Liard Viter
208 posts



I’m genuinely curious: why is the expulsion of Christians from Ottoman lands in the early 20th century called ‘genocide,’ while the expulsion of Turks from the Balkans during the same period is never called genocide?







Tüm halkımızı Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’ne çağırıyoruz!



Yunanlıların "Moğol" kelimesini hakaret anlamında kullanıp bizi aşağıladıklarını sanmaları...




CHP Genel Merkezi önünde toplanan partililer: "Gerekirse canımı feda ederim, buraya sokmayacağım. Ben öleceğim, ben bu vatan için canımı feda ediyorum, o kim ki?"



Because Christians in “Ottoman lands” were the natives there. Ottomans in the Balkans weren’t




Bu soru bana da sıklıkla sorulduğu için cevap vermek istedim. "Balkanlardan sürülen Türkler"den kasıt, 1912-1913 Balkan Savaşları/Hezimetleri sırasında ölen ve sonunda kitlesel olarak İstanbul'a, oradan da Anadolu'nun çeşitli bölgelerine iskan edilen Müslüman ahali ise bu ahalinin başına gelenler SAVAŞLARIN KAÇINILMAZ SONUÇLARINDAN biridir. Osmanlı Devleti Balkan halklarının bağımsızlık taleplerini bastırmak için (hatta Kanuni dönemindeki sınırlara yeniden ulaşmak hayaliyle) savaşa girmiş ve ama "evdeki hesap çarşıya uymamıştır". Osmanlı İmparatorluğu tüm topraklarının üçte birini, nüfusunun beşte birini, Rumeli'nin yüzde 89'unu, Rumeli nüfusunun yüzde 69'unu kaybetmiş, dolayısıyla sadece küçülmekle kalmayıp, bir “Avrupa devleti” olma niteliğini yitirmişti. Elbette en büyük kaybı Balkan halkları yaşamıştı. Gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgeyi yönetemez hale gelişini can suyu olarak kullanan Bulgar, Sırp ve Yunan milliyetçiliklerinin çatışmacı politikaları gerekse İttihatçı kadroların sorun çözmek deyince akıllarına ilk gelenin baskı, şiddet ve savaş olması yüzünden, bölge halkları savaş meydanlarında veya savaş dışında kitlesel olarak öldürüldüler ya da öldüler. Unutmayalım, Balkan Savaşları her biri kendi “milli” çıkarları için Osmanlı’yla çatışan, zorba, sömürücü ve işgalci olarak gördükleri Osmanlı’yı topraklarından söküp atmak için savaşan Yunanlar, Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar aynı zamanda kendi aralarında da savaşıyorlardı. Bir yandan birbirini öldüren bu gruplar, aralarında anlaşıp Müslümanları toptan Balkanlardan sökecek güçte ve kafada olmadıkları için komitacıların köylere baskın yapıp halkı katletmesi dışında esas olarak Müslümanları sürekli birbirinin topraklarına sürmekten başka bir yöntem bulamamışlardı. Güvenlik arayışı ile anavatana iltica eden Müslüman ahalinin çoğunluğunun Balkanlara 14. yüzyılda yerleştirildiğini, yani bölgenin otokton (yerli) halkı olmadığını, bir kısmının da Müslümanlaşmış yerli halklardan olduğunu da hatırlatalım. xxx "Osmanlı topraklarından Hristiyanların sürülmesi" derken kastedilen 1913-194'te Ege bölgesindeki Rumların adalara ve iç bölgelere, 1915'te Ermenilerin ve Süryanilerin Suriye'nin Der Zor çöllerine tehciri ile 1918-1922 arasında Pontus Rumlarının Anadolu'dan sürülmesi ise bu olaylarda söz konusu olan BİR DEVLETİN KENDİ TEBAASINA YÖNELİK SALDIRISIDIR Kİ saydığım topluluklar bu toprakların otokton halklarındandır. O dönemde İTC’nin Ege kâtib-i mesulü olan Celal Bayar’a göre, savaş öncesi sadece İzmir ve civarından 130 bin dolayında Rum zorla Yunanistan’a göç ettirilmişti. Bayar’ın şahidi “Kuşçubaşı” Eşref ise sadece 1914 içinde ve harbin ilk aylarında, Ege mıntıkasında ve bilhassa sahillerde yuvalanmış ve kümelenmiş olan Rum-Ermeni nüfustan 1.150.000 kişinin yerlerinden (İç Ege’ye, Adalara, Yunanistan’a) sürüldüğünü belirtmişti. Rumlardan boşaltılan köylere ise sistematik biçimde Müslüman muhacirler yerleştirilmişti. Yani “Rum Kaçırtması”, 1915 Ermeni Tehciri/Kırımı/Soykırımı’nın başarılı bir provasıydı. Rumların geri kalanı ise 1924’e kadarki süreçte peyderpey ve değişik yöntemlerle (çete eylemleri, ordu harekâtları, sürgünler ve nihayet MÜBADELE ile) Anadolu topraklarından uzaklaştırılacaklardı. Savaş başlarken 2 milyon Osmanlı Rumundan 2.400 Türkiye Rum'u kaldığını düşünürsek bu uzaklaştırmanın neden "soykırım" diye tanımlandığını anlayabiliriz. Ermeniler ve Süryaniler ise 1915'te Doğu vilayetlerindeki bazı çete olayları bahane edilerek yaşam alanlarından çıkarıp öleceklerini bildiği bir coğrafyaya sürülmüştür. Bunun kanıtlarından biri, 6 Temmuz 1914 tarihli Meclis-i Mebusan oturumunda Aydın Mebusu Emmanuilidis Efendi'nin Balkan muhacirlerinin Ege'deki Rum köylerine iskânını eleştirerek, muhacirlerin neden boş arazilere (Der Zor çöllerine) yerleştirilmediğini sorduğunda Talat Paşa'nın verdiği cevaptır: “Evet, boş arazi çoktur ama bu İslamları çöllere iskân etseydik hepsi öleceklerdi". Yani Talat Paşa ve şürekası, Ermenileri (ve Süryanileri) Der Zor'a sürme kararını alırken, öleceklerini öngörmekteydiler. Sürgün başladıktan sonra da açlık, hastalık, yorgunluk, çete ve ordu birliklerinin saldırıları gibi nedenlerle kitlesel ölümlerin olduğunu gördükleri halde sürgünü durdurmayarak korkunç bir kıyımın mimarı oldular. Özetlersek, Balkan Müslümanları tepişen milliyetçiliklerin kurbanı, Anadolu Hristiyanları ise kendi tebaasına kuşkuyla bakan devletlerinin kurbanı oldular. İki durumun da insani bilançosu çok ağırdı ama suçun niteliği itibariyle birinin etnik temizlik ve savaş suçu, diğerinin soykırım suçu diye adlandırılması mantıklıdır. Benim kanımca bu suç türlerinin arasında derece farkı vardır. Hatta savaş bile tanımı icabı bir "suç" türüdür.










