Abdullah Ağar

15.9K posts

Abdullah Ağar banner
Abdullah Ağar

Abdullah Ağar

@abdullahagar2

Gazi/Yazar/Güney Doğu, Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkaslar'da görev. 9 Kitap.

Ankara, Türkiye Katılım Nisan 2016
1.2K Takip Edilen513.7K Takipçiler
Sabitlenmiş Tweet
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
İFTİRALARA CEVAP… Sanırım sizler de farkındasınız? Bir süredir yoğun bir saldırı altındayım. Görülen ve görülmeyen birtakım metotlarla beni yok etmeye, baskı altına almaya, itibarsızlaştırmaya, ayağımı kaydırmaya, şeytanlaştırmaya çalışıyorlar. Ağzımdan çıkan sözleri kesip biçiyor, maniple ediyor, geçmişimi eşiyor, işlerine yarar bir malzeme bulup kullanmaya çalışıyor, ürettikleri güç, etki, nüfuz ve sızmayla devleti, siyasi iradeyi ve medyayı benim aleyhime-kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaya çalışıyorlar. Ellerinden geleni yapabilirler. Anadolu’da; ‘Arkasından 40 itin havlamadığı bir kurt, kurt sayılmaz’ diye bir deyim vardır. - Dağda 3 kurşun yediğim halde bırakmadığım mücadelem nedeniyle sadece PKK’lı teröristler tarafından değil, terörün televizyonu Sterk Tv’de bizzat örgütün lideri Başyılan M. Karayılan tarafından tehdit edilen ve hedef gösterilen… - FETÖ’nün sayısız iftirasına, kumpasına, operasyonu maruz kalan, Ergenekon kuyusuna atılan… - Yasadışı silahlı sol terör örgütlerinin tehditlerine maruz kalan… - Dini ve dindarı istismar eden pek çok şirk yapısının baskı, tehdit ve iftirasına uğrayan, maniple edilen… - Radikal terör örgütlerinden tehditler alan… - Bazı etki ve güç odakları ile bazı devlet ve istihbarat servislerinin yemlemeleriyle, bal tuzaklarıyla karşılaşan… - Kendi dünyasında beni hasım ve engel görüp ‘hasediyle-hesabıyla-buğzuyla-çekememezliğiyle’ akıllarınca şahsıma karşı dolap çevirenleri, entrika ve itibarsızlaştırma operasyonları yapanları gören, yaşayan biri olarak… Yani arkasından değil 40 iti, 40 it sürüsünü havlatmış bir vatan evladı olarak bunlar da beni şaşırtmadı. / Gazze dramı başladığında bir şey gördüm, bir şey hissettim. Ortada yaşanan korkunç bir acı vardı, bir o acıyı yüreğinde yaşayanlar, bir de o acıyı istismar edenler! Sorun da ilk buradan çıktı zaten… Gazze’deki kıyım nedeniyle toplumda bir öfke, bir nefret ve bir şey yapamamaktan kaynaklanan büyük bir gerginlik/hassasiyet vardı ve ilginç bir şekilde bu öfkeyi, çaresizliği, nefreti ‘kendi menfaatleri doğrultusunda’ kullananlar türemişti. Bunlar sinsi bir şekilde öfkenin, nefretin, çaresizliğin ürettiği sosyo-psikolojik dalganın üstüne binip kendi yelkenlerini dolduruyor ve yollarına bakıyorlardı. Bense bu ikiyüzlülerden olmamaya kararlıydım, Gazze’deki masumlara nasıl yardım edilebilir, insanlığın, coğrafyanın, Türkiye’nin lehine nasıl bir akıl ve etki üretilebilir düşüncesiyle, çabalayıp duruyordum. Onlar gibi duyar kasabilirdim, onlar gibi konuşup yoluma bakabilirdim, acıyı-öfkeyi-çaresizliği onlar gibi istismar edebilir popülizm peşinde koşabilirdim, Gazze’deki masumların kanını içip beslenebilirdim, dinin-devletin ve milletin, başka devletlerin ve güç odaklarının çıkarına manipüle edilmesini seyredebilirdim. Yapmadım. Evet, ben bunları yapmadığım için suçluyum! Çok şükür ki böyle bir suçum var ve artık bunlarla (dünyada olmasa bile) mahşerde görülecek bir hesabım var. / Bilin isterim: Gazze’deki masumlar başımın tacıdır, o acıyı yüreğinde yaşayanlar başımın tacıdır, ama bu acıyı istismar edenler, o masumların kanından beslenenler ayaklarımın altındadır. / Şimdi de bir sitemim var… Bunların ayak oyununa gelenler, devletin, siyasetin, medyanın gücünü bunlar lehine-benim aleyhime kullandıranlar, fırsat sunanlar… Bir de olanı biteni görüp de sessiz kalanlar… Bütün yaptıklarım, ettiklerim, dediklerim 40 yıldır apaçık ortadayken sizlere de yazıklar olsun. Sizleri de Allah’a havale ediyorum. / Bir sitemim de bunlara inanıp benden şüpheye düşenlere... Sizden de bir ricam var. Bütün bunlar beni takip eder, arkamdan yazar, çizer, montaj çeker, manipüle eder, kimi dürter muhatap alınmak ister, alıştık bütün bunlara zamanın normalidir, ama benden-bizden olup da bunlara kananlar, peşlerine takılanlar (bırakın sizin için bütün diğer yaptıklarımı, ben sizin için kanımı akıtmışım, tek bu yeter) benden zerre şüphe duyanlar, artık benden uzak dursunlar, benim sizin gibi “bu pisliklerin iftiralarına inanan” dostlara, arkadaşlara, takipçilere kuruş vayım yok. / Şimdi bir sözüm de bunlara… Siz bu kıt ve sığ aklınızla, dogmatik öngörülerinizle, kirli niyet, ego ve popülizm hastalıklarınızla, duyar kasmalarınızla ancak sorunun bir parçası olur, sorunu derinleştirir, Türkiye’nin vekil bir devlet gibi kullanılmasına hizmet eder ve Türkiye’yi büyük bir ateşin içine atarsınız. Bilmem, belki de niyetiniz budur. Bir diyeceğim de şu: Teşbihte hata olmaz, Ebu Cehil’in Muhammed (s.a.v) için söyledikleri sevgili Peygamberimizi anlatmaz, ama Ebu Cehil’i çok iyi anlatır! Onurlu, şerefli, namuslu, haysiyetli biri, Müslüman biri, böyle namussuzluklar yapar mı? Bilip bilmeden konuşur mu? Gıybet eder, yalan, iftira atar mı? Ağızdan çıkan sözü cımbızlayıp, bağlamından kopartıp, manipüle eder mi? Organize ve sistematik bir şekilde ve bir güruh halinde algı operasyonlarına girişir mi? Sağda solda, kapalı kapılar ardında ayak oyunları yapar, ayak kaydırmaya kalkar mı? Arkadan dolanır mı? Tek bir adama sürü halinde saldırır, itibarsızlaştırmaya, şeytanlaştırmaya kalkar mı? Sizin bütün bu yaptıklarınız ve dedikleriniz beni anlatmaz, ama sizi çok iyi anlatır. Siz bu musunuz? Kendinizi sorgulamalısınız. Bu sadece seviyenizi değil, zihniyetinizi, inanışlarınızdaki bozuklukları, ‘Ağar’ı yok edeceğiz’ diye kendinizi konumlandırdığınız yeri ve kimlerin oyuncağı olduğunuzu anlatıyor. / Şimdi bunlar benim kim olduğumu merak ediyorlarmış. Kendimi anlatmak isterdim ama bu çok doğru olmaz. O yüzden yaptıklarımı, yaşadıklarımı, yazdıklarımı bilen, şahit olan bazı değerli insanların sözlerini ve birkaç belgeyi sizinle paylaşacağım. Sanırım yeterli gelir. Saygılarımla… Abdullah Ağar 30 Ekim 2024 Buyrun.👇 Rauf DENKTAŞ, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı: Sizi içtenlikle kutlarım. Yaşadığınız anları, duyguları, bana da yaşattınız. Askerliğin, vatan sevgisinin insanı ne denli güçlü yaptığını, inancın, maneviyatın ne kadar önemli olduğunu yeniden öğrenmiş olduk. “Türkiye’yi nereye götürmek istiyorlar” sorusuna verdiğiniz cevaplar da çok düşündürücü. Kahraman bir gazi, Atatürkçü bir vatan evladı ve şaheser bir yazar olarak sizi selamlıyorum. &&& Tuncer KILINÇ, (E) Orgeneral, MGK (dönemin) Genel Sekreteri: Ata genlerinden intikal eden askerliği, vatanperverliği, vatan uğrunda şahadet pervasızlığını; yaşanan gerçek muhabere ortamlarında irdeleme yeteneği herkese nasip olmuyor. Abdullah Ağar, bu yetenekte bir asker ve yazar… Çıkardığı sonuçları bir yiğit duruş ve ruh haliyle gelecek nesillere aktarırken de son derece usta bir kalem… Onun kalemindeki düz, sade, özlü ifade o kadar güçlü ve betimleyici ki, onda “Şıkırtılarının sessizliğini…” bir huşu halinde dinliyorsunuz. Bu genç yetenekli kalemin Türk Edebiyatına daha çok eserler vereceği beklentisiyle, kendisini yürekten kutluyorum. &&& Hasan KUNDAKÇI, (E) Korgeneral, OHAL Bölge (eski) Komutanı: Üsteğmen Abdullah Ağar’ı, gençlik yıllarının tümünü Güneydoğu’da dağlarda geçirmiş savaşçı bir subay olarak tanımış ve kendisini kutlamıştım. Girdiği çatışmalarda aldığı yaralar nedeniyle gazilik unvanına ulaştı. Gazi olduktan sonra yılmadı. Çok çalıştı. Şimdi de yaşadıklarını yalın bir dille atlatmayı başarmış bir yazar olarak görmekten büyük mutluluk duyuyorum. Kitapları küçük birliklerin kullanılması ve çatışmalarıyla ilgili güzel örneklerle doludur. İbret verici olaylardır. Bunların ‘özellikle’ genç subay, astsubay, uzman çavuş ve erlerimize çok yararlı olacağına yürekten inanıyorum. &&& Kemal YILMAZ, (E) Korgeneral, J. As. Kol. ve (dönemin) Özel Kuvvetler Komutanı: Birlik ve Bütünlüğümüz, Tek Vatan, Tek Millet ve Tek Bayrak için verilen mücadelede, katlanılan fedakârlıkların sonraki nesillere edebi bir üslupla aktarılmasını sağlamak; romancılarımızın, hikâye yazarlarımızın görevi idi. İlgili ve yetkililere her fırsatta bunu belirtmiştim. Ve demiştim ki; “Roman yazarları, hikâye yazarları çıkıp gelmeli buralara… Olaylar onlara anlatılsın. Onlar da kendi değerlerini katsınlar yaşananlara… Geleceğimize ışık tutulsun…” Mücadelenin içinden bir kahraman, en güzelini yaratmış… En büyük edebiyat ödülüne lâyık bir eser… &&& Attila İLHAN: Abdullah, çok önemli olayları, çok basit cümlelerle, çok vurucu anlatıyor. Zamanımızın Fakir Baykurt’u… “O, bir Sahip-i Üslup...” Türkiye’de böyle yazar kaç tane? Ve onun bu yeteneği, Allah vergisi… &&& Alaettin PARMAKSIZ, (E) Tümgeneral, (dönemin) GENKUR İsth. ve İKK. Başkanı, Hakkâri Dağ ve Komd. Tug. K.: Ağar’ın kullandığı dil ve seçtiği kelimeler, terörle mücadeleye gönül verenlerin iç dünyasını anlatan en muhteşem tasvirlerdendir. Kitaplarında bazılarının yaptığı gibi kendi kahramanlıklarını anlatmamıştır. Aksine, içinde yaşanılan coğrafi şartların zorluğunu, mücadelenin çetinliğinin yarattığı duyguları ve askerin inanç dünyasını anlatırken adeta kelimelere dans ettirmiştir. Olayların içindeki manevi yönü anlatmak, hissedilenleri karşınızdakine yaşatmak en zorudur, yetenek ister. Ağar işte bu zoru da başarmıştır. Kitaplarını büyük bir dikkatle okuyorum. Halen bu mücadelenin içinde bulunan kahramanların faydalanacağı maddi ve manevi birçok hususlar olduğunu düşünüyorum. Terörle mücadele de en zayıf noktamız yaşananları yazmamaktır. Ağar işte bu boşluğu kapatıyor. &&& Ramis İLKER, (E) Hv. Plt Tuğgeneral Aklıyla ruhunda bütünleşen vatan sevgisini, ‘yüreğinde açan’ bayrak, ülke, inanç ve görev çiçeklerine çevirmiş. &&& Serdar AKYAZAN, (E) P. Kd. Alb. (dönemin) Özel Kuvvetler Tb. K.: Sevgili Abdullah, son kitabını biraz önce bitirdim. Sevgili kardeşim, beni hem ağlattın hem de gururlandırdın, sağol. Bizler hiç unutmayacağız. Sevgiyle gözlerinden öperim. Özel Kuvvetlerin acar, çakı gibi, yiğit, genç Abdullah’ı gözlerimin önüne geldi. Tekrar öpüyorum kardeşim. &&& İsmet KOTAK, Gazeteci Yazar, Eski TMT üyesi, bakan ve milletvekili, Kıbrıs Türk Basın Konseyi Başkanı: Kitabınızı içim ürpererek okudum. Kıbrıs’ta 17 yaşında Gazi Magusa’da yeraltı örgütü kurarak emek ve alın teri akıtan, arkadaşlarını sizin gibi yanı başında şehit veren bir kişi olarak hislerinizi çok iyi anlıyorum. Kitap, profesyonel bir yazarın eseri… Onca tasviri değme yazar yapamaz. Sizi kutlarım. Güneydoğu’yu gazeteci olarak iki kez gezen; Irak’ta Bağdat’a kadar ulaşan bir kişi olarak neler çekildiğini biliyorum. Kitaplarınızı teker teker okumayı sürdüreceğim. Saygılar sunarım. &&& Prof. Dr. Mahmut BAYIK, Türk Kan Vakfı ve Türkiye Kan Merkezleri ve Transfüzyon Derneği Başkanı: Kitap, bir vatanseverlik destanı... Hayranlık, umut ve gurur uyandırıcı... Gerek içeriği gerekse yazı dili çok etkileyici... &&& Prof. Dr. Talat HALMAN, Bilkent İnsanı Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı: Sayın Abdullah Ağar; “Ölüm Dağları Bekler: Cudi Dağı” başlıklı çok değerli kitabınız derin ve heyecan verici, büyük bir zevkle okunan olağanüstü bir eser. Başarınızı yürekten kutlarım. Saygılar, tebrik ve teşekkürler, candan dileklerimle. &&& Prof. Dr. (Tbp. Kd. Alb.) Sedat GÜRKÖK, GATA Göğüs Cer. AD., Memorial: Yazmış olduğunuz “Türk Komandoları” isimli kitabınızı zevkle, ibretle, onurla; bazen ağlayarak, bazen de hüzünlenerek okudum. “Zorlukları yaşayan bilir” felsefesi ile kitabını okurken çektiğiniz zorlukları, vatan için çalışan ve çarpışan her askerin