Ferda Koç

28.5K posts

Ferda Koç banner
Ferda Koç

Ferda Koç

@FerdaKoc

Kendini bil!

Katılım Aralık 2011
501 Takip Edilen8K Takipçiler
Ferda Koç
Ferda Koç@FerdaKoc·
@KansuYildirim Böyle bir iş kolu yok. İşçilerin %25'ini sendikal hakdan mahrum etmek için kurulmuş bir tezgah bu. Yıllardır konfederasyonlar bu tezgaha gıkını çıkarmadı. "Patronlar" istemedikçe örgütlenmemeyi seçen "kurumlar" için normali bu. Bu tezgahın bir bütünleyicisi de federasyon yasağı.
Türkçe
0
0
2
192
Kansu Yıldırım
Kansu Yıldırım@KansuYildirim·
🔎 Piyasa Despotizmi Kıskacında 10 Numaralı İş Kolu "Cehennemi" Türkiye'nin en büyük iş kolu, 4 milyon 375 bin 904 işçi ile 10 numaralı iş kolu. Ölçek büyüklüğüne karşı sendikal örgütlülük açısından en zayıfı: 📈 Yüzde 7.1'i sendikalı: 311 bin 239 işçi 📈 Yüzde 92.6'sı sendikasız: 4 milyon 64 bin 665 işçi ♦️ 10 numaralı iş kolunun karakteristik özelliği, sendikal örgütlülüğün zayıflığına paralel olarak "sayısal", "fonksiyonel" ve "ücret" temelli esnekliğin norm haline gelmesi. ♦️ İş güvencesinin, ücret güvencesinin ve sendikal güvencenin ortadan kaldırıldığı 10 numaralı iş kolunda sermaye neredeyse sınırsız bir manevra alanı kazanır. İşçiler üzerinde mutlak kontrol kuracak çalışma planlaması yapılır. ♦️ Intan Suwandi, "Value Chains: The New Economic Imperialism" kitabında bu tip bir kontrol sisteminin devlet kontrolü, piyasa despotizmi ve işveren baskısıyla oluşturulduğunu belirtir. Bu perspektiften bakıldığında 10 numaralı iş kolunda hakim olan çalışma rejimi, piyasa despotizmidir. ♦️ İşçilerin özerkliği azalmakta, iş yükü artmakta; uzun deneme süreleri, tutarsız çalışma programları ve iş güvencesizliğini besleyen keyfi işten çıkarmalar gibi çeşitli esneklik ve güvencesizlik araçlarıyla piyasa despotizmi güçlendirilmektedir. ♦️ Harry Parfitt ve Ercüment Çelik "‘Logistical Platforms’ New Mode Of Appropriation?" başlıklı makalelerinde klasik fabrika çalışma rejimlerine özgü baskı ve denetimin kentsel alanlara uzanmasıyla birlikte fabrika ilişkilerinin her yere yayıldığını, çalışma alanlarının mekansal açıdan parçalandığını yazar. Yazarların saptaması, 10 numaralı iş kolu ölçeğinde istihdamın yaygın olduğu iş yerlerinin dokusuyla uyuşmaktadır. ♦️ DİSK/Sosyal-İş Sendikası Ankara Şubesinin yaptığı "Üye kimlik araştırması" iş kolunun yapısına dair güncel kesit sunması açısından önemli. Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir, Dr. Çağrı Kaderoğlu Bulut ve Şube Yöneticileri tarafından hazırlanarak, 10 Aralık 2025-02 Ocak 2026 tarihleri arasında 190 işçiyle yapılan anket, işçilerin çalışma ve işyeri deneyimleri, ekonomik ve sosyal durumları hakkında veriler içeriyor. ♦️ "Üye kimlik araştırması"nda ücret dağılımına bakıldığında emekçilerin gelir basamaklarında yukarıya çıkmakta zorlandığı görülüyor. Üyelerin büyük kısmı alt ve alt-orta gelir aralığında konumlanırken, 60 bin TL'nin üzerinde kazanç elde edenlerin oranı yüzde 11.8 ile sınırlı kalıyor. Ücret yapısının üst dilimlerinde oldukça dar bir kesim yer alıyor. ♦️ Üyelerin yüzde 47.3'ünün 30 bin-45 bin TL aralığında yoğunlaşması, gelirlerin belirli bir bantta kümelendiğini ve geniş bir kesimin benzer geçim koşullarını paylaştığını ortaya koyuyor. ♦️ Borçluluk durumuna bakıldığında üyelerin yüzde 63.8'i borçlu, yüzde 22.9'u zaman zaman borçlu, yalnızca yüzde 13,3'ü borçsuzdur. Düşük ücret rejiminin ve sosyal hakların tasfiyesinin doğrudan sonucu olan borçluluk, üyeler için istisnai değil yapısal bir olgudur. ♦️ Araştırma raporunda, üyelerin büyük çoğunluğunun iş tanımı dışında görevler üstlenmesinin ve her üç üyeden ikisinin fazla mesai ücretini düzenli alamamasının, emek sürecinde esnekleştirme ve karşılıksız emek kullanımı anlamına geldiği belirtiliyor. ♦️ Öte yandan kadrolu ve güvenceli istihdam statüsü de fiili çalışma rejimindeki karşılıksız çalıştırma, ödenmeyen fazla mesailer gibi keyfilikleri ortadan kaldırmıyor. Detaylar: evrensel.net/yazi/99016/piy…
Kansu Yıldırım tweet media
Evrensel Gazetesi@evrenselgzt

