Yaşlı babacığım 78 yaşında hala hapiste.
Duyduğuma göre babamda Alzheimer belirtileri varmış.
Haftalık ziyaretçi görüş saati 1 saat olduğunu unutmuş ve ziyarette anneme "görüş iki saatti değil mi" diye sormuş.
Ve kardeşimin oğlu 2-3 yıldır mühendis olduğu halde onun hala fakültenin 3. sınıfında olduğunu sanıyormuş.
78 yaşında yaşlı ve hasta bir adamdan ne isterler?
Sadece babamı anmaktan da utanıyorum
zira babam gibi nice yaşlılar var.
Ama o benim babam ya.
Beni yetiştiren adam ya.
Bana kitap aşkını öğreten ustam ya.
Savcıyken yanlış bulduğu şahsi bir tavrımdan dolayı beni makamımda fırçalayan ve haddimi bildiren bilgem ya.
Kulağı büyük ölçüde işitmiyormuş, anneciğim kulak cihazı almayı düşünüyordu.
Başında bir şişlik çıkmış.
Anlayacağınız babacığım hasta...
Benim 9 yılım soldu gitti,
babamın ömründeki son sahneler hapiste yıkılıp gidiyor...
Babam artık bir mahkum değil,
zamana emanet edilmiş bir hatıra gibi…
Ama ne hazin ki hatıralarını bile yavaş yavaş kaybederek.
Kulağı dünyaya kapanırken,
dünya ona daha sert bağırıyor.
O artık zamanı karıştırmıyor
sadece zaman onu yavaş yavaş silmeye başlıyor.
Bir saatlik görüşü iki saat sanması bir unutkanlık değil;
insanın zamana tutunmaya çalışırken parmaklarının kaymasıdır.
Çünkü insan, sevdiğiyle geçirdiği zamanı uzatmak ister akıl giderken bile kalp süreyi büyütür.
Bir dede düşünün…
Torununun büyüdüğünü unutmuş.
Ama bu unutmak değildir aslında.
Hatıraların donduğu o vahim durak.
Bazı insanlar geçmişte yaşamaz;
geçmiş, onların içinde donup kalır.
Torunun hala üçüncü sınıfta…
Çünkü onun zihninde hayat hala orada güzel.
Ömrünün son perdesinde,
en çok evladına yaslanması gereken zamanda,
hapishanenin puslu duvarlarına yaslanıyor.
İnsan yaşlanınca çocuklaşır derler.
Ama çocuklaşan bir insanın hapse atılması,
insanlığın yetişkinliğini kaybettiğinin ilanı değil mi?
Her yaşlı ve hasta mahkum,
bu çağın alnına yazılmış ayrı bir utançtır.
Bazı ölümler mezarda olmaz.
Bazı ölümler, hafızanın silinmesiyle başlar.
Bir insanın adını unutması,
aslında dünyanın onu unutmaya başlamasıdır.
Ve en acısı da o hala yaşıyorken.
Babam artık günleri saymıyor;
günler onu sayıyor… eksilterek.
Keşke hapisten hiç çıkmadan senin yerine de yatabilseydim baba.
Zaten hapisten çıkmayı hiç tasavvur etmemiştim.
9 yıla 4 yıl daha ekler hiç olmazsa ömrünün sonbaharında seni oralara düşürmezdim.
Yazık ki böyle bir uygulama yok.
Ama nobran zaman ve mekanın hikayesi bu.
Ben yanarken sen kanıyordun.
Şimdi sen yanarken ben kanıyorum.
Değişmeyen iki şey var: yanmak ve kanamak.
Biliyorum…
Yaşarsam ve yaşarsan belki bir gün beni tanımakta zorlanacaksın.
Belki adımı hatırlamayacaksın.
Ama şuna inanıyorum:
Sevgi, hafızadan önce başlar
ve hafızadan sonra da bitmez.
Ve ben hala oradayım.
O demir kapıların önünde,
o bir saatlik görüşün içinde,
o yarım kalan cümlelerin arasında…
LİBYA HALK EDEBİYATINDAN
Eve giren adam; evde tek başına yaşayan eşini ağlar halde gördü ve ağlamasının sebebini sordu?
-Kadın: Evimizin önündeki ağaca konan kuşlar beni türbansız görebiliyor ve bu durumda Allah'a karşı günak işlemiş olabilirim; onun için ağlıyorum dedi.