çektiği zorlukları ve can pazarını yaşamış gibi oldum. Özellikle Cudi ile yaptığınız muhabbette ağladım. Her şey için teşekkür ederim. Ben vatanını canı gibi seven, kendini ona adayan ve mesleğini şerefiyle yapan tüm Türk Komandolarını kucaklar, saygılarımı iletirim. Saygılarımla… &&& Banu AVAR: Okurken utanarak ağlıyorum. Gözyaşı okumayı zorlaştırıyor. Söylenecek şey yok… Gırtlağımda yumruklar… Allah’ın seni sakladığı gece, aklımdan çıkmayacak… &&& Cengiz ÖZAKINCI, Araştırmacı, Yazar: Bir Türk Hemingway’ı ile karşı karşıyayız. Hemingway, “yaşadığını yazan” ve “yaşadığını yaşatan” bir yazardı. Abdullah Ağar’da öyle; benzerlik yalnızca bu noktada, öykünme yok, tersine özgünlük var. Abdullah Ağar’ı ‘kalem’iyle ‘namlu’sunu ve ‘namus’unu birleştirmiş bir yazar… Okurken anlattıklarını yaşadığım, beni anlattığı olayın içine çekebilen az sayıda yazar vardır. Abdullah Ağar, bu bakımdan “benim yazarım” &&& Hasan YILMAZ, Mühendis-İş Adamı: Abdullah Ağar “Türk Şolohov”u… &&& Süleyman İlhami ÖZDEN, İstanbul Beşiktaş Em. Müftüsü: Beş bin yıllık tarihimizin bin yıllık çilesinin verildiği şanlı mücadelelerde “Karda açan kan çiçeklerinin kokusunu” getiren rüzgârın sesini de duydum bu kitaplarda, yüreğimizin sesini de… &&& Emre GÖNEN, Bilgi Üni/Picus Ed. Dergisi: Hani eski bir tabir vardır, “ibret vesikası” diye, bu da onlardan. Kahraman bir komando subayının –düşük yoğunluklu- savaşta günlük yaşantısı, yanında şehit düşen silah arkadaşları, kendisinin de ağır yaralı olarak savaş alanında, nerede ise tesadüfen hayatta kalması… Güzel tarafı, Erich Maria Remarque benzeri bir yaklaşıma sahip olması, yani savaşı askerin, en ileride çarpışan astsubay ve subayın gözünden nakletmesi. Ne var ki kitap sadece savaş hatıratı ile sınırlı değil, bir de “Silahlı Kuvvetler yüceltmesi” bölümleri var ki, değme bilim kurgu romanları yanına yaklaşamaz. Heinlein’in fevkalade askeri romanı Starship Troopers, bu kitabın yanında ilkokul kompozisyonu gibi kalır. &&& Ahmet ULUDAĞ, (E) Kurmay Albay: Güneydoğu gazisi Abdullah Ağar’ın 5. Tim adlı kitabını hiç değişikliğe gerek kalmadan Askeri Basımevinde talimname olarak bastır, tek er, manga, tim, takım eğitiminde kullan, o kadar gerçekçi yazılmış… &&& Mehmet Ali BİRAND: Felsefe veya siyaset yok. Gerçek bir yaşam kavgası, her an ölüm korkusunun kol gezdiği bir bölgeyi ve savaşı anlatıyor. &&& Melih ŞENDİL, Lig Tv.: Ne diyeyim ki? Yeni bitirdim “Toprak Mehmet’e Susamışsa” kitabınızı… Cd’sini dinliyorum arabada… Sesini açıyorum; “Millet duysun” diye… “Hissetsinler” diye. Bir Kuleli mezunu olarak, “Nasıl açıklayabilirim ki duygularımı” bilmiyorum. Belki yüz yüze anlatabilirim size… Lig bitsin, bir acı kahve eşliğinde… Her şey gönlünüzce olsun. &&& Bilgi Yayınevinden: Ölüm dağlarda mermi kadar hızlı gelir, roket gibi parçalar. Cudi’nin ölüm çağrısıdır bu… &&& Barış PINAR, Gaziler Dergisi: Abdullah Ağar’ın “5. Tim” i gözleriniz dolmadan, tüyleriniz diken diken olmadan, yüreğiniz titremeden okuyamayacağınız bir kitap. Hiç unutulmaması gerekenleri bize hatırlatmak için yazılmış bir kitap. Son olarak yine kitaptan bir mesajı buradan okurlara iletmek istiyorum. “Gazilerin, insanlardan beklediği, suratlara yapıştırdıkları acıma ve hüzün değildir. Bütün mertliğiyle onların fedakârlığını, onlarla beraber yaşayabilecek bir ruha sahip olmaktır.” &&& Erdal KUTLUK, (E) Dnz. İs. Kd. Bnb.: Sevgili Komutan, kitaplarınızı büyük bir heyecanla yaşayarak okuyorum. Kah dudaklarım titriyor, ağlıyorum, ama içim tarif edilmez bir şekilde sizlerle gururu yaşıyor. Eski bir asker olarak yanaklarından öpüyor, sana ve senin görmediğin, ama okurken birlikte yaşadığım bütün silah arkadaşlarıma içten sevgiler, şehitlerimize rahmetler, gazilerimize gururla sabırlar diliyorum. Bu ülke ebediyete kadar var olacaktır. &&& Mustafa ŞAHBAZ, Gazi Uzm. Çvş.: Merhabalar Sayın Ağabey, Dağ Komandoları adlı kitabını okudum. Kitapta, yaşadığınız olaylarda hep kendimi buldum. Böyle bir kitap yazdığınız için sizi şahsım adına kutlar, başarılarınızın devamını dilerim. Ben de bir gazi olarak gerçekten çok duygulandım. Bizler aynı duyguları ve aynı olayları yaşamamızdır. Saygılarımla. &&& Erdoğan TOKMAKÇIOĞLU, Gözcü: Okurken, zaman zaman yüzünüzde bir gülümseme belirmişken, ansızın gözlerinizden yaşlar akmaya başladığını, içinizin burkulduğunu fark ediyorsunuz. Dileyen gider bir hayal ürünü olan, o ilginç film “Kurtlar Vadisi-Irak”ta Polat Alemdar ve Memati’yi izler. Dileyen de “Ölüm Dağları Bekler-Cudi Dağı” adlı yapıtında “Abdullah Ağar”ın “zaman zaman ironik ve şaşırtıcı edebi bir dille anlattığı” abartısız gerçekleri, zaman zaman gözlerinizde yaşların belirmesini göze alarak okur. Seçim sizlerin elinde efendim. &&& Yeniçağ: Gazi subay Abdullah Ağar’ın başından geçen gerçek olayları derleyip, yaşanmış hayat hikayelerinden kitap haline getirdiği eserleri, her Türk Gencine, dünyaya geliş amacını ve vatanın kutsallığını anlatıyor. &&& Erdal GÜVEN, Tercüman: Kitap bir anı kitabı olduğu için yazılanların tamamı gerçek hikayeler. Kitabı okuyunca, insan Türk olduğundan gurur duyuyor. Özellikle son günlerde yaşananların ardından, insanın böylesine güçlü bir orduya sahip olduğunu öğrenmesi ayrıca büyük bir moral kaynağı. Ağar’ın kitabı insana yitirdiği milliyetçilik duygularını hatırlatıyor. 350 sayfalık kitabı okurken insanın tüyleri diken diken oluyor. &&& Suat GÜN, Önce Vatan: Kitabı elime aldığım andan itibaren Türk subayının yüksek vatanseverlik ruhunu yansıtan satırlar ve Türk Ordusunun böyle mümtaz subaylar yetiştirmede üstün vasfı, bende büyük güven hissi oluşturmuştur. Sayın Ağar’ı ziyaret ettiğimde bir gün sırtındaki kurşun yaralarını görmek ve onun şahsında Türk’ün sırtından nasıl hançerlendiğini kafama nakşetmek istemiştim. O’nun mübarek yaralarını gördüm, ona dokunmak şerefine nail oldum. Böyle ulvi şahısları hayat gözü ile görmek bile insanda maneviyata uzanan bir duygu seli oluşturuyor. Abdullah Ağar’ı görmek demek, Türk vatanseverliğinin erişilmez kokusunu almak demektir. Peygamber’in ashabının yankıladığı maneviyat iklimi Abdullah Ağar’da yüksek Türk vatanseverliği olarak tecelli etmiştir. Ben bu zatı hem gördüm hem de ruhum titreyerek kitabını okuyorum. &&& Selin ONGUN, Haftalık Dergisi: Hayat zor kolay değil onlar için, her şey vatan için… evet doğru okudunuz. Böyle yazıyor. Ancak, cümlenin kurgulanışında ya da noktalama işaretlerinde bir bozukluk olacak ki; anlam kulağa bir çırpıda gelmiyor. İdrak etmek için tekrar okumak, düşünmek, bozuk yerleri düzeltmek yani cümleyi yeniden inşa etmek gerek. Yıllarca dağlarda komando subayı olarak terörist takibi yapan Abdullah Ağar’ın “Türk Komandoları” adlı kitabına göz attığınızda dahi böyle hissediyorsunuz. Hayır, kitapta kullanılan dil karışık değil, anlatılanlar zor. Askerlerin yaşadıkları tam anlamıyla meşakkatli… çünkü askerler, iki yüzlü mayınlara basarak canlar verildiğini, tepelere tırmandıkça zorlukların çoğaldığı ancak buna rağmen mücadeleye devam ettikleri bir diyardalar. Yani Güneydoğu dağlarında terör örgütü PKK ile yapılan çatışmaların tam göbeğinde. Doğru, hayatlarını orada noktalayıp şehit olan askerlerin cenazelerinde yaşananları biliyoruz. Ancak ruhu yaralansa da sağ salim dönen askerlerin günlük hayatları konusunda sadece fikir üretebiliyoruz. Gazetelerde ve haber bültenlerinde yer alan haberlerde şehit ve gazilerin isimlerini duyduk. Ancak o isimlerin içinde kopan fırtınaları belki de hiç öğrenemedik. İlk görevine çıkan askerin ilk rüyasında ne gördüğünü, kabuslarının ne zaman başladığını bilemedik. Ağar, kitabında yer alan öykülerde askerlerin o bilmediğimiz kaygılarını, sevinçlerini, şakalaşmalarını, özlemlerini ve kendilerine has konuşma dillerini aktarıyor. &&& Ufuk Ötesi Dergisi: Kitapta; Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen Mehmetler’in, vatan söz konusu olduğunda nasıl bir Mehmetçik haline geldiklerini, yol kesip haraç alarak, öğretmen, doktor, asker, sivil demeden ölüm kusan, köyleri basıp kadın erkek, genç yaşlı demeden kundakları bebelere kadar herkesi katleden ve askeri gördüğü anda da ortalıktan toz olmayı büyük maharet sayan, adına PKK denilen organize suç şebekesinin ardında kimler olduğunu, ilk başlarda vur-kaç (gayri nizami harp) taktiği uygularken birkaç yıl içinde Türk Ordusuna karşı cephe savaşı vermeye kalkışmasını bulacaksınız. &&& Kenan SÖNMEZLER: Size önereceğim kitapla yazdıklarımın ne ilgisi var şimdi? Nereden düştü bu laflar şimdi aklıma? Ama şunu bilin ki bu kitapta “İse de” yok. Sapına kadar gerçek, sapına kadar duygusal. Bu kitap bir türkü… Türklerin söylediği erkekçe, mertçe ve Türkçe söylediği bir türkü… Okumalısınız. &&& Suna KIRAÇ, KOÇ Holding Yön. Kur. Baş. Yrd.: Güneydoğu bölgemizde ülkemizin en büyük sorunu terörle mücadele eden ordumuzun, ne zorluklarla karşılaştığını, nelere katlandığını hepimiz biliyoruz. Ancak sizin de belirttiğiniz gibi, bu mücadelenin ne fedakârlıklarla yapıldığını ne şartlara katlanıldığını hayal etmemiz imkânsız. Anılarınızın yer aldığı, belgesel niteliğindeki dört kitabınızın halkınızın bilinçlenmesine büyük katkısı olacaktır. Sizi, hem bir asker olarak ülkemize yaptığınız değerli hizmetleriniz, hem de kitaplarınız için kutluyorum. &&& Güler SABANCI adına Ali Haydar TAŞLI, SABANCI Holding Yön. Kur. Baş. Kamu İlişkileri Dan.: Yönetim Kurulu Başkanımız Sn. Güler SABANCI Hanım size teşekkür ederken, kitaplarınız hakkında görüşlerini bildiren; başta KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Rauf DENKTAŞ olmak üzere, komutanlığınızı yapan değerli komutanların ve yazarların hakkınızdaki yazılarından son derece etkilendiğini, birlikte savaşırken verdiğiniz şehitleri rahmetle andıklarını, başta siz olmak üzere gazilerimize sıhhat ve huzur dilediklerini iletmemi istemişlerdir. Olayları televizyondan izleyerek yorum yapan bazı işgüzarların yaşamış olduğunuz bu olayları okuyarak utanacaklarını umuyor, ben de kalben kutlayarak sağlık ve uzun ömürler diliyorum. &&& Tuncay ÖZİLHAN, ANADOLU Grubu Yön. Kur. Baş.: Gerçek bir vatan evladı olarak gösterdiğiniz özveri ve başarılarınız için sizi gönülden kutluyorum. Geleceğe iz düşmek adına, önemi büyük olan yazılı kültür geleneğimizin yetersiz olduğu ülkemizde, yaşadıklarınızı yazıya dökme azminizi takdirle karşılıyorum. Yaşananları herkesi sarabilecek şekilde yazıyla ifade edebilmek ayrı bir yetenek… Askerlikte olduğu gibi yazarlıkta da son derece başarılı olduğunuzu ifade etmek isterim. Eserleriniz sade vatandaş olan bizleri, bildiklerimizin ötesine olayların tam kalbine götürüyor. Hayati önemdeki tanıklıklarınız, içimize işleyerek, hepimizi durup düşünmeye davet ediyor. Başarılı çalışmalarınızın devamı arzusuyla, en içten esenlik dileklerimi sunuyorum. Saygılarımla… &&& Ekrem AKYİĞİT, Collezione Yön. Kur. Baş.: Sizin bu değerli kitaplarınızı kendim okuduktan sonra şirketimiz kütüphanesine hediye edeceğim ki, tüm çalışanlarımız sizin bu onurlu mücadelenizi ve orada yaşananları daha iyi anlasınlar. Güneydoğu’da yaptığınız mücadele bittikten sonra orada yaşananları sanal âlemde yaşayan, konudan bihaber olan yeni nesillere aktarmak gibi kutsal bir amaç için kitaplar yazmanızın, tüm ülke vatandaşları tarafından takdirle karşılanacağından hiç şüphem yoktur. Bundan sonra yapacağınız tüm çalışmalarda başarılı olmanız, en büyük dileğimdir. /// &&& /// Şimdilik yeterlidir sanırım… Ben Abdullah Ağar… Nöbetteyim. Bu can bu bedende durdukça… Yüce Yaradan izin verdikçe… Vatan, Millet, Devlet, Mehmetçik, İnsanlık ve Gelecek için… Velhasıl Yaradan hakkı, emanetleri ve rızası için… Ahdimdeyim, yeminimdeyim… Mücadeleye, bilgi, bilinç ve anlam harbine devamdayım.
