Django Erkal
3.9K posts

Django Erkal
@DjangoErkal
Fillere niyaz ederiz.

@DjangoErkal Emperyalizm iddiası baştan aşağı saçmalık. Emperyalizm mali sermaye ihracına dayalı bir sömürü biçimidir. Az gelişmiş ülkelere sanayileşebilecekleri alt yapı yatırımı yapan emperyalizm mi olur ?

İki Adım İleri, Bir Adım Geri: Sosyalist Geçişte Piyasa Reformları, Dış Çelişki ve Restorasyon Riski Üzerine | w/PODCAST 🎶 ✍️Takipçimiz @DjangoErkal yazdı. Sosyalist deneyimlerde piyasa reformlarının, özel mülkiyet biçimlerinin, maddi teşviklerin, işletme özerkliğinin veya devlet kapitalizmi uygulamalarının tekrar tekrar ortaya çıkması genellikle iki açıklamaya sıkıştırılır. Liberal anlatı, bu geri dönüşleri sosyalizmin çalışmadığının kanıtı olarak sunar: sosyalizm planlama yoluyla üretimi ve toplumu örgütleyememiş, sonunda piyasanın üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmıştır. Buna karşılık birçok sosyalist gelenek, aynı olguyu ihanet, revizyonizm, liderlerin bozulması veya partinin çürümesiyle açıklar. Bu açıklama biçimi, özellikle yenilgilerin ardından politik ve ahlaki bir rahatlama sağlar; çünkü sorunu sosyalizmin tarihsel çelişkilerinde değil, belirli kişilerin veya kliklerin sapmasında bulur. Fakat bu açıklama yeterli değildir. Eğer piyasa reformları yalnızca bir ülkede, bir partide, bir liderlik altında ortaya çıkmış olsaydı, bunu özel bir ihanetle, teorik sapmayla veya taktik hatayla açıklamak mümkün olabilirdi. Ancak benzer eğilimler Sovyetler Birliği’nden Çin’e, Vietnam’dan Küba’ya kadar farklı tarihsel koşullarda, farklı siyasal geleneklerde ve farklı ölçeklerde tekrar tekrar ortaya çıkıyorsa, burada yalnızca ihanet değil, açıklanması gereken yapısal bir eğilim vardır. İhanet sürekli tekrar eden bir tarihsel olguysa, artık ihanet açıklama olmaktan çıkar; açıklanması gereken şeyin adı haline gelir. Marksist bir analiz, aynı olgunun neden tekrar tekrar üretildiğini sormak zorundadır. Bu nedenle asıl soru şudur: Sosyalist iktidarlar neden belirli bir noktada piyasa biçimlerine, özel mülkiyetin sınırlı geri dönüşüne, maddi teşviklere, işletme özerkliğine veya devlet kapitalizmi uygulamalarına yönelir? Bu yönelişler sosyalizmin basitçe başarısız olduğunu mu gösterir? Yoksa sosyalist geçişin kapitalist dünya sistemi içinde karşılaştığı daha derin bir çelişkinin tarihsel biçimleri midir? Benim cevabım ikincisidir. Sosyalist deneyimlerde piyasa reformlarının tekrar tekrar ortaya çıkması tesadüf değildir ve yalnızca ihanet, revizyonizm veya liderlerin bozulmasıyla açıklanamaz. Aynı olgu farklı deneyimlerde tekrar ediyorsa, bunun maddi ve yapısal bir nedeni olmalıdır. Bu neden, sosyalist geçişin kapitalist dünya sistemi içindeki temel çelişkisidir. Sosyalizm, özellikle geri veya geç kapitalistleşmiş ülkelerde, yalnızca daha eşitlikçi bir bölüşüm modeli olarak ortaya çıkmaz. Böyle ülkelerde sosyalist iktidarın önüne daha temel ve ertelenemez bir görev çıkar: üretici güçleri geliştirmek. Sanayileşme, teknik eğitim, altyapı, enerji, sağlık, konut, tarımsal dönüşüm, savunma kapasitesi ve temel refah bu ülkelerde sosyalist iktidarın doğrudan üstlenmek zorunda kaldığı tarihsel görevlerdir. Kapitalizmin