Akide-i Selef

22 posts

Akide-i Selef banner
Akide-i Selef

Akide-i Selef

@AkideSelef

Fırka-i Naciye yolunda bir beşer. Akide esnemez, hakikat değişmez. Pusulamız: Selef-i Salihin. Hayır Allah’tan, hata nefsimdendir.

Katılım Nisan 2026
23 Takip Edilen24 Takipçiler
Sabitlenmiş Tweet
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
Neden Selef-i Sâlihîn akîdesi? İslam, insanların heva ve heveslerine göre şekillendirebileceği bir din değildir. O, Allah tarafından indirildiği haliyle korunması gereken ilahî bir hakikattir. Bu hakikatin en saf, en doğru hali ise Selef-i Sâlihîn akîdesinde bulunur. Çünkü bu yol, dini doğrudan vahyin muhatabı olan nesilden öğrenenlerin yoludur. Selef-i Sâlihîn; dini bizzat Allah Resulü’nden (sav) alan Sahabe, onları takip eden Tâbiîn ve onların peşinden gelen Tebe-i Tâbiîn’dir. Onlar için din, üzerinde tartışma yürütülecek bir teori değil; kayıtsız şartsız teslim olunan bir hakikatti. Bu teslimiyetin neticesinde Rabbimiz onların yolunu açıkça övmüştür: “Muhacirlerden ve Ensardan İslam’a ilk önce girenlerin başta gelenleri ve onlara güzellikle tabi olanlar var ya; Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuştur. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe, 100) Kur’an, indirildiği günden bu yana tek harfi bile değişmeden korunmuş ilahî kelamdır. O, eksiksizdir, apaçıktır ve kendi içinde tutarlıdır. İnsanların yorumlarına muhtaç değildir. Allah’ın kelamı, insan aklının onayına sunulacak bir metin değil; teslim olunacak bir hakikattir. Bu inanç, vahyedildiği haliyle tamdı. İnsan aklının müdahalesine, felsefi yorumlara veya sonradan üretilmiş açıklamalara ihtiyaç duymuyordu. Ancak süreç değişti. Sınırlı olan insan aklı, mutlak olan vahyin üzerine çıkarılmaya çalışıldı. Anlamak için verilen akıl, hüküm koyan bir otoriteye dönüştürüldü. Bunun sonucu olarak din, ilk günkü berraklığını kaybetti. Kur’an’ın apaçık hitabı, karmaşık açıklamalarla boğuldu. Bu sürecin en belirgin tezahürlerinden biri, sonradan ortaya çıkan Eşarilik ve Maturidilik gibi kelâm ekolleridir. Bu yapılar, aklı merkeze alarak nasları yorumlama iddiasıyla ortaya çıkmış; birçok meselede ayet ve hadisleri zahirinden uzaklaştırarak farklı anlamlara çekmiştir. Bu yaklaşım, insanın haddini aşmasıdır. Çünkü sınırlı olan akıl, kusursuz olan vahyi ölçmeye kalkmıştır. Oysa ilk nesil böyle bir yöntemi benimsememiştir. Onlar, vahyi akla uydurmaya çalışmamış; aklı vahyin önüne geçirmemiştir. İslam dünyasının hürmet ettiği Ebu Hanife, Malik bin Enes, İmam Şafii ve Ahmed bin Hanbel gibi dört büyük imamın ortak noktası, akîdede Selef çizgisinde olmalarıdır. Onlar inancı felsefi tartışmalarla şekillendirmediler; ayetlere ve sahabenin anlayışına bağlı kaldılar. Kelâm tartışmalarına şiddetle karşı çıktılar. Bu noktada açık bir tutarsızlık ortaya çıkıyor: Fıkıhta bu imamlara bağlanan bir insan, akîde söz konusu olduğunda neden onları terk edip sonradan ortaya çıkan kelâm ekollerine yönelir? Eğer bu imamların yolu haktıysa, neden onların akîdesi bırakılır? İslam’a sızdırılmış en büyük tahriflerden biri de tasavvuf adı altında ortaya çıkan dindir. Şunu açıkça söylemek gerekir: Tasavvuf, İslam’dan ayrı bir inanç haline gelmiştir. Vahdet-i vücud, hulûl ve rabıta gibi anlayışlar; şeyhlere atfedilen kutsallıklar ve rüyaların vahyin önüne geçirilmesi, tevhid inancını doğrudan hedef alır. Şeriatın zahirini küçümseyip batın adı altında üretilen anlatılar, insanları açık bir sapmaya sürükler. Allah Resulü (sav), kurtuluşa erecek yolu açıkça tarif etmiştir: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, biri hariç hepsi ateşte olacaktır. Kurtulan o bir fırka ise; benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır.” (Tirmizi) Sonuç olarak mesele bir tercih meselesi değildir. Selef-i Sâlihîn akîdesi, sonradan ortaya çıkmış bir yorum değil; dinin bozulmamış halidir. Soru nettir: İnsan dinini, Allah’ın razı olduğu o ilk nesilden mi öğrenecek, yoksa asırlar sonra ortaya çıkan yorumlardan mı? Allah bizleri Selef yolundan ayırmasın...
Türkçe
0
1
6
176
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
Yüce Allah onlara hidayet versin... Eş‘arî ve Mâtürîdî olmak; Allah’ın kelamını yok saymak, ayetleri yalanlamak ve Peygamber’e iftira atmaktır. Ameli imandan ayırmak ve “iman artıp azalmaz” demek, açıkça haşa Allah’a din öğretmeye kalkışmaktır. Dehşet verici bir inanca sahipler...
Türkçe
1
0
0
12
Faruk Demir
Faruk Demir@furkandd33·
@AkideSelef Onlar kendilerini Hidayet üzere zannederek tebliğ yapıyorlar ,batıl oldukları halde hakka çağırıyorlar . Hakkın batıl yollarla geldiği nerede görülmüş.
Türkçe
1
0
1
3
Akide-i Selef retweetledi
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
Neden Eşarilik ve Maturidilik Ehl-i Sünnet değildir? Hakikati kaynaklarıyla konuşuyoruz (2) 6. İmtihan imanı ortaya çıkarır Kur’an sadece ayetlerin imanı artırdığını değil, imtihan ve zorluk anlarında da müminlerin imanının arttığını bildirir. Ahzab Suresi 22. ayet: “Müminler düşman birliklerini gördüklerinde şöyle dediler: ‘İşte bu, Allah’ın ve Resulünün bize vadettiği şeydir. Allah ve Resulü doğru söylemiştir.’ Bu onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” Ahzab, 22 Burada iman ve teslimiyetin arttığı açıkça bildirilmektedir. Gerçek iman cansız, donuk ve sabit bir bilgi değildir. İman; itaatle artar, günahla zayıflar, takvayla güçlenir, masiyetle yara alır. 7. Allah imana iman katar Fetih Suresi 4. ayet: “Müminlerin kalplerine, imanlarına iman katsınlar diye sekine indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Fetih, 4 Bu ayet, iman artışını en net şekilde ortaya koyar. Allah, müminlerin kalplerine sekine indirmiş ve bunun sebebini “imanlarına iman katmaları” olarak açıklamıştır. Eğer iman artıp eksilmeyen tek parça bir şey olsaydı, bu ayetin anlamı kalmazdı. 8. Korku imanı artırabilir Âl-i İmran Suresi 173. ayet: “Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine: ‘İnsanlar size karşı toplandılar, onlardan korkun’ dediklerinde, bu onların imanını artırdı ve şöyle dediler: ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.’” Âl-i İmran, 173 Bu ayet de iman artışını açıkça ortaya koyar. Mümin, zorluk karşısında çöken değil; Allah’a tevekkülle güçlenen kişidir. Kelamcıların felsefi iman tarifi, Kur’an’ın canlı iman anlatımını karşılamaz. 9. Kelamullah felsefeye mahkum edilemez Eşari ve Maturidi kelamcıların en büyük problemlerinden biri de Allah’ın kelamı meselesidir. Onlar Allah’ın konuşmasını çoğu zaman “kelam-ı nefsi” gibi felsefi kavramlarla açıklamış, Allah’ın konuşmasını ses ve harften soyutlamaya çalışmışlardır. Selef-i Salihin ise Allah’ın dilediği zaman, dilediği şekilde, kendisine layık biçimde konuştuğuna iman eder. Allah’ın konuşması mahlukatın konuşmasına benzemez. Fakat Allah’ın konuşmasını inkara veya içi boş bir manaya çevirmeye de gidilmez. Nisa Suresi 164. ayet: “Daha önce sana kıssalarını anlattığımız peygamberler de gönderdik, sana kıssalarını anlatmadığımız peygamberler de gönderdik. Allah, Musa ile bizzat konuştu.” Nisa, 164 Bu ayette Allah’ın Musa aleyhisselam ile gerçekten konuştuğu açıkça bildirilmiştir. Burada mecaz yoktur. Tevil yoktur. Felsefi kaçamak yoktur. Allah konuşmuştur. Biz keyfiyetini bilmeyiz, mahlukata benzetmeyiz, ayete olduğu gibi iman ederiz. 10. Musa aleyhisselam hitabı işitti Taha Suresi 11-14. ayetler: “Oraya vardığında kendisine şöyle seslenildi: ‘Ey Musa! Şüphesiz Ben, evet Ben senin Rabbinim. Hemen pabuçlarını çıkar. Çünkü sen kutsal vadi Tuva’dasın. Ben seni seçtim. Şimdi vahyolunacak olanı dinle. Şüphesiz Ben Allah’ım. Benden başka ilah yoktur. Öyleyse Bana kulluk et ve Beni anmak için namazı dosdoğru kıl.’” Taha, 11-14 Bu ayetlerde “seslenildi”, “dinle” ve “Ben senin Rabbinim” ifadeleri vardır. Musa aleyhisselam Allah’ın hitabına muhatap olmuştur. Eğer Allah’ın kelamı sessiz, harfsiz ve işitilmeyen soyut bir mana olsaydı, Musa aleyhisselam neyi işitti? Neye kulak verdi? Hangi hitaba muhatap oldu? Selef burada teslim olur. Kelamcı ise ayeti felsefi kalıplara sokar.