Abdullah Ağar tweet mediaAbdullah Ağar tweet mediaAbdullah Ağar tweet media
Türkçe
753
460
3.6K
1M
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Hakkâri’den Kerkük’e…
Bakü’den Kazakistan’a… Aynı salonda buluştuklarımız sadece dostlarımız değildi;
ortak hafıza, mücadele, vefa ve kardeşlikti. Bu mutlu günümüzde sevincimizi paylaşan herkese gönülden teşekkür ederiz. Saygı ve selamlarımızla.
Abdullah Ağar@abdullahagar2

DÜĞÜN TEŞEKKÜRÜ Bir düğün hikayesi ve bir teşekkür Fark ettiniz mi bilmiyorum, birkaç haftadır yazamıyorum dostlar. Hani “düğün telaşı” derler ya; “Bu nasıl bir şey?” derdim. Meğer gerçekten varmış. Hem de iyi varmış! Yüce Yaradan, sevdiklerinizin mürüvvetini görmeyi sizlere de nasip etsin. Geçen hafta sonu Dr. oğlum Musa ile Dr. gelinim Işıl’ı evlendirdik. Düğünümüze katılan, telgraf, çelenk, çiçek gönderen, katılmak istediği halde farklı nedenlerle katılamayan ancak bizzat arayarak veya özelden mesaj göndererek iyi dileklerini, dualarını, tebriklerini paylaşan tüm dostlarımıza koca bir teşekkür etmek istiyorum. Dr. kızım Bilge’nin İstanbul’daki düğünü farklıydı; biz Ankaralıyız, ağırlığımız Ankara’da. Biz kız tarafı olunca, ağırlığı erkek tarafı; mimar damadım Sefa üstlenince bu telaşı ilk kez bu kadar yoğun yaşadım. &&& Öncelikle “kamuoyuna açık olmadıkları için” isimlerini bilerek zikredemediğim tüm değerli dostlarımıza, görevde olanlara ve silah arkadaşlarıma canı gönülden teşekkür etmek istiyorum. Var olsunlar. &&& Düğün merasimimize iştirak ederek bizleri onurlandıran kıymetli misafirlerimiz: Eski Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel ve saygıdeğer eşleri; TUSAŞ Yön. Kur. Baş. Vekili ve eski Millî Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay; Savunma Sanayii eski Baş. ve KARDEMİR Yön. Kur. Baş. Prof. Dr. İsmail Demir; Dönemimizin efsane Özel Kuvvetler, Jandarma Asayiş ve 4. Kolordu Komutanı, HAVELSAN Yön. Kur. Baş. Em. Korg. Kemal Yılmaz; Jandarma Genel Komutan eski Yardımcısı Em. Korg. Zafer Koç; Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin ve saygıdeğer eşleri; İletişim Bilimci, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu eski Üyesi Prof. Dr. Sezer Akarcalı ve sevgili oğulları; Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın eski avukatı Av. Faik Işık; İYİ Parti Bursa Milletvekili Hasan Toktaş; İYİ Parti Ankara Milletvekili Yüksel Arslan; 27. Dönem Balıkesir Milletvekili Ersönmez Yarbay ve saygıdeğer ailesi; 21. Dönem MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak; İYİ Parti GİK Üyesi Murat Doğan; Malatya Büyükşehir eski Belediye Başkanı Selahattin Gürkan; Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı; Çamlıdere Belediye Başkanı Adem Ceylan; Kazakistan Büyükelçiliği Askerî Ataşesi Alb. Faizulla Prnazarov ve saygıdeğer eşleri; Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Temel Yücel Öztürk ve saygıdeğer eşleri; TRT yetkilisi Masum Ekinci; Karayolları Genel Müdürlüğü yetkilisi ve “dağların kahramanı”, aramızdaki adıyla “Öfkeli Hamsimiz” Ahmet; Dağların ve çöllerin yiğit komutanı Em. Tuğg. Hakkı Köseali; Harekatın ilk gecesinde 30 km derine inip M4’ün ötesine geçince; üzerinden geçmeyen mermi, İHA-SİHA-Hlkp-Uçak-telsiz gümbürtüsü kalmayan dağların ve çöllerin bıçkın komutanı Em. Tuğg. Çetin Köklü; Karabağ heyetinin çok değerli komutanı Em. Tuğg. Ender Gürel; Dağların ve çöllerin eşsiz komutanı Em. Tuğg. Erhan Akgül; Özel Kuvvetler Amanoslar Gazisi Yb. Yakup; Özel Harekât eski müdürlerinden Yasugay Aksakal; İl Emniyet Müdür eski Yardımcılarından Ekrem Eren Ermiş ve saygıdeğer eşleri; Türkiye Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Nurettin Akçul ve saygıdeğer eşleri; Korucu ve Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı Ziya Sözen; Malul Sayılmayan Gaziler Derneği Başkanı Ertuğrul Gazi Demir; Türkmeneli Vakfı Genel Müdürü Em. Alb. Sezer Ertunç; Türkmeneli TV Genel Müdürü Hanefi Bey; AYDA International Operasyon Direktörü Orhan Canver; Süt Birliği Başkanı Tevfik Keskin; RTÜK eski Üyesi Esat Çıplak; RTÜK Uzman Denetçisi Göksal Çetin; Genel Yayın Yönetmeni Faruk Demirel ve saygıdeğer eşleri; Duayen gazeteci Rahmi Aygün ve saygıdeğer eşleri; Dinamit Latif Şimşek; Afyon Üniversitesi Öğr. Üyesi Dr. Kemal Karayormuk, saygıdeğer eşleri ve tabii ki akıl küpü sevgili Efe; Hakkâri’de yıllardır madencilik yapan, binlerce insana ekmek veren ve millî ekonomiye büyük katkı sağlayan İsmet Ölmez ve yakın arkadaşları; Dağda biriktirdiğim üç beş kuruş parayla alamayacağım o küçük evi, “Türk parası borçlandırarak” bana aldırdığını hiç unutmadığım vefalı ağabeyim Zuhuri Yılmaz; Afganistan’ın ve çöllerin sessizliği Süleyman Kılıçaslan; Azerbaycan’dan sevgili kardeşim Hagani İbrahimov; Sevgili Abdullah Çiftçi; Taa Kerkük’ten kalkıp gelen Dr. Nebil Boşnak kardeşimin değerli ailesi; Sevgili Aytunç Akça ve saygıdeğer aileleri; Orman Bakanlığı Müdürlerinden ‘Sevgili Başkan’ımız Ahmet Çelik ve değerli aileleri; Baba dostu Ahmet Kandemir; Akmanlar Ali Uslu, oğulları ve saygıdeğer aileleri; Yakup Uslu; Eski Tüfek Kerim Uyanık ağabey ve saygıdeğer eşleri; Dursun Öztürk; Av. Mustafa Kemal Çiçek; Ruhu, bedeni ve bileği komando Enver Torlak ve saygıdeğer eşleri; Tolga Tolu; ‘Gerçekten’ doçka mermileri altında yayınlar yapan cevval muhabir İsmail Umut Arabacı ve saygıdeğer eşleri; Saygıdeğer komutanlarım Metin Şenay, Enver Aslan ve İlhan Birol; Dağların ve Özel Kuvvetlerin dipçikleri Koca Yalçın, (dağda foto, film işleriyle de uğraştığı için malum lakaplı) Tahsin ve bana tavır koyabilen tek özel tim personelim Av. Şenol Akın astsubaylarım başta olmak üzere düğünümüze katılan tüm subay, astsubay, uzman ve dağların yükümlü askerleri ve saygıdeğer eşleri; Sevgili dağ, devre ve sıra arkadaşlarım Yusuf Küçüktaş; Gürkan Eren; Metin Köklü; Tanju Top; Tolga Korkusuz; Av. Namık Öztürk ve sevgili ailesi; Av. Serdar Öztürk ve saygıdeğer eşleri; Av. Kadir Türkan ve sevgili Emine; Av. Can Kuruoğlu, Av. Yüksel Kaya ve saygıdeğer eşleri, Av. Bülent Mugan ve saygıdeğer eşleri, Bayram Elgün ve saygıdeğer eşleri; Bir trafik kazasında oğluyla birlikte vefat eden, Bağdat’ta birlikte görev yaptığımız rahmetli Kütahya eski Emniyet Müdürü Hasan Çevik’in geriye kalan kıymetli evladı; Ankara’daki düğünümüze katılamayacağı için Bolu’daki düğünümüze teşrif eden Bakü eski Büyükelçimiz Hulusi Kılıç ve saygıdeğer ailesi; Bolu’daki düğünümüze katılan; 65 şehit verdiğimiz “Görmeç Çığ Bölüğü’nün” geride kalan tek komutanı — diğerleri; Alâeddin Üsteğmenim, Sedat Teğmenim, Ali Üsteğmenim çoktan gittiler — Em. Alb. Erhan Alişar ve saygıdeğer eşleri; Ve katılımlarıyla bizleri ayrıca onurlandıran tüm dostlarımız başta olmak üzere; Kıymetli devlet adamlarımız, siyasetçilerimiz, komutanlarımız, büyükelçilerimiz, savunma sanayiimizin önde gelen temsilcileri, akademisyenlerimiz, hekimlerimiz, iş insanlarımız, medya ve sivil toplum dünyasının kıymetli isimleri, silah-devre ve okul arkadaşlarımız, köylülerimiz, akrabalarımız, komşularımız; velhasıl Türkiye’nin farklı siyasi ve toplumsal damarlarından gelen tüm dostlarımız ile Kerkük’ten, Azerbaycan’dan ve Kazakistan’dan gelen tüm kardeşlerimiz bizleri büyük bir bahtiyarlığa sevk etmiştir. &&& Düğünümüze telgraf göndererek ailelerimizi ve genç yavrularımızı kutlayan, sevincimizi paylaşan; TBMM Başkanımız Prof. Dr. Numan Kurtulmuş; Millî Savunma Bakanımız Yaşar Güler; CHP Genel Başkanı Özgür Özel; AK Parti Genel Başkan Vekili Efkan Ala; TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı ve Tarım ve Orman eski Bakanı Prof. Dr. Vahit Kirişci; AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Prof. Dr. Kürşad Zorlu; AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman; AK Parti İstanbul Milletvekili Şengül Karslı; CHP İstanbul Milletvekili Suat Özçağdaş; CHP Sakarya Milletvekili Ümit Dikbayır; İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta; 20 ve 21. Dönem Trabzon Milletvekili Şeref Malkoç; 27. Dönem Ankara Milletvekili Nevin Taşlıçay; Emniyet Genel Müdürümüz Vali Ali Fidan; Jandarma Genel Komutan Yardımcımız Org. Hüseyin Kurtoğlu; NATO Müttefik Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korg. Muammer Alper ve saygıdeğer eşleri; Hava Kuvvetleri Eğitim Komutanı Hv. Korg. Erdoğan Gür ve saygıdeğer eşleri; Cumhurbaşkanı Danışmanı Ahmet Minder; Muğla Valisi Dr. İdris Akbıyık; Sağlık eski Bakanı Dr. Fahrettin Koca; Enerji ve Tabii Kaynaklar eski Bakanı Zeki Çakan; YDA Group Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Arslan; ve; “Beyaz - Carpe Diem” (ben, o, Gabar kodlarımız) diye başlayıp; Işıl ve Musa’ya: “Gençler yuva yapsın göklere, baş döndüren yerlere; aşsınlar yüce engin dağları, sevgileriyle el verip uzansınlar mutluluğa…” ifadeleriyle telgraf gönderen sevgili asteğmenim Korkut Cura başta olmak üzere; sevincimizi paylaşan tüm büyüklerimize ve dostlarımıza saygı ve sevgilerimizi sunarız. &&& Düğünümüze gönderdikleri çelenk ve çiçeklerle gönlümüzü ve salonumuzu adeta bir çiçek bahçesine çeviren; Millî Savunma Bakanımız Yaşar Güler ve saygıdeğer eşleri; Genelkurmay II. Başkanımız Org. Levent Ergün ve saygıdeğer eşleri; CHP Genel Başkanı Özgür Özel; İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu; Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve saygıdeğer eşleri Şule Perinçek; Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş; TBMM eski Başkan Vekili ve Devlet eski Bakanı Yüksel Yalova; Cumhurbaşkanı Danışmanı Erşat Hürmüzlü; Muğla Valisi Dr. İdris Akbıyık; Sağlık eski Bakanı Dr. Fahrettin Koca; NATO Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Korg. Muammer Alper; Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) Genel Başkanı Em. Hv. Korg. Erdoğan Karakuş ve saygıdeğer eşleri; Em. Alb. Basri Polat ve saygıdeğer ailesi; AK Parti Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Ceylan; İYİ Parti Bursa Milletvekili Hasan Toktaş; Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı; Çamlıdere Belediye Başkanı Adem Ceylan; Harbiye’den hocam Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Hasan Köni; Hacettepe Üniversitesi Prof. Dr. Mehmet Cemalettin Aksoy; Başkent Üniversitesi Prof. Dr. Abdülkadir Varoğlu; BOTAŞ Genel Müdürü Abdülvahid Fidan; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı eski Müsteşarı ve OYAK Enerji Şirketleri Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Doğan ve saygıdeğer eşleri Nermin Doğan; FNSS CEO’su ve Genel Müdürü