yavaş, bağımlı, eşitsiz ve çoğu zaman dışa tabi biçimde yerine getireceği bu görevler, sosyalist iktidar altında daha yoğun, daha planlı ve daha bütünlüklü biçimde gerçekleştirilebilir. Bu nedenle sosyalizm, geri ülkelerde çoğu zaman sınıfsız toplumun doğrudan kuruluşu olarak değil, sınıfsız toplumun maddi koşullarını yaratmanın aracı olarak tarih sahnesine çıkar. Sovyetler Birliği’nde ağır sanayi hamlesi, Çin’de devasa üretim kapasitesinin kurulması ve başka sosyalist deneyimlerde görülen devletçi kalkınma biçimleri bu tarihsel zorunluluğun farklı ifadeleridir. Merkezi planlama, devlet mülkiyeti, kamusal yatırım, siyasal seferberlik ve işçi sınıfı iktidarı altında kullanılan devlet kapitalizmi biçimleri, geri ülkelerde üretici güçlerin hızlı gelişimi için güçlü araçlar olabilir. Fakat bu kalkınmacı görev sonsuz değildir. Sosyalizm, kapitalizm gibi kendi iç mantığı gereği sürekli büyümek zorunda olan bir sistem değildir. Kapitalizmde büyüme, sermayenin değerlenme zorunluluğundan ve rekabetten doğar. Sermaye birikmek, genişlemek, yeni pazarlar yaratmak, emeği disipline etmek ve tüketimi sürekli kışkırtmak zorundadır. Sosyalizmde ise büyüme, belirli tarihsel koşullarda gerekli hale gelen bir görevdir; nihai amaç değildir. Refahın maddi koşulları belirli bir eşiğe ulaştığında, sosyalizmin görevi kapitalizmden daha hızlı büyümek veya kapitalizmin büyüme mantığını daha eşitlikçi biçimde tekrar etmek olmamalıdır. Bu noktadan sonra sosyalizmin asıl görevi büyüme zorunluluğunu aşmak, zorunlu emek zamanını azaltmak, paranın toplumsal işlevini daraltmak, sınıf ayrımlarını eritmek ve özgür zamanı toplumsal yaşamın merkezi haline getirmektir. Burada “refah doygunluğu” mutlak bolluk anlamına gelmez. Bu kavram, toplumun temel ihtiyaçlarının güvence altına alınabildiği, üretici güçlerin toplumsal refahı sürdürebilecek düzeye yaklaştığı ve çalışma saatlerinin azaltılmasının maddi olarak mümkün hale geldiği tarihsel bir eşiği ifade eder. Bu eşik soyut bir formülle kesin biçimde belirlenemez; teknolojik düzey, nüfus yapısı, uluslararası koşullar, doğal kaynaklar, emek üretkenliği ve toplumsal ihtiyaçlar gibi birçok değişkene bağlıdır. Fakat tarihsel olarak sosyalist toplumların büyüme hızlarının yavaşladığı, içsel durgunluk eğilimlerinin ortaya çıktığı ve sistemin salt kalkınma seferberliğiyle ilerlemekte zorlandığı dönemler bu eşiğin ampirik olarak incelenebileceği alanlardır. Bu aşamada sosyalizmin hedefi yalnızca “boş zaman” yaratmak da değildir. Boş zaman kendi başına özgürleşme anlamına gelmez. Sosyalizmin daha ileri görevi, boş zamanı hoş zamana dönüştürmektir: yani bireyin kültürel, entelektüel, yaratıcı, toplumsal ve duygusal gelişiminin zemini haline getirmektir. İnsanlar yalnızca daha az çalıştıkları için değil, çalışma dışındaki yaşamları metalaşmadan, yalnızlaşmadan ve rekabetçi bireysellikten kurtulduğu ölçüde özgürleşirler. Sosyalizmin asıl vaadi burada yatar: üretici güçlerin gelişmesi daha fazla meta üretmek için değil, zorunlu emeğin alanını daraltmak ve özgür yaşam alanını genişletmek içindir. Bu noktada şöyle bir itiraz gelebilir: Eğer sosyalizmin olgun görevi büyümeyi aşmaksa, sosyalist ülkeler neden tekrar tekrar