Türkçe
1
2
6
95
Akide-i Selef retweetledi
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
@bayramtepeli_ Değerli arkadaşlar, bu metnin tamamını okumanızı tavsiye ediyorum... x.com/i/status/20509…
Akide-i Selef@AkideSelef

Selef-i sâlihîn akidesine bağlı müminlere iftira eden, onları hakir gören Recep bey, kendini İsmailağa cemaatine bağlı bir "Müslüman" olarak görüyor. Kendini bir sufi olarak tanımlıyor. Aşağıdaki bilgilere bakalım, nasıl cevap verecek? Yoksa engelleyip müminlere iftira atmaya devam mı edecek? "Kutbü'l-Aktab olan zatlar, yeryüzünün direkleridir. Onların tasarrufu (müdahalesi) olmadan yağmur yağmaz, rüzgar esmez, belalar def edilmez. Allah kainatı onların eliyle yönetir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, Sayfa: 88). "Bir velînin bir nazarı, yüz elli yıllık halis ibadetten evladır (hayırlıdır)." (Risale-i Kudsiyye Tercüme ve Şerhi, c. 1, s. 156). "Şeyhin şeklini hayal etmek, düşünmek, Hakkın zikrinden daha faziletlidir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, 3. Baskı, s. 124). "Allah gibi kim namaz kılabilir? Asıl kendisine layık olan namazı kendisi kılıyor. Ya biz? Çok dikkat ederek kılsak bile Allah’ın kıldığı namazın suretini kılmış oluyoruz. Demek ki zatı paki subhaniye, hem abid hem mabud." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 6, Sayfa: 199). "Efendi babam (Ali Haydar Efendi) buyurdu ki: 'Ahirette melekler bir kimseyi cehenneme götürmek için tutsalar ve o kişi, "Ben Nakşibendi tarikatının Halidi kolundanım" dese, melekler onu bırakırlar.'" (Mahmut Efendi'den Duyulan Hikmetli Sözler, Sayfa: 402). "Ruhul Furkan tefsirinin benzeri yoktur. Bunu okuyan kişinin diğer tefsirleri okuması gerekmez. Ruhul Furkan tefsirini yazmayı bize Resulullah emretti." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Özlü Sözler, Sayfa: 84). "Azrail (a.s.) bir müridin ruhunu kabzetmeye (almaya) geldiğinde, şeyhi müdahale eder ve 'Bırak benim müridimi' der. Azrail (a.s.) da bırakır." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 5, Sayfa: 153). "Mürid, namazda Kâbe’ye yöneldiği gibi, maneviyat yolunda da şeyhinin kalbine yönelmelidir. Şeyh, müridinin gönül kıblesidir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, Sayfa: 63-64). "Mürşid-i kâmil olan zatlar; annenin rahmindeki çocuğun erkek mi kız mı olduğunu, şaki (cehennemlik) mi said (cennetlik) mi olduğunu bilirler." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 3, Sayfa: 310). "Eğer sen, bir şeyhe bağlanmadan bin sene kendi başına Allah’a kavuşmak için inleyip dursan, böylece O Mevla Teala’yı bulman mümkün değildir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 81). "Biz her ne yapıyorsak Resulullah Efendimiz ile istişare ederek yapıyoruz. O uyanık halde gelir, bize ne yapacağımızı söyler." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 2, Sayfa: 105). "Şeyh efendi müridinin kalbine elini atar; oradaki pislikleri (günahları ve kötü düşünceleri) söküp atar. O kalbe istediği gibi tasarruf eder." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Risale-i Kudsiyye Şerhi, Cilt: 2, Sayfa: 110-112). "Mürid kabre konulup melekler sual için geldiklerinde, mürşid-i kâmil oraya gelir ve meleklerin sorularına müridi adına cevap verir. Meleklere, 'Onu bırakın, o benim müridimdir' der." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 1, Sayfa: 119). "Kâmil bir mürşid, dünyanın neresinde olursa olsun müridinin halinden haberdardır. Ona dünya, elinin ayası (avuç içi) gibidir. Müridinin kalbinden geçenleri de, attığı her adımı da bilir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Mektubatı Mahmudiye, Cilt: 2, Sayfa: 28). "Mürid son nefesini verirken şeytan imanı çalmak için gelir. O anda mürşid-i kâmil yetişir ve şeytanı defederek müridinin imanlı gitmesini sağlar. Şeyhi olmayanın son nefeste işi çok zordur." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 223). "Mürşid-i kâmil, müridinin elinden tutar ve onu doğrudan cennete götürür. Mahşerde, 'Ya Rabbi, bu benim müridimdir, bunu almadan cennete girmem' der ve Allah da onun hatırına müridini bağışlar." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 4, Sayfa: 184). "Efendi Babam (Ali Haydar Efendi) bir gün buyurdu ki: 'Oğlum Mahmut! Eğer Resulullah Efendimiz (s.a.v.) her gün bizimle görüşmese, biz bir adım bile atamayız.'" (Mahmut Ustaosmanoğlu, Özlü Sözler, Sayfa: 36). "Mürid, mürşidinin hatasını (şeriata aykırı bir işini) görse bile, 'Benim aklım ermez, şeyhimin bir bildiği vardır, bu Hızır'ın adam öldürmesine benzer' diyerek kendi aklını itham etmelidir. Mürşide itiraz edenin feyzi kesilir, helak olur." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 2, Sayfa: 22). "Mürşid-i kâmil olan zatların ruhaniyeti her an müridinin yanındadır. Mürid nerede olursa olsun, sıkıştığı zaman 'Yetiş Ya Şeyhim' derse, şeyhi hemen Allah'ın izniyle onun imdadına yetişir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Risale-i Kudsiyye Şerhi, Cilt: 2, Sayfa: 150). "İnsan kendi başına Kur'an ve Sünnet'i anlayamaz, tefsir okumakla da din öğrenilmez. Ancak bir mürşidin rehberliğiyle bu anlaşılır. Mürşidsiz yola çıkanın rehberi şeytandır." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 1, Sayfa: 136). "Mürid, şeyhinin huzurunda ve gıyabında, gassalın (ölü yıkayıcısının) elindeki meyyit (ölü ceset) gibi tam bir teslimiyet içinde olmalıdır. Kendi iradesini, arzusunu ve seçimini tamamen şeyhine bırakmalıdır." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 78). "Mürid, mürşidinin iki kaşı arasına (alnına) nazar edip (hayal edip), oradan kendi kalbine ilahi bir feyzin ve nurun bir oluktan akar gibi aktığını düşünmelidir. Rabıtasız feyz (İlahi rahmet) gelmez." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 74-76, Rabıta Bahsi). "Kendisine uyulacak bir mürşid-i kâmili (şeyhi) bulunmayanın şeyhi şeytandır. Şeyhi olmayanın dini de tehlikededir, kurtuluşa eremez." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, Sayfa: 52 / Sohbetler'de sıkça tekrarlanan kural). "Bizim tarikatımıza (Nakşibendi-Halidi koluna) intisap eden, bu yola giren bir kimsenin son nefeste imansız gittiği görülmemiştir. Bu yolun büyükleri müridini son nefeste yalnız bırakmaz." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 3, Sayfa: 85). "Her asırda bir Gavs (Kainatın manevi yöneticisi) vardır. Kutublar ve Abdallar onun emrindedir. Dünyadaki savaşlar, barışlar, rızıkların dağıtılması bu manevi meclisin (Divan-ı Salihin) kararıyla ve Gavs'ın onayıyla olur." (Mahmut Ustaosmanoğlu, "Ricâl-i Gayb" Açıklamaları, Ruhul Furkan Tefsiri, Cilt: 2, Sayfa: 84-88). "İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, c. II, s. 82). "Ebubekir’e varıncaya kadar bütün silsileden yardım istemeyi âdet edin. Resulullah’a vararak ondan da yardım iste." (Ruhul Furkan, c. 2, s. 86).

Türkçe
0
0
3
268
İbrahim'in Babası
İbrahim'in Babası@bayramtepeli_·
Türkiye halkına sesleniyorum. Sizce bu ne demek? Allah için..!