Selim Baybaş; Haber Global CEO’su Mammad Gulmammadov; TİMS&B Yapım CEO’su Timur Savcı; Bozdağ Yapım CEO’su Mehmet Bozdağ; M5 Savunma ve Strateji Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Abdulkadir Özkan; Gezici Araştırma Merkezi Başkanı Murat Gezici; Destek Medya Grubu Başkanı Yelda Cumalıoğlu; Suriye Türkmen Meclisi Başkanı Abdurrahman Mustafa; Başkent Tokatlılar Derneği Başkanı İbrahim Ocak; Süt Birliği Başkanı Tevfik Keskin; Süt Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Mahmut Şahin; Peynirci Baba Yönetim Kurulu Başkanı Ali Keskin; Fatih ve Faruk Aybek; Fatih Birdal; Hepinize saygılarımızı sunar, şükranlarımızı bildiririz. Çiçekleriniz gönlünüzün ve dostluğunuz sıcaklığını taşıyordu. &&& “Hakkâri’den Kerkük’e, Bakü’den Kazakistan’a uzanan gönül köprülerinin aynı salonda buluşması; bizim için yalnızca bir düğün değil, yılların mücadelesinin, vefasının, kardeşliğinin, ortak hafızasının ve aynı ülküye duyulan aidiyetin anlamlı bir tablosu olmuştur.” Aynı gün gerçekleşen devlet programları, Azerbaycan Millî Gün etkinliği, EFES-2026 Tatbikatı ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Kazakistan ziyareti nedeniyle katılamayıp mazeret bildiren dostlarımıza da ayrıca teşekkür ediyoruz. Ankara’nın takvimi yoğun; anlıyoruz. &&& Düğünümüze katılamadıkları hâlde, yeni yuva kuran evlatlarımıza hediyelerini göndererek mutluluğumuzu paylaşan; Karabağ Savaşı’nın eşsiz kahramanı, savaşın Özel Kuvvetler ve şimdinin Azerbaycan Kara Kuvvetleri Komutanı General Faik Mirzayev; Dağların, Kuşadası’nın ve timimin gülen gözleriydi: Şehit Asteğmenim Ahmet Şengülen… O’nun kardeşi Ayhan; Dünyanın 55 ülke ordusuna postal satarak uluslararası nitelikli teçhizat alanında ülkemizin yüzünü ağartan YDS Yön. Kur. Baş. Vedat Yakupoğlu ile Genel Müdürü Levent Gülcan; Haber Global CEO’su Mammad Gulmammadov; Erden Holding Yönetim Kurulu Başkanı Zeynel Abidin Erden; Prof. Dr. İlhami Güler; Prof. Dr. Erdinç Yazıcı; Mustafa Karakaya; Mali müşavir sevgili kardeşim Ercüment Baran; ile Gelmeyip hediye göndererek gönlümü alacağını sanan AYDA International Genel Müdürü sevgili morti Serdar Tekin, baltam Sinan Yıldız ve kobracım İsmail Birol’a da ayrıca çok teşekkür ederiz. &&& Düğünümüze katılacaklarını bildirdikleri hâlde, son anda gelişen mazeretleri nedeniyle aramızda olamayan; ancak içtenlikle arayarak gönlümüzü alan; Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in kıymetli kızı Ayyüce Türkeş; TBMM eski İdare Amiri ve CHP milletvekili Op. Dr. Mahmut Duyan; 23. ve 24. Dönem Milletvekili Ali Rıza Öztürk; Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz; Çöllerin gerçeği Kemal Eskintan; El Bab şehidimiz, Şehit Özel Kuvvetler Binbaşısı Bülent Albayrak’ın saygıdeğer eşleri Şerife Albayrak ve kıymetli ailesi; Ergenekon kumpasında 7 yıl hapis yatan Gazi Astsubayımız Oktay Yıldırım; Altay tanklarının dişli sistemlerini üreten Ermaksan Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yön. Kur. Baş. Hasan S. Erdoğan’a da… Teşekkür ederiz. Dostluklarını, samimiyetlerini ve gönülden desteklerini çok iyi biliyoruz. &&& Şahsî mazeretleri, yoğun devlet görevleri ve resmî programları nedeniyle aramızda bulunamasa da düğünümüz öncesinde ve sonrasında “bizzat arayarak” mutluluğumuzu paylaşan; iyi dileklerini, dualarını ve tebriklerini ileten; Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı eski Müsteşarı, CHP eski Genel Başkan Yardımcısı Em. Büyükelçi Murat Özçelik; Komando camiasının yaşayan en değerli büyüğü, Kıbrıs Kahramanı Em. Tuğg. Cemal Eruç; Saygıdeğer komutanım Em. Org. Hurşit Tolon; Özel Kuvvetler eski Komutanı ve 24. Dönem İstanbul Milletvekili Em. Korg. Engin Alan; OYAK Yön. Kur. Baş. ve Özel Kuvvetler eski Komutanı Em. Korg. Zekai Aksakallı; Barış Pınarı Harekâtı başta TSK’da son derece kritik görevler yapan Em. Korg. Sinan Yayla; Özel Kuvvetler eski Komutanı Em. Tümg. Ercan Çorbacı; Cumhurbaşkanlığı Güv. ve Dış Pol. Kur. Üyesi/Türkiye Azerbaycan Dostluk, İşbirliği ve Dayanışma Vakfı (TADİV) Başkanı Prof. Dr. Aygün Attar; AK Parti Kurucu Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İsmail Safi; Erbil Başkonsolosumuz Erman Topçu; ITC Başkanı ve Kerkük Valisi Mehmet Seman; ITC’den çok değerli kardeşlerim; Karabağ Savaşı başta AZE Ordu İstihbaratını yıllarca yöneten eski İsth. Reisi Hilal Paşa; Karabağ Savaşı’nın Fuzuli sektör komutanı; sonra Kolordu Komutanı Münasip Babayev Paşa; ASELSAN Genel Müdürü Ahmet Akyol; Orman Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Zekeriya Mere; Em. Büyükelçi Hüseyin Avni Botsalı; Reef Oasis Gn. Md. Mehmet Aydın; Başta olmak üzere tüm kıymetli dostlarımıza da ayrıca teşekkür ediyoruz. &&& Düğünümüz öncesinde ve sonrasında; özel mesaj, WhatsApp, organizasyon şirketi ve çeşitli iletişim hatları üzerinden; ilgilerini, iyi dileklerini, tebriklerini ve dualarını bizlere ileterek mutluluğumuzu paylaşan; Genelkurmay Başkanımız Org. Selçuk Bayraktaroğlu; Kara Kuvvetleri Komutanımız Org. Metin Tokel; Ege Ordu Komutanımız Org. İrfan Özsert; NATO Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korg. Muammer Alper; Hv. Korg. Yaşar Kadıoğlu; Özel Kuvvetler Komutanı Tümg. Ertuğrul Erbakan; İletişim Başkanı Prof. Dr. Burhanettin Duran; HAVELSAN Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hacı Ali Mantar; AFAD Başkanı Hamza Pehlivan; YTB Başkanı Abdullah Eren; Dışişleri eski Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran; Kayseri Emniyet Müdürü Atanur Aydın; MİT Basın Müşaviri H. Y.; Adalet eski Bakanı Yılmaz Tunç; Kültür eski Bakanı Fikri Sağlar; Azerbaycan Millî Savunma Bakanı Org. Zakir Hasanov; Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hikmet Hacıyev; Azerbaycan Ankara Büyükelçisi Rashad Mammadov; Azerbaycan Ankara Büyükelçiliği Diplomatları Fuzuli Majidli ve Erdar Aliyev; Azerbaycan Ankara Askeri Ataşesi ve Karabağ savaş kahramanı Tuğg. Zaur Zeynalov; Azerbaycan Ankara Askeri Ataşe Yrd. Bnb. Polad; Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ; Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu; Kültür eski Bakanı ve ATA Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek; Genelkurmay eski Başkanı Em. Org. Metin Gürak; Saygıdeğer büyükelçilerimiz Erkan Özoral, Mishab Demircan, Ali Rıza Güney, Aylin Sekizkök, Birol Aygün, Fatih Yıldız ve Ceren Yazgan; Bahçeşehir Üniversitesi HLO Koordinatörü Prof. Dr. Esra Albayrak; Prof. Dr. Hasan Ünal; Prof. Dr. Hüseyin Bağcı; Em. Tümg. Rafet Kılıç; ASAD Başkanı Murat Doğanay; TİMS&B Yapım CEO’su Burak Sağyaşar; GÜRİŞ Holding Yönetim Kurulu Başkanı Tevfik Yamantürk ve Müşfik Yamantürk; Sessiz akıl Süleyman Boz; Orkun Özeller; Kerkük’te aracına konan bombanın patlamasıyla şehit düşen ITC Güvenlik Dairesi eski Emiri yol arkadaşım Ahmet Tahir İsmail’in değerli ailesi… Başta olmak üzere diğer tüm kıymetli büyüklerimizin ve dostlarımızın ilgileri, zarif nezaketleri ailelerimiz için ayrıca kıymetli olmuştur. &&& Işıl ve Musa’ya özel ilgi gösteren, pek çok kez bizzat kendileri arayan, yavrularla bizzat görüşen, Beypazarı Belediye Başkanlığından beri yakınlığını bizlerden esirgemeyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş; ve Küçük bir göz ameliyatı nedeniyle aramızda olamayan, ama özel ilgi çerçevesinde hem elçisini hem hediyesini hem de çelengini gönderen İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’na… Bir kez daha teşekkür ederiz. &&& Küçük bir de sitemimiz olsun: Organizasyon yetkililerine ısrarla sordum. 39 davetli eksiğimiz olduğunu ilettiler. Katılacağını bildirdiği halde son anda haber veremeyen bu dostlarımıza da selam olsun. Anlıyoruz, hayatın akışı bu. Ama dostlar, düğün dediğimiz şey; ağır, masraflı bir şey… Zaten belimiz bükülmüş… Keşke önceden haber verseydiniz de yerinizi boş bırakmayıp çağıramadığımız dostları çağırabilseydik. Şakası bir yana, gönlünüzün bizimle olduğunu biliyoruz. Ama isimleriniz hala bende saklı! &&& Bu karmaşık ve telaşlı organizasyonda bana çok yardımcı olan organizatör Burçin Açık, Zeliha Uğur hanımefendilere, sevgili yeğenim Sabri Arpacıoğlu’na, sevgili Oğulcan Ekiz’e ve tabi ki küçük oğlum Ahmet Hamza Ağar’a da çok teşekkür ederim. Adı gibi aslan oğlum Ahmet Hamza Diş Hekimliğinde okuyor. Annesi ile duamızdır: “İnşallah o da ağabeyi ve ablası gibi okulunu bitirecek, evlenecek; kendi varlığına, ailesine, vatanına, milletine, devletine, ordusuna, inancına, insanlığa ve geleceğe fayda üreten, katkı sağlayan, bizim de yüzümüzü güldüren bir evlat olacak.” Ve bu duamız sadece Ahmet Hamza için değil… Bütün sevenlerimiz, değer verenlerimiz, kadir kıymet bilenlerimiz, vefa gösterenlerimiz içindir. &&& Çok uzattığım farkındayım. Bir yerde durmak zorunda olduğumun da… Ümit ederim ismini zikredemediğim, özellikle zikretmediğim tüm dostlar beni anlayışa karşılayacaklardır. Gözden kaçırdıklarım ise ümit ederim yoktur. Böyle bir teşekkür yazısını çok çeşitli veriler üzerinden derlediğim için bazı eksikler olabileceğini düşünmeden edemiyorum. Var ise onların da affına sığınırım. Davet edemediğimiz diğer dost ve arkadaşlarım ise lütfen kırılmasınlar, sitem etmesinler. İnanın hepinizi davet etmek, sevincimizi ve ekmeğimizi paylaşmak isterdik. Ama koşullar, yer darlığı, organizasyon zorlukları… Sizlerin de anlayışla karşılayacağınızı umuyor, hepinize çok teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum. &&& Bu teşekkür ve vefa mesajımızı izninizle Özel Kuvvet ve Komando camiasının saygıdeğer büyüklerinden Em. Tuğg. Özhan Ayaş komutanımızın Işıl ve Musa’ya gönderdiği mesajla bitirmek istiyorum. SEVGİLİ IŞIL VE MUSA...; En sevdiğimiz sözlerden biri Alfred D. Souza'ya aittir. Der ki; “Uzun süre boyunca hayatın — gerçek hayatın — başlamak üzere olduğunu düşündüm. Ama hep arada aşılması gereken bir engel vardı; önce bitirilmesi gereken bir iş, geçirilmesi gereken bir zaman, ödenmesi gereken bir borç… Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda fark ettim ki, o engeller aslında benim hayatımdı.” Bu görüş açısı, bizlere mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi. “Mutluluk yoldur, öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetini bilin ve mutluluğu, vaktinizi harcayacak kadar birbirinizle paylaştığınız için, birbirinize fazla değer verin.” Ve Hayat bize öğretti ki; MUTLULUK BİR VARIŞ DEĞİL, BİR YOLCULUKTUR. "PEK ÇOKLARI MUTLULUĞU İNSANDAN DAHA YÜKSEKTE ARARLAR, BAZILARI DA DAHA ALÇAKTA. OYSA MUTLULUK İNSANIN BOYU