-Adam: Karısının Allah korkusu duyarlılığından çok etkilendi; karısını kucakladı, alnından öptü, kazma kürek hazırladı ve karısını rahatsız eden kuşların konduğu ağacı kökünden söktü.
Adam çalışıyordu; işe gidiş dönüş saatleri belliydi, günlerden bir gün çalıştığı yerde doğan bir arızadan dolayı eve erken geldi, kapıyı açtı ve karısına sürpriz yapmak için sessizce içeri girdi ve hayatının sürpriziyle karşılaştı.
Kuşların onu türbansız görmesinin iffetine halel getireceğini düşünen eşi; aşığının koynunda gününü gün ediyordu.
Adam gördüğü durum karşısında şaşkındı, eşi ve aşığına hissetirmeden ihtiyaç duyabileceği birkaç parça eşyayı aldı, evden çıktı ve önüne çıkan ilk yoldan dönmemek üzere yaşadığı şehri terk etti.
Uzun bir yolculuktan sonra kendisini; kalabalık bir halk toplulu içinde buldu, kalabalıkta herkes şaşkındı ve anlaşılmaz bir uğultu vardı, adam birine yaklaştı ve kalabalığın nedenini sordu?
Kalabalığın nedeni; kraliyet hazinesi çalınmış ve fail bulunamamıştı. Kral; sarayının önüne halkı toplamış ve fail bulununcaya kadar herkesin sarayın önünde kalmasını emretmişti.
Kalabalıkta adamın ilgisini; ayak parmakları üzerinde yürüyen biri vardı ve adam, bu ayak parmakları üzerinde yürüyen adamın kim olduğunu sordu?
Ona; bu adamın kraliyetin din adamı olduğunu, ayağını tam basarsa, istemeyerek karınca ezebileceği Allah korkusuyla ayak parmakları üzerinde yürüdüğünü söylediler.
-Adam: Allah'ım hırsızı buldum beni krala götürün diye çığlık attı; adamı krala götürdüler ve adam krala, hazineyi çalan hırsızın, kraliyetin din adamı olduğu, o değilse benim başımı kesin dedi.
-Kraliyetin din adamını getirdiler; kısa bir sorgudan sonra, karınca ezmemek için parmakları üzerinde yürüyen din adamı hazineyi çaldığını itiraf etti ama! kralın kafasında bir soru kalmıştı, kral döndü ve hazineyi çalanın din adamı olduğunu söyleyen, daha önce hiç görmediği bu şahsa, din adamının hazineyi çaldığını nereden bildin dedi?
Ey kral! sevap kazanmak iddiasıyla davranışlarında Allah korkusunu abartanlar, abartılarını başka suçlarını örtmek için yaparlar dedi.
Güncel yaşamlarında kameralar önünde Allah korkusu pazarlayıp, perde arkasından hakka ve halka ihaneti yaşayanlara gelsin!...
Mahmut Arıkan:
📌Siz; 'Arka Sokaklar' ile bu ülkeye huzur ve güveni getiremezsiniz
📌'Teşkilat' ile devleti güçlendiremezsiniz, karanlık yapıları çökertemezsiniz
📌'Eşref Rüya' ile sağa sola racon keserek topluma yön veremezsiniz
📌'Kızılcık Şerbeti' ile aileyi koruyamazsınız
📌'Kızıl Goncalar' ile inanç ve değerlerimizi inşa edemezsiniz
✋🏻Toplumlar dizilerle değil, toplumlar adaletle ayağa kalkarlar
Bir KHK'lının çocuğudur YUSUF TARIK GÜL...
Ölümünde bile ayrımcılığa uğrayan
Ve cansız bedeni bir kez daha kurşunlanan çocuk.
Bir çocuk ölür: bu trajedidir.
Ama çocuklar arasında ayrımcılık doğarsa
işte o, tragedyanın ikinci perdesidir.
Çocukların adı, doğduklarında henüz tarihe bulaşmamıştır.
Onlar, hiçbir ideolojinin, hiçbir dosyanın, hiçbir geçmişin yükünü taşımaz.
Yusuf’un ismi Maraş okul saldırısında hayatını kaybedenler arasında ‘küçük’ harflerle ve parantez içinde yazıldı.
Diğer bütün öğrencilerin adı ‘BÜYÜK’ harflerle yazılırken onun adının ‘küçük’ ve parantez içinde yazıldı.
‘Ayrımcılık’ bununla sınırlı kalmadı; diğer çocukların cenazesine devlet erkanı katılıp aileye taziye mesajı sunarken, Yusuf’un cenazesine hiçbir siyasi ya da bürokrat katılmadı!