Türkçe
23
17
175
5.5K
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
Akide-i Selef@AkideSelef

Selef-i sâlihîn akidesine bağlı müminlere iftira eden, onları hakir gören Recep bey, kendini İsmailağa cemaatine bağlı bir "Müslüman" olarak görüyor. Kendini bir sufi olarak tanımlıyor. Aşağıdaki bilgilere bakalım, nasıl cevap verecek? Yoksa engelleyip müminlere iftira atmaya devam mı edecek? "Kutbü'l-Aktab olan zatlar, yeryüzünün direkleridir. Onların tasarrufu (müdahalesi) olmadan yağmur yağmaz, rüzgar esmez, belalar def edilmez. Allah kainatı onların eliyle yönetir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, Sayfa: 88). "Bir velînin bir nazarı, yüz elli yıllık halis ibadetten evladır (hayırlıdır)." (Risale-i Kudsiyye Tercüme ve Şerhi, c. 1, s. 156). "Şeyhin şeklini hayal etmek, düşünmek, Hakkın zikrinden daha faziletlidir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, 3. Baskı, s. 124). "Allah gibi kim namaz kılabilir? Asıl kendisine layık olan namazı kendisi kılıyor. Ya biz? Çok dikkat ederek kılsak bile Allah’ın kıldığı namazın suretini kılmış oluyoruz. Demek ki zatı paki subhaniye, hem abid hem mabud." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 6, Sayfa: 199). "Efendi babam (Ali Haydar Efendi) buyurdu ki: 'Ahirette melekler bir kimseyi cehenneme götürmek için tutsalar ve o kişi, "Ben Nakşibendi tarikatının Halidi kolundanım" dese, melekler onu bırakırlar.'" (Mahmut Efendi'den Duyulan Hikmetli Sözler, Sayfa: 402). "Ruhul Furkan tefsirinin benzeri yoktur. Bunu okuyan kişinin diğer tefsirleri okuması gerekmez. Ruhul Furkan tefsirini yazmayı bize Resulullah emretti." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Özlü Sözler, Sayfa: 84). "Azrail (a.s.) bir müridin ruhunu kabzetmeye (almaya) geldiğinde, şeyhi müdahale eder ve 'Bırak benim müridimi' der. Azrail (a.s.) da bırakır." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 5, Sayfa: 153). "Mürid, namazda Kâbe’ye yöneldiği gibi, maneviyat yolunda da şeyhinin kalbine yönelmelidir. Şeyh, müridinin gönül kıblesidir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, Sayfa: 63-64). "Mürşid-i kâmil olan zatlar; annenin rahmindeki çocuğun erkek mi kız mı olduğunu, şaki (cehennemlik) mi said (cennetlik) mi olduğunu bilirler." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 3, Sayfa: 310). "Eğer sen, bir şeyhe bağlanmadan bin sene kendi başına Allah’a kavuşmak için inleyip dursan, böylece O Mevla Teala’yı bulman mümkün değildir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 81). "Biz her ne yapıyorsak Resulullah Efendimiz ile istişare ederek yapıyoruz. O uyanık halde gelir, bize ne yapacağımızı söyler." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 2, Sayfa: 105). "Şeyh efendi müridinin kalbine elini atar; oradaki pislikleri (günahları ve kötü düşünceleri) söküp atar. O kalbe istediği gibi tasarruf eder." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Risale-i Kudsiyye Şerhi, Cilt: 2, Sayfa: 110-112). "Mürid kabre konulup melekler sual için geldiklerinde, mürşid-i kâmil oraya gelir ve meleklerin sorularına müridi adına cevap verir. Meleklere, 'Onu bırakın, o benim müridimdir' der." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 1, Sayfa: 119). "Kâmil bir mürşid, dünyanın neresinde olursa olsun müridinin halinden haberdardır. Ona dünya, elinin ayası (avuç içi) gibidir. Müridinin kalbinden geçenleri de, attığı her adımı da bilir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Mektubatı Mahmudiye, Cilt: 2, Sayfa: 28). "Mürid son nefesini verirken şeytan imanı çalmak için gelir. O anda mürşid-i kâmil yetişir ve şeytanı defederek müridinin imanlı gitmesini sağlar. Şeyhi olmayanın son nefeste işi çok zordur." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 223). "Mürşid-i kâmil, müridinin elinden tutar ve onu doğrudan cennete götürür. Mahşerde, 'Ya Rabbi, bu benim müridimdir, bunu almadan cennete girmem' der ve Allah da onun hatırına müridini bağışlar." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 4, Sayfa: 184). "Efendi Babam (Ali Haydar Efendi) bir gün buyurdu ki: 'Oğlum Mahmut! Eğer Resulullah Efendimiz (s.a.v.) her gün bizimle görüşmese, biz bir adım bile atamayız.'" (Mahmut Ustaosmanoğlu, Özlü Sözler, Sayfa: 36). "Mürid, mürşidinin hatasını (şeriata aykırı bir işini) görse bile, 'Benim aklım ermez, şeyhimin bir bildiği vardır, bu Hızır'ın adam öldürmesine benzer' diyerek kendi aklını itham etmelidir. Mürşide itiraz edenin feyzi kesilir, helak olur." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 2, Sayfa: 22). "Mürşid-i kâmil olan zatların ruhaniyeti her an müridinin yanındadır. Mürid nerede olursa olsun, sıkıştığı zaman 'Yetiş Ya Şeyhim' derse, şeyhi hemen Allah'ın izniyle onun imdadına yetişir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Risale-i Kudsiyye Şerhi, Cilt: 2, Sayfa: 150). "İnsan kendi başına Kur'an ve Sünnet'i anlayamaz, tefsir okumakla da din öğrenilmez. Ancak bir mürşidin rehberliğiyle bu anlaşılır. Mürşidsiz yola çıkanın rehberi şeytandır." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 1, Sayfa: 136). "Mürid, şeyhinin huzurunda ve gıyabında, gassalın (ölü yıkayıcısının) elindeki meyyit (ölü ceset) gibi tam bir teslimiyet içinde olmalıdır. Kendi iradesini, arzusunu ve seçimini tamamen şeyhine bırakmalıdır." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 78). "Mürid, mürşidinin iki kaşı arasına (alnına) nazar edip (hayal edip), oradan kendi kalbine ilahi bir feyzin ve nurun bir oluktan akar gibi aktığını düşünmelidir. Rabıtasız feyz (İlahi rahmet) gelmez." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 74-76, Rabıta Bahsi). "Kendisine uyulacak bir mürşid-i kâmili (şeyhi) bulunmayanın şeyhi şeytandır. Şeyhi olmayanın dini de tehlikededir, kurtuluşa eremez." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, Sayfa: 52 / Sohbetler'de sıkça tekrarlanan kural). "Bizim tarikatımıza (Nakşibendi-Halidi koluna) intisap eden, bu yola giren bir kimsenin son nefeste imansız gittiği görülmemiştir. Bu yolun büyükleri müridini son nefeste yalnız bırakmaz." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 3, Sayfa: 85). "Her asırda bir Gavs (Kainatın manevi yöneticisi) vardır. Kutublar ve Abdallar onun emrindedir. Dünyadaki savaşlar, barışlar, rızıkların dağıtılması bu manevi meclisin (Divan-ı Salihin) kararıyla ve Gavs'ın onayıyla olur." (Mahmut Ustaosmanoğlu, "Ricâl-i Gayb" Açıklamaları, Ruhul Furkan Tefsiri, Cilt: 2, Sayfa: 84-88). "İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, c. II, s. 82). "Ebubekir’e varıncaya kadar bütün silsileden yardım istemeyi âdet edin. Resulullah’a vararak ondan da yardım iste." (Ruhul Furkan, c. 2, s. 86).

QME
1
0
0
26
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
KÜRESEL KUMPASIN ANATOMİSİ: HAKİKATİ CANAVARLAŞTIRMAK (2. Bölüm) Akidesi doğru olan Müslümanları fikrî sahada parçalayamayacaklarını anlayan o güç odakları, şeytani bir psikolojik harp senaryosu yazdılar. Madem Tevhid’i ve hakikati ilmî olarak çürütemiyoruz, o hâlde onu kitlelerin gözünde iğrenç bir “canavara” dönüştürelim dediler. Plan kusursuzca işletildi. Sahaya cehalet, kin ve sosyolojik öfkeyle dolu, akıldan ve fıkıhtan yoksun aparatları sürdüler. Onlara milyarlarca dolar aktardılar, lojistik sağladılar, silah verdiler, medya gücü sundular. Farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda, farklı isimler ve farklı örgütlenme biçimleriyle sahneye sürülen bu yapılar; dışarıdan birbirinden kopuk ve bağımsız görünseler de özünde aynı amaca hizmet eden laboratuvar üretimi sahte yapılardı: Sahih Tevhid çizgisini insanlığın gözünde kan, vahşet ve kaosla özdeşleştirmek. En önemlisi, bu kan dökücü barbar terör örgütlerinin alnına bizzat kendi elleriyle “Selefî” ve “Cihadî” etiketlerini yapıştırdılar. Kendi kurguladıkları bu vahşet sahnelerini, Hollywood prodüksiyonlarını aratmayan yüksek çözünürlüklü kameralarla çekip tüm dünyanın zihnine boca ettiler. İslam’ın en mukaddes kavramlarını, kendi ürettikleri taşeronların ellerinde kanla yıkadılar. İnsanlığın bilinçaltına şu şantaj başarıyla enjekte edildi: “Eğer dinde saflık ararsan, hurafeleri ve tarikatları reddedersen işte bu teröristlere dönüşürsün; en iyisi sen etliye sütlüye karışmayan, uçan şeyhlerle avutulan, devlete ve küresel sisteme itaat eden o mistik düzene sığın!” İki Sahte Seçenek Arasındaki Kıskaç Bugün hurafelerden arınmış duru bir din anlattığımızda, şirki, kula kulluğu, türbelerden medet ummayı ve din istismarını eleştirdiğimizde, karşımızdaki insanların gözünde beliren o “Acaba bunlar potansiyel terörist mi?” şüphesi basit bir sosyolojik tesadüf değildir. Bu reaksiyon, milyarlarca dolarlık bir algı operasyonunun, kitlelerin zihnine kazınmış bir zihin işgalinin doğrudan sonucudur. İnsanlığı bilerek ve isteyerek iki sahte seçenek arasına mahkûm ettiler: Ya küresel laboratuvarlardan çıkma, kan döken bir canavar olacaksın ya da holdingleşmiş tarikatların ve tağutun gölgesinde zikreden, aklını cebine koymuş mistik bir köle! Fakat biz, asırları aşan bu devasa illüzyonu iliklerine kadar okuyor, bu kumpası tezgâhlayanların gözünün içine bakarak oyunu kökünden reddediyoruz. Biz sizin laboratuvarlarınıza, istihbarat raporlarınıza ve insanlığa dayattığınız o iki sahte kadere sığmayız. Gerçek İslam; ne masumların kanını döken akılsız bir vahşet ne de şirke göz yuman, aklı iptal eden bir zillettir. Sahih Sünnet ve Selef Akidesi, bu iki laboratuvar üretiminin tam ortasından yükselen o şaşmaz, asil, hür ve izzetli duruştur. Dini, bu küresel mühendislik projelerinin ve sahte dinlerin tasallutundan kurtarıp aslına döndürmek; Allah’ın hakkını, aradaki tüm bürokratik, mistik ve fâni cübbeleri ezip geçerek doğrudan Allah’a teslim etme şuurudur. Masa başında kurguladığınız o kanlı korkuluklar da, ihalelerle beslediğiniz mistik uyuşturucular da Allah’ın kudreti ile paramparça olacaktır. Kurduğunuz bu devasa kumpası başınıza yıkacak olan ilâhî fermanın hükmü kesindir: “De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu! Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ Suresi, 81)
Türkçe
0
0
4
30
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
KÜRESEL KUMPASIN ANATOMİSİ: UYUŞTURULMUŞ KİTLELER İNŞA ETMEK (1. Bölüm) Allah’ın vahyine el uzatmaya, ilahî kelâmın tek bir harfini dahi tahrif etmeye yeryüzündeki hiçbir tiranın, hiçbir küresel organizasyonun gücü yetmez. Kur’an’ın sahibi, muhafızı ve yegâne hâkimi bizzat Âlemlerin Rabbi’dir. Rabbimiz bu sarsılmaz teminatı şöyle ilan eder: “Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr Suresi, 9) Haçlı zihniyetinin günümüzdeki vârisi olan küresel sistem ve onların strateji odakları bu değişmez gerçeği çok iyi biliyorlar. İlâhî metni değiştiremeyeceklerini, Allah’ın kelâmının ebediyete kadar muhafaza edileceğini bizim kadar iyi biliyorlar. Zaman içinde bu sarsılmaz kudreti aşamayacaklarını anlayan o küresel güç odakları, masadaki stratejiyi kökten değiştirdiler: “Metne dokunamıyorsan, metni okuyan zihni felç et.” Truva Atı: Sufizm ve Vahdet-i Vücud Şirki Bugün “Tasavvuf”, “Sufizm” veya “Ilımlı İslam” vitriniyle pazarlanan yapının mahiyetini iyi okumak gerekir. Sufizm; kökleri Antik Yunan’ın Yeni Eflatunculuğuna, Hint mistisizminin panteist öğretilerine ve Gnostik hiyerarşilere dayanan, İslami kavramları ise mecbur olduğu için kullanan küresel bir Truva Atı’dır. Bu kumpasın en sinsi sacayağı ise Vahdet-i Vücud adıyla pazarlanan dehşet verici şirk inancıdır. Bu sapkın öğreti, Yaratıcı (Hâlik) ile yaratılan (mahluk) arasındaki o mutlak ve aşılmaz sınırı “her şey O’dur” diyerek doğrudan çiğner ve Tevhid’i kökünden yok eder. Her şeyi Allah’ın bir parçası veya tecellisi gören bu dehşetli şirk inancı, her türlü haksızlığı ve sömürüyü “O’nun bir cilvesi” olarak gösterir. Böylece, zulme başkaldırması gereken hür ve izzetli mümin zihnini, maruz kaldığı sömürüyü mistik bir rıza ile selamlayan felçli bir zihne dönüştürür. Akıllara durgunluk veren bu inanç, tarikat hiyerarşisinde bizzat “şeyh” figürü üzerinden ete kemiğe bürünür. Vahdet-i Vücud inancı, şeyhi sıradan ve aciz bir kul olmaktan çıkarıp, ona “insan-ı kâmil” maskesi takarak ilâhî sıfatların yeryüzündeki mutlak yansıması ilan eder. Madem “her şey O’dur”, o hâlde şeyh de “O’nun en kâmil tecelligâhıdır.” Bu şeytani denklem kurulduğu an, şeyhin ağzından çıkan her söz, verdiği her emir mürid için hâşâ doğrudan ilâhî bir ferman kabul edilir. Şeyh hata yapmaz, günah işlemez, gaybı bilir, kalplerden geçeni okur... Kula kulluğun, bir beşeri Allah’a denk tutarak Rab edinmenin tarihte görülmüş en sistematik ve meşrulaştırılmış hâllerinden birisi budur. İnancı felç eden bu teolojik kurgu, sadece itikadı yıkmakla kalmadı; dünyevi sömürü düzeni için de bulunmaz bir madene dönüştü. Küresel akıl, aklını ve iradesini bir fâniye kayıtsız şartsız teslim etmiş kitlelerin ne kadar kullanışlı bir silah olduğunu çok iyi keşfetmişti. Teolojik sapma, o kapalı kapılar ardında hızla sosyolojik bir operasyona evrildi. İtaat Mühendisliği ve Düşük Maliyetli Tahakküm Küresel sömürü düzeni için milyonlarca hür, sorgulayan ve “Lâ” diyebilen zihni tek tek ikna etmek veya baskıyla susturmak imkânsızdır. Bu noktada tarikatların “gassalın elindeki meyyit” yani ölü yıkayıcının elindeki ceset düsturu, sistem için benzersiz bir yönetim formülü sunar. Bir insanın aklını ve iradesini “kutsallık” maskesi altında bir şahsa devretmesi, o milyonların yönetim hakkını da o şahsın eline verir. Sistemin sadece tepedeki o tek aparatı kontrol etmesi, arkasındaki devasa kitlenin sömürü çarkına “ibadet” şevkiyle hizmet etmesi için yeterlidir. Bu, tarihin gördüğü en ucuz ve en etkili itaat mühendisliğidir. Masum zikir halkaları olarak sunulan bu yapılar; bugün ihalelerle beslenen devasa holdinglere, medya ağlarına ve devletin kılcal damarlarına sızan karanlık organizasyonlara dönüşmüştür. Bu bir sosyolojik gelişim değil, doğrudan sistemin tasarrufudur. Bu tarikatlar, ilâhî rızayı değil, kendilerini besleyen o düzenin bekasını savunmak üzere programlanmıştır. Sisteme her şartta “âmin” diyecek uysal kadrolar üretmek için laboratuvar ortamında parlatılmış; aklını ve hürriyetini kaybetmiş bu yığınlar, sistemin elinde ekonomik ve bürokratik birer silaha dönüştürülmüştür. Küresel aklın bu operasyonuyla, zulme ve haksızlığa karşı kılıç gibi duran izzetli mümin profili yok edilmiş; yerine her sömürüye “bunda da manevi bir hikmet vardır” diyerek boyun eğen uyuşturulmuş bir kitle ikame edilmiştir. “Tecelli”, “sır” ve “hikmet” gibi kavramlarla zihni felç edilen kitleler, adaleti savunma refleksini kaybetmiş, pasif ve pısırık bir mistisizme mahkûm edilmiştir. Modern Ruhbanlık: Tevhidin Mistik Tasfiyesi Kur’an, iradesini fânilere ipotek eden bu dehşetli savrulmanın hükmünü şaşmaz bir netlikle kesip atar: “Onlar, hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabler edindiler...” (Tevbe Suresi, 31) Bu sarsıcı ayet, sadece geçmişte kalmış Yahudi veya Hristiyan din adamlarının hikâyesi değildir. Bu ayet; şeyhleri, liderleri veya kutsallaştırılmış kitapları mutlak otorite ilan ederek iradesini onlara teslim edenlerin Allah katındaki faturasıdır. İtiraz hakkının günah sayıldığı, şahısların sözünün yoruma kapalı ilâhî bir ferman gibi telakki edildiği her yapı; İslam’ın kalbine saplanmış modern birer ruhbanlık merkezidir. Küresel sistem, kendi sömürü çarklarını yağlayacak bu uysal köleleri ve modern ruhbanları işte böyle inşa etti. Ancak, kurdukları bu devasa uyuşturma ağını paramparça edecek ve asla ehlileştiremeyecekleri o yegâne hakikatin de çok iyi farkındaydılar. Peki, o küresel güç odaklarının strateji raporlarında “asıl tehdit” olarak geçen, onların uykularını kaçıran hakikat nedir? Hakikat; ruhu uyuşturulmamış, bütün sahte ilahları, aracıları, şeyhleri ve din baronlarını reddeden; vahyin berraklığına ve Resul’ün tertemiz sünnetine kılıç gibi keskin bir netlikle teslim olan o sarsılmaz Selef-i Sâlihîn akidesidir. Çünkü küresel güç odakları, zihinleri o mistik prangalardan kurtarıp, kula kulluğu kökünden bitirecek yegâne gücün bu saf akide olduğunu gayet iyi bilirler. Çünkü bu akide, 'şeyhinin eteğine tutunarak' kurtulma masalını yıkar; her bireyi kendi aklı, iradesi ve ameliyle Allah’a karşı tek başına sorumlu tutar. Sürüleşmeyi reddeden bu hür şuuru hiçbir güç odağı güdemez. Küresel aklın stratejistleri, İslam’ın sosyolojisini ve teolojik fay hatlarını kusursuz bir şekilde analiz etmişlerdir. Kurdukları bu kumpasın nokta atışı başarısı, cehaletlerinden değil; asıl tehlikenin nerede durduğunu çok iyi bilmelerindendir. Allah tüm insanlığa kimlerin doğru inançta ve yolda olduğunu açıkça söylemiştir: “Muhacirlerden ve Ensardan İslam’a ilk önce girenlerin başta gelenleri ve onlara güzellikle tabi olanlar var ya; Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuştur. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe, 100) Peygamber Efendimiz (sav) de kimlerin en hayırlı olduğunu açıkça söylemiştir: “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenler, sonra da bunları takip edenlerdir...” (Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb, 1; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 210) Şahsiyet sahibi, sadece Allah’ın huzurunda rükûya eğilen, o holdingleşmiş sömürü çarklarına çomak sokacak izzetli mümin profili sadece bu akide üzerinde var olabilir. Batıl güçlerin kurdukları o sahte, ılımlı ve uyuşturulmuş dünya düzenini başlarına yıkacak tek Müslüman profili budur.