HİZASINDADIR." Yeter ki görmesini bilelim... Siz de bu MUTLU YOLCULUKTA... Elele tutuşup ve birlikte yuva kuruyorsunuz… Ve AİLE oluyorsunuz... Aile o kadar önemlidir ki, millet olmanın ilk adımıdır, nesil emniyetinin başlangıcıdır… O kadar önemlidir ki, bir kadına Anneliği tattıran ilk merhaledir... Bir erkeği olgunlaştıran, Babalığı yaşatan serencamdır… O kadar önemlidir ki, efradın ilkokuludur… Bir kızın Ana payesini alması, “Cennetin” ayaklarının altına serilmesidir… O kadar önemlidir ki, sevgiyi, aşkı, vefayı, cefayı, fedakarlığı, hizmeti, metanetin eğitimini temin eder… O kadar önemlidir ki, her ferdin birbiri için feda olacak kadar kenetlenmesini temin eder… Unutmayın...! Zaman hiç kimse için beklemez. Ne güzel bir karar vermişsiniz...! BU YOLCULUKTA HAYATINIZI birlikte paylaşıyorsunuz... Dediği gibi Ataol Behramoğlu’nun; Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana… İyi Yolculuklar Sevgili IŞIL, Sevgili MUSA... Bilin ki...! ASLA YALNIZ OLMAYACAKSINIZ... BU MUTLU YOLDA...!!!! Em. Tuğg. Özhan Ayaş &&& Ümit ederim bir hatamız kusurumuz olmamıştır. Metni çok uzatmamak adına ve isimleri kamuoyuna açık olmadığı için isimlerini zikredemediğimiz dostlarımız ümit ederim anlayışla karşılayacaklardır. &&& Ez cümle: Bu mutlu günümüzde bizleri yalnız bırakmayan, varlığıyla, dualarıyla, mesajlarıyla ve iyi dilekleriyle sevincimizi paylaşan herkese ailemiz adına gönülden teşekkür ediyoruz. Gönlü bizimle olan… Her biriniz… Sevdiklerinizle birlikte… Sağ olun. Var olun. Dağ olun. Saygı ve selamlarımızla. Abdullah Ağar 24 Mayıs 2026

Türkçe
5
11
187
10.5K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Bir düğün… Ama aslında yılların biriktirdiği dostlukların, mücadelelerin, hatıraların ve vefanın buluştuğu büyük bir gönül sofrası… Yanımızda olan, arayan, yazan, dua eden herkese ailemiz adına gönülden teşekkür ederiz. Sağ olun. Var olun. Dağ olun.
Abdullah Ağar@abdullahagar2

DÜĞÜN TEŞEKKÜRÜ Bir düğün hikayesi ve bir teşekkür Fark ettiniz mi bilmiyorum, birkaç haftadır yazamıyorum dostlar. Hani “düğün telaşı” derler ya; “Bu nasıl bir şey?” derdim. Meğer gerçekten varmış. Hem de iyi varmış! Yüce Yaradan, sevdiklerinizin mürüvvetini görmeyi sizlere de nasip etsin. Geçen hafta sonu Dr. oğlum Musa ile Dr. gelinim Işıl’ı evlendirdik. Düğünümüze katılan, telgraf, çelenk, çiçek gönderen, katılmak istediği halde farklı nedenlerle katılamayan ancak bizzat arayarak veya özelden mesaj göndererek iyi dileklerini, dualarını, tebriklerini paylaşan tüm dostlarımıza koca bir teşekkür etmek istiyorum. Dr. kızım Bilge’nin İstanbul’daki düğünü farklıydı; biz Ankaralıyız, ağırlığımız Ankara’da. Biz kız tarafı olunca, ağırlığı erkek tarafı; mimar damadım Sefa üstlenince bu telaşı ilk kez bu kadar yoğun yaşadım. &&& Öncelikle “kamuoyuna açık olmadıkları için” isimlerini bilerek zikredemediğim tüm değerli dostlarımıza, görevde olanlara ve silah arkadaşlarıma canı gönülden teşekkür etmek istiyorum. Var olsunlar. &&& Düğün merasimimize iştirak ederek bizleri onurlandıran kıymetli misafirlerimiz: Eski Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel ve saygıdeğer eşleri; TUSAŞ Yön. Kur. Baş. Vekili ve eski Millî Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay; Savunma Sanayii eski Baş. ve KARDEMİR Yön. Kur. Baş. Prof. Dr. İsmail Demir; Dönemimizin efsane Özel Kuvvetler, Jandarma Asayiş ve 4. Kolordu Komutanı, HAVELSAN Yön. Kur. Baş. Em. Korg. Kemal Yılmaz; Jandarma Genel Komutan eski Yardımcısı Em. Korg. Zafer Koç; Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin ve saygıdeğer eşleri; İletişim Bilimci, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu eski Üyesi Prof. Dr. Sezer Akarcalı ve sevgili oğulları; Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın eski avukatı Av. Faik Işık; İYİ Parti Bursa Milletvekili Hasan Toktaş; İYİ Parti Ankara Milletvekili Yüksel Arslan; 27. Dönem Balıkesir Milletvekili Ersönmez Yarbay ve saygıdeğer ailesi; 21. Dönem MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak; İYİ Parti GİK Üyesi Murat Doğan; Malatya Büyükşehir eski Belediye Başkanı Selahattin Gürkan; Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı; Çamlıdere Belediye Başkanı Adem Ceylan; Kazakistan Büyükelçiliği Askerî Ataşesi Alb. Faizulla Prnazarov ve saygıdeğer eşleri; Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Temel Yücel Öztürk ve saygıdeğer eşleri; TRT yetkilisi Masum Ekinci; Karayolları Genel Müdürlüğü yetkilisi ve “dağların kahramanı”, aramızdaki adıyla “Öfkeli Hamsimiz” Ahmet; Dağların ve çöllerin yiğit komutanı Em. Tuğg. Hakkı Köseali; Harekatın ilk gecesinde 30 km derine inip M4’ün ötesine geçince; üzerinden geçmeyen mermi, İHA-SİHA-Hlkp-Uçak-telsiz gümbürtüsü kalmayan dağların ve çöllerin bıçkın komutanı Em. Tuğg. Çetin Köklü; Karabağ heyetinin çok değerli komutanı Em. Tuğg. Ender Gürel; Dağların ve çöllerin eşsiz komutanı Em. Tuğg. Erhan Akgül; Özel Kuvvetler Amanoslar Gazisi Yb. Yakup; Özel Harekât eski müdürlerinden Yasugay Aksakal; İl Emniyet Müdür eski Yardımcılarından Ekrem Eren Ermiş ve saygıdeğer eşleri; Türkiye Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Nurettin Akçul ve saygıdeğer eşleri; Korucu ve Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı Ziya Sözen; Malul Sayılmayan Gaziler Derneği Başkanı Ertuğrul Gazi Demir; Türkmeneli Vakfı Genel Müdürü Em. Alb. Sezer Ertunç; Türkmeneli TV Genel Müdürü Hanefi Bey; AYDA International Operasyon Direktörü Orhan Canver; Süt Birliği Başkanı Tevfik Keskin; RTÜK eski Üyesi Esat Çıplak; RTÜK Uzman Denetçisi Göksal Çetin; Genel Yayın Yönetmeni Faruk Demirel ve saygıdeğer eşleri; Duayen gazeteci Rahmi Aygün ve saygıdeğer eşleri; Dinamit Latif Şimşek; Afyon Üniversitesi Öğr. Üyesi Dr. Kemal Karayormuk, saygıdeğer eşleri ve tabii ki akıl küpü sevgili Efe; Hakkâri’de yıllardır madencilik yapan, binlerce insana ekmek veren ve millî ekonomiye büyük katkı sağlayan İsmet Ölmez ve yakın arkadaşları; Dağda biriktirdiğim üç beş kuruş parayla alamayacağım o küçük evi, “Türk parası borçlandırarak” bana aldırdığını hiç unutmadığım vefalı ağabeyim Zuhuri Yılmaz; Afganistan’ın ve çöllerin sessizliği Süleyman Kılıçaslan; Azerbaycan’dan sevgili kardeşim Hagani İbrahimov; Sevgili Abdullah Çiftçi; Taa Kerkük’ten kalkıp gelen Dr. Nebil Boşnak kardeşimin değerli ailesi; Sevgili Aytunç Akça ve saygıdeğer aileleri; Orman Bakanlığı Müdürlerinden ‘Sevgili Başkan’ımız Ahmet Çelik ve değerli aileleri; Baba dostu Ahmet Kandemir; Akmanlar Ali Uslu, oğulları ve saygıdeğer aileleri; Yakup Uslu; Eski Tüfek Kerim Uyanık ağabey ve saygıdeğer eşleri; Dursun Öztürk; Av. Mustafa Kemal Çiçek; Ruhu, bedeni ve bileği komando Enver Torlak ve saygıdeğer eşleri; Tolga Tolu; ‘Gerçekten’ doçka mermileri altında yayınlar yapan cevval muhabir İsmail Umut Arabacı ve saygıdeğer eşleri; Saygıdeğer komutanlarım Metin Şenay, Enver Aslan ve İlhan Birol; Dağların ve Özel Kuvvetlerin dipçikleri Koca Yalçın, (dağda foto, film işleriyle de uğraştığı için malum lakaplı) Tahsin ve bana tavır koyabilen tek özel tim personelim Av. Şenol Akın astsubaylarım başta olmak üzere düğünümüze katılan tüm subay, astsubay, uzman ve dağların yükümlü askerleri ve saygıdeğer eşleri; Sevgili dağ, devre ve sıra arkadaşlarım Yusuf Küçüktaş; Gürkan Eren; Metin Köklü; Tanju Top; Tolga Korkusuz; Av. Namık Öztürk ve sevgili ailesi; Av. Serdar Öztürk ve saygıdeğer eşleri; Av. Kadir Türkan ve sevgili Emine; Av. Can Kuruoğlu, Av. Yüksel Kaya ve saygıdeğer eşleri, Av. Bülent Mugan ve saygıdeğer eşleri, Bayram Elgün ve saygıdeğer eşleri; Bir trafik kazasında oğluyla birlikte vefat eden, Bağdat’ta birlikte görev yaptığımız rahmetli Kütahya eski Emniyet Müdürü Hasan Çevik’in geriye kalan kıymetli evladı; Ankara’daki düğünümüze katılamayacağı için Bolu’daki düğünümüze teşrif eden Bakü eski Büyükelçimiz Hulusi Kılıç ve saygıdeğer ailesi; Bolu’daki düğünümüze katılan; 65 şehit verdiğimiz “Görmeç Çığ Bölüğü’nün” geride kalan tek komutanı — diğerleri; Alâeddin Üsteğmenim, Sedat Teğmenim, Ali Üsteğmenim çoktan gittiler — Em. Alb. Erhan Alişar ve saygıdeğer eşleri; Ve katılımlarıyla bizleri ayrıca onurlandıran tüm dostlarımız başta olmak üzere; Kıymetli devlet adamlarımız, siyasetçilerimiz, komutanlarımız, büyükelçilerimiz, savunma sanayiimizin önde gelen temsilcileri, akademisyenlerimiz, hekimlerimiz, iş insanlarımız, medya ve sivil toplum dünyasının kıymetli isimleri, silah-devre ve okul arkadaşlarımız, köylülerimiz, akrabalarımız, komşularımız; velhasıl Türkiye’nin farklı siyasi ve toplumsal damarlarından gelen tüm dostlarımız ile Kerkük’ten, Azerbaycan’dan ve Kazakistan’dan gelen tüm kardeşlerimiz bizleri büyük bir bahtiyarlığa sevk etmiştir. &&& Düğünümüze telgraf göndererek ailelerimizi ve genç yavrularımızı kutlayan, sevincimizi paylaşan; TBMM Başkanımız Prof. Dr. Numan Kurtulmuş; Millî Savunma Bakanımız Yaşar Güler; CHP Genel Başkanı Özgür Özel; AK Parti Genel Başkan Vekili Efkan Ala; TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı ve Tarım ve Orman eski Bakanı Prof. Dr. Vahit Kirişci; AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Prof. Dr. Kürşad Zorlu; AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman; AK Parti İstanbul Milletvekili Şengül Karslı; CHP İstanbul Milletvekili Suat Özçağdaş; CHP Sakarya Milletvekili Ümit Dikbayır; İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta; 20 ve 21. Dönem Trabzon Milletvekili Şeref Malkoç; 27. Dönem Ankara Milletvekili Nevin Taşlıçay; Emniyet Genel Müdürümüz Vali Ali Fidan; Jandarma Genel Komutan Yardımcımız Org. Hüseyin Kurtoğlu; NATO Müttefik Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korg. Muammer Alper ve saygıdeğer eşleri; Hava Kuvvetleri Eğitim Komutanı Hv. Korg. Erdoğan Gür ve saygıdeğer eşleri; Cumhurbaşkanı Danışmanı Ahmet Minder; Muğla Valisi Dr. İdris Akbıyık; Sağlık eski Bakanı Dr. Fahrettin Koca; Enerji ve Tabii Kaynaklar eski Bakanı Zeki Çakan; YDA Group Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Arslan; ve; “Beyaz - Carpe Diem” (ben, o, Gabar kodlarımız) diye başlayıp; Işıl ve Musa’ya: “Gençler yuva yapsın göklere, baş döndüren yerlere; aşsınlar yüce engin dağları, sevgileriyle el verip uzansınlar mutluluğa…” ifadeleriyle telgraf gönderen sevgili asteğmenim Korkut Cura başta olmak üzere; sevincimizi paylaşan tüm büyüklerimize ve dostlarımıza saygı ve sevgilerimizi sunarız. &&& Düğünümüze gönderdikleri çelenk ve çiçeklerle