Tâlib

1K posts

Tâlib banner
Tâlib

Tâlib

@TalibTRB

أهل الحديث والأثر Atharī (Evli)

Katılım Kasım 2020
45 Takip Edilen128 Takipçiler
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
Hâfız İbn Kesîr, Fahr er-Râzî’nin biyografisinde şöyle demiştir: — «Söylediği bazı sözler sebebiyle (er-Râzî’ye) karşı büyük suçlamalar ve ağır ithâmlar yöneltilmiştir. Bu sözlerinden biri şudur: (Bir meseleyi zikrederken) "Muhammed el-Bâdî (Çöllü Muhammed) şöyle dedi" derdi; bununla bedeviliğe/çöl hayatına nispet ederek Nebi’yi ﷺ kastederdi. Ardından da "Muhammed er-Râzî (yani kendisi) ise şöyle dedi" diyerek kendi görüşünü eklerdi.» وقامت عليه شناعات عظيمة بسبب كلمات كان يقولها مثل قوله: قال محمد البادي، يعني العربي يريد به النبي ﷺ، نسبة إلى البادية. وقال محمد الرازي يعني نفسه (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 13/67) والله المستعان
Tâlib@TalibTRB

Goldziher, Fahr er-Râzî'nin "Esâsu't-Takdîs"ini ele alarak, Râzî'nin nasıl Buhârî, Müslim dahil, sahîh hadislere ve hadis imamlarına vurduğunu ve Sahâbe'nin adâlet vasfına nasıl saldırdığını açıklıyor. Okurken Eş'arîler adına utandım. Hatta Goldziher dahi bazı yerlerde şaşkınlığını gizleyemiyor. Râzî'nin tevil sistemini de ele alıp, hadisleri tevil anlayışına uymadığı için sahih olsalar dahi nasıl reddettiğini örnekleriyle sıralıyor. Tabi ben de diğer taraftan karşılaştırıyorum ve samimi olarak söyleyebilirim ki, kefere Goldziher harfiyyen doğru aktarıyor ve hatta bazı can alıcı noktaları atlıyor. Râzî'yi "Sünnî" olduğunu iddia eden bir insan nasıl sever, paylaşır, savunur ve tavsiye eder, gerçekten aklım almıyor. Goldziher lisân-ı kitâbesi ile aslında diyor ki: "Hadisler'e karşı eğer Sünnî olduğunu iddia eden birisi bu kadar serbest atışlı bir tutum sergileyebiliyorsa ve Sünnîler arasında hala makam ve mevkî sahibiyse, o zaman bizler orientalist kâfirler olarak buna daha fazla hak sahibiyiz." Bu arada bu yazıya, dün tevâfuken başka bir yazıyı ararken rastladım. Yoksa böyle bir yazıdan haberim dahi yoktu. Ancak Eş'ârî Kelamcılar açısından gerçekten çok utanç verici. Şimdi bazı Şiilerin ve Hadis inkarcılarının neden Râzî'yi referans aldıklarını daha iyi anlıyorum. Nakdî çalışmalarla ilgilenen Almanca'ya hâkim araştırmacı ilim talebelerine kesinlikle tavsiye ederim. Dosyanın linkini yoruma bırakıyorum. والله المستعان