büyüme, üretkenlik, teknoloji ve rekabet hedeflerine geri dönmüştür? Cevap sosyalizmin iç mantığında değil, kapitalist dünya sistemindedir. Sosyalizm kendi haline bırakıldığında, gelişmenin amacı toplumsal yaşamı daha karmaşık, daha rekabetçi ve daha üretim merkezli hale getirmek olmak zorunda değildir. Tersine, sosyalizmin olgun eğilimi toplumsal ihtiyaçları sadeleştirmek, zorunlu emek alanını daraltmak, tüketim baskısını azaltmak ve yaşamı üretim merkezli olmaktan çıkarmaktır. Bu anlamda sosyalizm, kapitalizmin aksine, belirli bir aşamadan sonra basitleştirici bir eğilime sahiptir. Ancak sosyalist toplumlar kendi hallerine bırakılmazlar. Kapitalist dünya sistemi var olduğu sürece sosyalist iktidar, kendi iç mantığına uygun olarak büyümeyi yavaşlatma, çalışma saatlerini azaltma, paranın işlevini daraltma ve sınıfları eritme yönüne tam olarak dönemeyebilir. Çünkü dış dünya onu sürekli savunma, teknoloji, üretkenlik, enerji, finans, ticaret ve ideolojik rekabet alanlarında baskı altında tutar. Kapitalist tehdit yalnızca tanklardan, savaş gemilerinden ve askeri üslerden ibaret değildir. Dolar sistemi, teknoloji ambargoları, yarı iletkenler, finansal bağımlılık, küresel lojistik, medya, tüketim arzusu, yaptırımlar, enerji güvenliği, gıda güvenliği ve bilimsel-teknolojik yarış da bu tehdidin parçalarıdır. Bu nedenle sosyalist iktidar, içeride olgun sosyalist görevlere yönelmek istese bile dışarıdan gelen baskı nedeniyle yeniden büyüme, artık ürün üretimi, yatırım seferberliği ve emek disiplini sorunuyla karşılaşır. Savunma sistemleri geliştirmek, teknoloji yarışında geri kalmamak, stratejik sektörleri büyütmek, dış bağımlılığı azaltmak, yaptırımları aşmak, enerji ve gıda güvenliğini sağlamak ve kapitalist kuşatmayı kırmak için toplum yeniden üretim, disiplin ve büyüme eksenine çekilir. Bu yeniden büyüme zorunluluğu, yalnızca daha fazla üretim ihtiyacı yaratmaz; üretimin yapısını da daha karmaşık, daha uzmanlaşmış, daha hızlı tepki vermek zorunda olan ve daha çok bilgi işleme kapasitesi gerektiren bir hale getirir. Böylece dış baskı, sosyalist iktidarın önüne yalnızca bir artık ürün sorunu değil, aynı zamanda bir koordinasyon sorunu da koyar. Bu durumda koordinasyon sorunu yanlış anlaşılmamalıdır. Sorun, sosyalizmin kendi başına karmaşık ekonomiyi koordine edememesi değildir. Daha doğru ifade şudur: Kapitalist dış baskı sosyalist toplumu yeniden büyüme ve karmaşıklık yönünde zorladığında, klasik merkezi planlama bu zorunlu karmaşıklığı yönetmekte zorlanır. Daha fazla savunma sanayii, daha ileri teknoloji, daha karmaşık tedarik zincirleri, daha yüksek Ar-Ge kapasitesi, daha fazla uzmanlaşma ve daha rekabetçi üretim yapıları gerekli hale geldiğinde, piyasa/devlet kapitalizmi biçimleri tekrar tekrar gündeme gelir. Piyasanın burada belirli bir avantajı vardır. Piyasa, dağınık bilgileri fiyatlar, talepler, kâr-zarar sinyalleri, rekabet ve firma davranışları üzerinden esnek biçimde işler. Bu mekanizma sömürü, eşitsizlik, kriz, servet yoğunlaşması ve yabancılaşma üretir; fakat bilgi koordinasyonu bakımından güçlüdür. Şimdiye kadarki klasik merkezi planlama deneyimleri, özellikle dış büyüme baskısıyla karmaşıklaşan