Türkçe
1
0
5
58
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
Âmennâ ve Saddaknâ... Elhamdülillahi'llezî hedânâ lihâzâ ve mâ künnâ linuhtediye levlâ en hedânallâh. Selef-i sâlihîn akidesine tabii olmanın hissi paha biçilemez. Allah bizlerin sayısını arttırsın. Rabbim bizlere en güçlü şekilde dinimize ve insanlığa hizmet etmeyi nasip etsin... Yol ayrımlarında daima doğru yolda olmamazı nasip etsin. Allahümme Âmin...
Türkçe
1
0
2
39
S E R H A D
S E R H A D@SerhatErgnrie·
Biz akidemizi bu ayet üzerine bina ettik elhamdülillah. Allah ve Rasulüne kayıtsız şartsız , Ululemre ise Allah ve Rasulüne itaat ettiği sürece itaat.
S E R H A D tweet media
Türkçe
1
0
25
500
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
Neden Eşarilik ve Maturidilik Ehl-i Sünnet değildir? Hakikati kaynaklarıyla konuşuyoruz (3) 11. Tevil sıfatları yok sayar Eşariler ve Maturidiler, Allah’ın sıfatları konusunda da Selef yolundan ayrılmıştır. Allah’ın “el”, “yüz”, “istiva” gibi haberî sıfatlarını akıllarına sığdıramadıkları için mecaza yormuşlardır. “İstiva”ya “istila” yani ele geçirmek manası vermek bunun en bilinen örneklerindendir. Oysa Selef-i Salihin’in yolu nettir: Allah kendisi hakkında ne söylediyse ona iman edilir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah hakkında ne haber verdiyse kabul edilir. Teşbih yapılmaz. Temsil yapılmaz. Keyfiyet sorulmaz. Ta‘til edilmez. Tevil yoluyla sıfatın anlamı yok edilmez. Allah’ın sıfatları vardır, fakat mahlukatın sıfatlarına benzemez. 12. Selef yolu teşbihsiz ve ta‘tilsizdir Selef-i Salihin, Allah’ın sıfatlarında iki sapmadan uzak durmuştur. Birincisi teşbihtir. Yani Allah’ı mahlukata benzetmek. İkincisi ta‘til’dir. Yani Allah’ın bildirdiği sıfatları inkâr etmek, iptal etmek veya anlamını boşa çıkarmaktır. Selef bu iki batıl yolun ortasında dosdoğru bir yol tutmuştur: Allah’ın sıfatlarını kabul ederiz. Nasıl olduğunu bilmeyiz. Mahlukata benzetmeyiz. Anlamını da iptal etmeyiz. Bu, Sahabe’nin yoludur. Kelamcıların yaptığı ise ayeti olduğu gibi kabul etmek değil, akla göre yeniden yorumlamaktır. 13. Kelamcı iman anlayışı dini zayıflatır Eşari ve Maturidi iman anlayışı, ameli imanın dışına attığı için Müslüman toplumda büyük bir gevşeklik üretmiştir. Bir insan namazsız, ibadetsiz, amelsiz, takvasız yaşadığı halde iman bakımından kendisini güvende görmeye başlarsa, din sadece bir kimlik iddiasına dönüşür. Oysa Kur’an’ın iman anlayışı hayatı kuşatır. İman kalpte başlar. Dilde ilan edilir. Azalarda görünür. Namazda, zekatta, ibadette, teslimiyette, takvada ve cihadda ortaya çıkar. Amel yoksa iman iddiası büyük bir tehlike altındadır. 14. “İman artmaz” sözü Kur’an’a aykırıdır Kur’an açıkça imanın arttığını bildirirken “iman artmaz” demek kabul edilemez. Enfal 2, Ahzab 22, Fetih 4, Âl-i İmran 173 ve Müddessir 31 gibi ayetler imanın artışını açıkça ortaya koyar. Müddessir Suresi 31. ayet: “Biz cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını da inkâr edenler için yalnızca bir imtihan yaptık ki, kendilerine kitap verilenler kesin bilgiye ulaşsın, iman edenlerin imanını artırsın, kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesin; kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler ise, ‘Allah bu örnekle ne demek istedi?’ desinler. İşte Allah dilediğini böyle saptırır, dilediğini de böyle hidayete erdirir. Rabbinin ordularını O’ndan başkası bilmez. Bu ise insanlar için ancak bir öğüttür.” Müddessir, 31 Bu kadar açık ayetlerden sonra imanı sabit bir inanç gibi tarif etmek, Kur’an’ın iman dilinden uzaklaşmaktır. Selef’e göre iman artar ve eksilir. İtaatle artar. Günahla azalır. Takvayla güçlenir. Masiyetle zayıflar. 15. İki yol arasındaki fark açıktır İman konusunda Eşari kelam anlayışı, imanı kalp tasdiki merkezinde ele alır. Maturidi anlayış ise kalp ile tasdiki merkeze alır, dil ile ikrarı da dünyadaki hükümler bakımından gerekli görür. Selef-i Salihin yolu ise imanı kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve azalarla amel olarak kabul eder. Amel konusunda Eşari ve Maturidi kelam anlayışı, ameli imanın hakikatinden ayrı görür. Selef-i Salihin yolu ise ameli imanın parçası olarak kabul eder. Namaz konusunda Eşari ve Maturidi kelam anlayışı, namazı terk edeni fasık görür fakat imanının temelde korunduğunu söyler. Selef-i Salihin yolu ise namazı terk etmeyi iman açısından büyük bir tehlike olarak görür. İmanın artması ve eksilmesi konusunda Eşari ve Maturidi kelam anlayışı, imanın artmayacağını ve eksilmeyeceğini savunur. Selef-i Salihin yolu ise imanın artıp eksileceğini kabul eder. Kelamullah konusunda Eşari ve Maturidi kelam anlayışı, kelam-ı nefsi gibi felsefi açıklamalara gider. Selef-i Salihin yolu ise Allah’ın gerçekten konuştuğuna iman eder. Allah’ın sıfatları konusunda Eşari ve Maturidi kelam anlayışı, sıfatları tevil eder. Selef-i Salihin yolu ise Allah’ın sıfatlarını teşbihsiz ve ta‘tilsiz kabul eder. Yöntem konusunda Eşari ve Maturidi kelam anlayışı, kelam ve aklî yorumları merkeze alır. Selef-i Salihin yolu ise Kur’an’ı, Sünnet’i ve Sahabe anlayışını esas alır. Sahabe akidesine dönmek zorundayız! Eşarilik ve Maturidilik, tarih boyunca “Ehl-i Sünnet” ismiyle anılmış olsa da Selef-i Salihin’in saf akidesiyle aynı şey değildir. Bu kelam ekolleri; imanı amelden koparmış, imanın artıp eksilmesini reddetmiş, Allah’ın kelamını felsefi kavramlara hapsetmiş ve sıfatları tevil ederek asli manadan uzaklaştırmıştır. Oysa Ehl-i Sünnet’in özü, Sahabe’nin yoludur. Sahabe dini kelam felsefesiyle anlamadı. Sahabe Allah’ın ayetlerine teslim oldu. Sahabe Resulullah’ın bildirdiğine iman etti. Sahabe imanı hayatla, amelle, teslimiyetle ve kullukla yaşadı. Gerçek Ehl-i Sünnet yolu budur: Kur’an’a teslim olmak. Sünnet’e sarılmak. Sahabe’nin anladığı gibi anlamak. Allah’ın bildirdiğini kabul etmek. Teşbihsiz, ta‘tilsiz ve tevilsiz iman etmek. İmanı sadece kalpte saklı bir iddia değil, bütün hayatı kuşatan bir kulluk hakikati olarak yaşamak. Kelamın karmaşasından Sahabe’nin berraklığına dönmek zorundayız.