gönlümüzü ve salonumuzu adeta bir çiçek bahçesine çeviren; Millî Savunma Bakanımız Yaşar Güler ve saygıdeğer eşleri; Genelkurmay II. Başkanımız Org. Levent Ergün ve saygıdeğer eşleri; CHP Genel Başkanı Özgür Özel; İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu; Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve saygıdeğer eşleri Şule Perinçek; Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş; TBMM eski Başkan Vekili ve Devlet eski Bakanı Yüksel Yalova; Cumhurbaşkanı Danışmanı Erşat Hürmüzlü; Muğla Valisi Dr. İdris Akbıyık; Sağlık eski Bakanı Dr. Fahrettin Koca; NATO Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Korg. Muammer Alper; Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) Genel Başkanı Em. Hv. Korg. Erdoğan Karakuş ve saygıdeğer eşleri; Em. Alb. Basri Polat ve saygıdeğer ailesi; AK Parti Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Ceylan; İYİ Parti Bursa Milletvekili Hasan Toktaş; Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı; Çamlıdere Belediye Başkanı Adem Ceylan; Harbiye’den hocam Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Hasan Köni; Hacettepe Üniversitesi Prof. Dr. Mehmet Cemalettin Aksoy; Başkent Üniversitesi Prof. Dr. Abdülkadir Varoğlu; BOTAŞ Genel Müdürü Abdülvahid Fidan; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı eski Müsteşarı ve OYAK Enerji Şirketleri Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Doğan ve saygıdeğer eşleri Nermin Doğan; FNSS CEO’su ve Genel Müdürü Selim Baybaş; Haber Global CEO’su Mammad Gulmammadov; TİMS&B Yapım CEO’su Timur Savcı; Bozdağ Yapım CEO’su Mehmet Bozdağ; M5 Savunma ve Strateji Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Abdulkadir Özkan; Gezici Araştırma Merkezi Başkanı Murat Gezici; Destek Medya Grubu Başkanı Yelda Cumalıoğlu; Suriye Türkmen Meclisi Başkanı Abdurrahman Mustafa; Başkent Tokatlılar Derneği Başkanı İbrahim Ocak; Süt Birliği Başkanı Tevfik Keskin; Süt Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Mahmut Şahin; Peynirci Baba Yönetim Kurulu Başkanı Ali Keskin; Fatih ve Faruk Aybek; Fatih Birdal; Hepinize saygılarımızı sunar, şükranlarımızı bildiririz. Çiçekleriniz gönlünüzün ve dostluğunuz sıcaklığını taşıyordu. &&& “Hakkâri’den Kerkük’e, Bakü’den Kazakistan’a uzanan gönül köprülerinin aynı salonda buluşması; bizim için yalnızca bir düğün değil, yılların mücadelesinin, vefasının, kardeşliğinin, ortak hafızasının ve aynı ülküye duyulan aidiyetin anlamlı bir tablosu olmuştur.” Aynı gün gerçekleşen devlet programları, Azerbaycan Millî Gün etkinliği, EFES-2026 Tatbikatı ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Kazakistan ziyareti nedeniyle katılamayıp mazeret bildiren dostlarımıza da ayrıca teşekkür ediyoruz. Ankara’nın takvimi yoğun; anlıyoruz. &&& Düğünümüze katılamadıkları hâlde, yeni yuva kuran evlatlarımıza hediyelerini göndererek mutluluğumuzu paylaşan; Karabağ Savaşı’nın eşsiz kahramanı, savaşın Özel Kuvvetler ve şimdinin Azerbaycan Kara Kuvvetleri Komutanı General Faik Mirzayev; Dağların, Kuşadası’nın ve timimin gülen gözleriydi: Şehit Asteğmenim Ahmet Şengülen… O’nun kardeşi Ayhan; Dünyanın 55 ülke ordusuna postal satarak uluslararası nitelikli teçhizat alanında ülkemizin yüzünü ağartan YDS Yön. Kur. Baş. Vedat Yakupoğlu ile Genel Müdürü Levent Gülcan; Haber Global CEO’su Mammad Gulmammadov; Erden Holding Yönetim Kurulu Başkanı Zeynel Abidin Erden; Prof. Dr. İlhami Güler; Prof. Dr. Erdinç Yazıcı; Mustafa Karakaya; Mali müşavir sevgili kardeşim Ercüment Baran; ile Gelmeyip hediye göndererek gönlümü alacağını sanan AYDA International Genel Müdürü sevgili morti Serdar Tekin, baltam Sinan Yıldız ve kobracım İsmail Birol’a da ayrıca çok teşekkür ederiz. &&& Düğünümüze katılacaklarını bildirdikleri hâlde, son anda gelişen mazeretleri nedeniyle aramızda olamayan; ancak içtenlikle arayarak gönlümüzü alan; Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in kıymetli kızı Ayyüce Türkeş; TBMM eski İdare Amiri ve CHP milletvekili Op. Dr. Mahmut Duyan; 23. ve 24. Dönem Milletvekili Ali Rıza Öztürk; Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz; Çöllerin gerçeği Kemal Eskintan; El Bab şehidimiz, Şehit Özel Kuvvetler Binbaşısı Bülent Albayrak’ın saygıdeğer eşleri Şerife Albayrak ve kıymetli ailesi; Ergenekon kumpasında 7 yıl hapis yatan Gazi Astsubayımız Oktay Yıldırım; Altay tanklarının dişli sistemlerini üreten Ermaksan Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yön. Kur. Baş. Hasan S. Erdoğan’a da… Teşekkür ederiz. Dostluklarını, samimiyetlerini ve gönülden desteklerini çok iyi biliyoruz. &&& Şahsî mazeretleri, yoğun devlet görevleri ve resmî programları nedeniyle aramızda bulunamasa da düğünümüz öncesinde ve sonrasında “bizzat arayarak” mutluluğumuzu paylaşan; iyi dileklerini, dualarını ve tebriklerini ileten; Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı eski Müsteşarı, CHP eski Genel Başkan Yardımcısı Em. Büyükelçi Murat Özçelik; Komando camiasının yaşayan en değerli büyüğü, Kıbrıs Kahramanı Em. Tuğg. Cemal Eruç; Saygıdeğer komutanım Em. Org. Hurşit Tolon; Özel Kuvvetler eski Komutanı ve 24. Dönem İstanbul Milletvekili Em. Korg. Engin Alan; OYAK Yön. Kur. Baş. ve Özel Kuvvetler eski Komutanı Em. Korg. Zekai Aksakallı; Barış Pınarı Harekâtı başta TSK’da son derece kritik görevler yapan Em. Korg. Sinan Yayla; Özel Kuvvetler eski Komutanı Em. Tümg. Ercan Çorbacı; Cumhurbaşkanlığı Güv. ve Dış Pol. Kur. Üyesi/Türkiye Azerbaycan Dostluk, İşbirliği ve Dayanışma Vakfı (TADİV) Başkanı Prof. Dr. Aygün Attar; AK Parti Kurucu Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İsmail Safi; Erbil Başkonsolosumuz Erman Topçu; ITC Başkanı ve Kerkük Valisi Mehmet Seman; ITC’den çok değerli kardeşlerim; Karabağ Savaşı başta AZE Ordu İstihbaratını yıllarca yöneten eski İsth. Reisi Hilal Paşa; Karabağ Savaşı’nın Fuzuli sektör komutanı; sonra Kolordu Komutanı Münasip Babayev Paşa; ASELSAN Genel Müdürü Ahmet Akyol; Orman Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Zekeriya Mere; Em. Büyükelçi Hüseyin Avni Botsalı; Reef Oasis Gn. Md. Mehmet Aydın; Başta olmak üzere tüm kıymetli dostlarımıza da ayrıca teşekkür ediyoruz. &&& Düğünümüz öncesinde ve sonrasında; özel mesaj, WhatsApp, organizasyon şirketi ve çeşitli iletişim hatları üzerinden; ilgilerini, iyi dileklerini, tebriklerini ve dualarını bizlere ileterek mutluluğumuzu paylaşan; Genelkurmay Başkanımız Org. Selçuk Bayraktaroğlu; Kara Kuvvetleri Komutanımız Org. Metin Tokel; Ege Ordu Komutanımız Org. İrfan Özsert; NATO Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korg. Muammer Alper; Hv. Korg. Yaşar Kadıoğlu; Özel Kuvvetler Komutanı Tümg. Ertuğrul Erbakan; İletişim Başkanı Prof. Dr. Burhanettin Duran; HAVELSAN Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hacı Ali Mantar; AFAD Başkanı Hamza Pehlivan; YTB Başkanı Abdullah Eren; Dışişleri eski Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran; Kayseri Emniyet Müdürü Atanur Aydın; MİT Basın Müşaviri H. Y.; Adalet eski Bakanı Yılmaz Tunç; Kültür eski Bakanı Fikri Sağlar; Azerbaycan Millî Savunma Bakanı Org. Zakir Hasanov; Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hikmet Hacıyev; Azerbaycan Ankara Büyükelçisi Rashad Mammadov; Azerbaycan Ankara Büyükelçiliği Diplomatları Fuzuli Majidli ve Erdar Aliyev; Azerbaycan Ankara Askeri Ataşesi ve Karabağ savaş kahramanı Tuğg. Zaur Zeynalov; Azerbaycan Ankara Askeri Ataşe Yrd. Bnb. Polad; Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ; Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu; Kültür eski Bakanı ve ATA Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek; Genelkurmay eski Başkanı Em. Org. Metin Gürak; Saygıdeğer büyükelçilerimiz Erkan Özoral, Mishab Demircan, Ali Rıza Güney, Aylin Sekizkök, Birol Aygün, Fatih Yıldız ve Ceren Yazgan; Bahçeşehir Üniversitesi HLO Koordinatörü Prof. Dr. Esra Albayrak; Prof. Dr. Hasan Ünal; Prof. Dr. Hüseyin Bağcı; Em. Tümg. Rafet Kılıç; ASAD Başkanı Murat Doğanay; TİMS&B Yapım CEO’su Burak Sağyaşar; GÜRİŞ Holding Yönetim Kurulu Başkanı Tevfik Yamantürk ve Müşfik Yamantürk; Sessiz akıl Süleyman Boz; Orkun Özeller; Kerkük’te aracına konan bombanın patlamasıyla şehit düşen ITC Güvenlik Dairesi eski Emiri yol arkadaşım Ahmet Tahir İsmail’in değerli ailesi… Başta olmak üzere diğer tüm kıymetli büyüklerimizin ve dostlarımızın ilgileri, zarif nezaketleri ailelerimiz için ayrıca kıymetli olmuştur. &&& Işıl ve Musa’ya özel ilgi gösteren, pek çok kez bizzat kendileri arayan, yavrularla bizzat görüşen, Beypazarı Belediye Başkanlığından beri yakınlığını bizlerden esirgemeyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş; ve Küçük bir göz ameliyatı nedeniyle aramızda olamayan, ama özel ilgi çerçevesinde hem elçisini hem hediyesini hem de çelengini gönderen İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’na… Bir kez daha teşekkür ederiz. &&& Küçük bir de sitemimiz olsun: Organizasyon yetkililerine ısrarla sordum. 