Piyasa despotizmi kıskacında 10 numaralı iş kolu ‘cehennemi’ ✒️ Kansu Yıldırım (@KansuYildirim) yazdı evrensel.net/yazi/99016/piy…

Türkçe
1
42
64
6.9K
Ferda Koç
Ferda Koç@FerdaKoc·
@Caffoism Tartışmanın bağlamı bu değildi. Stalin'in "ulusların kapitalizmin şafağında ortaya çıktığı"nı anlattığı bölümdü. Ayrıca ben "Türk ve Sünni" aile ortamında yetiştim ama önce Komünistim.
Türkçe
1
0
2
99
Ferda Koç
Ferda Koç@FerdaKoc·
1976'da yeniden yayınlandığında bir çok yönüyle beni sarsan kitap. Erdoğan Tatlav'la kitap üzerine konuşarak Beyazıt'a doğru yürüyorduk; "demek ki Fatih Sultan Mehmet Türk değilmiş" dedi. Tarih bilincimizdeki büyük saçmalıkları ilk defa o zaman hissetmiştim.
SolHafıza@GunlukArsiv.@GunlukhafZa

3 Nisan 1969: J.Stalin’in Sol Yayınları’ndan çıkan “Marksizm ve Milli Mesele” adlı kitabından dolayı yayınevi sahibi Muzaffer Erdost hakkında mahkemenin verdiği beraat kararı Yargıtay’da bozuldu. Erdost yeniden yargılanacak.

Türkçe
1
0
14
2K
Ferda Koç retweetledi
Samut Karabulut
Samut Karabulut@samutkarabulut·
Devrimci Yolcu Hikmet Yılmaz (Keşanlı, Dağlı, Gazi Osman Paşalı Hikmet hoca), geçirdiği bir rahatsızlık sonucu entübe edilmiş, bir haftadır Tekirdağ Şehir Hastanesinde yatıyor. Eşi Heval'e doktorlar, durumu kritik, her şeye hazırlıklı olun, diye bilgi vermişler
Samut Karabulut tweet media
Türkçe
0
6
75
3.9K
Ferda Koç
Ferda Koç@FerdaKoc·
@Ahmetcanturk07 Post-truth çağının himayesinde, sürekli aynı yalan solun "anaakım" mecralarında dile getirilirse "yaygın kabul gören bilgi" haline gelir diye de düşünüyorlar.
Türkçe
0
0
1
43
Ahmet cantürk
Ahmet cantürk@Ahmetcanturk07·
@FerdaKoc Okumuyor kimse hocam yada anlamıyor. Mahir kendisi cuntacılığın çıkar yol olmadığını anlarlarsa onlarla ittifak yaparız der. Mahire Kemalist demek en hafif deyimle akıl tutulmasıdır.
Türkçe
1
0
0
46
Ferda Koç
Ferda Koç@FerdaKoc·
THKP'nin "cuntacılığı" yalanlarının karşısındaki gerçek budur. Eğilip bükülecek bir tarafı da yoktur.
Sınıf Savaşı@sinifsavasi6

