Hakkı Öcal 리트윗함

Netanyahu:
Maalesef ve üzülerek tarih şunu kanıtlar:
İsa Mesih'in Cengiz Han karşısında hiçbir avantajı yoktur.
Ahlaklı olmak yetmez. Adil olmak yetmez. Çünkü eğer yeterince güçlü, yeterince acımasız ve yeterince kudretliyseniz; kötülük iyiliğe üstün gelecektir. Saldırganlık ise itidale galip gelecektir. Bu yüzden, bugünkü dünyaya baktığınızda başka seçeneğiniz kalmıyor.
***
Katil Netanyahu, 23 Kasım 2023’te Kudüs’te, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ve Belçika Başbakanı Alexander De Croo ile yaptığı görüşmede de aynı zihniyeti açıkça ortaya koymuştu. O gün söylediği şeyin özü şuydu: Tarih güçlüden yanadır; ahlâkî değerler ise onları savunacak güç yoksa ayakta kalamaz. Yani açıkça şunu savunuyordu: Ahlâk yetmez, adalet yetmez; asıl belirleyici olan çıplak güçtür. Kaynağı burada bırakıyorum; isteyen bakabilir: (outono.net/elentir/2023/1… ; lamoncloa.gob.es/presidente/int…).
Siyonist Netanyahu’nun 7 Ekim sonrasındaki ulusal ve uluslararası açıklamalarına, yabancı basına verdiği brifinglere ve bunlar üzerine yazılan haberlere baktığınızda çok net bir şey görüyorsunuz: Ortada sadece savaş propagandası yok; yalanın, çarpıtmanın ve tersine çevirmenin tekrar edilerek “hakikat”e dönüştürülmeye çalışıldığı sistemli bir yalan düzeni var. Netanyahu önce Gazze’de yürüttüğü soykırımı “medeniyet ile barbarlık arasındaki savaş” diye kuruyor. 30 Ekim 2023’te yabancı basına bunun “medeniyetin barbarlara karşı savaşı” olduğunu söylüyor. 23 Kasım 2023’te ise aynı çerçeveyi daha teorik bir dile taşıyıp tarihin güçlüden yana olduğunu savunuyor. Yani Gazze’de yürütülen soykırımı, yıkımı, kuşatmayı ve sivil kıyımı; bir işgal, bir toplu cezalandırma ve bir soykırım siyaseti olarak değil, Batı dünyası adına verilen ahlâkî bir savaş gibi anlatıyor. İlk büyük yalan tam burada başlıyor: İsrail saldırmıyor, güya medeniyeti savunuyor. Batı’ya da şunu söylüyor: “Beni destekleyin; ben sizin yerinize savaşıyorum. Ben bunları yok etmezsem onlar sizin medeniyetinizi tehdit edecek.” Bu “medeniyet/barbarlık” çerçevesi, 30 Ekim 2023 tarihli yabancı basın brifinginin merkezinde yer alıyor (transcripts.cnn.com/show/cnc/date/…).
Netanyahu ve Trump’ın siyaset tarzlarında ortak bir nokta da burada beliriyor: İkisi de kendi kitlelerini hakikati berraklaştırarak değil, kafa karıştırarak; gerçeği sadeleştirerek değil, manipülatif bir dil ve duygusal kutuplaşma üzerinden etkiliyor. Burada amaç hakikati açıklamak değil, kendi kitlesi için yeni bir “hakikat etkisi” üretmektir. 30 Ekim 2023’teki “medeniyet/barbarlık” kurgusu ile 23 Kasım 2023’teki “tarih güçlüden yanadır” vurgusu birlikte okunduğunda, ahlâkî üstünlük iddiasının nasıl çıplak güç siyasetiyle iç içe geçtiği görülüyor (transcripts.cnn.com/show/cnc/date/… ; outono.net/elentir/2023/1…).