ekonomilerde, piyasanın bu esnek bilgi işleme kapasitesini tam olarak ikame edememiştir. Bu, sosyalizmin imkânsızlığını kanıtlamaz. Sosyalist toplumun kendi olgun hedeflerine yönelebilmesi için kapitalist dünya baskısının ortadan kaldırılması ya da belirleyici ölçüde zayıflatılması gerektiğini gösterir. Bilgisayarlı planlama tartışması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bilgisayarlar, algoritmalar, veri sistemleri ve bilimsel planlama yöntemleri sosyalist toplum için elbette önemli olabilir. Bunlar kaynak israfını azaltmak, temel ihtiyaçları parasızlaştırmak, zorunlu emek zamanını düşürmek, demokratik karar süreçlerini desteklemek ve toplumsal zenginliğin tek elde yoğunlaşmasına karşı mekanizmalar kurmak için kullanılabilir. Fakat bilgisayarlı planlama yalnızca piyasanın yaptığı emek-zamanı, maliyet, kıtlık ve tüketici tercihi hesabını daha merkezi veya algoritmik biçimde simüle edecekse, sosyalizmin esas sorununu çözmez. Sosyalizmin amacı daha rasyonel bir piyasa taklidi kurmak değil, piyasa mantığının toplumsal zorunluluğunu aşmaktır. Teknoloji, ancak bu hedefe tabi kılındığında sosyalist anlam kazanır. Bu noktada başka bir itiraz gelebilir: Piyasa reformları sermayeyi güçlendirmez mi? Elbette güçlendirir. Sorun zaten budur. Kapitalist biçimler yalnızca teknik araçlar değildir; kendi sınıfsal mantıklarını, toplumsal eğilimlerini ve siyasal risklerini taşırlar. Özel mülkiyet, rekabet, kâr, ücret farklılaşması, işletme özerkliği ve piyasa disiplini yeni sınıf güçleri yaratabilir. Bu yüzden piyasa reformları hafife alınamaz. Fakat tarihsel strateji risksiz araçlar arasından seçim yapmak değildir. Sosyalist iktidar çoğu zaman riskli seçenekler arasında seçim yapmak zorunda kalır. Bu nedenle piyasa reformları ve devlet kapitalizmi biçimleri otomatik olarak ihanet ya da sosyalizmin reddi olarak görülemez. Sosyalist iktidar, kapitalist dünya sistemi içinde hayatta kalmak, üretici güçleri geliştirmek, dış bağımlılığı azaltmak ve kapitalist tehdidi zayıflatmak için kapitalist biçimleri kontrollü olarak kullanmak zorunda kalabilir. Bu durum sosyalizmin başarısızlığının değil, tek ülkede ya da sınırlı coğrafyada sosyalizmin dünya kapitalizmiyle kurduğu çelişkili ilişkinin sonucudur. Burada geri adım ile restorasyon arasında ayrım yapmak gerekir. Geri adım, sosyalist iktidarın kapitalist biçimleri kendi stratejik hedeflerine tabi kılarak kullanmasıdır. Restorasyon ise bu biçimlerin sosyalist hedefe tabi olmaktan çıkıp yeni sınıf çıkarlarını, sermaye birikimini, emek disiplinini, servet yoğunlaşmasını ve siyasal yönelimi kalıcı olarak belirlemeye başlamasıdır. Fakat bu ayrım mekanik ve sekter ölçütlerle yapılamaz. Çünkü geçici geri adımlar kabul ediliyorsa, bu geri adımların belirli bir süre boyunca eşitsizlik, piyasa disiplini, servet farkları, tüketimcilik veya özel mülkiyet biçimleri üretmesi de baştan dışlanamaz. Asıl sorun, bu biçimlerin varlığı değil, hangi siyasal iktidar altında, hangi tarihsel yönde ve hangi stratejik amaçla kullanıldığıdır. Sermaye siyasal iktidarı ele geçiriyor mu, yoksa siyasal iktidar sermayeyi stratejik olarak kullanabiliyor mu? Finans, altyapı, enerji, teknoloji, toprak