“DEV-GENÇ’i Kapatacağız”| Atilla Özsever 60’ların sonunda ordu içindeki devrimci subaylardan biriydi. Kurucusu olduğu Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü’nde (KKDSÖ) bulunmanın yanı sıra, Hava Kuvvetleri’nde Orhan Savaşçı, Saffet Alp ve birçok devrimci subayının bulunduğu Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü (HKPDÖ) ile yakın temastaydı. Bu vasıtayla HKPDÖ gibi KKDSÖ de THKP-C’nin bir uzatısı haline geldi. Mahir’lerin Maltepe Cezaevi’nden kaçışı için kroki hazırlanmasında görev aldı ve kaçışın ardından ilk Tatvan’da gözaltına alındı, sonrasında da tutuklanarak THKP-C davasından yargılandı. Burada Atilla Özsever’in kendi yazdıklarıyla THKP-C’nin ordu içinde nasıl bir örgütlenmesi vardı ve bu örgütlenmelerin ordudaki Cuntacılara yönelik nasıl bir tavrı olduğunu göstermek istiyoruz. Zira son dönemde özellikle Doğan Avcıoğlu özelinde 12 Mart öncesindeki “9 Martçılar” üzerinde ciddi bir ilgi var. Bu derlemeyle bir nebze de olsa ordu içindeki sosyalist, devrimci subayların “9 Martçılar” ile nasıl bir ilişkisi olduğunu, birçokları tarafından iddia edildiği şekilde cuntaya dahil olup olmadıklarını sorularını cevaplamak istiyoruz. KKDSÖ üyesi Atilla Özsever’in “Mesele Teslim Olmamakta” isimli kitabında yazdıkları: “Kartal Maltepe’deki 2. Zırhlı Tugay'da görevli iken devrimci fikirlere sahip olan subay arkadaşlarımızla da ilişki kurmaya başladık. Bizim Tugay'da 1966 Harb Okulu mezunu Muhabere Üsteğmeni Yücel Top'la arkadaşlığımız gelişti. Topçu Teğmeni Sabahattin Sakman da bizimle birlikteydi. Ayrıca İstanbul Alemdağ’daki 32. Piyade Alayı'nda görevli kardeşim Olcay Özsever de, benden daha önce devrimci, sosyalist fikirlere sahip bir kişiydi. Kardeşim Olcay, 1968 Harp Okulu mezunu piyade teğmeniydi. Onun birliğinde görevli 1966 mezunu Piyade Üsteğmeni Ömer Laçiner de yakın arkadaşıydı, o da devrimci, sosyalist bir kişiydi. Bizler, hem kışlada, hem de izinli olduğumuz zamanlarda bir araya gelip memleket sorunlarını konuşup tartışıyorduk. Giderek daha başka arkadaşlarımız oldu, Ankara ve İzmir'de de görevli devrimci subay arkadaşlarla bağlantılar kurduk. Bu arada daha düzenli, örgütsel bir ilişki geliştirmek amacıyla birlikteliğimizi belli kurallara bağlı kılmayı istedik. Bana da Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü adı verilen bu birlikteliğin tüzük taslağını hazırlama görevi verildi… Kuşkusuz tüzükte, esas itibarıyla örgütün amaçları, çalışma usulleri gibi maddeler de yer alıyordu. Devrimci subaylar olarak memleketin o günkü koşullarından memnun değildik, işçi sınıfının öncülüğünde sosyalizmi hedefleyen bir amaca uygun olarak ordu içinde de devrimci subayların örgütlü olması gerektiğini savunuyorduk. Bu amaçla eğitim çalışmaları yapmak, birlikteliğimizi genişletmek, gerekirse askeri okul öğretmen ve öğrencileri ile bağlantı kurmak gibi faaliyetlerimiz olacaktı. O günün koşullarında aktüel olan "cuntacılık" meselesindeki tavrımızı da ortaya koymaya çalışıyorduk. Genelde sosyalist düşünceye sahip olduğumuz için cunta yoluyla darbe yapılmasına, ilerici nitelikte olsa bile bu tür girişimlere sıcak bakmıyorduk… 1970'in Haziran sonu ya da Temmuz başında İstanbul’da bir tüzük toplantısı yapıldı. Toplantıda Ömer Laçiner'in önerileri doğrultusunda tüzük son şeklini aldı… Ordu içerisinde hem havacı, hem de denizci devrimci subaylarla da irtibat halindeydik. Ömer Laçiner'in Kadıköy Söğütlüçeşme’deki evinde denizcileri temsilen Teğmen Ali Kırca ve Mehmet Sağcan, havacıları temsilen de Teğmen Mehmet Alkaya ve Saffet Alp'le birlikte toplantılar yapıyorduk. Karacı olarak da Ömer ve ben vardık. Bu toplantılarımız bir nevi bir üst örgüt konumundaydı. … …o zamana kadar ordu içinde işçi sorunlarına sempati duyan Kemalist kesimin 15-16 Haziran olaylarından sonra bu sınıfın sorunlarına sıcak bakmadığını söyleyebilirim. Hatta