
Yeni Kitap >> “belki de güneş tutulmak üzeredir”
Uçsuz Enis Batur Platosunda Çokça Küçük Bir Kon
Yazar: Şe’n-ol Erdoğan
Şenol Erdoğan’ın son kitabı, adını Enis Batur’un 1988’de Abdülbaki Gölpınarlı’nın vefatı üzerine kaleme aldığı o meşhur yazıdan alıyor: “Belki de Güneş Tutulmak Üzeredir”. Kitap Şenol Erdoğan tarafından “uçsuz bucaksız Enis Batur platosunda çokça küçük bir kon” olarak tanımlanmış, tam anlamıyla bir irfani satori. Kitap, yazarın zihninde bir öğle-ikindi arası oluşuyor, okuru da aynı anda hem 1988’e, hem 2025’in son günlerine, hem de zamansız bir “zuhur” ânına taşıyor.
Erdoğan, metnin merkezine Enis Batur’un Mehmet Âkif notunu yerleştiriyor. “Mehmet Âkif büyük bir hammaddedir bana göre” cümlesiyle başlayan o kısa ama keskin notu, tam 27 yıl sonra kendi zihninde yeniden canlandırıyor. Bu canlandırma, salt edebiyat tarihi değil; bir ontolojik imkânsızlığın kabulü. Çünkü Batur’un Âkif’le kurduğu mesafe, Erdoğan’da bir “verilen bereket”e dönüşüyor. Hammaddenin “yoğunluk” olarak okunduğu, işlenmemişliğin bir erdem olarak görüldüğü bu bakış, anlatı şiiriyle Âkif’in sesini yan yana getirirken, aynı anda Yahya Kemal’in “Şiir ve İman” gerilimini de devreye sokuyor. Böylece kitap, sadece iki şair arasında değil, Türk irfanının modern ve klasik yüzleri arasında da bir diyalog kuruyor.
En çarpıcı yanı, yazarın kendi “tariksiz derviş” duruşu. İmanlı tariksizler, itikatsız dervişler, “yönsüz kutun idrakiyle çabanın kulu olmayan az insan” diye tanımladığı o topluluğun içinde Âkif’i “çırılçıplak” kucaklayanlardan biri olarak kendini konumlaması… Bu, ne akademik bir tez ne de geleneksel bir şerh. Tam tersine, rüyada görülen vapurda Abdülhak Hâmid’le Enis Batur’u yan yana getirebilen, Hamzaviyye’den Süheyl Ünver’e, Gölpınarlı’dan Amiş Efendi’ye uzanan bir bilinç akışı. Erdoğan, Enis Batur’u “bilgelerden bir bilge” ilan ederken, kendi metnini de o büyük plato içinde “çokça küçük” ama parıldayan bir yakut olarak bırakıyor.
Kitabın en dokunaklı tarafı, Batur’un orijinal “Belki de Güneş Tutulmak Üzeredir” yazısını görsel olarak sunması. Bu tercih, metne “belge” niteliği kazandırıyor ve okuru doğrudan o 1988 sabahına, Wallace Stevens’ın şiiriyle Gölpınarlı’nın ölüm duyurusunun yan yana durduğu o “korkunç gelgit” ânına taşıyor. Erdoğan, Batur’un Gölpınarlı portresini kendi Âkif okumasıyla örtüştürürken, Cumhuriyet aydınının “iç ve dış sürgün”ünü de yeniden hatırlatıyor. “Dilimiz var, ‘dillerine benzemez’; akrep gibi kullanalım, ‘kul olmamak-cün’” cümlesi, kitabın hem kapanışını hem de açılışını yapıyor. Şenol Erdoğan’ın bu çalışması, 2025’in son günlerinde Moda’da yazılmış bir veda değil; tam tersine, bir “ikam” ilanı. Kalp ve zihin aynasının rahmetli ve şerefli bir kulun (Mehmed Âkif) görünmez büyüklüğü karşısında susmayı, susarak durmayı seçtiği bir duruş. Okur, sayfaları kapatırken, güneşin gerçekten tutulmak üzere olup olmadığını değil, kendi içindeki “verilen bereket”in hâlâ parlayıp parlamadığını soruyor. Küçük bir kon, uçsuz bir platoda. Ama o kon, yakut gibi parlıyor. Şe’n-ol Erdoğan’ın bu son kitabı, elinize geçtiğinde, lütfen bir öğle-ikindi arasında okuyun. Bitmesini istemeyeceksiniz. Çünkü bitince, asıl yolculuk başlıyor: “gecenin dibine yolculuk”. Kitap kapsamında Cavit Mukaddes’in de uzunca bir katkı yazısı mevcut. İki dostun bir “dosta” içten selamı gibi. Kitabın 1. baskısı sınırlı sayıda basıldı (70 adet). Sipariş için: simurgart.com

Türkçe











