonra da birçok şey konuşuldu, yazıldı ve çizildi. Allah’a ve kendimize birçok söz verdik. Kimisini yerine getirdik, kimisini getirmedik, kimisini de hepten unuttuk. Zamanla eski hayatımıza geri döndük. Konstantinapol’ün Hristiyan halkı da her zelzele sonrası aynı tepkiyi verip eski hayatlarına geri dönüyordu. Bizler Müslümanlar olarak kendimizi Yahudi ve Hristiyanlarla bir mi göreceğiz? Onlar hangi deliğe girerse biz de onları arşın arşın ve karış karış takip edip kelerin deliğinden girdiği gibi peşlerinden mi gireceğiz? Hayır! Dünyayı, iki kere aynı delikten sokulma imkanımızın olduğu bir yer olarak göremeyiz. Allah’ın inayetiyle buna müsaade etmemeliyiz. Şu günlerde sıkça anılan bombaların, füzelerin, nükleerlerin, medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın etrafa saçtığı her türlü dehşetin fevkinde Allah’ın kudreti olduğunu ve esas korkulması gerekenin yalnızca Allah olduğunu unutmamamız lazım. Şunu bilmeliyiz ki; müminler bir defaya mahsus ölecek ve ebediyyen mutlu olacak. Fakat kafirler bir defa ölseler de küfürleri sebebiyle kendilerini eritip yok edecek azabı ölüp ölüp dirilir gibi tekrar tekrar tadacaklar ve bu döngü sonsuza dek sürecek. Hak Teâlâ kitabında bunu va’d etmiş. Bize düşen ise Hakk’ın va’dinin hak olduğuna inanmak, teslim olmak, kendimize çeki düzen vermek ve kıyamet-i kübra gelmeden evvel kıyamet-i suğra cinsinden gördüğümüz felaketlerden ibret alıp ders çıkarabilmektir."
M. Said Öztürk
hirguratolye.blogspot.com/2025/06/kyamet…
@hirguratolye
@m_said14

Türkçe

"...Bombalar yağmıyordu tepemize. Sabah namazının vakti de çıkmıyordu. Gecenin dördüydü saat ve zelzele oluyordu. Evet, zelzele ihtimaline gelene kadar birçok ihtimale uğramıştım. Bu ihtimallerin tamamını düşündükten sonra ancak içinde bulunduğum sarsıntının zelzele olduğunu fark etmiştim. Neredeyse bundan iki sene evvel ilçeye ilk atandığımda tanıştığım bir arkadaşın, ‘‘buralarda büyük bir deprem bekleniyor hocam. Dört yüz-beş yüz senedir deprem olmamış, eğer şimdi olursa çok büyük bir deprem olacakmış’’ lafına ‘‘dört yüz-beş yüz senedir olmayan deprem şimdi mi olacakmış?’’ diyerek burun kıvırmıştım. İyi ki de burun kıvırmışım. Hiç de pişman değilim. Hem kıvırmasam ne fark edecekti? Bütçeme uygun bulup girdiğim apartman dairesinden çıkıp da tamamen korunaklı sağlam bir eve mi geçebilecektim? Yahut depremin olacağını, sonrasında ortaya çıkacak zararı ve depremin büyüklüğünü en az iki sene evvelinden tahmin edenlerin, ‘‘olur da ucube apartmanlarınızda yerin dibine geçecek gibi olursanız başkaları sizi kurtarmaya gelene kadar hayatta kalmanız için bunları yapın’’ şeklindeki tavsiyelerine kulak asıp çök-kapan ve ölümü bekle oyunu mu oynayacaktım sürekli? Neyse, ben çökmedim ve kapanmadım ama yine de tavsiyelere münasip olarak cenin pozisyonunda başımı iki elimle kavramış bir vaziyette bekledim. Dev bir beton kütlesi olan apartman bir sağa bir sola yalpalandıktan sonra sarsıntı biraz hafifleyince yan odadan annemin ‘‘güneş doğmuş! Kıyamet mi kopuyor ne!’’ diye seslendiğini işittim. Birden irkildim. Az önce zihnim ihtimalleri sıralarken bir şeyi atlamıştı. Kıyamet! ‘‘"
M. Said Öztürk
Kıyamet-i Kübra
Yazının Tamamı İçin: hirguratolye.blogspot.com/2025/06/kyamet…
@hirguratolye
@m_said14