binbaşı ve daha üst rütbedeki kimi subaylar, bu hareketi bir "ayaklanma" olarak değerlendirip DİSK'e ve eylemlere katılanlara karşı daha sert önlemlerin alınmasını savunuyorlardı. Binbaşı ve daha üst rütbedeki subaylar, bilirkişi göreviyle işgal edilen ve olayların meydana geldiği fabrikalara gittiler, orada işverenlerin de yönlendirmesiyle "fabrikadaki makinelerin, araç ve gerecin tahrip edildiği" yönünde raporlar hazırladılar. Bu durum ve raporlar, birçok ordu mensubunu etkiledi, işçi kesimine karşı olumsuz bir görüşe sevk etti. Ben ve benim gibi sosyalist kimliği ağır basan subaylar ise böyle düşünmüyorduk. Aksine işçi sınıfına olan sempatimiz daha da artıyordu … 15-16 Haziran direnişi, sermaye sınıfını ürküttü. Ordunun temsilcisi olan Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç da, "Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı" sözüyle bir durum tespiti yaptı. Ve özgürlüklerin, sosyal hakların kısıtlandığı 12 Mart askeri müdahalesine gidişin de işaretleri gözükmeye başlamıştı. … 1971 yılı başlarında ordu içindeki cuntaların daha belirgin hale geldiğini gözlemliyorduk. Devrim gazetesi çerçevesinde belli bir sol Kemalist cunta eğiliminin olduğu hissediliyordu. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler ile Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur'un başını çektiği grubun daha çok Devrim gazetesi ile ilişki içinde olduğu şeklinde duyumlar alıyorduk. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç ile 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türünün ise sağda, daha farklı bir kesimde yer aldığı söylentileri yayılıyordu. 2. Zırhlı Tugay'da bu tür gelişmeler pek gizlisi saklısı olmadan konuşuluyor, işe gidip gelirken servislerde ve öğle yemeklerinde subaylar arasında tartışılıyordu. 1971'de Şubat'ın sonlarına doğru bizim Tugay mensuplarına böyle bir toplantının yapılacağı duyuruldu. Hatta aleni bir biçimde özellikle genç subayların o gün Fenerbahçe semtinde bir deniz yüzbaşısının evinde yapılacak toplantıya gelmeleri istendi. Bizim Tugay'da görevli arkadaşım Üsteğmen Yücel Top'la birlikte bir cumartesi öğleden sonra bu eve gittik. Evde çoğu bizim Tugay’da görev yapan genç subaylar olmak üzere 20 dolayında asker kişi bulunuyordu. Yücel ile bizim esas amacımız, “sol cunta ne yapıyor, bir askeri müdahale yakın mı, değil mi?” şeklindeki sorulara yanıt bulmak ve bu bilgileri bizim gibi düşünen sosyalist arkadaşlara aktarmaktı. Tanıdığımız kimi havacı arkadaşların da sol kesimdeki sivil devrimcilerle bağlantısı vardı. Edindiğimiz bilgileri bu arkadaşlarla da paylaşacaktık. 2. Zırhlı Tugay’da diğer subaylara nazaran bizim daha solda olduğumuz bilinirdi ama bu tür toplantılara katılmamıza da karşı çıkılmazdı. Zaten toplantıya da davetli olduğumuz için gittik. Fenerbahçe’deki toplantıda, daha sonra 12 Mart 1971 muhtırasının hemen ertesinde emekliye sevk edilecek beş generalden biri olan Tuğgeneral Lütfü Erol da bulunuyordu. Sol cuntanın İstanbul koordinatörü olduğu iddia edilen 66. Mekanize Piyade Tümeni Kurmay Başkanı Kurmay Albay Nedim Arat ile Piyade Okulu'ndan tanıdığımız komutanlar da toplantıya çağrılı olarak gelmişlerdi. Çok daha sonra bu komutanların “9 Martçı” olarak bilinen Tümgeneral Celil Gürkan'ın grubuna yakın olduğu ifade edilmişti. Fenerbahçe’deki toplantı evine girdiğimizde masalarda imar paftaları duruyordu. Cunta toplantısının ev sahibi olan deniz yüzbaşısı, “Arkadaşlar, herhangi bir şekilde bir baskın olursa burada kooperatif toplantısı yaptığımızı söyleyelim” demişti. Üst rütbeli komutanlar, Başbakan Demirel'in memleketi kötü yönettiğini, bu konuda orduya görev düştüğünü belirterek bizim gibi genç subaylara “G günü”, yani ihtilal günü ne yapacağımızı söyleyeceklerdi. Ben ve Yücel, ordudaki genç subay-yüksek rütbeli subay çelişkisinin yarattığı psikolojik bir duyguyla