Adalet sadece mahkemede olmaz.
Bazen bir isimde olur.
Bazen bir cenazede.
Bazen bir bakışta.
Bir kelimenin yazılışı bile adaletin sınavıdır.
Çünkü kelimeler, niyetlerin en sade şeklidir.
Bir çocuğun adı küçük yazıldıysa, bu sadece bir harf meselesi değildir.
Bu, bir medeniyetin vicdanını hangi puntoda tuttuğunun göstergesidir.
Çünkü çocuklar büyük harflerle doğar.
Onların isimleri henüz kirlenmemiştir, henüz taraflara bölünmemiştir, henüz kimliklerin, dosyaların, geçmişlerin yükünü taşımaz.
Ve bir gün, bir kurşun gelir.
Bir çocuğu alır.
Asıl sualin başladığı andır bu:
Ölüm, herkesi eşitlemedi mi?
Eğer eşitlemediyse, demek ki sorun ölümde değil yaşayanlardadır.
Sadî Şirazi, Gülistanda şöyle der:
“İnsanlar bir bedenin uzuvlarıdır.”
Bir uzuv acı çektiğinde, diğerleri susamaz.
Ama eğer susuyorsa o beden artık canlı değil, alışmıştır.
Feridüddün Attar'ın o meşhur Mantık-ut Tayr'ında kuşlar hakikati ararken tek tek eksilirler, ölürler.
Ama hiçbir kuş, diğerinin yokluğunu “küçük” saymaz.
Çünkü hakikat, eksileni küçültmez eksilteni ortaya çıkarır.
İnsanlık seli tarihin puslu dehlizlerinde akarken en azından bir yerde adil olmaya çalıştı: cenazelerde.
Sophokles'in Antigone’sinde Antigone, Kralın yasaklamasına rağmen kardeşini gömer.
Çünkü bilir ki gömülmeyen beden değil, insanlıktır.
Bir çocuğun cenazesi yalnız kalıyorsa, orada eksik olan kalabalık değil eşitliktir.
Daha vahimi ise insanlıktır.
Pierre Bourdieu buna “sembolik şiddet” derdi: görünmez, ama yıkan.
Bir ismin küçük yazılması, bir çocuğun hayatını küçültmez elbette ama onu küçülten bir bakışı ifşa eder.
Harfler küçüldüğünde aslında kalpler küçülmüştür.
İngiliz ressam ve şair William Blake,
Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları'nda iki dünya kurar:
biri masumiyet
biri deneyim
Ve der ki:
Masumiyet kaybolduğunda, dünya büyümez kararır.
Yusufum gibi bir çocuğun adı, masumiyetin son kalan harfidir.
O harf bile eksiltilirse, geriye sadece deneyim kalır yani soğukluk.
Hayatı acılar ve elemlerle yoğrulmuş bahtsız ressam Arshile Gorky,
çocukluk travmasını resimlerinde taşıdı.
Onun tablolarında çocuk yoktur artık ama yokluğu vardır.
Çünkü bazı acılar çizilmez, boşluk olarak kalır.
Bir çocuğun adı eksik yazıldığında da aynı şey olur: Yazı tamamdır, ama anlam eksiktir.
Arthur Schopenhauer'da ahlak tek kelimedir: Merhamet.
Ona göre ahlak, başkasının acısını gerçekten hissedebilme kapasitesidir.
Yusufumun cansız bedeni bile merhamet görmedi.
Levinas ahlak için , “ötekinin yüzü” der durur ya.
Bir çocuğun yüzüne baktığında, orada artık hiçbir kimlik kalmaz: ne geçmiş, ne aidiyet, ne taraf.
Ak saçlı bir pir-i fani olan ve son demlerini yaşayan tarih göstermiştir ki;
bir toplum, önce çocuklarını eşit görmeyi bırakır.
Sonra ölülerini.
En sonunda da canlılarını.
Gazali o meşhur İhya'sında, kalbi anlatırken çocuğu örnek verir: kirlenmemiş, yön verilmemiş, henüz şekil almamış bir cevher.
Ne istediniz bu masum yavrudan, o masum isminden ve küçük bedeninden?
Bir çocuğun kaybı, bir bireyin ölümü değildir sadece,
yüklenmemiş bir istikbalin toprağa verilmesidir.
Adalet dediğin kayıp cevher, en zayıfın hakkıyla ölçülür.
Çocuk ise en zayıf olandır.