Türkçe
0
1
4
124
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
Neden Eşarilik ve Maturidilik Ehl-i Sünnet değildir? Hakikati kaynaklarıyla konuşuyoruz(1) Bugün toplumda “Ehl-i Sünnet” diye sunulan Eşarilik ve Maturidilik, hakikatte Sahabe’nin, Tabiin’in ve Selef-i Salihin’in saf akidesiyle aynı çizgide değildir. Eşarilik, imanı temelde kalp ile tasdik olarak tarif eder. Maturidilik ise imanı kalp ile tasdik, dünyadaki hükümler bakımından da dil ile ikrar çerçevesinde ele alır. Fakat iki ekol de ameli imanın hakikatinden dışarıda bırakır. İşte asıl kırılma buradadır. Çünkü iman; sadece kalpte saklanan soyut bir kabul değildir. İman kalpte başlar, dilde ilan edilir, azalarda görünür. Ameli imandan koparmak, dini sadece zihinsel bir iddiaya indirgemek değil, dinin yaşanan hakikatini yok saymaktır. Bu iki kelam sistemi; imanı amelden koparmış, Allah’ın sıfatlarını tevil yoluyla asli manasından uzaklaştırmış, kelamullah meselesinde felsefi açıklamalara sapmış ve aklı çoğu yerde vahyin zahirinin önüne geçirmiştir. Ehl-i Sünnet olmak, sonradan ortaya çıkmış kelam ekollerine bağlı olmak değil; Kur’an’ı, Sünnet’i ve Sahabe’nin anlayışını esas almaktır. Not: Bu yazı, 15 başlık ve toplam 3 tweet paylaşımı halinde yayımlanacaktır. Şimdi meseleleri tek tek konuşalım: 1. İman kalbe hapsedilemez Eşari kelamcıları imanı temelde kalbin tasdiki olarak tarif etmişlerdir. Maturidiler ise kalp ile tasdiki merkeze almış, dil ile ikrarı da dünyadaki hükümler açısından gerekli görmüşlerdir. Fakat iki ekolün ortak noktası şudur: Amel, imanın hakikatinden dışarı çıkarılmıştır. Onlara göre amel, imanın bir parçası değildir. Yani bir kişi namazı terk etse, ibadetlerden yüz çevirse, hayatında salih amel bulunmasa bile yine de iman bakımından güvenli bir yerde görülebilir. Bu anlayış, dini yok saymaktır. Çünkü din, yalnızca kalpte saklanan bir tasdikten ibaret değildir. Din; teslimiyet, ibadet, kulluk, namaz, zekat, takva ve itaattir. Selef-i Salihin’e göre iman üç unsurdan oluşur: Kalp ile tasdik. Dil ile ikrar. Azalarla amel. Amel imandan koparılamaz. Çünkü iman, sadece zihindeki bir kabul değil; kalpte başlayan, dilde ortaya çıkan ve azalarda görünen bir hakikattir. Delil: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet edilen bir hadiste iman şöyle tarif edilmiştir: “İman; dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve azalarla amel etmektir.” İbn Mâce, Mukaddime, 64-65 Ayrıca bir başka sahih hadiste Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İman yetmiş küsur şubedir. En üstünü ‘La ilahe illallah’ sözüdür. En aşağısı yoldan eziyet veren şeyi kaldırmaktır. Haya da imandan bir şubedir.” Buhârî ve Müslim Bu mana, kelamcıların iman anlayışını doğrudan boşa çıkarır. Çünkü iman sadece kalbin tasdiki değil; dilin ikrarı ve bedenin ameliyle birlikte zikredilmiştir. Yoldan eziyet veren şeyi kaldırmak gibi bedenle yapılan bir amel dahi imandan bir şube sayılmıştır. 2. Allah namaza “iman” demiştir Kelamcılar ameli imandan ayırırken, Kur’an bizzat amelin kendisine “iman” ismini vermiştir. Bakara Suresi 143. ayet: “İşte böylece sizi vasat, dengeli ve hayırlı bir ümmet kıldık ki, insanlara karşı şahitler olasınız, Peygamber de size karşı şahit olsun. Senin daha önce yöneldiğin kıbleyi ancak Peygamber’e uyanları, gerisin geriye dönecek olanlardan ayırt etmek için kıble yaptık. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah insanlara karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” Bakara, 143 Müfessirlerin açıklamasına göre burada “iman”dan maksat, Müslümanların daha önce Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldıkları namazlardır. Yani Allah, namaza “iman” demiştir. Bu çok açık bir delildir. Eğer amel imandan tamamen ayrı olsaydı, Allah namaz için “imanınız” ifadesini kullanmazdı. Bu ayet, amelin imanın dışında değil, imanın içinde olduğunu gösterir. 3. Din amelle ayakta durur Allah Teala dini sadece kalpte bulunan soyut bir his olarak tanımlamamıştır. Din; ihlas, ibadet, namaz ve zekatla birlikte zikredilmiştir. Beyyine Suresi 5. ayet: “Oysa onlar, dini yalnızca Allah’a has kılarak, hanifler olarak O’na kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. İşte dosdoğru din budur.” Beyyine, 5 Bu ayette Allah; kulluk, namaz ve zekatı zikrettikten sonra “İşte dosdoğru din budur” buyurmuştur. Demek ki amel, dinin dış kabuğu değil; dinin bizzat görünen hakikatidir. Namazı, zekatı ve kulluğu imandan koparan anlayış, Kur’an’ın din tarifinden uzaklaşmış olur. 4. Namazsız iman güvenli değildir Kelamcılar, “Amel imandan değildir” diyerek namazı terk eden kimseyi iman bakımından güvenli bir noktaya koymaya çalışırlar. Fakat Kur’an, cehennem ehlinin sebeplerini anlatırken ilk olarak amel terkini zikreder. “Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: ‘Sizi Sekar’a sokan nedir?’ Onlar şöyle derler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet ölüm bize gelip çattı.’” Müddessir, 40-47 Bu ayet çok açıktır. Cehennem ehli, Sekar’a giriş sebepleri arasında namazı terk etmeyi zikretmektedir. Eğer namazın imanla hiçbir bağı olmasaydı, Kur’an cehennem sebebi olarak bunu öne çıkarmazdı. Bu, ameli imandan koparan kelamcı anlayışa açık bir reddiyedir. 5. İman artar ve azalır Eşari ve Maturidi kelamcıların önemli hatalarından biri de “iman artmaz ve eksilmez” iddiasıdır. Onlara göre iman kesin tasdik olduğu için onda artma ve azalma olmaz. Fakat bu, Kur’an’ın açık ayetlerine aykırıdır. Allah Teala imanın arttığını defalarca haber vermiştir. Enfal Suresi 2. ayet: “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onlara Allah’ın ayetleri okunduğu zaman bu onların imanını artırır. Onlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.” Enfal, 2 Ayet açıkça “imanını artırır” demektedir. Bu ayetten sonra “iman artmaz” demek, beşerî bir akılla Allah’a meydan okumak değil de nedir ?
Türkçe
0
1
5
63
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
Akide tevile muhtaç olmaz: Şirk lafzı mecaz ve ıstılahla aklanmaz İslam inancının özü ve değişmez temeli olan Tevhid; Allah’ı Zâtında, isimlerinde, sıfatlarında, fiillerinde ve ibadette eşsiz ve ortaksız kabul etmektir. Allah kendisini nasıl vasfetmişse ve Resûlü O’nu nasıl haber vermişse, mümin buna teslim olur; zâtî, sübûtî, haberî ve fiilî sıfatları tahrif etmez, ta‘tîl etmez, mahlukata benzetmez. Keyfiyetini ise yalnızca Allah bilir. Ulûhiyet, Rububiyet, Allah’ın isimleri ve sıfatları bu akidenin merkezindedir. Allah’a ait haklar, sıfatlar ve yetkiler, dinin en açık, en kesin ve en korunması gereken hudutlarıdır. Bu sebeple beşerî yorum, cemaat dili, felsefi izah, mecaz iddiası veya özel ıstılah gerekçesiyle bu sınırların esnetilmesi mümkün değildir. Çünkü mesele sıradan bir anlatım tercihi değil, Allah’a ait olan hakların, sıfatların ve yetkilerin korunması meselesidir. Bu noktada üç temel kaide asla gözden kaçırılmamalıdır. Birincisi; güzel cümleler, açık bir şirk lafzını aklayamaz. Bir metnin genelinde güzel ahlakın, iyiliğin veya maneviyatın öğütlenmesi, içinde yer alan itikadî ve akidevî bakımdan problemli ifadeleri masum göstermeye yetmez. Hakikat, batıla kılıf yapılamaz. Bir ifade Allah’a ait olan bir vasfı mahluka veriyorsa, öncesinde veya sonrasında güzel cümlelerin bulunması o ifadeyi temizlemez. İkincisi; mecaz iddiası, akaid sınırlarını aşmanın bahanesi olamaz. Beşerî dilde mecaz vardır; fakat Allah’ın Zâtı, sıfatları, Rububiyeti ve Ulûhiyeti söz konusu olduğunda kelimeler gelişigüzel kullanılamaz. Allah’a ait mutlak vasıflar, “burada mecaz var” denilerek mahlukata paylaştırılamaz. Yaratma, yaşatma, öldürme, rızık verme, kâinatı yönetme, mutlak anlamda bilme, hüküm koyma ve ibadete layık olma gibi alanlar edebî sanatların serbestçe dolaşabileceği alanlar değildir. Bunlar Tevhid’in muhkem sınırlarıdır. Üçüncüsü; ıstılah savunması, ilahî vasıfları kullara paylaştırmanın gerekçesi olamaz. Tasavvuf ve tarikat çevrelerinin kendi içlerinde ürettikleri özel kavramlar, Allah’a mahsus olan yetkileri fani şahıslara devretmenin bahanesi yapılamaz. “Bu tasavvufi bir ıstılahtır”, “bunu herkes anlayamaz”, “burada özel bir dil var” gibi savunmalar; her şeyi bilme, kâinat üzerinde tasarruf sahibi olma, mutlak şefaat yetkisine sahip bulunma veya gaybı bilme gibi iddiaları meşru kılamaz. Dilsel bir buluş, ilahî bir yetki gaspına mazeret olamaz. Bu yüzden Allah’a ait haklar, sıfatlar ve yetkiler konusunda “derin mana”, “gizli sır”, “manevi işaret” veya “tasavvufi ıstılah” adı altında yapılan zorlamalar tefsir değil, apaçık bir tahriftir. Tevhid, İslam’ın merkezidir. Bu merkezin etrafındaki sınırlar bulanıklaştırıldığında, dinin tamamı zarar görür. Bu yüzden mecaz ve ıstılah gibi kavramlar; hakkı gizlemek, şahısları aklamak veya problemli metinleri kurtarmak için dinin muhkem sınırlarının üzerine çıkarılamaz. Tevhid’in hududu nettir; Allah’a ait olan Allah’a, kula ait olan kula bırakılmadıkça akide sahih bir zeminde korunamaz. Eğer bir metin; yaratmaya ve kâinatı yönetmeye dair bir eylemi mahlukata nispet ediyorsa, Allah’a ait olan bir sıfatı, fiili, hakkı veya yetkiyi aciz bir kula yüklüyorsa, ibadetin ve sığınmanın yönünü Âlemlerin Rabbi’nden alıp fânilere kaydırıyorsa, bu hezeyan ne güzel cümlelerle, ne mecaz iddiasıyla, ne de hiçbir ıstılahla aklanabilir. Burada en kritik ölçü şudur: Bir ifade, şirkten kurtulmak için sürekli izaha ve tevilciye muhtaçsa, o metin bir akide metni olamaz. Çünkü apaçık olan inanç esasları karanlık anlatımlarla korunmaz. Tevhid, seçkin yorumcuların çözebileceği kapalı bir bilmece değildir. Eğer bir metin sürekli tevil edilmeyi gerektiriyorsa, sorun gerçekten o metni okuyanda mıdır; yoksa metnin bizzat kendisinde mi? Şöyle düşünün: Âlemlerin Rabbinin kelâmı olan Kur’an okunduğunda hakikat berrak şekilde ortaya çıkar. Fakat bazı beşerî metinler okunduğunda sürekli “açıklama”, “derin mana”, “özel dil” ve “bunu herkes anlayamaz” savunmasına ihtiyaç duyuluyorsa, burada artık okuyucunun anlayışsızlığından değil, metnin problemli yapısından söz edilir. Allah’ın kelâmı, hiçbir beşerin savunmasına, zorlama yorumlarına veya kurtarma operasyonlarına muhtaç değildir. O, hakikati kendi açıklığıyla ortaya koyar. Buna karşılık fâni bir metin sürekli tevil payandalarıyla ayakta tutulmaya çalışılıyor ve kelimeler zahiriyle okunduğunda ortaya ağır bir inanç enkazı çıkıyorsa, bu durum metnin derinliğini değil, akidevî bozukluğunu gösterir. Hakikate rehberlik eden ilahî ölçü muğlak olmaz. Okuyanın kalbine şirk ve şüphe tohumu ekmez; zihninde sürekli savunma refleksi doğurmaz. Aksine aklı teskin eder, inancı berraklaştırır ve sınırı netleştirir. Bu apaçık sapmayı görmek yerine okuyucuyu liyakatsizlikle veya "avam" olmakla suçlayanlar bilmelidir ki: Sorun hakikati arayan akılda değil; körü körüne kutsiyet yüklenmiş, şirke bulandığı için sürekli yamalanmaya muhtaç kalan o metnin ta kendisindedir.