Türkçe

"Edebiyat derslerinde çocuklara umumiyetle benzer şekilde öğretilen bir resmi tedrisat bilgisi var. Sanki Divan edebiyatı hâkim zümre edebiyatıymış da Halk edebiyatı -zaten Halk edebiyatı, Halk şiiri de yanlış bir adlandırmadır, doğrusu olsa olsa Âşık edebiyatı olabilir- güya halkın edebiyatıymış gibi bir yaklaşımla karşılaşırsınız. Bunun üzerinden Divan-Halk edebiyatı zıtlığı oluşturmaya gayret ederler. Platon’dan miras kalan düalizm anlayışıdır bu. Fakat şunu fark etmemiz gerekir ki edebiyatların tamamı nasıl bir millete aitse aynı zamanda bir hâkim sınıfın edebiyatıdır. Yani bir sanat eseri edebiyat düzeyine çıkmışsa, bu, milletin içindeki seçkinlerin gayretinin bir sonucu olarak gerçekleşir. Şiirle haşir neşir olan millet artık seçkinleşmiştir. İster Halk ister Divan edebiyatından bahsedin kültürün seçkinlik, üstünlük arz eden yanını yansıtmayan edebiyata edebiyat demek mümkün değildir. Edebî ve şiire ait dil yüksek dildir. Zaten tasnif edilen bu iki edebiyatın ikisinin silsilesinin başına Yunus Emre’yi koymak ve en büyük payı ona ayırmak zorundasınız. Hangi yoldan ilerlerseniz ilerleyin millet-edebiyat ilişkisinin en kuvvetli olduğu isme ulaşırsınız. Fakat Türkiye’de edebiyat sahasında bayağı bir şekilde yapılan divan-halk ve eski-yeni tartışmasına maruz kalıyoruz. Yapay bir tenakuz oluşturmak isteniyor ve bu ana hatlarıyla sağlanmış durumda. Bundan fayda sağlayanlar var.
Buna “suni bir gündem” denilebilir çünkü Türk edebiyatında, Tanzimat’la başladığı iddia edilen ve şiir üzerinden gerçekleştiği söylenen “yeninin karşısında eski” veya “eskinin karşısında yeni” diye bir tartışma yoktur. Bilhassa Tanzimat’tan sonra her iki cephe de Batılılaşma hususunda müşterektir. Mesele eski’nin ne kadarıyla ne yapılacağı ve eskimiş eski’ye nasıl bakılacağıdır. Bu suni zıtlık, resmi tedrisat eliyle meseleyi herkes tarafından öğrenilir kılmaya (vülgarize etmek), donuklaştırmaya ve sonucu zaten önceden tayin edilmiş bir tartışmaya yer açmaya çabalamaktadır. Bunun en bariz örneği olarak resmi tedrisatta öğrencilere en büyük eski taraftarı, savunucusu olarak sunulan Muallim Naci’nin yazdıklarına bakabilirsiniz. Muallim Naci’nin Batılılaşma konusundaki tavrı nettir, zaten Görün şiirinde bunu görebilirsiniz. Batı’dan birçok tercümesi de mevcuttur. Ek olarak Muallim Naci’nin fen ve şiir üzerine yazılarına bakılırsa şiir ile tekniği bir görmekte olduğu ve ileride şiire, edebiyata ihtiyaç duyulmayacak şekilde tekniğin gelişmesini beklediği görülebilir...
Bu suni zıtlıkların çelişkileri meselesine birçok örnek verilebilir. Mesela Yunus Emre’ye ve/veya Şeyh Galip’e bakarak böyle bir vaziyetten ne kadar uzak olduğumuzu idrak edebiliriz. Şeyh Galip’in şiiri için hem “Klasik şiirin doruğu” hem de “Modern şiirin başlangıcı” ifadelerine rastlayabiliriz. Divan şiirinin Şeyh Galip ile zirveye ulaştığını söyleyenler ve Modern Türk şiirinin onunla başladığını iddia edenler var. Divan şiirinin onunla yenilenmiş olduğu, onun oluşturduğu yeninin de sonraki bütün yenilerin kaynağı olduğu fikri de çokça zikredilen fikirlerden biri. Bir misal olarak verirsek, Rus şiirinin en mühim şahsiyetlerinden birisi olan ve yenilikçi şiirleri ile tanınan -fütürist- Mayakovski, Nazım Hikmet’in kendisi için Rusçaya tercüme ettiği Şeyh Galip şiirini defalarca okuyup dinledikten sonra: “Bizim ulaşmak için çırpınıp durduğumuz şiir idealine meğer sizin eski şairleriniz çoktan ermişler.” demekten kendini alamamıştır. Bizim şiirimizin neye taalluk ettiğini anlamak için Mayakovski’ye de Andrews’e de hiç mi hiç ihtiyacımız yok. Ancak şiirsiz Türk’ün, parasız Amerikalının olamayacağının şuurunda bir milletin anlayabileceği bir şey olarak bugün şiirden bahsedebiliriz."
Muhammed Koç
DİVAN EDEBİYATI HAKKINDA II: Modern Türk Şiiri İle Divan Edebiyatının Münasebeti ve Sansür
Yazının tamamı: hirguratolye.blogspot.com/2025/06/divan-…
@hirguratolye