Bir çocuğun adı eksik yazıldığında, aslında eksilen o çocuk değildir o toplumu ayakta tutan son ince çizgidir.
O çocuk şimdi toprakta değil yalnızca,
bir cümlenin içinde eksik.
bir listede boşluk,
bir duada yarım hece,
bir annenin gözünde kapanmayan bir kapı.
Arkadaşlarının yanına yazılmadıysa adı,
bilin ki gökler onu yalnız bırakmaz.
Çünkü dünya bazen ayırır, ama toprak ayırmaz.
Yazıklar olsun çocuk ayrımcılarına.
Ve yazıklar olsun masumiyete saçılan kin ve nefret tohumlarına.
Son Dakika: Amerika başkanı Donald Trump, Yok ettik dediği
İran donması Hürmüz Boğazı'nda kuralsız hareket eden 2 milyon varil petrol taşıyan Hint Gemisini vurdu
İngiltere ABD'yi gözden çıkardı, NATO Amerika'yı terk etti
İran İslam Cumhuriyeti Tahran Türk yönetim Savaş konseyi kedinin fare ile oynadığı gibi Amerika ile oynuyor.
Şuan Amerika Birleşik Devletleri başkanı Donald Trump. Dünya Milletler gözünde sirk maymunu ile aynı eş değerde.
Savaşın başladığı ilk gün söylediğim sözü tekrar ifade edeyim.
Türkler'in yönettiği. Pers Türk İran imparatorluğu doğuyor. Şah İsmail'in hayali gerçek oluyor.
İlahiyatçı Fatih Ergenekon, namaz hakkında konuştu:
"Namazların aslı 4 değil, 2 rekattır. Kur'an'da doğrudan adı geçen namaz vakti üçtür.
Kadınlar regl halinde de namazdan sorumludur.
Ayakta, oturarak, binek üzerinde namaz kılınabilir.
Sünnet namazı, kaza namazı, kuşluk namazları gibi namazlar yoktur.
Öğlenin ilk sünneti, ikindinin son sünneti, yatsının falanca sünneti diye bir niyetlenme biçimi yoktur.
Kadınlar namazlarını başları açık, erkekler dizüstü şortla kılabilir.
Namazlarını Türkçe kılabilirsin, farz olan Kur'an'dan kıraat etmektir.
Namazda eli bağlamak zorunlu değildir. Allah parmağının duruşuna değil, senin kalbinin duruşuna bakar."
Eskiden devlet "gel ben okutayım" derdi,
Şimdi cemaatler "gel ben bakayım" diyor.
Parasız yatılıları kapatan akıl, fakir çocuğunu tarikatlara yem etti. Bu kadar net, bu kadar acı!
#LaikEğitimŞart
@slmhktn Bu kerameti kendinden menkul kibirliyi yine mi sahneye sürdünüz. Oysa geçen ay bu milletin hafızasından tamamen silinmişti. Tabi ki fikirleriyle.
🗣️Altay Cem Meriç:
Bugün eğitimin en büyük problemlerinden birisi insanlara meslek kazandıramaması.
Adam 16 yıl okuyor, bir tane bile meslek edinemiyor.
Müslümanca yerli ve milli duruşu sebebiyle düşmanlık edilen Milli Eğitim Bakanımız #YusufTekininyanındayız
Nitekim bu güruh Ramazan etkinlikleri sebebiyle de bakanımıza saldırmışlardı.
Duamız eğitimimizin tamamen İslam ahlakına uygun şekilde güncellenmesi yönündedir.
@muharice Muharrem bey! Sizin birçok görüşünüze katılıyorum. Takdir ediyorum. KHK larla atılan yüzbinlerin ahı yok mu bu yaşadıklarımızdan. Neden değinmeye korkuyorsunuz? CIS... değil mi?
Yıllardır defalarca uyardık;
- Okumak istemeyeni de zorla 12 yıl okula hapsederseniz;
- Tarım, sanat, zanaat biter,
- Köyler boşalır, işsizlik patlar,
- Evlilik ve nüfus artışı azalır,
- Ve nihayet okumak istemeyenler terör estirir..
- Ahlak ve maneviyat da olmayınca neler olur neler..
Filmlerde sigara içmek yasak. Oysa aynı filmlerde birbirine kurşun sıkmak, adam kaçırmak, mekân basmak serbestçe yayınlanıyor.
Yıllardır söylemekten dilimizde tüy bitti:
Gündüz programlarında ahlaksızlık, gece programlarında mafyacılık…
Sonuç ortada.