ve stratejik sektörler kamu otoritesinin belirleyici denetimi altında mı? Özel sermaye kendi bağımsız sınıf iktidarını mı kuruyor, yoksa devlet tarafından sınırlanabilir, disipline edilebilir ve yönlendirilebilir bir araç olarak mı kalıyor? Emekçi sınıflar bütünüyle tasfiye mi ediliyor, yoksa daha ileri bir aşama için maddi temel mi hazırlanıyor? Bu sorular soyut sloganlarla değil, somut analizle cevaplanmalıdır. Sınıfsızlaşma hedefi de yalnızca bugünkü göstergelere indirgenemez. Elbette gelir ve servet eşitsizliği, eğitim ve sağlık hizmetlerinin metalaşma düzeyi, konut spekülasyonu, çalışma saatleri, işçilerin üretim kararlarındaki rolü ve toplumsal yeniden üretimin kolektifleşme düzeyi önemli göstergelerdir. Ancak eğer bir sosyalist iktidar bilinçli olarak uzun süreli bir geri çekilme, devlet kapitalizmi veya piyasa reformu stratejisi izliyorsa, bu göstergelerde belirli dönemlerde olumsuz gelişmeler yaşanması mümkündür. Bu, otomatik olarak restorasyon anlamına gelmez. Kritik nokta, bu olumsuz göstergelerin geri dönüşü olmayan yeni bir sınıf egemenliğine mi dönüştüğü, yoksa daha geniş tarihsel bir stratejinin geçici maliyetleri mi olduğudur. Bu bağlamda daha evrimci bir geçiş mantığı bütünüyle dışlanmamalıdır. Sosyalist iktidar, belirli koşullarda kapitalist unsurları ani tasfiye etmek yerine onları uzun süreli olarak kuşatmayı, düzenlemeyi, vergilemeyi, yönlendirmeyi ve üretici güçlerin gelişimine tabi kılmayı seçebilir. Bu yol büyük riskler içerir; fakat siyasal iktidarı kaybederek gerçekleşen bir çözülmeden daha az riskli olabilir. Buradaki tehlike, bu evrimci geri çekilmenin sosyalist hedefi belirsizleştirmesi ve sermaye güçlerinin kalıcılaşmasına yol açmasıdır. Fakat bu tehlikenin varlığı, böyle bir stratejinin tarihsel olarak meşru olamayacağı anlamına gelmez. Kapitalist tehdidi ortadan kaldırmak da tek seferlik ya da mutlak bir hedef olarak anlaşılmamalıdır. Bu, aşamalı ve çok boyutlu bir süreçtir. Kapitalist dünyanın mutlak askeri üstünlüğünü kırmak, dolar ve Batı merkezli finansal sisteme bağımlılığı azaltmak, teknoloji ambargolarını aşmak, yarı iletkenler ve ileri sanayi alanlarında bağımsız kapasite yaratmak, enerji ve gıda güvenliğini sağlamak, Güney ülkelerine alternatif kalkınma ve finansman kanalları sunmak, emperyalist müdahale kapasitesini sınırlamak ve kapitalist dünyanın ideolojik-tüketimsel çekim gücünü zayıflatmak bu sürecin somut biçimleri olabilir. Dış çelişkinin çözülmesi, yalnızca askeri tehdidin ortadan kalkması değil, kapitalist dünya sisteminin sosyalist toplumları sürekli büyüme ve rekabet zorunluluğuna itme kapasitesinin kırılmasıdır. Bu çerçevede tek ülkede sosyalizm meselesi yeniden düşünülmelidir. Tek ülkede sosyalizm mümkündür: işçi sınıfı iktidarı kurulabilir, üretici güçler geliştirilebilir, sosyalist altyapı yaratılabilir, temel refah sağlanabilir ve kapitalist mülkiyet ilişkileri büyük ölçüde geriletilebilir. Ancak tek ülkede sosyalizm, kapitalist dünya sistemi var olduğu sürece kendi nihai mantığını sonsuza kadar kesintisiz biçimde sürdüremez. Sosyalizm kendi olgun görevlerine yönelmek istediğinde dış baskı onu tekrar büyüme, savunma, teknoloji ve artık ürün