Türkçe
0
1
6
60
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
Selef-i sâlihîn akidesine bağlı müminlere iftira eden, onları hakir gören Recep bey, kendini İsmailağa cemaatine bağlı bir "Müslüman" olarak görüyor. Kendini bir sufi olarak tanımlıyor. Aşağıdaki bilgilere bakalım, nasıl cevap verecek? Yoksa engelleyip müminlere iftira atmaya devam mı edecek? "Kutbü'l-Aktab olan zatlar, yeryüzünün direkleridir. Onların tasarrufu (müdahalesi) olmadan yağmur yağmaz, rüzgar esmez, belalar def edilmez. Allah kainatı onların eliyle yönetir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, Sayfa: 88). "Bir velînin bir nazarı, yüz elli yıllık halis ibadetten evladır (hayırlıdır)." (Risale-i Kudsiyye Tercüme ve Şerhi, c. 1, s. 156). "Şeyhin şeklini hayal etmek, düşünmek, Hakkın zikrinden daha faziletlidir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, 3. Baskı, s. 124). "Allah gibi kim namaz kılabilir? Asıl kendisine layık olan namazı kendisi kılıyor. Ya biz? Çok dikkat ederek kılsak bile Allah’ın kıldığı namazın suretini kılmış oluyoruz. Demek ki zatı paki subhaniye, hem abid hem mabud." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 6, Sayfa: 199). "Efendi babam (Ali Haydar Efendi) buyurdu ki: 'Ahirette melekler bir kimseyi cehenneme götürmek için tutsalar ve o kişi, "Ben Nakşibendi tarikatının Halidi kolundanım" dese, melekler onu bırakırlar.'" (Mahmut Efendi'den Duyulan Hikmetli Sözler, Sayfa: 402). "Ruhul Furkan tefsirinin benzeri yoktur. Bunu okuyan kişinin diğer tefsirleri okuması gerekmez. Ruhul Furkan tefsirini yazmayı bize Resulullah emretti." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Özlü Sözler, Sayfa: 84). "Azrail (a.s.) bir müridin ruhunu kabzetmeye (almaya) geldiğinde, şeyhi müdahale eder ve 'Bırak benim müridimi' der. Azrail (a.s.) da bırakır." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 5, Sayfa: 153). "Mürid, namazda Kâbe’ye yöneldiği gibi, maneviyat yolunda da şeyhinin kalbine yönelmelidir. Şeyh, müridinin gönül kıblesidir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, Sayfa: 63-64). "Mürşid-i kâmil olan zatlar; annenin rahmindeki çocuğun erkek mi kız mı olduğunu, şaki (cehennemlik) mi said (cennetlik) mi olduğunu bilirler." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 3, Sayfa: 310). "Eğer sen, bir şeyhe bağlanmadan bin sene kendi başına Allah’a kavuşmak için inleyip dursan, böylece O Mevla Teala’yı bulman mümkün değildir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 81). "Biz her ne yapıyorsak Resulullah Efendimiz ile istişare ederek yapıyoruz. O uyanık halde gelir, bize ne yapacağımızı söyler." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 2, Sayfa: 105). "Şeyh efendi müridinin kalbine elini atar; oradaki pislikleri (günahları ve kötü düşünceleri) söküp atar. O kalbe istediği gibi tasarruf eder." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Risale-i Kudsiyye Şerhi, Cilt: 2, Sayfa: 110-112). "Mürid kabre konulup melekler sual için geldiklerinde, mürşid-i kâmil oraya gelir ve meleklerin sorularına müridi adına cevap verir. Meleklere, 'Onu bırakın, o benim müridimdir' der." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 1, Sayfa: 119). "Kâmil bir mürşid, dünyanın neresinde olursa olsun müridinin halinden haberdardır. Ona dünya, elinin ayası (avuç içi) gibidir. Müridinin kalbinden geçenleri de, attığı her adımı da bilir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Mektubatı Mahmudiye, Cilt: 2, Sayfa: 28). "Mürid son nefesini verirken şeytan imanı çalmak için gelir. O anda mürşid-i kâmil yetişir ve şeytanı defederek müridinin imanlı gitmesini sağlar. Şeyhi olmayanın son nefeste işi çok zordur." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 223). "Mürşid-i kâmil, müridinin elinden tutar ve onu doğrudan cennete götürür. Mahşerde, 'Ya Rabbi, bu benim müridimdir, bunu almadan cennete girmem' der ve Allah da onun hatırına müridini bağışlar." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 4, Sayfa: 184). "Efendi Babam (Ali Haydar Efendi) bir gün buyurdu ki: 'Oğlum Mahmut! Eğer Resulullah Efendimiz (s.a.v.) her gün bizimle görüşmese, biz bir adım bile atamayız.'" (Mahmut Ustaosmanoğlu, Özlü Sözler, Sayfa: 36). "Mürid, mürşidinin hatasını (şeriata aykırı bir işini) görse bile, 'Benim aklım ermez, şeyhimin bir bildiği vardır, bu Hızır'ın adam öldürmesine benzer' diyerek kendi aklını itham etmelidir. Mürşide itiraz edenin feyzi kesilir, helak olur." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 2, Sayfa: 22). "Mürşid-i kâmil olan zatların ruhaniyeti her an müridinin yanındadır. Mürid nerede olursa olsun, sıkıştığı zaman 'Yetiş Ya Şeyhim' derse, şeyhi hemen Allah'ın izniyle onun imdadına yetişir." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Risale-i Kudsiyye Şerhi, Cilt: 2, Sayfa: 150). "İnsan kendi başına Kur'an ve Sünnet'i anlayamaz, tefsir okumakla da din öğrenilmez. Ancak bir mürşidin rehberliğiyle bu anlaşılır. Mürşidsiz yola çıkanın rehberi şeytandır." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 1, Sayfa: 136). "Mürid, şeyhinin huzurunda ve gıyabında, gassalın (ölü yıkayıcısının) elindeki meyyit (ölü ceset) gibi tam bir teslimiyet içinde olmalıdır. Kendi iradesini, arzusunu ve seçimini tamamen şeyhine bırakmalıdır." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 78). "Mürid, mürşidinin iki kaşı arasına (alnına) nazar edip (hayal edip), oradan kendi kalbine ilahi bir feyzin ve nurun bir oluktan akar gibi aktığını düşünmelidir. Rabıtasız feyz (İlahi rahmet) gelmez." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, Cilt: 2, Sayfa: 74-76, Rabıta Bahsi). "Kendisine uyulacak bir mürşid-i kâmili (şeyhi) bulunmayanın şeyhi şeytandır. Şeyhi olmayanın dini de tehlikededir, kurtuluşa eremez." (Mahmut Ustaosmanoğlu, İrşadül Müridin, Sayfa: 52 / Sohbetler'de sıkça tekrarlanan kural). "Bizim tarikatımıza (Nakşibendi-Halidi koluna) intisap eden, bu yola giren bir kimsenin son nefeste imansız gittiği görülmemiştir. Bu yolun büyükleri müridini son nefeste yalnız bırakmaz." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Sohbetler, Cilt: 3, Sayfa: 85). "Her asırda bir Gavs (Kainatın manevi yöneticisi) vardır. Kutublar ve Abdallar onun emrindedir. Dünyadaki savaşlar, barışlar, rızıkların dağıtılması bu manevi meclisin (Divan-ı Salihin) kararıyla ve Gavs'ın onayıyla olur." (Mahmut Ustaosmanoğlu, "Ricâl-i Gayb" Açıklamaları, Ruhul Furkan Tefsiri, Cilt: 2, Sayfa: 84-88). "İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz." (Mahmut Ustaosmanoğlu, Ruhul Furkan, c. II, s. 82). "Ebubekir’e varıncaya kadar bütün silsileden yardım istemeyi âdet edin. Resulullah’a vararak ondan da yardım iste." (Ruhul Furkan, c. 2, s. 86).