39 davetli eksiğimiz olduğunu ilettiler. Katılacağını bildirdiği halde son anda haber veremeyen bu dostlarımıza da selam olsun. Anlıyoruz, hayatın akışı bu. Ama dostlar, düğün dediğimiz şey; ağır, masraflı bir şey… Zaten belimiz bükülmüş… Keşke önceden haber verseydiniz de yerinizi boş bırakmayıp çağıramadığımız dostları çağırabilseydik. Şakası bir yana, gönlünüzün bizimle olduğunu biliyoruz. Ama isimleriniz hala bende saklı! &&& Bu karmaşık ve telaşlı organizasyonda bana çok yardımcı olan organizatör Burçin Açık, Zeliha Uğur hanımefendilere, sevgili yeğenim Sabri Arpacıoğlu’na, sevgili Oğulcan Ekiz’e ve tabi ki küçük oğlum Ahmet Hamza Ağar’a da çok teşekkür ederim. Adı gibi aslan oğlum Ahmet Hamza Diş Hekimliğinde okuyor. Annesi ile duamızdır: “İnşallah o da ağabeyi ve ablası gibi okulunu bitirecek, evlenecek; kendi varlığına, ailesine, vatanına, milletine, devletine, ordusuna, inancına, insanlığa ve geleceğe fayda üreten, katkı sağlayan, bizim de yüzümüzü güldüren bir evlat olacak.” Ve bu duamız sadece Ahmet Hamza için değil… Bütün sevenlerimiz, değer verenlerimiz, kadir kıymet bilenlerimiz, vefa gösterenlerimiz içindir. &&& Çok uzattığım farkındayım. Bir yerde durmak zorunda olduğumun da… Ümit ederim ismini zikredemediğim, özellikle zikretmediğim tüm dostlar beni anlayışa karşılayacaklardır. Gözden kaçırdıklarım ise ümit ederim yoktur. Böyle bir teşekkür yazısını çok çeşitli veriler üzerinden derlediğim için bazı eksikler olabileceğini düşünmeden edemiyorum. Var ise onların da affına sığınırım. Davet edemediğimiz diğer dost ve arkadaşlarım ise lütfen kırılmasınlar, sitem etmesinler. İnanın hepinizi davet etmek, sevincimizi ve ekmeğimizi paylaşmak isterdik. Ama koşullar, yer darlığı, organizasyon zorlukları… Sizlerin de anlayışla karşılayacağınızı umuyor, hepinize çok teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum. &&& Bu teşekkür ve vefa mesajımızı izninizle Özel Kuvvet ve Komando camiasının saygıdeğer büyüklerinden Em. Tuğg. Özhan Ayaş komutanımızın Işıl ve Musa’ya gönderdiği mesajla bitirmek istiyorum. SEVGİLİ IŞIL VE MUSA...; En sevdiğimiz sözlerden biri Alfred D. Souza'ya aittir. Der ki; “Uzun süre boyunca hayatın — gerçek hayatın — başlamak üzere olduğunu düşündüm. Ama hep arada aşılması gereken bir engel vardı; önce bitirilmesi gereken bir iş, geçirilmesi gereken bir zaman, ödenmesi gereken bir borç… Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda fark ettim ki, o engeller aslında benim hayatımdı.” Bu görüş açısı, bizlere mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi. “Mutluluk yoldur, öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetini bilin ve mutluluğu, vaktinizi harcayacak kadar birbirinizle paylaştığınız için, birbirinize fazla değer verin.” Ve Hayat bize öğretti ki; MUTLULUK BİR VARIŞ DEĞİL, BİR YOLCULUKTUR. "PEK ÇOKLARI MUTLULUĞU İNSANDAN DAHA YÜKSEKTE ARARLAR, BAZILARI DA DAHA ALÇAKTA. OYSA MUTLULUK İNSANIN BOYU HİZASINDADIR." Yeter ki görmesini bilelim... Siz de bu MUTLU YOLCULUKTA... Elele tutuşup ve birlikte yuva kuruyorsunuz… Ve AİLE oluyorsunuz... Aile o kadar önemlidir ki, millet olmanın ilk adımıdır, nesil emniyetinin başlangıcıdır… O kadar önemlidir ki, bir kadına Anneliği tattıran ilk merhaledir... Bir erkeği olgunlaştıran, Babalığı yaşatan serencamdır… O kadar önemlidir ki, efradın ilkokuludur… Bir kızın Ana payesini alması, “Cennetin” ayaklarının altına serilmesidir… O kadar önemlidir ki, sevgiyi, aşkı, vefayı, cefayı, fedakarlığı, hizmeti, metanetin eğitimini temin eder… O kadar önemlidir ki, her ferdin birbiri için feda olacak kadar kenetlenmesini temin eder… Unutmayın...! Zaman hiç kimse için beklemez. Ne güzel bir karar vermişsiniz...! BU YOLCULUKTA HAYATINIZI birlikte paylaşıyorsunuz... Dediği gibi Ataol Behramoğlu’nun; Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana… İyi Yolculuklar Sevgili IŞIL, Sevgili MUSA... Bilin ki...! ASLA YALNIZ OLMAYACAKSINIZ... BU MUTLU YOLDA...!!!! Em. Tuğg. Özhan Ayaş &&& Ümit ederim bir hatamız kusurumuz olmamıştır. Metni çok uzatmamak adına ve isimleri kamuoyuna açık olmadığı için isimlerini zikredemediğimiz dostlarımız ümit ederim anlayışla karşılayacaklardır. &&& Ez cümle: Bu mutlu günümüzde bizleri yalnız bırakmayan, varlığıyla, dualarıyla, mesajlarıyla ve iyi dilekleriyle sevincimizi paylaşan herkese ailemiz adına gönülden teşekkür ediyoruz. Gönlü bizimle olan… Her biriniz… Sevdiklerinizle birlikte… Sağ olun. Var olun. Dağ olun. Saygı ve selamlarımızla. Abdullah Ağar 24 Mayıs 2026

Türkçe
15
4
201
15.5K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
DÜĞÜN TEŞEKKÜRÜ Bir düğün hikayesi ve bir teşekkür Fark ettiniz mi bilmiyorum, birkaç haftadır yazamıyorum dostlar. Hani “düğün telaşı” derler ya; “Bu nasıl bir şey?” derdim. Meğer gerçekten varmış. Hem de iyi varmış! Yüce Yaradan, sevdiklerinizin mürüvvetini görmeyi sizlere de nasip etsin. Geçen hafta sonu Dr. oğlum Musa ile Dr. gelinim Işıl’ı evlendirdik. Düğünümüze katılan, telgraf, çelenk, çiçek gönderen, katılmak istediği halde farklı nedenlerle katılamayan ancak bizzat arayarak veya özelden mesaj göndererek iyi dileklerini, dualarını, tebriklerini paylaşan tüm dostlarımıza koca bir teşekkür etmek istiyorum. Dr. kızım Bilge’nin İstanbul’daki düğünü farklıydı; biz Ankaralıyız, ağırlığımız Ankara’da. Biz kız tarafı olunca, ağırlığı erkek tarafı; mimar damadım Sefa üstlenince bu telaşı ilk kez bu kadar yoğun yaşadım. &&& Öncelikle “kamuoyuna açık olmadıkları için” isimlerini bilerek zikredemediğim tüm değerli dostlarımıza, görevde olanlara ve silah arkadaşlarıma canı gönülden teşekkür etmek istiyorum. Var olsunlar. &&& Düğün merasimimize iştirak ederek bizleri onurlandıran kıymetli misafirlerimiz: Eski Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel ve saygıdeğer eşleri; TUSAŞ Yön. Kur. Baş. Vekili ve eski Millî Savunma Bakan Yardımcısı Şuay Alpay; Savunma Sanayii eski Baş. ve KARDEMİR Yön. Kur. Baş. Prof. Dr. İsmail Demir; Dönemimizin efsane Özel Kuvvetler, Jandarma Asayiş ve 4. Kolordu Komutanı, HAVELSAN Yön. Kur. Baş. Em. Korg. Kemal Yılmaz; Jandarma Genel Komutan eski Yardımcısı Em. Korg. Zafer Koç; Genelkurmay eski İstihbarat Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin ve saygıdeğer eşleri; İletişim Bilimci, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu eski Üyesi Prof. Dr. Sezer Akarcalı ve sevgili oğulları; Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın eski avukatı Av. Faik Işık; İYİ Parti Bursa Milletvekili Hasan Toktaş; İYİ Parti Ankara Milletvekili Yüksel Arslan; 27. Dönem Balıkesir Milletvekili Ersönmez Yarbay ve saygıdeğer ailesi; 21. Dönem MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak; İYİ Parti GİK Üyesi Murat Doğan; Malatya Büyükşehir eski Belediye Başkanı Selahattin Gürkan; Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı; Çamlıdere Belediye Başkanı Adem Ceylan; Kazakistan Büyükelçiliği Askerî Ataşesi Alb. Faizulla Prnazarov ve saygıdeğer eşleri; Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Temel Yücel Öztürk ve saygıdeğer eşleri; TRT yetkilisi Masum Ekinci; Karayolları Genel Müdürlüğü yetkilisi ve “dağların kahramanı”, aramızdaki adıyla “Öfkeli Hamsimiz” Ahmet; Dağların ve çöllerin yiğit komutanı Em. Tuğg. Hakkı Köseali; Harekatın ilk gecesinde 30 km derine inip M4’ün ötesine geçince; üzerinden geçmeyen mermi, İHA-SİHA-Hlkp-Uçak-telsiz gümbürtüsü kalmayan dağların ve çöllerin bıçkın komutanı Em. Tuğg. Çetin Köklü; Karabağ heyetinin çok değerli komutanı Em. Tuğg. Ender Gürel; Dağların ve çöllerin eşsiz komutanı Em. Tuğg. Erhan Akgül; Özel Kuvvetler Amanoslar Gazisi Yb. Yakup; Özel Harekât eski müdürlerinden Yasugay Aksakal; İl Emniyet Müdür eski Yardımcılarından Ekrem Eren Ermiş ve saygıdeğer eşleri; Türkiye Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Nurettin Akçul ve saygıdeğer eşleri; Korucu ve Şehit Aileleri Federasyonu Başkanı Ziya Sözen; Malul Sayılmayan Gaziler Derneği Başkanı Ertuğrul Gazi Demir; Türkmeneli Vakfı Genel Müdürü Em. Alb. Sezer Ertunç; Türkmeneli TV Genel Müdürü Hanefi Bey; AYDA International Operasyon Direktörü Orhan Canver; Süt Birliği Başkanı Tevfik Keskin; RTÜK eski Üyesi Esat Çıplak; RTÜK Uzman Denetçisi Göksal Çetin; Genel Yayın Yönetmeni Faruk Demirel ve saygıdeğer eşleri; Duayen gazeteci Rahmi Aygün ve saygıdeğer eşleri; Dinamit Latif Şimşek; Afyon Üniversitesi Öğr. Üyesi Dr. Kemal Karayormuk, saygıdeğer eşleri ve tabii ki akıl küpü sevgili Efe; Hakkâri’de yıllardır madencilik yapan, binlerce insana ekmek veren ve millî ekonomiye büyük katkı sağlayan İsmet Ölmez ve yakın arkadaşları; Dağda biriktirdiğim üç beş kuruş parayla alamayacağım o küçük evi, “Türk parası borçlandırarak” bana aldırdığını hiç unutmadığım vefalı ağabeyim Zuhuri Yılmaz; Afganistan’ın ve çöllerin sessizliği Süleyman Kılıçaslan; Azerbaycan’dan sevgili kardeşim Hagani İbrahimov; Sevgili Abdullah Çiftçi; Taa Kerkük’ten kalkıp gelen Dr. Nebil Boşnak kardeşimin değerli ailesi; Sevgili Aytunç Akça ve saygıdeğer aileleri; Orman Bakanlığı Müdürlerinden ‘Sevgili Başkan’ımız Ahmet Çelik ve değerli aileleri; Baba dostu Ahmet Kandemir; Akmanlar Ali Uslu, oğulları ve saygıdeğer aileleri; Yakup Uslu; Eski Tüfek Kerim Uyanık ağabey ve saygıdeğer eşleri; Dursun Öztürk; Av. Mustafa Kemal Çiçek; Ruhu, bedeni ve bileği komando Enver Torlak ve saygıdeğer eşleri; Tolga Tolu; ‘Gerçekten’ doçka mermileri altında yayınlar yapan cevval muhabir İsmail Umut Arabacı ve saygıdeğer eşleri; Saygıdeğer komutanlarım Metin Şenay, Enver Aslan ve İlhan Birol; Dağların ve Özel Kuvvetlerin dipçikleri Koca Yalçın, (dağda foto, film işleriyle de uğraştığı için malum lakaplı) Tahsin ve bana tavır koyabilen tek özel tim personelim Av. Şenol Akın astsubaylarım başta olmak üzere düğünümüze katılan tüm subay, astsubay, uzman ve dağların yükümlü askerleri ve saygıdeğer eşleri; Sevgili dağ, devre ve sıra arkadaşlarım Yusuf Küçüktaş; Gürkan Eren; Metin Köklü; Tanju Top; Tolga Korkusuz; Av. Namık Öztürk ve sevgili ailesi; Av. Serdar Öztürk ve saygıdeğer eşleri; Av. Kadir Türkan ve sevgili Emine; Av. Can Kuruoğlu, Av. Yüksel Kaya ve saygıdeğer eşleri, Av. Bülent Mugan ve saygıdeğer eşleri, Bayram Elgün ve saygıdeğer eşleri; Bir trafik kazasında oğluyla birlikte vefat eden, Bağdat’ta birlikte görev yaptığımız rahmetli Kütahya eski Emniyet Müdürü Hasan Çevik’in geriye kalan kıymetli evladı; Ankara’daki düğünümüze katılamayacağı için Bolu’daki düğünümüze teşrif eden Bakü eski Büyükelçimiz Hulusi Kılıç ve saygıdeğer ailesi; Bolu’daki düğünümüze katılan; 65 şehit verdiğimiz “Görmeç Çığ Bölüğü’nün” geride kalan tek komutanı — diğerleri; Alâeddin Üsteğmenim, Sedat Teğmenim, Ali Üsteğmenim çoktan gittiler — Em. Alb. Erhan Alişar ve saygıdeğer eşleri; Ve katılımlarıyla bizleri ayrıca onurlandıran tüm dostlarımız başta olmak üzere; Kıymetli devlet adamlarımız, siyasetçilerimiz, komutanlarımız, büyükelçilerimiz, savunma sanayiimizin önde gelen temsilcileri, akademisyenlerimiz, hekimlerimiz, iş insanlarımız, medya ve sivil toplum dünyasının kıymetli isimleri, silah-devre ve okul arkadaşlarımız, köylülerimiz, akrabalarımız, komşularımız; velhasıl Türkiye’nin farklı siyasi ve toplumsal damarlarından gelen tüm dostlarımız ile Kerkük’ten, Azerbaycan’dan ve Kazakistan’dan gelen tüm kardeşlerimiz bizleri büyük bir bahtiyarlığa sevk etmiştir. &&& Düğünümüze telgraf göndererek ailelerimizi ve genç yavrularımızı kutlayan, sevincimizi paylaşan; TBMM Başkanımız Prof. Dr. Numan Kurtulmuş; Millî Savunma Bakanımız Yaşar Güler; CHP Genel Başkanı Özgür Özel; AK Parti Genel Başkan Vekili Efkan Ala; TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Başkanı ve Tarım ve Orman eski Bakanı Prof. Dr. Vahit Kirişci; AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Prof. Dr. Kürşad Zorlu; AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Hatay Milletvekili Hüseyin