komutanların karşısında ayak ayak üstüne atıp sorular sormaya başladık. Hepimizde sivil giysi vardı. Üst rütbeli subaylara “Ordu içinde bir tarafta Gürler-Batur, diğer tarafta ise Tağmaç grubunun yer aldığını, Devrim gazetesinin 500 kişilik bir Devrim Konseyi'nden bahsettiğini, ne gibi bir ekonomik programa sahip olduklarını” ifade eden sorular sormaya başladık. Hem komutanlar, hem de arkadaşlarımız bu sorulardan rahatsız oldular. Piyade Okulu'ndan bizi yakından tanıyan komutanlar, “Atilla, biz sana ekonomik, sosyal ve siyasal görüşlerimizle ilgili dosyayı veririz. Bu kadar soruya gerek yok” diyorlardı. Ancak bu sol Kemalist cuntanın siyasi hedefini tanımlayacak bir sözü hiç unutamıyorum. Komutanlardan biri, “İktidara geldiğimizde hem Dev-Genç'i, hem de İmam Hatip okullarını kapatacağız” demişti. Aslında Türkiye'nin siyasi tarihine baktığımızda benzer gelişmelerin çok önceden de var olduğu dikkati çekiyor. Doğu Anadolu’daki Şeyh Sait isyanı nedeniyle 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun yasasında, şeriatçı yayın organları daha fazla olmakla birlikte sol eğilimli Aydınlık, Orak-Çekiç gibi dergiler de kapatıldı. 9 Martçı cuntacılar da, iktidara geldiklerinde hem İslamcı, şeriatçı kesimi, hem de “radikal solu” saf dışı bırakacaklarını ifade ediyorlardı. Demek ki devletin bu anlayışı tarihsel olarak pek değişmiyor… Deniz yüzbaşısının evindeki toplantı odasına daha sonra küçük bayraklar getirildi. Tabancalarımızı çıkarmamız söylendi. Tabancaları bayrakların yanına koyup yemin edecektik. Tıpkı İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yeni giren üyelerin yemin töreninde olduğu gibi. Laik subaylar olduğumuz için o törenden sadece Kuran eksikti. Ben, üst rütbeli subaylara, “Komutanım, biz zaten Harbiye'ye girerken de, mezun olurken de yemin etmiştik. Tekrar etmemize gerek var mı?” diye sormuştum. Komutanlar, yemin etmemiz gerektiğini söylediler. Yücel'le şaşkın bir şekilde bakıştık. Hatta, “Biz sosyalist adamlarız, böyle cunta yemini etmek de nereden çıktı” diye söyleniverdik. Bu yemini edersek cuntacı olacağımız şeklinde bir duyguya da kapılmıştık. “Yemin ederken ayağımızı mı kaldırsak” diye de espri yaptık. Neyse, yemin diye bir şeyler söylendi ama hemen akabinde yüzbaşıdan aşağı rütbeli olanların toplantı odasını terk edip yandaki odaya geçmeleri istendi. Genç subay arkadaşlarla öteki odaya geçtik. Üst rütbeli subaylar kendi aralarında konuştuktan sonra toplantının bittiğini söylediler. Ve evden ayrıldık. Ertesi gün kışlaya gittiğimizde diğer subay arkadaşlarımız bize oldukça kızgındı. “Sizin yüzünüzden “G günü” ne yapacağımıza ilişkin sarı zarfları alamadık” dediler. Yani, darbe günü, örneğin Ahmet Üsteğmen bölüğü ile Kadıköy Kaymakamlığı'na gidip çalışanları gözaltına alacaktı; bu emirlerin içinde bulunduğu zarflar bizim toplantıdaki tavrımız yüzünden dağıtılmamıştı. Genç subay arkadaşlarımızın görüşleri bu yöndeydi. Biz de toplantı sonrası karacı ve havacı arkadaşlarımızla bir araya gelip toplantıyı değerlendirdik. O günlerde Gürler-Batur ikilisinin başını çektiği sol Kemalist cuntanın 9 Mart'ta darbe yapacağı söyleniyordu. Bazı havacı subay arkadaşlarımız, o gün Ankara’ya gidip bu darbeyi daha sola çekecek eylemlerde bulunmayı öneriyordu. Örneğin büyük banka şubelerinin, Tuslog gibi Amerikan yardım kuruluşlarının taciz edilmesi gibi öneriler gündeme geldi. Karacı subaylar olarak cuntasal eylemlere fazla bulaşmamak gerekçesiyle bu önerilere karşı çıktık ve 9 Mart günü Ankara’ya gitmeme kararı aldık. 9 Mart 1971'de bir darbe girişimi gerçekleşmedi. Böyle bir darbenin gerçekleşmemesinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler'in son anda kararsız kaldığı ve ürkek bir tutuma girdiği, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur'un da son tahlilde Gürler'le birlikte hareket ettiği ifade edildi.”

