Bu arada Japonya’ya gitmek, gitmemekten daha kötü.
Çünkü döndüğünüzde aklınızdan çıkmıyor.
Baktığınızda 25-30 bin liraya gidiş-dönüş uçak bileti var ama sürekli zaman ayıramıyorsunuz.
İnsan şu sokaklarda yürümeyi, sabah işe yetişmeye çalışan insanları, gece küçük bir ramen dükkanında yanınızda oturan tanımadığınız biriyle yemek yemeyi, marketten aldığı kahveyle sokaklarda saatlerce yürümeyi, o düzeni, o teknolojiyi ve gelişmişliği unutamıyor.
Dünyada milyarlarca insan var ama çoğu insan, dünyanın sadece yaşadığı yerden ibaret olduğunu sanıyor.
Aynı sokaklarda dönüp duruyor, aynı otobüse biniyor, aynı trafikte yol alıyor, aynı eve geliyor, aynı kişileri görüyor, aynı saatte uyuyor.
Ne kadar güzel bir evde yaşarsanız yaşayın, ne kadar güzel bir arabaya binerseniz binin, şu sokaklarda yürümediyseniz, bir tren istasyonunda insanları izleyip hayat üzerine düşünmediyseniz hep bir parçanız eksik kalıyor.
Amerikalı şef ve gezgin Anthony Bourdain’in dediği gibi:
“Eğer bir şeyi savunuyorsam, o da hareket etmektir.
Gidebildiğin kadar uzağa git.
Yapabildiğin kadar çok şey gör.
Zihnini aç. Kanepeden kalk. Yola çık.”
Sonrasında zaten aynı insan olmuyorsunuz…
Her alanda farklı bir insan oluyorsunuz, farklı düşünüyorsunuz.
Kolunuzdaki saat, bineceğiniz bir üst model araba, insanların size ne dediği…
Bir anda hepsi boşlaşıyor.
Hayat bilezik almaktan, araba modeli yükseltmekten ibaret değil…
Hayat o kadar uzun da değil…