üretimi zorunluluğuna çeker. Dolayısıyla tek ülkede sosyalizm olanaksız değildir; fakat kapitalist dünya sistemi içinde yapısal olarak gerilimli, kuşatılmış ve geri adımlara açık bir süreçtir. Bu nedenle sosyalist hareketin görevi gelişmiş kapitalist ülkelerde devrimin kendiliğinden gerçekleşmesini beklemek değildir. Tam tersine, sosyalist iktidarlar dış çelişkiyi çözmek için aktif tarihsel görevler üstlenmek zorundadır. Kapitalist sistemin krizlerini derinleştirmek, emperyalist bağımlılık ilişkilerini zayıflatmak, alternatif uluslararası kurumlar kurmak, anti-emperyalist blokları güçlendirmek, bağımlı ülkelerin manevra alanını genişletmek, teknoloji ve finans alanlarında Batı tekelini kırmak ve dünya güç dengesini sosyalizm lehine değiştirmek bu görevlerin parçasıdır. Bu anlamda geri adım, pasif bekleyiş değil, dış çelişkiyi çözmek için aktif hazırlık olabilir. Çin deneyimi bu tartışmanın en önemli çağdaş örneklerinden biridir. Çin’in piyasa reformları, doğrudan ve otomatik olarak kapitalist restorasyon diye mahkûm edilemez. Çünkü Çin’in tarihsel seçeneği risksiz bir sosyalist saflık ile riskli piyasa reformları arasında değildi. Seçeneklerden biri, Sovyetler’de olduğu gibi siyasal iktidarın da kaybı pahasına büyük bir çözülme ve geri çekilme olabilirdi. Diğeri ise, komünist parti iktidarını elde tutarak piyasa ve devlet kapitalizmi biçimlerini kullanmak, üretici güçleri geliştirmek, emperyalist baskıyı aşmak ve dünya kapitalist sisteminin güç dengesini değiştirmekti. Çin ikinci yolu seçti. Bu yol büyük riskler taşır; ancak risk alınmadan dış çelişkiyi çözme imkânı da ortaya çıkmayabilir. Bu yaklaşım, Çin’deki geri adımları sorgusuz sualsiz onaylamak anlamına gelmez. Çin deneyimi, yalnızca “komünist parti iktidarı sürüyor” denilerek sosyalist hedefle özdeşleştirilemez. Piyasa reformlarının yarattığı eşitsizlikler, emek disiplini, özel sermayenin büyümesi, konut ve finans alanındaki gerilimler, tüketimcilik ve yeni sınıfsal ayrımlar ciddi biçimde tartışılmalıdır. Çin’in her adımının sınıfsız toplum idealine hizmet ettiğini varsaymak naiflik olur. Fakat bunun tersi de aynı ölçüde hatalıdır: Çin’i yalnızca piyasa reformları ve özel sermayenin varlığı nedeniyle baştan “kayıp dava” ilan etmek, sosyalist geçişin kapitalist dünya sistemi içindeki çelişkilerini kavramaktan kaçınmaktır. Çin, ne sorgusuz savunulması gereken saf bir sosyalist modeldir ne de çoktan tamamlanmış bir kapitalist restorasyon örneği olarak kapatılabilecek bir dosyadır. Asıl mesele, Çin’deki geri adımların dış kapitalist baskıyı zayıflatıp zayıflatmadığını, sermayenin parti-devlet üzerindeki etkisinin hangi sınırlar içinde tutulduğunu ve uzun vadede sınıfsızlaşmanın maddi koşullarını güçlendirip güçlendirmediğini somut olarak incelemektir. Bu bağlamda Çin’in sosyalist olup olmadığı sorusu basitçe özel mülkiyetin, piyasanın veya milyarderlerin varlığıyla cevaplanamaz. Asıl soru, Çin’de sermayenin parti-devleti ele geçirip geçirmediği, yoksa parti-devletin sermayeyi stratejik ve tarihsel hedeflere tabi kılıp kılamadığıdır. Piyasa reformlarının yarattığı eşitsizlikler, emek disiplini, servet yoğunlaşması ve rekabetçi özneleşme elbette görmezden