***
İkinci büyük yalan, Gazze’deki soykırımın failini tersyüz etmesidir. Netanyahu, kadınların, çocukların ve hastaların ölümünü İsrail bombardımanının sonucu olarak değil, Hamas’ın sivilleri canlı kalkan olarak kullanmasının sonucu gibi anlatıyor. Böylece faili görünmezleştiriyor, sorumluluğu ise saldırıya uğrayan toplumun içine yerleştirilen örgüte yıkıyor. Onun dilinde İsrail öldürmüyor; Hamas “öldürtüyor.” Bu, apaçık bir fail saklama ve sorumluluk kaçırma tekniğidir. 10 Ağustos 2025’te de aynı çizgiyi sürdürüp Hamas’ın Gazzelileri boyunduruk altında tuttuğunu, yiyeceklerini çaldığını ve güvenli bölgelere gitmeye çalışanlara ateş ettiğini söylüyor. “Yalanları delmek ve gerçeği söylemek” diye başladığı o brifingde, aslında yine aynı tersine çevirme stratejisini tekrar ediyor (israel.com/politics/pm-ne… ; timesofisrael.com/liveblog-augus…).
***
Üçüncü büyük yalan, hastaneler, okullar ve diğer sivil alanlar üzerinden kuruluyor. Netanyahu’nun tekrar eden mantığı şu: Hamas sivil altyapıyı askerî amaçla kullanıyorsa, o alanlara yönelik saldırıların gerçek sorumlusu da Hamas’tır. Böylece hastaneleri vuran, okulları yıkan, sivil altyapıyı çökerten gücü görünmez kılıyor. Çocukların ölümü de, yoğun bakım ünitelerinin çökmesi de, sivil hayatın harabeye dönmesi de İsrail’in fiili saldırısı olarak değil, güya Hamas’ın “taktiklerinin” sonucuymuş gibi pazarlanıyor. Yani saldırıyı inkâr etmiyor; saldırının ahlâkî ve siyasî sorumluluğunu başka yere itiyor. 30 Ekim brifingindeki “barbarlar” çerçevesi ile bu meşrulaştırma dili birbirini tamamlıyor (transcripts.cnn.com/show/cnc/date/…).
***
Dördüncü büyük yalan, kalıcı askerî kontrolü “zorunlu güvenlik tedbiri” diye pazarlamasıdır. 2–4 Eylül 2024 hattında Netanyahu, Filadelfi Koridoru’nun mutlaka İsrail’in denetiminde kalması gerektiğini, aksi halde Hamas’ın yeniden silahlanacağını ve 7 Ekim benzeri bir saldırının tekrar edeceğini savunuyor. Hatta bu hattın bırakılması hâlinde İsrail’in oraya geri dönemeyebileceğini söylüyor. Böylece geçici savaş tedbiri değil, kalıcı alan hâkimiyeti ve sürekli askerî denetim talebi; teknik ve kaçınılmaz bir güvenlik zorunluluğu gibi sunuluyor. Reuters ve diğer uluslararası haberler de bunun ateşkes ve rehine anlaşmasının başlıca tıkanma noktalarından biri hâline geldiğini gösteriyor. Yani “güvenlik” diye sunulan şey, fiilen kalıcı kontrol siyasetidir. İşgaldir (reuters.com/world/middle-e… ; theguardian.com/world/article/… ; english.alarabiya.net/News/middle-ea…).
***
Beşinci büyük yalan ise açlık ve yardım meselesinde kuruluyor. Netanyahu, özellikle 10 Ağustos 2025 brifinginde Hamas’ın Gazzelileri boyunduruk altında tuttuğunu, yiyeceklerini çaldığını ve insani krizin asıl sorumlusunun Hamas olduğunu söylüyor. Aynı konuşmada İsrail’in amacının Gazze’yi işgal etmek değil, Gazze’yi Hamas’tan “özgürleştirmek” olduğunu iddia ediyor. Yani Netanyahu bu soykırımı, güya Filistinlileri özgürleştirmek için yapıyormuş gibi anlatıyor. Fakat aynı günlerde uluslararası haberler, sahada kıtlık, yetersiz yardım, kitlesel yıkım ve açlık uyarılarının ağırlaştığını; Netanyahu’nun ise bu tabloyu reddedip suçu Hamas’a attığını aktarıyor. Burada yalnızca propaganda yok; fail ile mağdurun yerini bilinçli biçimde değiştiren bir söylem var (israel.com/politics/pm-ne… ; timesofisrael.com/liveblog-augus… ; apnews.com/article/e25dba…).
