Murat Ülgen@MUlgen91854
Dicle…
Dicle, Cizre’nin kızgın toprağında büyümüş narin bir kızdı. İncecik bir bedeni, ama içinde çelikten bir irade ve dağları delen bir güç taşıyordu. Gerçek adını bilmiyoruz. Hangi köyden geldiğini, doğum tarihini, hatta bir tek fotoğrafını bile… Sanki hiç var olmamış gibi silinip gitmiş izleri.
Oysa bir ailesi vardı. Zorla alınmıştı onlardan, on dört yaşındayken, 1989’da PKK’nin “askeri kanun” dedikleri o acımasız kaçırma yöntemiyle. Belki mutlu bir çocukluğu geçmişti; kardeşleriyle oyunlar oynamış, annesinin kucağında uyumuş, babasının omzunda dağlara bakmıştı. Kardeşleri, arkadaşları, sıcak bir evi… Hepsi bir anda geride kaldı. Ailesi yıllarca onu aradı belki; yolunu gözledi, her kapı çalındığında kalpleri hopladı. Belki hâlâ bekliyorlar, bir haber, bir iz, bir mezar taşını bile.
Kısa zamanda PKK’nin ilk askeri kadın komutanlarından biri oldu. 1991’de, daha yirmi birine bile basmadan komutanlık yapmaya başladı. Savaşın en ön safında, kurşunların arasında erkek gerillalara emir veriyordu. Yaralandı, nice eylemde yer aldı, nice ölümün eşiğinden döndü. Parlak bir yıldız gibi parlıyordu o dağlarda.
1997’de Şam’a, Abdullah Öcalan’ın yanına çağrıldığında büyük umutlar taşıyordu. Savaşın en zorlu komutanlarından biri olarak, orada kendisine hak ettiği değerin verileceğini, daha büyük sorumluluklarla donatılacağını düşünüyordu. Fakat Öcalan’ın kurduğu o tuhaf dünyada işler hiç de hayal ettiği gibi gitmedi.
Öcalan’ın beğendiği, değer verdiği kadınlar başkaydı: Şehirli, güzel, akıcı Türkçe konuşan ve her şeyden önce onu merkeze alan kadınlar. Parti Merkez Okulu’nda en çok onlarla konuşulur, ders aralarında parmak kaldırıp soru sorulurdu.
Okulu bitirince “yoğunlaşma evleri”ne yerleştirilir, oradan Rojava’nın çeşitli yerlerine gönderilirlerdi. Dicle ise Suriye’de yalnızca üç buçuk aylık tek bir devre geçirdikten sonra hemen savaş alanına geri yollandı. Orada acı bir gerçeği gördü: Köylü kızı olmak, dağlarda yıllarca kan dökmek yetmiyordu. Öcalan’dan değer görmek için başka bir profile sahip olmak gerekiyordu.
Yıllarca uğruna canını dişine taktığı örgütün ve taparcasına bağlı olduğu önderin bu çifte standardı karşısında derin bir travma yaşadı.
1997 sonbaharında dağlara, Botan’a geri döndü. İçindeki yaralar kangrenleşti. Şam’da gördüklerini, Öcalan hakkındaki kuşkularını yakın çevresiyle paylaşmaya başladı. Artık inanmadığı bir dava uğruna savaşmak istemiyordu. Gabar’da bölük komutanıyken kaçma şüphesiyle tutuklandı. Ağır bir soruşturma sürecinde her şeyi açıkça söyledi: Öcalan’a inanmadığını, onun kadınlara bakışından iğrendiğini… “Beni öldürün,” dedi, “çünkü bu örgütte yaşamakla ölmek arasında artık fark kalmadı.”
Bir Nisan günü kendi mezarını kazdırdılar. Ölümüne yürürken sakindi. Sarı saçları rüzgârda hafifçe dalgalanıyor, küçük parlak gözleriyle ölümü korkusuzca, kırpmadan karşılıyordu.
Belki Öcalan’ı hiç görmeseydi, yıllarca daha dağlarda çarpışacak, belki bir çatışmada şehit düşecek ve duvarlara “Şehit Dicle” diye posterleri asılacaktı. Ama o, hain ilan edildi. Bu yüzden ne bir mezarı var, ne bir resmi, ne de bir hatırası. Sanki hiç sevmemiş, hiç umut etmemiş, hiç çocukken gülmemiş gibi… Sanki yaşamamış gibi.
Türk devletinin “hain” dediği insanların mezarlarını tahrip etmesiyle, PKK’nin intihar eden ya da infaz edilenlerin adlarını ve mezarlarını yok sayması aslında aynı karanlık zihniyetin iki yüzüdür. İkisi de, hayat hakkı tanımadığı insanın ölümünü bile silmeye, varlığını inkâr etmeye çalışır. Dicle de işte bu yüzden öylesine derinlemesine unutturuldu ki, bugün geride sadece bu satırlar ve yüreklerdeki sızı kaldı.