Türkçe
1
2
28
4K
Ferda Koç retweetledi
Sevil Turgut🍀
Sevil Turgut🍀@dodisevil·
İnsan hakları mücadelesinin yılmaz neferi... #LemanFırtına Leman ablayı 11.Yılında unutmadık! Mücadelemize rehberlik etmeye devam ediyor. Saygıyla minnetle
Sevil Turgut🍀 tweet media
Türkçe
0
6
56
793
Ferda Koç
Ferda Koç@FerdaKoc·
@zerenbaris Fazladan bir şey söylememe gerek bırakmadınız. Tartışma benim için bitmiştir.
Türkçe
0
0
1
692
Barış Zeren
Barış Zeren@zerenbaris·
Keşke okuduğunuzu anlamamanıza yol açan telaşınızın nedenini çözebilsem. Yazdığımda bir suçlama yok ki müfteri olayım? Ben hem de bu saydığınız isimlerden kaynak rahat gösteririm de, siz önce bir "askeri müdahale planının" bu gençlerle paylaşılmış olmasının gerisinde yatan hukuk ve anlamı açıklayın takipçilerinize. Yazık.
Ferda Koç@FerdaKoc

Birinci elden bütün tanıkların yalanladığı bir şeyi bu rahatlıklanasıl iddia ediyorsunuz? Ziya Yılmaz, Orhan Savaşçı, Ertuğrul Kürkçü, İsmet Çörtük bu iddiaların tam tersini söylüyor. Sizin birinci elden kanıtınız nedir. Gösteremezseniz müfterisiniz.