Türkçe
0
0
0
38
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
KELÂM ve CEDEL 'İLMİ' KİŞİYİ HAKİKAT'E ve YAKÎN'E ULAŞTIRIR MI? 💠Ebû Hâmid el-Gazzâlî [ö.505] şöyle demiştir: — «Kişi kulağını (kalbini ve zihnini), cedel ve kelâmdan var gücüyle korumalıdır. Zira cedelin zihinde uyandırdığı şüphe ve karmaşa, sağlamlaştırdığı inançtan çok daha fazladır; bozduğu şey düzelttiğinden daha çoktur. Hatta inancı cedel yoluyla güçlendirmeye çalışmak, bir ağacın dallarını ve (gövde) kısımlarını çoğaltıp güçlendirme ümidiyle ona demir bir tokmakla vurmaya benzer; bu eylem çoğu zaman ağacı paramparça eder ve mahveder. Gerçek de çoğunlukla böyledir. Gözlem (müşahede) sana bu hakikati açıklamaya yeter; bizzat şahit oldukların en büyük delildir. Şimdi, takva sahibi salih avâmın inancını, kelâmcı ve cedelcilerin inancıyla kıyasla: Göreceksin ki; avâmın (halkın) inancı, sarsılmaz bir dağ gibi sabittir; onu ne felaketler ne de yıldırımlar yerinden oynatabilir. Buna mukabil, inancını cedel metodunun taksimatlarıyla korumaya çalışan kelâmcının inancı, rüzgarın bir o yana bir bu yana savurduğu havada asılı bir iplik gibidir.» وَيَنْبَغِي أَن يحرس سَمعه من الجدل وَالْكَلَام غَايَة الحراسة فَإِن مَا يشوشه الجدل أَكثر مِمَّا يمهده وَمَا يُفْسِدهُ أَكثر مِمَّا يصلحه بل تقويته بالجدل تضاهي ضرب الشَّجَرَة بالمدقة من الْحَدِيد رَجَاء تقويتها بِأَن تكْثر أجزاؤها وَرُبمَا يفتتها ذَلِك ويفسدها وَهُوَ الْأَغْلَب والمشاهدة تكفيك فِي هَذَا بَيَانا فناهيك بالعيان برهانا فقس عقيدة أهل الصّلاح والتقى من عوام النَّاس بعقيدة الْمُتَكَلِّمين والمجادلين فترى إعتقاد الْعَاميّ فِي الثَّبَات كالطود الشامخ لَا تحركه الدَّوَاهِي وَالصَّوَاعِق وعقيدة المتلكم الحارس إعتقاده بتقسيمات الجدل كخيط مُرْسل فِي الْهَوَاء تفيئه الرِّيَاح مرّة هَكَذَا وَمرَّة هَكَذَا (el-Gazzâlî, Kavâidu’l-Akâid, s. 77) 💠Aynı kitabın devamında şöyle der: — «Kelâm ilminin faydasının; hakikatleri keşfetmek ve onları olduğu gibi tanımak olduğu sanılabilir. Heyhat! Bu şerefli talebi (hakikati bulmayı) gerçekleştirmede kelâmda (kesinlikle) yeterlilik yoktur. Belki de kelâmda kafa karışıklığı ve saptırma, hakikati ortaya çıkarma ve hakikati açıklamaya oranla daha fazladır. Eğer sen bu sözleri bir muhaddisten veya bir 'Haşevî'den (!) duysaydın, belki de aklına 'insanlar bilmedikleri şeyin düşmanıdır' fikri (ve düşüncesi) gelirdi. Öyleyse bu sözleri; kelâmı bizzat tecrübe etmiş, kelâmcıların ulaşabileceği en son dereceye kadar onda derinleşmiş, sonra da bu tecrübenin hakikati sonucunda ona sırt çevirmiş, kelâmla ilgili diğer ilimlerde de derinleşmiş ve bu yolla (kelâm metoduyla) marifet hakikatlerine giden yolun kapalı olduğunu bizzat tahkik etmiş olan birinden (benden) dinle.» قد يظن أن فائدته — يعني علم الكلام — كشفُ الحقائق ومعرفتها على ما هي عليه، وهيهات؛ فليس في الكلام وفاءٌ بهذا المطلب الشريف، ولعلَّ التخليطَ والتضليلَ فيه أكثرُ من الكشف والتعريف. وهذا إذا سمعته من محدِّث أو حشويٍّ ربما خطر ببالك أن الناس أعداء ما جهلوا، فاسمع هذا ممن خبر الكلام ثم قلاه بعد حقيقة الخبرة، وبعد التغلغل فيه إلى منتهى درجة المتكلِّمين، وجاوز ذلك إلى التعمق في علوم أُخَر تناسب نوع الكلام، وتحقَّق أن الطريق إلى حقائق المعرفة من هذا الوجه مسدود (el-Gazzâlî, Kavâidu’l-Akâid, s. 101) 💠İbnu’l-Vezîr [ö.840] yukarıdaki sözlerin bir kısmını el-Gazzâlî'den naklettikten sonra şöyle demiştir: — «Ve el-Gazzâlî’nin 'el-Munkizu mine’d-Dalâl' adlı kitabında da Kelâm ilmini yeren ve bu 'ilmin' delillerinin yakîn (kesin bilgi) ifade etmediğini söyleyen buna benzer ifadeleri mevcuttur. Ayrıca 'et-Tefrika beyne’l-Îmân ve’z-Zendaka' adlı kitabında Kelâm 'ilminden' bahsederken bizzat şu lafızları kullanmıştır: "Eğer (gerçeği gizleyip) idare-i maslahat yapmayı terk etseydik, bu ilme dalmanın haram olduğunu açıkça söylerdik."» وله في كتاب «المنقذ من الضّلال والمفصح بالأحوال» مثل هذا في ذمّ الكلام، والقول بأنّ أدلّته لا تفيد اليقين. وقال أيضًا في كتاب «التّفرقة بين الإيمان والزّندقة» وقد ذكر علم الكلام ما لفظه: «ولو تركنا المداهنة لصرّحنا بأنّ الخوض في هذا العلم حرام» (er-Ravdu’l-Bâsim fî’z-Zebbi ‘an Sunneti Ebi’l-Kâsim, 2/343) İbnu'l-Hatîb (el-Fahr) er-Râzî, el-Îcî ve el-Âmidî'nin de benzer sözleri vardır. والله المستعان
Türkçe
0
1
4
66
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
⚫ ŞİRK bir felsefedir: — İlk önce ilah tenzîh edilir. — Ardından fiillerden ta'tîl edilir. — Ardından sıfatlardan ta'tîl edilir. — Ardından çok uzak görülür. — Ardından bağlantı kopar. — Ardından aracılar devreye girer. — Aracılar ulaşılamaza ulaşırlar. — Dua ve ibadet edilirler. — Dua ve ibadetleri iletirler. — Şefaat ederler. 💠 İbnu'l-Kayyim el-Cevziyye bunu Nûniyyesinde şöyle tarif eder: — «Bil ki; Şirk ve Ta'tîl, var olduklarından beri hiç şüphesiz birbirinin yoldaşıdırlar. Her muattil, her zaman ve kaçınılmaz olarak (aynı zamanda) bir müşriktir; bu, apaçık bir gerçektir. Çünkü kul; belayı defedecek ve insanın muhtaçlığını giderecek bir varlığa (fıtraten) muhtaçtır. Tüm ihtiyaçlarında O’na yönelir ve güven bulmak için O’na sığınır. Şayet Allah’ın vasıfları, fiilleri ve her mekanın üzerindeki yüceliği nefyedilirse; Kullar (sığınacak bir merci bulamadıkları için) O’ndan başkasına sığınırlar. İşte bu (yöneliş), o inkar ve ta'tîl cihetindendir. Dolayısıyla sıfatları yok sayan (muattil), hakikatte tevhidi de yok saymıştır. İşte bunlar, birbirine bağlı iki "ta'tîl"dir. Bu iki durum da Nuh’tan (aleyhisselâm) Kur’an ile gönderilen (Efendimize) kadar tüm rasullerin lisanıyla reddedilmiş ve geçersiz kılınmıştır.» والله المستعان