Türkçe

Milletten bağımsız bir şiir olamaz veya şiir bir milletin şiiridir, dedik. Divan şiirinde içtimai meselelerin, toplumun sıkıntılarının, bürokrasi eleştirisinin yani kısacası halkın davasının ve zevkinin her yönünün barındığını söylüyoruz. Bizim Divan edebiyatı için kalkış noktamız bunlardır. Orhan Şaik Gökyay 1987 tarihinde Türk Dil Kurumunda yapılan “Divan Edebiyatı Kimin” başlıklı konuşmasında bir hakikati dile getirirken aynı zamanda bir itirafta bulunuyor: “Divan edebiyatı kimin? Yani bunu, kimin olduğunu şimdiye kadar öğrenmedik mi? Yani kimin olduğunu bilmiyor muyuz ki böyle bir başlıkla sizin karşınıza çıkmak cesaretini gösteriyorum. Evet, bu cesaret nereden geliyor? Bu cesaret şuradan geliyor! Bir defa bu edebiyat bizim mi? 600 senedir, bizim şairlerimiz söylemişler mi, konuşmuşlar mı, yazmışlar mı, halk benimsemiş mi? Şu halde bunu bir okur yazar sınıfının, sadece medrese tahsili görmüş insanların tekelinde bir edebiyat saymayı doğru bulmuyorum, bulmadım. Ama vaktiyle ben de böyle okuttum. Henüz daha çiçeğimiz burnumuzda mıydı, neydi bilmiyorum ben.”
Yoksa baskı ve sansür mü vardı bu konuda, bunları söyleyenin bir edebiyat ve eğitim sahasında mevki edinemediği bir ortam mı vardı? Ya da Mahir İz’in söylediği gibi darağaçlarıyla susturulmuş bir nesilden mi bahsetmeliyiz? Attila İlhan da Hangi Batı kitabında bunlarla bağlantılı olarak şöyle der: “Hayır, bize bunları öğretmediler; Lisede Sophokles okuduk, klâsik Türk sanat mûsikîsine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. (...) Oysa, bir kere yaptığımız batılılaşmak değildi, ikincisi batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü batının ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.”
Ayrıca Tanpınar’ın aldığı eğitimin tesiriyle, gençliğinde Divan edebiyatının kaldırılmasını savunduğunu, Agah Sırrı’nın TTK’dan çıkan kitabının mukaddimesinde Divan edebiyatı aleyhine söylediklerini ve ancak bu şartla kitabının basılabildiğini, Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Divan Edebiyatı Beyanındadır” yazısındaki ağır ithamlarını göz ardı etmemek lazım. Bunlar resmî ideologinin insanları neye sevk ettiğini ve neyi yapmadan o insanlara bir mevki vermediklerini gösteren delillerdendir.
Muhammed Koç
DİVAN EDEBİYATI HAKKINDA I: Giriş, Divan Edebiyatı Nedir, Kime Aittir ve Milletin Neresine Düşer?
Yazının Tamamı: hirguratolye.blogspot.com/2025/06/divan-…
@hirguratolye