Türkçe
3
0
20
7K
Ferda Koç
Ferda Koç@FerdaKoc·
Birinci elden bütün tanıkların yalanladığı bir şeyi bu rahatlıklanasıl iddia ediyorsunuz? Ziya Yılmaz, Orhan Savaşçı, Ertuğrul Kürkçü, İsmet Çörtük bu iddiaların tam tersini söylüyor. Sizin birinci elden kanıtınız nedir. Gösteremezseniz müfterisiniz.
Barış Zeren@zerenbaris

- 9 Martçılık ile M. Çayan ilişkisi üzerine nedense çok tweet gördüm ve çoğunda doğru bilgi, yanlış perspektif problemi var. Bunun pratik politika eksikliğiyle ilgili olduğunu sanıyorum. (Sosyal medyanın kronik problemi.) - Şunu netlikle söyleyeyim: Thkp/c 9 Mart’a (katılabildiği kadar) katıldı. Daha nasıl katılacaktı? Hatta bu konudaki tereddütleri bizzat Mahir Çayan aşmıştı: 9 Mart’ı ileri çekme doğrultusunda müdahaleler tasarladı, diğerlerini de buna sevk etti. - İdeolojik olmaktan önce son derece politik bir müdahale bu. Duruşuyla da tutarlı. (Dhd ile farklı bir devrim dinamiği öngörse de, 9 Mart planı karşısında apolitik bir doktrinerlik içinde geri durmadı. Özellikle Ankara kadrolarında bu eğilimler olmasına rağmen.) - 9 Mart olsaydı sola ne olurdu sorusu da skolastik biçimde ele alınıyor. Avcıoğlu’nun sola doğru genişleyen bir programı olduğu unutuluyor. - Avcıoğlu bu programı uygulayabilir miydi? Bugünden bakınca hayır diyebiliriz. Ama bu ne Avcıoğlu’nun ne M. Çayan’ın iradesini yok saymayı haklı çıkarır. Bir eşik atlanmış olacaktı. İkisi de buna oynuyordu. Devrim siparişle gelmiyor. - M. Çayan’ı da “cuntacı değildi” gibi saçma kriterlerle evcilleştirmektense onun politika yapış, politikaya bakış tarzını çözümlemeye çalışmak daha anlamlı olur kanımca.

Türkçe
1
2
13
10.3K
Ferda Koç
Ferda Koç@FerdaKoc·
THKP 1925 sonrasının TKP'si gibi bir yerde dursaydı belki bazı arkadaşlarımız şimdi bulundukları statülere daha hızlı gelirlerdi o kadar. TKP'yi likide etmek için 5-6 yıl yetmişti. Mahir sayesinde 20-25 yıl likidasyona direnebildik.
Türkçe
0
0
13
1.8K
Ferda Koç
Ferda Koç@FerdaKoc·
Mahir'i "sekter", "aşırı", "zorlayıcı" bulan sosyalisler/sosyalistimsiler, onda "aşırı", "zorlayıcı", "sekter" buldukları şeyler olmasaydı neler olacağının farkındalar mı? THKP 9 Mart'a katılsaydı, Elrom'u kaçırmasaydı, Denizlerin idamını izleseydi 1970'li yıllar olur muydu?
Türkçe
6
12
80
12.1K