Türkçe
0
4
16
463
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
ATEİZM'DEN ŞARTLI İSTİFA Ateizm'den şartlı olarak istifa eden bir kişi, ya her ayeti ve hadisi şartlarına göre tevil eder, ya her ne zaman şartlarını ihlal eden bir ayet veya hadisle karşılaşsa, şartlı kabul ettiği dinden irtidâd eder, ya da şartlı olarak kabul ettiği dinin münafığı olur nefsî veya birtakım dünyevî menfaatleri uğruna. 💠 Allâh Te'âlâ ise Kur'ân'da bu durumu şöyle açıklar: — «İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ancak (şekk ve şart ile) bir kıyı üzerinde ibadet eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa onunla mutmain olur. Şayet başına bir fitne gelirse, yüzüstü (irtidâd ederek dinden) döner. O, dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık hüsran budur.» (Hac Suresi, 11) 💠 İmâm es-Sem'ânî bu ayetin tefsîri hakkında şöyle demiştir: — «"İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ancak bir kıyı/kenar üzerinde (alâ harfin) ibadet eder." (Hac, 11) Mucâhid şöyle demiştir: "Yani şekk/şüphe üzerinde (ibadet eder)." Zeccâc ise şöyle demiştir: "Bir kenar üzerinde" demek; dine tam yerleşmiş bir şekilde girmemek, ona tüm benliğiyle dahil olmamaktır. Yine denilmiştir ki: "Allah’a bir kenar üzerinde ibadet eder" ifadesi; "zayıflık üzere" demektir. Tıpkı bir şeyin tam kenarında/ucunda duran kimse gibi; ayağı zayıf basar ve (zemini) istikrarlı değildir. Bazıları da; "bir yön/taraf üzerinde" (alâ cihetin) demiş ve bu "yönü" şöyle tefsir etmişlerdir: — "Eğer kendisine (umduğu) bir hayır dokunursa onunla mutmain olur." Yani iman üzere sabit kalır, ondan razı olur ve ona sükûnetle bağlanır. — "Şayet başına bir fitne gelirse..." Yani (umduğunu bulamayıp) bir imtihan, sıkıntı veya bela gelirse; — "Yüzüstü geri döner." Yani topukları üzerinde (eski haline) geri döner ve dinden çıkıp (mürted olur). — "Dünyayı da ahireti de kaybetmiştir." Dünyadaki kaybı; umduğu ve talep ettiği şeylerin elinden kaçıp gitmesidir. Ahiretteki kaybı ise; ateşte ebedi kalmasıdır.» 💠 Hâfız el-Beğavî bu âyetin tefsîri hakkında şöyle demiştir: — «"İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’a ancak bir kıyı/kenar üzerinde ibadet eder." (Hac, 11) "Müfessirlerin çoğu; bunun "şüphe içinde" (alâ şekkin) demek olduğunu söylemişlerdir. Kelimenin aslı; bir şeyin kenarı, ucu, kıyısı ve tarafı manasına gelen "harf"ten gelir. Bir dağın veya duvarın kenarında durup da orada sabit/istikrarlı olamayan kimsenin durumu gibidir. Dinde şüphe içinde olan kimseye; dinin (merkezinde değil de) bir kenarında ve kıyısında olduğu, ona sebat ederek ve tam yerleşerek girmediği için "Allah’a bir kenar üzerinde ibadet ediyor" denilmiştir. Bunun asıl manası; bir dağın uçurum kenarında duran kimse gibi sarsıntılı ve kararsız olmasıdır. Duruşundaki zayıflıktan dolayı, o kenarın iki yanından birine (uçuruma) yuvarlanma ihtimali her an mevcuttur. Şayet onlar (her halükarda); bollukta şükrederek, darlıkta ise sabrederek Allah’a ibadet etselerdi, "bir kenar üzerinde" (kararsız) olmazlardı. Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "O münafıktır; Allah’a kalbiyle değil, sadece diliyle ibadet eder."» 💠 Yine Hâfız İbn Kesîr ise bu âyetin tefsîri hakkında şöyle demiştir: — «Mucâhid, Katâde ve diğerleri; "bir kıyıdan/kenar üzerinde" (alâ harfin) ifadesini; "şüphe içinde" (alâ şekkin) şeklinde açıklamışlardır. Diğerleri ise bunu; "bir uçta/kenarda" (alâ tarafin) olarak açıklamışlardır. Dağın kenarına da "harf" denilmesi bundandır; yani dağın en uç noktası/kıyısı demektir. Bunun manası şudur: O kişi dine (tüm benliği ile değil, ancak) en uçtan/kıyıdan girmiştir. Eğer umduğu şeyi bulursa istikrar sağlar; aksi takdirde hızla uzaklaşıp (dinden çıkar).» 💠 Maverdî, Kurtubî ve Şevkânî ise, ayetteki "ala harfin"in (ala şartin, yani); şart üzere anlamına da geldiğini de belirtmişlerdir. — Şayet bu ayet ve tefsirleri üzerinde yeterince tedebbür ve tefekkür edilirse, bir çok eski şartlı ve şüpheli ateistin esasında Allah'a tüm benliğini değil, ancak şartlı imanını sunduğunu görür. Şayet hevâsı ile umduğunu bulursa kenarda kıyıda bir süre sabit kalır, şayet hevâsı ile umduğunu bulamazsa riddet uçurumuna yuvarlanıp eski haline döner. والله المستعان
Tâlib@TalibTRB