Türkçe
3
4
11
1.1K
Recep Çelik
Recep Çelik@recep_muderris·
İsmailağa Cami'miz, güzel tekkemiz allı gelin gibi süslenmiş, kırmızı kırmızı döşenmiş, pek güzel olmuş maşaallah. Hoşuma gitti doğrusu. Eee, "Kürt kırmızıyı sever" demişler. Bu halılar ne bereketli halılar değil mi? Adı sanı bilinmeyen ama zikirden beli bükülmüş yaşlı yaşlı dervişler üzerlerinde namaz kılıp, Allah'a secde ediyorlar. Yer şahitlik eder ya hani, mahşerde bu halılar ne güzel şahitlik yapacak biiznillah. 🌺 "Her tarikatı gezdim gördüm" diyenler gibi çok bilmişlik yapmayacağım ama bazı vakitler şeyhimle görüşebileceğim bir tarikata intisap etme düşüncesi sardığında ve diğer dergahlardaki güzel kardeşleri bir vesileyle ziyarete gittiğimde her seferinde gözüm tekkemi arardı, gurbet kuşu gibi olurdum oralarda. Mümkün değil İsmailağa'sız yapamam derdim. Gün geldi; şimdi şeyhimizle de görüşüyoruz elhamdulillah. Neticede döndüm, dolaştım bu kapıya geldim. Estağfirullah efendim, geldim demek ne haddime, bu kapının büyükleri bizi olağanca hatamıza, günahımıza ve dahi rezilliğimize rağmen sofrasına buyur ediyorsa ne büyük saadet bize. Allah için katlanıyorlar bize. Yoksa çekilecek dert değiliz vallahi. Bu kapının büyüklerinin gönlü bu kapı gibi büyüktür. Gelene niye geldin, gidene niye gittin demezler. Onlar Allah'a vasıl olurken sen de tutarsan eteğinden, seni de yolda görüp alırlar. Vesselam... ❤️💙
Recep Çelik tweet media
Türkçe
1
0
28
3.6K
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
@akba5842 "Her müşrik sufi değildir ama her sufi müşriktir" Allah bunlara Hidayet etsin. Bunlarla mücadele etmek İman zaruretidir. Dinimiz için yapmak zorundayız. Mücadele eden herkesten Allah razı olsun...
Türkçe
1
0
2
23
Bera al-Kurdi
Bera al-Kurdi@akba5842·
Kendilerini tek olan Allah’a c.c ibadete çağırdığımızda; ilahi rızayı bir kenara bırakıp, şeyhlerine bakarak manevi bir haz peşinde koşmayı yeterli görüyorlar.
Bera al-Kurdi tweet mediaBera al-Kurdi tweet media
Türkçe
5
0
11
371
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
TEVİL BATAKLIĞI: MUHKEM AYETLERİN CİDDİYETİ VE ŞAHISLARI KURTARMA REFLEKSİ Aşağıdaki gerçeklerle yüzleşen tasavvuf inancına sahip kişilerin önündeki en büyük engel delil eksikliği değil; yıllar içinde kutsallaştırılmış şeyhlerin, tarikatların, silsilelerin, keramet anlatılarının, menkıbelerin ve merkeze alınan kitapların ürettiği o köklü psikolojik dirençtir. İnsan, yücelttiği bir şahsiyetin veya bağlandığı bir kitabın problemli satırlarıyla yüzleştiğinde, hakikati tartmak yerine genellikle o şahsiyeti korumayı tercih eder. İşte tam bu noktada devreye giren en tehlikeli savunma mekanizması "tevil refleksi"dir. Bu refleks, hakikati anlamak için değil; bariz bir çelişkiyi örtmek, apaçık bir inanç sapmasını maskelemek, yani akideyi kurtarmak yerine şahsı kurtarmak için çalışır. Yüzleşme anlarında şu tanıdık cümlelerin birer zırh gibi kuşanılması bundandır: "O aslında öyle demek istemedi." "Burada çok derin, manevi bir sır var." "Bu mecazdır, kelimenin zahiriyle anlaşılmaz." "Bunu avam kavrayamaz, tevil etmek gerekir." Ancak unutulmamalıdır ki bu yaklaşım; ilmi bir derinlik veya yüksek bir irfan değil, İslam inancını çok karanlık ve tehlikeli bir noktaya sürükleyen bir tevil bataklığıdır. İslam inancında hakikatin ölçüsü; kişilerin sözleri, rüyalar, ilhamlar veya keşifler değildir. Ölçü; Kur’an’ın muhkem ayetleri ve o ayetleri açıklayan sahih nebevî sünnettir. Muhkem Hükümler Neden Esnetilemez? Muhkem ayet; manası açık, sınırları net, yoruma kapalı ve bağlayıcı olan ilahi beyandır. Allah’ın birliği, ibadetin yalnız O’na ait olması, gaybı sadece O’nun bilmesi ve ilahi sıfatların hiçbir mahluka verilemeyeceği gibi temel esaslar muhkemdir. Eğer bir muhkem ayeti zahirinden saptırıp derin manalara çekme kapısı aralanırsa, dinde sabit hiçbir hakikat kalmaz. Allah, kitabını "apaçık" indirdiğini beyan ederken; bir beşerin çıkıp açıkça şirki andıran ifadeleri için "Burada mecaz var, ayeti buna göre esnetelim" demesi, vahyin ciddiyetine yapılmış bir suikasttır. Eğer ibadetin kime yapılacağı gibi muhkem esaslar tevil edilebilseydi; tarihteki tüm müşrikler kendi putlarını, Hristiyan ve Yahudiler de tahrif edilmiş inançlarını derin manalı bir teville rahatça haklı çıkarabilirdi. Bu alanlarda tevil yoktur, esneme yoktur, yorum yoktur! Çünkü muhkem sınırda yorum yapmak, hakikati anlamaya çalışmak değil; bizzat ilahi hükmü değiştirmeye kalkışmaktır. Müteşabihi Bükmek Fitne İse, Muhkemi Bükmek İhanettir Kur'an-ı Kerim, Allah'ın ayetlerini hevasına göre tevil etmeye kalkanların niyetini şöyle ifşa eder: "Sana Kitab’ı indiren O’dur... Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu kendi hevalarına göre tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir." (Âl-i İmran Suresi, 7) Dikkat edin; Allah, kalbi hastalıklı olanların sırf fitne için müteşabih (yoruma açık) ayetleri nasıl eğip büktüğünü deşifre ediyor. Sadece yoruma açık bir ayeti bile kendi hevasına çekmek, Kur'an'a göre kalpteki sapmanın ve nifakın kesin delilidir. Şimdi asıl dehşet verici tabloya bakın: Müteşabih bir ayeti eğip bükmek bile fitne iken; manası gün gibi ortada olan, sınırları bizzat Allah tarafından çizilmiş muhkem ayetleri tevil etmeye kalkmak nedir? Bu bir yorum farkı değildir. Bu, ilahi hudutlara meydan okumaktır. Ve apaçık bir ihanettir. Sırf çarpık inançlara sahip kişileri korumak için Tevhidin sarsılmaz hükümlerini esnetenler; bir faniyi aklamak ve onun düştüğü şirki örtbas etmek adına gözlerini bile kırpmadan Allah'ın ayetlerini feda ediyorlar. Bir beşerin yazdığı kitaptaki sorunlu ifadeleri tevil kılıfıyla temize çıkarırken, Allah'ın tertemiz kelamını o fani uğruna kurban ediyorlar. Bunun adı ilim değil, dinde sahtekarlıktır. Yaratılanı, Yaratıcıya tercih etme cüretidir. Allah'ın kitabını fanilerin hatalarına siper edenler bilsinler ki; uğruna Rablerinin ayetlerini büktükleri o şahıslarla birlikte zelil olmaya mahkûmdurlar.
Türkçe
0
0
4
81
Akide-i Selef
Akide-i Selef@AkideSelef·
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na (ulaşmak için) vesile arayın..." (Mâide Suresi, 35) Peki, kulu Allah’a ulaştıran ve O’nun rızasına kapı aralayan hakiki vesile nedir? İslam ulemasının sarsılmaz ittifakıyla bu vesile; şahıslar, kutsallaştırılmış nesneler, ölüler veya fânilerin kaleminden çıkmış kitaplar değildir. Hakiki vesile; kulun doğrudan Rabbine sığınarak, yalnızca O’nun şeriatine boyun eğerek işlediği ihlaslı ve salih amellerdir. Ne var ki tam da burada, dinin ve kulluğun üzerine inşa edildiği o mutlak esas devreye girer: Tevhid. Tevhid, İslam akidesinin merkezidir. Bu merkezin zıddı olan şirk ise miktarla değil, mahiyetle değerlendirilir. Bir şirk ile bin şirk arasında akidevî bakımdan hiçbir fark yoktur. Çünkü mesele sayı değil, sınırdır. Allah’ın koyduğu sınır bir kez aşıldığında artık miktarın hiçbir anlamı kalmaz. Rabbimiz bu hükmü açık ve kesin biçimde bildirmiştir: "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanları dilediği kimse için bağışlar." (Nisâ Suresi, 48) Bu ayet, akide meselesindeki en büyük sınırı belirler. Şirk, affedilmeyen tek suçtur. Bu nedenle müminin ölçüsü de mutlak olmak zorundadır. Zira Tevhid; bütün gayretlerin, ibadetlerin, salih amellerin ve dökülen gözyaşlarının yegâne kabul şartıdır. İçine şirk bulaşmış, araya fâni şahısların gölgesinin veya beşerî metinlerin sokulduğu hiçbir vesile ve hiçbir amel, ilahî mizanda karşılık bulmaz. Kur’an, bu sarsıcı gerçeği âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizin şahsında bile şu kesin hükümle ilan eder: "Andolsun, sana da senden öncekilere de şöyle vahyedildi: Eğer Allah’a ortak koşarsan, amellerin kesinlikle boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun!" (Zümer Suresi, 65) Bu yüzdendir ki en büyük, en yüce ve en hakiki vesile saf bir Tevhid inancıdır. Çünkü Tevhid; aradaki her türlü beşerî kutsiyeti paramparça eden, kâinatın idaresini paylaştığı sanılan sahte ilahları deviren ve kâğıttan kurtarıcı hayallerini kökünden tasfiye ederek kulu aracısız ve perdesiz biçimde doğrudan Allah’a muhatap kılan bir hürriyet manifestosudur. İnsan ancak aradaki tüm aracıları devirdiğinde ve secdeye yalnızca Rabbinin azameti karşısında kapandığında o hakiki vesileye tutunmuş olur.
Türkçe
0
0
5
48