***
Altıncı büyük yalan, İsrail’in işgal etmediği, tam tersine “kurtardığı” iddiasıdır. Netanyahu 10 Ağustos 2025’te açıkça, “Amacımız Gazze’yi işgal etmek değil; Gazze’yi Hamas’tan kurtarmak” çizgisini kuruyor. Hatta bazı Gazzelilerin kendilerine “Bizi kurtarın” dediğini öne sürüyor. Bu, propaganda dilinin en çıplak hâlidir. Çünkü bombalayan, kuşatan, yerinden eden, şehri çökerten güç kendisi olduğu hâlde; kendisini kurtarıcı gibi sunuyor. Böylece işgal, kuşatma ve yıkım; “özgürleştirme” kelimesinin içine saklanıyor. İsrail’in fiilî askerî tahakkümü görünmez hâle getiriliyor (israel.com/politics/pm-ne… ; timesofisrael.com/netanyahu-says…).
***
Dolayısıyla Netanyahu’nun 7 Ekim sonrasındaki söylemleri, hakikati açıklayan değil, hakikati tersyüz ederek yeni bir meşruiyet zemini kuran bütünlüklü bir propaganda düzenidir. Yalan siyasetidir. Bu düzende İsrail’in yürüttüğü soykırım, bir işgal ve imha siyaseti olarak değil, medeniyeti savunma görevi olarak sunulmaktadır. Gazze’deki toplu ölüm ve yıkım, İsrail’in bombardımanının sonucu olmaktan çıkarılıp Hamas’ın varlığına, yöntemine ve sözde taktiklerine bağlanmaktadır. Aç bırakılan halkın sorumlusu kuşatma değil Hamas, vurulan hastanelerin sorumlusu saldırı değil Hamas, yerle bir edilen sivil hayatın faili işgalci güç değil Hamas olarak gösterilmektedir. Aynı şekilde İsrail’in askerî tahakkümü işgal değil güvenlik, kuşatma değil zorunlu tedbir, yıkım değil kurtarma, soykırım değil özgürleştirme olarak yeniden adlandırılmaktadır. Böylece gerçeklik parçalanmakta, fail görünmezleştirilmekte, mağdur ise suçlu gibi sunulmaktadır.
***
Netanyahu’nun bu söylemleri ve yalanları ise maalesef önce dijital platformlar tarafından dolaşıma sokuluyor, ardından Batı basını tarafından sahiplenilerek haber dili bu çerçevede kuruluyor. Algoritmalar da bu çerçeveye göre çalışıyor. Başka bir ifadeyle, Netanyahu’nun yalanları yalnızca siyasî söylemi değil, dijital dolaşımın mantığını da besliyor; görünürlüğün, tekrarın ve gündemin kalbine yerleşiyor. Böylece hakikat değil, tekrar edilen çerçeve öne çıkıyor. Oysa İsrail neredeyse bir asırdır işgal, sürgün, yıkım ve zulüm siyaseti yürütüyor. Buna rağmen Batı basını, İsrail’in soykırımını hâlâ büyük ölçüde 7 Ekim çerçevesi içinde sunuyor; Netanyahu’nun kurduğu hikâyeyi merkeze alıyor; onun yalanlarını tartışmanın doğal ekseni hâline getiriyor. Yani mesele artık sadece yalan söylenmesi değil, yalanın haberin omurgasına, algoritmanın yönüne ve kamusal algının merkezine yerleştirilmesidir.
İşte meselenin en acı tarafı da burada ortaya çıkıyor. Trump ve Netanyahu gibi iki büyük yalancı, bugün yalanlarla kendi zulümlerine yeni hikâyeler arıyorlar. Biri Amerika’yı, diğeri Batı’yı, ikisi birlikte de geniş kitleleri manipülatif bir dil, korku siyaseti ve duygusal kutuplaşma üzerinden etkiliyor. Fakat belki de en trajik olan şudur: Netanyahu yalnızca kendi toplumunu değil, Amerikalıları ve Avrupalıları da kandırıyor. Hakikati örgütlemiyor; korkuyu örgütlüyor. Gerçeği açıklamıyor; algıyı yönetiyor. Ve bu yalan düzeni, yalnızca propaganda dili olarak kalmıyor; doğrudan ölümleri meşrulaştıran, suskunluğu büyüten ve uluslararası meşruiyet üreten bir siyasal makineye dönüşüyor.
Türkçe






