GİZLİ ATEİSTLİK; BİR NİFAK PROFİLİ Mu'tezile ve Cehmî kafalı reformistler Hanefîliği truva atı olarak kullanıp, Sünnî çizgiye bir alttan bir üstten vuruyorlar. Hanefî kitle de bunları pohpohlayıp alkışlıyor. İleride "ühü ühü" yok ama kendi kitlenizden Sahîh Buhârî ve Sahîh Muslim'i dinamitleyen gençler çıkarsa. Gizli ateistlik bir nifak profilidir. Allâh ﷻ bize bu profili şöyle açıklıyor: — «Onlara: İnsanların (yani Muhâcir ve Ensârın) iman ettiği gibi siz de iman edin, denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin (aklı kıt, ahmak kişilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler. Bilin ki, asıl sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).» (Bakara Sûresi, 13) Hemen devamında ise şöyle buyurur ﷻ: — «(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran küfür ve şirk önderleri) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: "Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz" , derler.» (Bakara Sûresi, 14) Saf ve katıksız, ilk dönem Sünnî literatürünü, Sahâbe, Tâbi'în, Buhârî, Muslim, Abdullah bin el-Mubârek, Sufyân es-Sevrî, İbn Uyeyne, Mâlik, eş-Şâfi'î, Ahmed, İshâk ve benzeri imamların elinden alırsanız, elinizde ne Mu'tezile, ne Cehmî, ne Murcie, ne de başka bir akımın literatürü kalmaz. Ve o dönem sadece bu iki hendek vardı. Mu'tezile ve Cehmîler de (ki çoğu Hanefî fıkhına tâbî idi) açıkça Sahâbe ve Tâbi'în imamlarını cehâletle ve kıt akıllı olmakla suçluyor ve hatta imamları tekfir ediyorlardı bir çok konuda. Daha sonra bunların tinerle inceltilmiş, lakin daha tehlikeli hale gelmiş olan kelam ekolü versiyonları ortaya çıkmıştır ve bu sefer "Sünnî" adıyla "Sünnîliğe" vurmaya başlamışlardır. Günümüzde de bir benzeri yaşanıyor ve Sünnî esas ve ilkeleriyle taban tabana zıt olan görüş ve fikirler savunmalarına rağmen, Sünnî çizgideymiş gibi meydanda at koşturuyorlar ve zehri, alıştıra alıştıra yavaş yavaş veriyorlar. İmâm Ebû Nasr es-Siczî [ö. 444] ise 1000 yıl önce bu durumu şöyle tarif ediyor: "Daha sonra Ehl-i Sünnet; bu (Mutezile ve benzerlerinden) sonra, kendilerinin 'ittibâ ehli' olduğunu iddia eden bir toplulukla imtihan edildi. Bunların zararı, Mutezile ve diğerlerinin zararından daha fazladır. Bunlar: - Ebû Muhammed bin Kullâb, Ebû’l-Abbâs el-Kalânisî ve Ebû’l-Hasan el-Eş'arî'dir. - Onlardan sonra ise: Sicistan’da Muhammed bin Ebî Terîd (Ebû Mansûr el-Mâturîdî), Basra’da Ebû Abdullah bin Mucâhid; - Bizim zamanımızda ise Bağdat’ta Ebû Bekr el-Bâkıllânî, Horasan’da Ebû İshak el-İsferâyînî ve Ebû Bekir bin Fûrek’tir. Bunlar, Mutezile'nin bazı sözlerini reddederler; fakat Ehl-i Eser’e, Mutezile'ye reddiye verdiklerinden daha fazla reddiye verirler. Bunlardan sonra ise Kerrâmiyye ve Sâlimiyye ortaya çıktı ve onlar da çirkin sözler söylediler. Bunların tamamı, insanları Sünnet’e muhalefet etmeye ve hadisi terk etmeye çağıran dalâlet önderleridir. Kendilerinden çekindikleri veya heybetinden korktukları bir 'ittibâ ehli' (hadis âlimi) onlara hitap ettiğinde: 'İnancımız aslında sizin söylediğinizdir, biz kelâmı sadece düşmanlarla münazara etmek için öğreniyoruz' derler. Oysa söyledikleri bu söz yalandır; sadece hadis ashabının kendilerini kınamaması için bu şekilde gizlenmektedirler. Kim benim bu sözümü inkar ederse, onların (kelâmcıların) söylediklerine uygun bir hadis getirsin! Allah’a hamdolsun ki buna asla bir yol bulamazlar. Ve Peygamber ﷺ’den şöyle dediği sabit olmuştur: «Ümmetim adına en çok saptırıcı imamlardan korkarım»." (es-Siczî, Risâletu's-Siczî ilâ Ehli Zebîd, s. 346) Günün sonunda bu Mutecehhim sözde Sünnî ekolü, ya aslında Sünnî olmadıklarını ve selef âlimlerine ve Ehli Hadis ulemânın akîdelerine açıkça düşman olduklarını ilan edecekler, ya da akîdelerini gizleyen münâfıklar gibi meydanda at koşturmaya devam edecekler. Bunun Elif-Bêsi böyledir. Lâmı Cîmi yoktur. Hakkı bâtıl ile, bâtıl hakk ile ancak bir yere kadar karıştırabilirler. Er ya da geç Hakk zâhir olur ve bâtıl zelîl olur, herkes de kendi hendeğinde oturur. Ama sonra olan, yine sapan kitlelere olur. Ateistken şartlı müslüman olan tiplerden hayır beklemeyin. O bir balondur. Şişer ve patlar. Sünnî menhec ve akîde ise bâkî kalır, Allah'ın emri gelinceye kadar. والله المستعان ولا حول ولا قوة إلا بالله