Türkçe

"...Divan şiirinin Türk milletinin edebiyatı olduğu saraheten söylenebilir. Ortada bir şiir varsa bu şiir ancak bir millete ait olabilir. Bu zikrettiğimiz fikri akademide ve resmî tedrisatı elinde bulunduranların arasında müdafaa ediyormuş gibi yapanların olduğunu, bunların meseleyi bizim iddia ettiğimiz gibi dile getirmekten çekindiklerini açıkça görüyoruz. Bu çevrelerde palazlanmaya başlayan fikrin kalkış noktası Şiirin Sesi Toplumun Şarkısı isimli kitaptır. Amerikalı Walter G. Andrews tarafından piyasaya çıkarılana kadar bu bahsettiğimiz fikre yakın tezlerin, çalışmaların pek ortaya konmadığını söyleyebiliriz. Zaten bu fikre hem bir yanlış anlaşılmayla hem de sakat bir referans noktası temel alınarak varılmıştır. Yazar kitabın Türkçe baskısının sonraki ön sözlerinde bu durumu izah etmiştir. Neşrolunan kitabından sonra Divan edebiyatına olan yönelişin doğru olmadığını, kendini yanlış anladıklarını ifade eder. Sanmayın ki Türkiye’de sadece siyasîler Amerika’dan icazet almadan, kendilerine Amerika’dan bir “arka” bulmadan, hiyerarşik bir emir zincirinin emirleri dışına çıkmadan bir faaliyet gerçekleştirebiliyorlar. Aynı durum -eğer varsa öyle bir akademik camia- onlar için ve daha birçokları için de geçerli. Bunları Doktora yapan bir fert olarak söylüyorum. Northrop Frye kendi de Kanada’da bir akademisyen olmasına rağmen gördüğü “en bastırılmış kişilerin ve en çok söz dinleyenlerin” akademideki insanlar olduğunu, akademi içinde rütbe arttıkça itaat etme halinin de katlanarak çoğaldığını kitaplarında zikreder. Son zamanlarda medyada yapılan Türkiye aleyhine siyasi propagandaları izah ve müdafaa için birçok akademisyenin bol bol konuşturulduğuna şahit olabilirsiniz"
Muhammed Koç
DİVAN EDEBİYATI HAKKINDA I: Giriş, Divan Edebiyatı Nedir, Kime Aittir ve Milletin Neresine Düşer?
Yazının Tamamı: hirguratolye.blogspot.com/2025/06/divan-…
@hirguratolye

Türkçe
Önce Vatan:Türkeli retweetou

Derneğimiz 23 Şevval 1447 Cumartesi günü “Cennet Vatan, Ebedi Yurt” serlevhalı bir panel tertip etmiştir.
istiklalmarsidernegi.org.tr/IcerikDetay?Id…

Türkçe
Önce Vatan:Türkeli retweetou

BİR İSLÂMÎ TOHUMUN YEŞERMESİ LAZIM BUNUN ÇOK KOLAYLIKLA SİRAYET EDECEĞİNİ BİLİYORUM
istiklalmarsidernegi.org.tr/IcerikDetay?Id…

Türkçe

Menfi tenkitlerle beraber Iñárritu’nun takdire şayan taraflarına da değinmek istiyorum. Kendisi paydaşlarına nazaran doğup büyüdüğü ve hayat sahası temin ettiği memleketine sıkı sıkıya bağlı bir sanatçıdır. Eğer böyle olmasaydı ondan bir sanatçı olarak bahsedemeyecektik. Çektiği filmlerin her birinin Meksika özelinde bir anlam ifade ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bizim de mevzu ettiğimiz bütün filmlerinde ana unsur Meksika’dır. Oluşturduğu karakterler tıpkı Meksika gibi geçmişi hüsranla dolu; Meksika ise tıpkı Iñárritu karakterleri gibi yaşadığı müddetçe hüsrana uğrayan bir memlekettir. Kendisiyle yapılan bir mülakattan iktibasla yazıma son veriyorum: “Tarihimizde zavallı okul çocuklarının Amerikalılar tarafından katledildiği olaylar var. Amerikalılar ülkeyi işgal ettiklerinde elde kalan son kalede 13-14 yaşında çocuklar vardı ve katledildiler, ama biz bu olaylardan kaleyi teslim etmeyi ya da kendileri teslim olmayı reddeden gençler hakkında kahramanca bir öykü inşa ettik. Hatta efsaneye göre çocukların kuleye çıkıp bayrak düşman eline geçmeden önce kendilerini öldüreceklerini haykırdıkları söyleniyor. Bence bu son derece saçma. İntihar etmenin neresi kahramanca olabilir? Bu bir yalan ve yalan olduğunu bütün tarihçiler biliyor. Ama bugün hala başkan ve diğer herkes bu yalanı büyük bir olaya çevirmeye devam ediyor. Bütün ülkeler böyledir, her ülke bir öyküler silsilesinden ibarettir, bir anlatıdır ve insanlar bu anlatıdan bir anlam çıkarmaya uğraşırlar .”
Ömer Faruk Günay
SiNEMADAN - Iñárritu ve Tayin Edilen Kader
Yazının tamamı için:
hirguratolye.blogspot.com/2025/06/sinema…
@hirguratolye