gelinemez. Fakat bunların varlığı tek başına nihai hüküm vermek için yeterli değildir. Çünkü bilinçli bir geri çekilme stratejisi, belirli bir dönem boyunca bu tür sonuçları kabul etmek zorunda kalabilir. Kritik soru, bu sonuçların kalıcı bir sınıf egemenliğine mi dönüştüğü, yoksa daha geniş bir anti-emperyalist ve sosyalist stratejinin geçici maliyetleri mi olduğudur. Bu tartışmada SSCB deneyimi de tersinden öğreticidir. Eğer SSCB’de sosyalist altyapı, siyasal üstyapının karşı devrimci biçimde değişmesine rağmen onlarca yıl boyunca tamamen tasfiye edilememişse, sosyalist altyapının direngenliği ciddiye alınmalıdır. Bu durumda komünist parti iktidarı altında yapılan sınırlı ya da kontrollü piyasa reformlarının otomatik olarak sosyalizmi yok edeceğini söylemek teorik olarak zayıf kalır. Sosyalist altyapı, siyasal iktidarın karşı devrimci biçimde değiştiği koşullarda bile direnç gösterebiliyorsa, komünist parti iktidarı sürerken atılan geri adımların aldığı risk sanıldığından daha yönetilebilir olabilir. Bu, sosyalist altyapının her koşulda kendiliğinden korunacağı anlamına gelmez. Fakat sosyalizmi yalnızca hukuki mülkiyet biçimlerine veya siyasal sloganlara indirgememek gerekir. Sosyalizm, üretici güçlerin örgütlenmesi, emek kapasitesi, toplumsal altyapı, planlama mirası, stratejik sektörlerin denetimi, sınıfsal yönelim ve dünya sistemi içindeki konumla birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle piyasa reformları sosyalist altyapının tasfiyesi anlamına gelebileceği gibi, sosyalist altyapının dış kapitalist baskı karşısında kendini koruma ve genişletme biçimi de olabilir. Sonuç olarak, sosyalist deneyimlerde piyasa reformlarının tekrar tekrar ortaya çıkması ne liberal anlatının söylediği gibi sosyalizmin basit başarısızlığıdır ne de sekter anlatının söylediği gibi yalnızca ihanet ve revizyonizmdir. Sosyalizm piyasaya, başarısız olduğu için değil, çoğu zaman başarılı olup belirli bir üretici güç düzeyi yarattıktan sonra kapitalist dünya sistemi içindeki yeni çelişkileri yönetmek zorunda kaldığı için döner. Fakat bu dönüş her zaman tehlikelidir. Çünkü kapitalist biçimler yalnızca teknik araçlar değildir; kendi sınıfsal mantıklarını ve toplumsal eğilimlerini de taşırlar. Bu yüzden sosyalist strateji, piyasa biçimlerini ne ahlaki saflık adına bütünüyle reddetmeli ne de her geri adımı otomatik olarak meşrulaştırmalıdır. Asıl görev, bu geri adımların hangi tarihsel zorunluluğa cevap verdiğini, hangi sınıf iktidarı altında gerçekleştiğini, kapitalist dış baskıyı zayıflatıp zayıflatmadığını ve uzun vadede sınıfsızlaşma yönünü güçlendirip güçlendirmediğini somut olarak analiz etmektir. Sosyalizm, kapitalizmin yerine yalnızca daha adil bir büyüme modeli koymak değildir. Asıl hedef, büyüme zorunluluğunu aşmak, zorunlu emeği azaltmak ve insan yaşamını özgür zaman temelinde yeniden kurmaktır. Fakat kapitalist dünya sistemi var olduğu sürece bu hedefe giden yol, geri adımlardan, tarihsel risklerden ve çelişkili geçiş biçimlerinden bağımsız düşünülemez.

1/ temiz yazılmış. arkadaşı tebrik ediyor ve kendisine teşekkürlerimi sunuyorum. ama bazı kritik noktalara itirazlarım olacak. aşağıdan buyrun +