Türkçe
0
3
11
457
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
Kur'an ve Sünnet'i böyle okuyan, mutlaka Allah ﷻ ve Rasûl'ü ﷺ hakkında kötü bir zanda bulunur:
Tâlib tweet media
Tâlib@TalibTRB

『 Mu'attıla, Cehmiyye ve Kelamcılar ALLAH HAKKINDA KÖTÜ ZAN BESLİYORLAR 』 İbnu'l-Kayyim (rahimehullâh) şöyle demiştir: "Kim Allah Teâlâ hakkında; O'nun Kendisi, sıfatları ve fiilleri hakkında verdiği haberlerin: — Zahirinin batıl, teşbih ve temsil olduğunu, — Hak olanı ise terk edip haber vermediğini, — Hakkı ancak uzak işaretlerle kapalı bıraktığını, — Ona sadece bilmece gibi işaretlerle değinip açıkça ifade etmediğini, — (Buna karşılık) Daima teşbih, temsil ve batıl olanı açıkça telaffuz ettiğini, —Ve mahlukatından; Kelâmını (manalarını) yerlerinden kaydırarak (tahrif) ve asıl olmayan tevillere saparak zihinlerini, güçlerini ve fikirlerini yormalarını istediğini, — Onlardan; açıklama ve beyandan ziyade bilmece ve bulmacalara benzeyen zorlama ihtimaller ve teviller peşinde koşmalarını talep ettiğini, — İsim ve sıfatlarının tanınması hususunda kullarını Kitabı'na değil de kendi akıl ve görüşlerine havale ettiğini, — Bilakis Allah'ın -Hakkı en açık şekilde beyan etmeye ve kullarını batıl inanca düşüren lafızlardan kurtarmaya gücü yettiği halde- kullarının Kendi kelâmını kendi dillerinden ve hitaplarından bildikleri mana üzere hamletmemelerini (ve anlamamalarını) murat ettiğini, — Ve bunu yapmayıp, onları hidayet ve beyan yolunun dışındaki yollara sevk ettiğini zannederse; ...İşte o kimse Allah hakkında kötü zanda bulunmuştur. Zira eğer bu kişi; 'Allah, bu Muattıla (Cehmiyye) ve seleflerinin ifade ettiği açık lafızlarla hakkı ifade etmeye muktedir değildir' derse, Allah'ın kudretine acziyet nispet ederek kötü zanda bulunmuş olur. Yok eğer; 'Allah muktedirdir ama beyan etmedi; hakkı açıkça söylemekten vazgeçip insanları batıla ve fasid inançlara düşüren lafızlara yöneldi' derse, o zaman Allah'ın hikmetine ve rahmetine kötü zanda bulunmuş olur. Ayrıca (Cehmî/Kelamcı) kendisinin ve önderlerinin -Allah ve Rasûlü'nün aksine- hakkı en açık şekilde ifade ettiklerini; hidayet ve hakkın kendi sözlerinde olduğunu, Allah'ın kelâmının zahirinin ise sadece teşbih, temsil ve dalâlet olduğunu iddia etmiş olur. Bu, Allah hakkında beslenen en kötü zandır! İşte tüm bunlar, Allah hakkında cahiliye zannıyla hak olmayan kötü zanlarda bulunanlardır." (Zâdu'l-Me'âd, c. 3, s. 268-269)

Türkçe
0
0
8
83
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
ALLAH'IN SESİ VE SESLENİŞİ İmam el-Buhârî (rahimehullâh) şöyle demiştir: — «Şüphesiz Allah Azze ve Celle (kıyamet günü) öyle bir sesle nida eder ki; onu uzaktaki de tıpkı yakındaki gibi işitir. Bu (vasıf), Allah Azze ve Celle’den başkası için söz konusu değildir. Ebû Abdillah (el-Buhârî) şöyle dedi: "İşte bunda; Allah’ın sesinin mahlukatın seslerine benzemediğine dair bir delil vardır. Çünkü Allah’ın -Celle Zikruhû- sesi, yakından işitildiği gibi uzaktan da işitilir. Ayrıca melekler O’nun sesinden dolayı baygınlık geçirirler; halbuki melekler birbirlerine seslendiklerinde bayılmazlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Öyleyse (bile bile) Allah’a eşler/benzerler (endâd) koşmayın.' (Bakara Suresi, 22). Dolayısıyla Allah’ın sıfatı için ne bir eş (nid), ne bir benzer (misl) vardır. O’nun sıfatlarından hiçbir şey mahlukatta bulunmaz (ve özdeş değildir)."» 📚 (el-Buhârî, Halku Ef'âli'l-İbâd, 98)
Tâlib@TalibTRB