Türkçe

Eskilerin Masalları... Doğrudan bu ifadeyi kullanmasak da aldığımız pozitivist eğitim dolayısıyla birçok şeye bu gözle bakmaya ayarlanmışızdır. Her ne kadar birtakım şeylere “esatirül evvelin” dense de bunların yerine “yeni masallar” uydurulduğu çoğu kez gözümüzden kaçar. Hem kendi yıkılması gereken masalımızı hem de bütün insanlar olarak bize anlatılan mitleri yıkmak bize zor gelmiştir. Türkiye’deki eğitim, hâlâ, Kuantum fiziğini, Çift Yarık deneyinin neticelerini, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesini, Matematiğin ve Geometrinin aksiyomlardan ibaret olup temellerinin sarsılmış olduğunu sindirememiş bir eğitimdir. Fizik, Matematik ve Geometri sahalarında olduğu gibi Tarih-Arkeologi sahasında da benzer bir hazımsızlığımız mevcuttur. Öklid geometrisini pekala biliriz fakat Lobaçevski’nin söylediklerinden pek bir habersizizdir. Aynı tavrı başka sahalarda da gösteririz.
Muhammed Koç
Göbeklitepe'nin Göbeği Düştü (Mü?)
Yazının Tamamı:
hirguratolye.blogspot.com/2025/06/gobekl…
@hirguratolye
Hırgür Atölye@hirguratolye
Göbeklitepe'nin Göbeği Düştü (Mü?) -Muhammed Koç hirguratolye.blogspot.com/2025/06/gobekl… Hırgür Atölye yayın hayatına yeniden başladı! Yazarlarımızın eserlerine ulaşmak için İnternet adresimizi takip edebilirsiniz. hirguratolye.blogspot.com
Türkçe

"Düşük frekanslarla söyleniyor olsa da Göbeklitepe’deki keşifler mevzubahis evrimci tarih anlayışını temelinden sarsar. Çok sonradan üretildiği, uydurulduğu düşünülen -kendi söylemleriyle- “maddi-olmayan”, “soyut”, “ritüelsel” şeylerin bütün tarih tasnifini bozacak şekilde Göbeklitepe’de bulunması sürekli kendini yenilediğini iddia eden bilimsel anlayış tarafından hasır altı edilmektedir. Ayrıca aynı tasnif içinde yerleşik hayata geçildiği söylenen yıllarla alakalı bilgilerin de bu keşiflerle altüst olduğunu görürüz. Gerçekten bulunan şeyleri hesaba katarsak varsayılan ve tahminen verilen tarihî rakamların gerçeği yansıtmaktan çok uzak olduğunu anlarız. M.Ö. 7-8 binlerde ilk defa ortaya çıktığı tahmin edilen yerleşik hayata ait unsurların Göbeklitepe’deki keşiflerden sonra M.Ö. 12 binlere kadar dayandığı tespit edilmiştir. Yeni bilgiler neticesinde hiçbir tarih birbirini tutmaz, bütün tasnifler bozulur. Yine “din”, “ritüel” ve “tapınak”a ait unsurların ve müşterek ibadet edilen yerlerin en fazla Sümerlere (M.Ö. 4000-3000 civarı) kadar gittiği düşünülüyordu. Bu da güya tarihin akışı içinde, o döneme ait olabilecek ve ondan önce mümkün olmayan bir ihtiyaçtan hasıl olmuştu. Varolan tarih algısı içinde, yaşadıkları hayatın onu gerektirdiği düşünülüyordu ama Göbeklitepe’de bulunanlar bu kabulü de geçersiz kıldı ve M.Ö. 12. asırda toplu ibadete ait unsurların yer aldığı ortaya çıktı. Acaba tarih düz bir şekilde, maddiden maddi olmayana, somuttan soyuta bir şekilde akmıyor muydu? Bu da varolan anlayışta büyük bir gedik açmıştı. Göbeklitepe neticesinde hiçbir bilgi birbirini tutmuyor, hikayede çatlaklar oluşuyor, tasavvur altüst oluyordu. Fakat ne hikmetse bu konuda öğretilenlerde ve yazılanlarda bir -T. Kuhn’un deyişiyle- algı kalıbı değişimi veya anlayış farklılığı göremeyiz. Yalanda ısrar edildiğini, tarih algısının ve pozitivist modern bilimin dayanaklarının sorguya açılmadığını görürüz."
Muhammed Koç
Göbeklitepe'nin Göbeği Düştü (Mü?)
Yazının Tamamı:
hirguratolye.blogspot.com/2025/06/gobekl…
@hirguratolye

Türkçe