İki Nidâ Arasındaki Fark, Kelâmullâh Ve Sıfatlar Hususundaki Önemli Bir Kâide Ebû Ahmed el-Kerecî el-Kassâb [ö.360] (rahimehullâh) şöyle demiştir: — «Allah Teâlâ’nın şu kavli: "Sana Musa’nın haberi geldi mi? Hani Rabbi ona mukaddes vadi Tuva’da seslenmişti (nâdâhu)." (Nâziât Suresi, 15-16) Bu ayet; Kur’an’ın Allah’ın mahluk olmayan kelâmı olduğuna ve Allah’ın bizzat (tekellumen) konuştuğuna delildir. Çünkü "nidâ" (seslenme), kaçınılmaz olarak işitilen bir kelâmdır (sözdür). Kelâm mutekellime (konuşana) aittir, nidâ da ondandır ve onun sıfatlarından biridir. O (Allah) ise tüm sıfatlarıyla birlikte mahluk değildir (yaratılmamıştır). Sonra Allah, Firavun’dan haber vererek şöyle buyurmuştur: "(Firavun) adamlarını topladı ve seslendi (fe nâdâ)." (Nâziât Suresi, 23-24) Firavun’un nidâsı (seslenmesi) mahluktur; çünkü nidâ eden (munâdî) varlık mahluktur. Her sıfat (mâhiyet ve keyfiyyetinde), vasfettiği kişiye (mevsûfa) tabidir. Eğer mevsuf (sıfatın sahibi) mahluk ise kelâmı da mahluktur; eğer mevsuf Hâlık (yaratıcı) ise kelâmı da mahluk değildir. Bu durum gayet açıktır.» 📚 (el-Kassâb, Nuketu'l-Kur'ân, 4/477)

Türkçe
0
2
6
259
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
Sosyal medyada asıl olan güven değil, güvensizliktir.
Türkçe
0
0
6
89
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
— «Ve işte ölüm sarhoşluğu gerçekten gelip çatmıştır! Oysa bu öteden beri kendisinden kaçtığın şeydi.» (Kâf Sûresi, 19)
Tâlib tweet media
Türkçe
0
0
5
87
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
SIFATLAR HUSUSUNDA ÖNEMLİ BİR KÂİDE: «Her sıfat (mâhiyet ve keyfiyyetinde), vasfettiği kişiye (mevsûfa) tabidir. Eğer mevsûf (sıfatın sahibi) mahlûk ise sıfatı da mahluktur; eğer mevsûf Hâlık (yaratıcı) ise sıfatı da mahlûk değildir. Bu durum gayet açıktır.»
Tâlib@TalibTRB

İki Nidâ Arasındaki Fark, Kelâmullâh Ve Sıfatlar Hususundaki Önemli Bir Kâide Ebû Ahmed el-Kerecî el-Kassâb [ö.360] (rahimehullâh) şöyle demiştir: — «Allah Teâlâ’nın şu kavli: "Sana Musa’nın haberi geldi mi? Hani Rabbi ona mukaddes vadi Tuva’da seslenmişti (nâdâhu)." (Nâziât Suresi, 15-16) Bu ayet; Kur’an’ın Allah’ın mahluk olmayan kelâmı olduğuna ve Allah’ın bizzat (tekellumen) konuştuğuna delildir. Çünkü "nidâ" (seslenme), kaçınılmaz olarak işitilen bir kelâmdır (sözdür). Kelâm mutekellime (konuşana) aittir, nidâ da ondandır ve onun sıfatlarından biridir. O (Allah) ise tüm sıfatlarıyla birlikte mahluk değildir (yaratılmamıştır). Sonra Allah, Firavun’dan haber vererek şöyle buyurmuştur: "(Firavun) adamlarını topladı ve seslendi (fe nâdâ)." (Nâziât Suresi, 23-24) Firavun’un nidâsı (seslenmesi) mahluktur; çünkü nidâ eden (munâdî) varlık mahluktur. Her sıfat (mâhiyet ve keyfiyyetinde), vasfettiği kişiye (mevsûfa) tabidir. Eğer mevsuf (sıfatın sahibi) mahluk ise kelâmı da mahluktur; eğer mevsuf Hâlık (yaratıcı) ise kelâmı da mahluk değildir. Bu durum gayet açıktır.» 📚 (el-Kassâb, Nuketu'l-Kur'ân, 4/477)

Türkçe
0
0
5
179
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
İki Nidâ Arasındaki Fark, Kelâmullâh Ve Sıfatlar Hususundaki Önemli Bir Kâide Ebû Ahmed el-Kerecî el-Kassâb [ö.360] (rahimehullâh) şöyle demiştir: — «Allah Teâlâ’nın şu kavli: "Sana Musa’nın haberi geldi mi? Hani Rabbi ona mukaddes vadi Tuva’da seslenmişti (nâdâhu)." (Nâziât Suresi, 15-16) Bu ayet; Kur’an’ın Allah’ın mahluk olmayan kelâmı olduğuna ve Allah’ın bizzat (tekellumen) konuştuğuna delildir. Çünkü "nidâ" (seslenme), kaçınılmaz olarak işitilen bir kelâmdır (sözdür). Kelâm mutekellime (konuşana) aittir, nidâ da ondandır ve onun sıfatlarından biridir. O (Allah) ise tüm sıfatlarıyla birlikte mahluk değildir (yaratılmamıştır). Sonra Allah, Firavun’dan haber vererek şöyle buyurmuştur: "(Firavun) adamlarını topladı ve seslendi (fe nâdâ)." (Nâziât Suresi, 23-24) Firavun’un nidâsı (seslenmesi) mahluktur; çünkü nidâ eden (munâdî) varlık mahluktur. Her sıfat (mâhiyet ve keyfiyyetinde), vasfettiği kişiye (mevsûfa) tabidir. Eğer mevsuf (sıfatın sahibi) mahluk ise kelâmı da mahluktur; eğer mevsuf Hâlık (yaratıcı) ise kelâmı da mahluk değildir. Bu durum gayet açıktır.» 📚 (el-Kassâb, Nuketu'l-Kur'ân, 4/477)
Tâlib@TalibTRB

"Ce'ale" Kavramı Üzerinden Cehmiyye'ye Reddiye Ebû Ahmed el-Kerecî el-Kassâb [ö.360] (rahimehullâh) şöyle demiştir: — «Allah Teâlâ’nın şu kavli: "Onlar, Rahman’ın kulları olan melekleri dişi kıldılar (ce'alû). Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır." (Zuhruf Suresi, 19) Bu ayet birden fazla hususa delalet eder: İlki: Cehmiyye’ye bir reddiyedir. Ayetin başında geçen "melekleri dişi kıldılar" (ce'alû) ifadesi; "ce'ale" fiilini Kur'an'ın yaratılmış olduğuna yol bulabilmek için her zaman "yaratmak" manasında kullanan (Cehmiyye) ekolüne bir cevaptır. Zira onlar (Cehmiyye), buradaki "ce'ale" (kıldılar/yaptılar) fiilini "yaratmak" manasına asla çekemezler. Çünkü kâfirlerin melekleri dişi olarak "yaratmış" olmaları imkansızdır. (Aksine buradaki mana şudur:) Onlar Allah’a iftira atmışlar, O’nun hakkında batıl bir iddiada bulunmuşlar ve küfre girmişlerdir.» (el-Kassâb, Nuketu'l-Kur'ân, 4/125)

Türkçe
0
0
7
555
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
"Ce'ale" Kavramı Üzerinden Cehmiyye'ye Reddiye Ebû Ahmed el-Kerecî el-Kassâb [ö.360] (rahimehullâh) şöyle demiştir: — «Allah Teâlâ’nın şu kavli: "Onlar, Rahman’ın kulları olan melekleri dişi kıldılar (ce'alû). Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır." (Zuhruf Suresi, 19) Bu ayet birden fazla hususa delalet eder: İlki: Cehmiyye’ye bir reddiyedir. Ayetin başında geçen "melekleri dişi kıldılar" (ce'alû) ifadesi; "ce'ale" fiilini Kur'an'ın yaratılmış olduğuna yol bulabilmek için her zaman "yaratmak" manasında kullanan (Cehmiyye) ekolüne bir cevaptır. Zira onlar (Cehmiyye), buradaki "ce'ale" (kıldılar/yaptılar) fiilini "yaratmak" manasına asla çekemezler. Çünkü kâfirlerin melekleri dişi olarak "yaratmış" olmaları imkansızdır. (Aksine buradaki mana şudur:) Onlar Allah’a iftira atmışlar, O’nun hakkında batıl bir iddiada bulunmuşlar ve küfre girmişlerdir.» (el-Kassâb, Nuketu'l-Kur'ân, 4/125)
Türkçe
0
1
6
355
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
— Eş'arîler'e göre ise, yalanın çirkinliği ancak Sem' (Nass) ile bilinebileceği için, o aklen mumteni' ve naks sayılmaz, ancak ve ancak sem'î delâlet sebebiyle icmâen naks sayılacağı için bu O'nun için muhal sayılır, yoksa aklen muhal ve mumteni olduğu için değil?! (Bkz.: el-Cuveynî, el-İrşâd, s. 332; el-Bâkillânî, Temhîdu'l-Evâ'il, 1/362; et-Taftâzânî, Şerhu'l-Mekâsid, 4/159; el-Îcî, el-Mevâkif, s. 346; er-Râzî, el-Erbe'ûn, s. 172-174) İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye ise "Hikmet, İllet ve Naks" hususunda Râzî'ye hitâben şöyle cevap verir: — «Dördüncü Cevap: (er-Râzî’ye) şöyle denilir: Sen kitaplarında, Allah’tan noksanlığı nefyetmek hususunda aklî bir delilin ikame edilemediğini zikrettin; bu konuda el-Cuveynî ve diğerlerine tabi oldun. Dediniz ki: "Biz Allah Azze ve Celle’den noksanlığı ancak sem’î (naklî) bir delil olan 'icmâ' ile nefyederiz." Yani siz, Allah’tan noksanlığı ne akıllarınızla ne de Rasûlullâh’tan ﷺ nakledilen bir nass ile nefyettiniz; bilakis sadece zikrettiğiniz o icmâ ile nefyettiniz. Bu durumda, ancak üzerinde icmâ sâbit olan hususların nefyedilmesi gerekir. Halbuki bir işin bir "hikmet" ile yapılması, üzerinde nefyine dair icmâ oluşmuş bir konu değildir. Ümmet, Allah’ın fiilleri için bir illet bulunmasının imkansızlığı üzerinde icmâ etmemiştir. Sen bunu (yani hikmeti ve illeti) "noksanlık" olarak isimlendirsen bile, bu isimlendirmen o şeyin nefyine dair bir icmâ oluşmasını zorunlu kılmaz. Eğer dersen ki: "İcmâ ehli noksanlığın nefyinde icmâ etmiştir, bu (hikmet ve illete göre iş yapmak) ise bir noksanlıktır?!" Sana denilir ki: Evet, ümmet noksanlığın nefyinde icmâ etmiştir. Ancak asıl mesele, "bu belirli vasfın (hikmetin ve illetin) bir noksanlık olup olmadığı" ve dolayısıyla üzerinde nefyine dair icmâ bulunup bulunmadığıdır. İşte meselenin başı (ihtilaf noktası) tam da burasıdır. Onu (hikmet ve illeti) ispat edenlere göre bu bir noksanlık değil, kemâlin ta kendisidir; onun nefyedilmesi (yok sayılması) ise noksanlığın ta kendisidir.» (İbnu'l-Kayyim, Şifâ'u'l-Alîl, 2/165) Yine şöyle demiştir: — «Yüz otuz dördüncü vecih: (Vahiyden) yüz çeviren bu kimselerin imamlarından bazıları; Allah Azze ve Celle’yi noksanlıklardan tenzih etmeyi zorunlu kılan aklî bir sebebin bulunmadığını ve bu konuda aslen hiçbir aklî delilin ikame edilemediğini söylerler. Nitekim er-Râzî bunu açıkça ifade etmiş, el-Cuveynî ve benzerlerinden de böyle tevarüs etmiştir. Onlar derler ki: "Biz Allah’tan noksanlıkları ancak icmâ ile nefyederiz." Halbuki er-Râzî ve (sıfatları) nefyeden diğerleri, icmâın delaletine (ve kesinliğine) bizzat kendileri dil uzatmış; icmâın kat'î değil, zannî bir delil olduğunu beyan etmişlerdir. Bu durumda bu topluluk, Allah’ı noksanlıklardan tenzih etme konusunda kesin bir bilgiye (yakîne) sahip değillerdir; bilakis bu hususta ellerindeki en ileri düzey şey ancak zandır.» (İbnu'l-Kayyim, es-Savâ'iku'l-Mursele, 4/1228) والله المستعان
Mehmet YALÇIN@mehmetyalcinhc

Hanefî-Mâturîdî muhakkiklerden Ebu'l-Berakât en-Nesefî (ö. 710/1310) şöyle demiştir: "Allâh Teâlâ zulme, sefihliğe ve yalana güç yetirmek ile vasıflanamaz. Çünkü [aklen] muhal olan şeyler kudret [sıfatı]ın altına girmez." 📖 Nesefî, El-İ'timâd fi'l-İ'tikâd (Şerhu'l-'Umde), thk. Nâdir Ebû Ömer (Beyrût: Mektebetu Dâru'l-Fecr, 2020), s. 312

Türkçe
0
1
10
295
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
📜 İmâm Ahmed bin Hanbel [ö.241] (rahimehullâh) ve İlmî Mirası 4. Yüzyılın Kitapçısı "el-Fihrist" sâhibi İbnu’n-Nedîm [ö.385] şöyle demiştir: — «Ahmed bin Hanbel: O, Ebû Abdillah Ahmed bin Hanbel’dir. Şu kitaplara sahiptir: — Kitâbu’l-İlel — Kitâbu’t-Tefsîr — Kitâbu’n-Nâsih ve’l-Mensûh — Kitâbu’z-Zuhd — Kitâbu’l-Mesâil — Kitâbu’l-Fedâil — Kitâbu’l-Ferâiz — Kitâbu’l-Menâsik — Kitâbu’l-İmân — Kitâbu’l-Eşribe — Kitâbu Tâati’r-Rasûl — Kitâbu’r-Reddi ale’l-Cehmiyye — Kitâbu’l-Musned: Kırk küsur bin hadis içermektedir. Ahmed bin Hanbel’in, Abdullah adında bir oğlu vardır; kendisi sika (güvenilir) biridir ve ondan hadis dinlenir/rivayet edilir. Ayrıca (diğer oğlu) Sâlih bin Ahmed ve onun oğlu (Ahmed'in torunu) Zuheyr bin Sâlih vardır; Zuheyr, hicri üç yüz üç (303) senesinde vefat etmiştir.» 📚 (İbnu'n-Nedîm, el-Fihrist, 2/100)
Tâlib tweet media
Türkçe
0
1
9
226
Tâlib retweetledi
Tâlib
Tâlib@TalibTRB·
HİCRÎ 803 OLAYLARINDAN (Eş'arî Akîde Terörü ve Dârimî Hazımsızlığı) İbn Hacer el-Askalânî [ö.852] şöyle kaydetmiştir: — «(Hicri 803 yılı) Muharrem ayının yirmi beşinde; camide, Muhaddis Cemâleddîn Abdullah İbnu’ş-Şerâihî’ye (ders halkasında) Osman ed-Dârimî’nin "er-Reddu ale’l-Cehmiyye" kitabı okunmaktaydı. O sırada (Mutecehhim) Zeyneddin Ömer el-Kefîrî yanlarına gelerek (kitabın okunmasına) karşı çıktı ve yaygara kopardı. Kitabın bir nüshasını alıp (Eş'arî) Mâliki kâdısına götürdü. Kâdı, okuyucuyu; yani İbrahim el-Melekâvî’yi çağırttı ve ona çok ağır konuştu. Ardından İbnu’ş-Şerâihî’yi de çağırttı; ona sözlü olarak hakaret edip eziyet etti ve hapse atılmasını emretti. Ayrıca İbnu’ş-Şerâihî’ye ait olan (kitap) nüshasını parçalattı. Sonra okuyucuyu (Melekâvî’yi) tekrar çağırttı ancak o (korkudan) gizlenmişti. Daha sonra onu huzuruna getirtti ve akîdesini sordu. Melekâvî: "Rasûlullâh’tan ﷺ gelene iman etmek!" diye cevap verdi. Kâdı bu cevaba çok sinirlendi ve onun tazir edilip (cezalandırılmasını) emretti. Bunun üzerine o, tazir edildi, dövüldü ve (insanlara ibret olsun diye sokaklarda) dolaştırıldı. Bir hafta sonra kâdı onu tekrar çağırttı; zira kendisi hakkında söylendiği kulağına gelen (Melekâvî’ye ait) bir söz kâdıyı öfkelendirmişti. Onu ikinci kez dövdürdü, hakkında (suçunu) münâdiyle duyurttu ve bir ay hapse mahkum etti.» 📚 (İbnu Hacer el-Askalânî, İnbâu’l-Ghumr bi-Enbâi’l-Umr, 2/141) OLAYIN İBNU HİCCÎ KAYDI ⤵️
Tâlib tweet media
Türkçe
1
1
8
240