Yayman; AK Parti İstanbul Milletvekili Şengül Karslı; CHP İstanbul Milletvekili Suat Özçağdaş; CHP Sakarya Milletvekili Ümit Dikbayır; İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta; 20 ve 21. Dönem Trabzon Milletvekili Şeref Malkoç; 27. Dönem Ankara Milletvekili Nevin Taşlıçay; Emniyet Genel Müdürümüz Vali Ali Fidan; Jandarma Genel Komutan Yardımcımız Org. Hüseyin Kurtoğlu; NATO Müttefik Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korg. Muammer Alper ve saygıdeğer eşleri; Hava Kuvvetleri Eğitim Komutanı Hv. Korg. Erdoğan Gür ve saygıdeğer eşleri; Cumhurbaşkanı Danışmanı Ahmet Minder; Muğla Valisi Dr. İdris Akbıyık; Sağlık eski Bakanı Dr. Fahrettin Koca; Enerji ve Tabii Kaynaklar eski Bakanı Zeki Çakan; YDA Group Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Arslan; ve; “Beyaz - Carpe Diem” (ben, o, Gabar kodlarımız) diye başlayıp; Işıl ve Musa’ya: “Gençler yuva yapsın göklere, baş döndüren yerlere; aşsınlar yüce engin dağları, sevgileriyle el verip uzansınlar mutluluğa…” ifadeleriyle telgraf gönderen sevgili asteğmenim Korkut Cura başta olmak üzere; sevincimizi paylaşan tüm büyüklerimize ve dostlarımıza saygı ve sevgilerimizi sunarız. &&& Düğünümüze gönderdikleri çelenk ve çiçeklerle gönlümüzü ve salonumuzu adeta bir çiçek bahçesine çeviren; Millî Savunma Bakanımız Yaşar Güler ve saygıdeğer eşleri; Genelkurmay II. Başkanımız Org. Levent Ergün ve saygıdeğer eşleri; CHP Genel Başkanı Özgür Özel; İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu; Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ve saygıdeğer eşleri Şule Perinçek; Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş; TBMM eski Başkan Vekili ve Devlet eski Bakanı Yüksel Yalova; Cumhurbaşkanı Danışmanı Erşat Hürmüzlü; Muğla Valisi Dr. İdris Akbıyık; Sağlık eski Bakanı Dr. Fahrettin Koca; NATO Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Korg. Muammer Alper; Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) Genel Başkanı Em. Hv. Korg. Erdoğan Karakuş ve saygıdeğer eşleri; Em. Alb. Basri Polat ve saygıdeğer ailesi; AK Parti Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Ceylan; İYİ Parti Bursa Milletvekili Hasan Toktaş; Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı; Çamlıdere Belediye Başkanı Adem Ceylan; Harbiye’den hocam Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Hasan Köni; Hacettepe Üniversitesi Prof. Dr. Mehmet Cemalettin Aksoy; Başkent Üniversitesi Prof. Dr. Abdülkadir Varoğlu; BOTAŞ Genel Müdürü Abdülvahid Fidan; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı eski Müsteşarı ve OYAK Enerji Şirketleri Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Doğan ve saygıdeğer eşleri Nermin Doğan; FNSS CEO’su ve Genel Müdürü Selim Baybaş; Haber Global CEO’su Mammad Gulmammadov; TİMS&B Yapım CEO’su Timur Savcı; Bozdağ Yapım CEO’su Mehmet Bozdağ; M5 Savunma ve Strateji Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Abdulkadir Özkan; Gezici Araştırma Merkezi Başkanı Murat Gezici; Destek Medya Grubu Başkanı Yelda Cumalıoğlu; Suriye Türkmen Meclisi Başkanı Abdurrahman Mustafa; Başkent Tokatlılar Derneği Başkanı İbrahim Ocak; Süt Birliği Başkanı Tevfik Keskin; Süt Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Mahmut Şahin; Peynirci Baba Yönetim Kurulu Başkanı Ali Keskin; Fatih ve Faruk Aybek; Fatih Birdal; Hepinize saygılarımızı sunar, şükranlarımızı bildiririz. Çiçekleriniz gönlünüzün ve dostluğunuz sıcaklığını taşıyordu. &&& “Hakkâri’den Kerkük’e, Bakü’den Kazakistan’a uzanan gönül köprülerinin aynı salonda buluşması; bizim için yalnızca bir düğün değil, yılların mücadelesinin, vefasının, kardeşliğinin, ortak hafızasının ve aynı ülküye duyulan aidiyetin anlamlı bir tablosu olmuştur.” Aynı gün gerçekleşen devlet programları, Azerbaycan Millî Gün etkinliği, EFES-2026 Tatbikatı ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın Kazakistan ziyareti nedeniyle katılamayıp mazeret bildiren dostlarımıza da ayrıca teşekkür ediyoruz. Ankara’nın takvimi yoğun; anlıyoruz. &&& Düğünümüze katılamadıkları hâlde, yeni yuva kuran evlatlarımıza hediyelerini göndererek mutluluğumuzu paylaşan; Karabağ Savaşı’nın eşsiz kahramanı, savaşın Özel Kuvvetler ve şimdinin Azerbaycan Kara Kuvvetleri Komutanı General Faik Mirzayev; Dağların, Kuşadası’nın ve timimin gülen gözleriydi: Şehit Asteğmenim Ahmet Şengülen… O’nun kardeşi Ayhan; Dünyanın 55 ülke ordusuna postal satarak uluslararası nitelikli teçhizat alanında ülkemizin yüzünü ağartan YDS Yön. Kur. Baş. Vedat Yakupoğlu ile Genel Müdürü Levent Gülcan; Haber Global CEO’su Mammad Gulmammadov; Erden Holding Yönetim Kurulu Başkanı Zeynel Abidin Erden; Prof. Dr. İlhami Güler; Prof. Dr. Erdinç Yazıcı; Mustafa Karakaya; Mali müşavir sevgili kardeşim Ercüment Baran; ile Gelmeyip hediye göndererek gönlümü alacağını sanan AYDA International Genel Müdürü sevgili morti Serdar Tekin, baltam Sinan Yıldız ve kobracım İsmail Birol’a da ayrıca çok teşekkür ederiz. &&& Düğünümüze katılacaklarını bildirdikleri hâlde, son anda gelişen mazeretleri nedeniyle aramızda olamayan; ancak içtenlikle arayarak gönlümüzü alan; Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in kıymetli kızı Ayyüce Türkeş; TBMM eski İdare Amiri ve CHP milletvekili Op. Dr. Mahmut Duyan; 23. ve 24. Dönem Milletvekili Ali Rıza Öztürk; Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz; Çöllerin gerçeği Kemal Eskintan; El Bab şehidimiz, Şehit Özel Kuvvetler Binbaşısı Bülent Albayrak’ın saygıdeğer eşleri Şerife Albayrak ve kıymetli ailesi; Ergenekon kumpasında 7 yıl hapis yatan Gazi Astsubayımız Oktay Yıldırım; Altay tanklarının dişli sistemlerini üreten Ermaksan Makina Sanayi ve Ticaret A.Ş. Yön. Kur. Baş. Hasan S. Erdoğan’a da… Teşekkür ederiz. Dostluklarını, samimiyetlerini ve gönülden desteklerini çok iyi biliyoruz. &&& Şahsî mazeretleri, yoğun devlet görevleri ve resmî programları nedeniyle aramızda bulunamasa da düğünümüz öncesinde ve sonrasında “bizzat arayarak” mutluluğumuzu paylaşan; iyi dileklerini, dualarını ve tebriklerini ileten; Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı eski Müsteşarı, CHP eski Genel Başkan Yardımcısı Em. Büyükelçi Murat Özçelik; Komando camiasının yaşayan en değerli büyüğü, Kıbrıs Kahramanı Em. Tuğg. Cemal Eruç; Saygıdeğer komutanım Em. Org. Hurşit Tolon; Özel Kuvvetler eski Komutanı ve 24. Dönem İstanbul Milletvekili Em. Korg. Engin Alan; OYAK Yön. Kur. Baş. ve Özel Kuvvetler eski Komutanı Em. Korg. Zekai Aksakallı; Barış Pınarı Harekâtı başta TSK’da son derece kritik görevler yapan Em. Korg. Sinan Yayla; Özel Kuvvetler eski Komutanı Em. Tümg. Ercan Çorbacı; Cumhurbaşkanlığı Güv. ve Dış Pol. Kur. Üyesi/Türkiye Azerbaycan Dostluk, İşbirliği ve Dayanışma Vakfı (TADİV) Başkanı Prof. Dr. Aygün Attar; AK Parti Kurucu Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İsmail Safi; Erbil Başkonsolosumuz Erman Topçu; ITC Başkanı ve Kerkük Valisi Mehmet Seman; ITC’den çok değerli kardeşlerim; Karabağ Savaşı başta AZE Ordu İstihbaratını yıllarca yöneten eski İsth. Reisi Hilal Paşa; Karabağ Savaşı’nın Fuzuli sektör komutanı; sonra Kolordu Komutanı Münasip Babayev Paşa; ASELSAN Genel Müdürü Ahmet Akyol; Orman Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Zekeriya Mere; Em. Büyükelçi Hüseyin Avni Botsalı; Reef Oasis Gn. Md. Mehmet Aydın; Başta olmak üzere tüm kıymetli dostlarımıza da ayrıca teşekkür ediyoruz. &&& Düğünümüz öncesinde ve sonrasında; özel mesaj, WhatsApp, organizasyon şirketi ve çeşitli iletişim hatları üzerinden; ilgilerini, iyi dileklerini, tebriklerini ve dualarını bizlere ileterek mutluluğumuzu paylaşan; Genelkurmay Başkanımız Org. Selçuk Bayraktaroğlu; Kara Kuvvetleri Komutanımız Org. Metin Tokel; Ege Ordu Komutanımız Org. İrfan Özsert; NATO Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korg. Muammer Alper; Hv. Korg. Yaşar Kadıoğlu; Özel Kuvvetler Komutanı Tümg. Ertuğrul Erbakan; İletişim Başkanı Prof. Dr. Burhanettin Duran; HAVELSAN Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Hacı Ali Mantar; AFAD Başkanı Hamza Pehlivan; YTB Başkanı Abdullah Eren; Dışişleri eski Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran; Kayseri Emniyet Müdürü Atanur Aydın; MİT Basın Müşaviri H. Y.; Adalet eski Bakanı Yılmaz Tunç; Kültür eski Bakanı Fikri Sağlar; Azerbaycan Millî Savunma Bakanı Org. Zakir Hasanov; Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hikmet Hacıyev; Azerbaycan Ankara Büyükelçisi Rashad Mammadov; Azerbaycan Ankara Büyükelçiliği Diplomatları Fuzuli Majidli ve Erdar Aliyev; Azerbaycan Ankara Askeri Ataşesi ve Karabağ savaş kahramanı Tuğg. Zaur Zeynalov; Azerbaycan Ankara Askeri Ataşe Yrd. Bnb. Polad; Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ; Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu; Kültür eski Bakanı ve ATA Parti Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek; Genelkurmay eski Başkanı Em. Org. Metin Gürak; Saygıdeğer büyükelçilerimiz Erkan Özoral, Mishab Demircan, Ali Rıza Güney, Aylin Sekizkök, Birol Aygün, Fatih Yıldız ve Ceren Yazgan; Bahçeşehir Üniversitesi HLO Koordinatörü Prof. Dr. Esra Albayrak; Prof. Dr. Hasan Ünal; Prof. Dr. Hüseyin Bağcı; Em. Tümg. Rafet Kılıç; ASAD Başkanı Murat Doğanay; TİMS&B Yapım CEO’su Burak Sağyaşar; GÜRİŞ Holding Yönetim Kurulu Başkanı Tevfik Yamantürk ve Müşfik Yamantürk; Sessiz akıl Süleyman Boz; Orkun Özeller; Kerkük’te aracına konan bombanın patlamasıyla şehit düşen ITC Güvenlik Dairesi eski Emiri yol arkadaşım Ahmet Tahir İsmail’in değerli ailesi… Başta olmak üzere diğer tüm kıymetli büyüklerimizin ve dostlarımızın ilgileri, zarif nezaketleri ailelerimiz için ayrıca kıymetli olmuştur. &&& Işıl ve Musa’ya özel ilgi gösteren, pek çok kez bizzat kendileri arayan, yavrularla bizzat görüşen, Beypazarı Belediye Başkanlığından beri yakınlığını bizlerden esirgemeyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş; ve Küçük bir göz ameliyatı nedeniyle aramızda olamayan, ama özel ilgi çerçevesinde hem elçisini hem hediyesini hem de çelengini gönderen İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’na… Bir kez daha teşekkür ederiz. &&& Küçük bir de sitemimiz olsun: Organizasyon yetkililerine ısrarla sordum. 39 davetli eksiğimiz olduğunu ilettiler. Katılacağını bildirdiği halde son anda haber veremeyen bu dostlarımıza da selam olsun. Anlıyoruz, hayatın akışı bu. Ama dostlar, düğün dediğimiz şey; ağır, masraflı bir şey… Zaten belimiz bükülmüş… Keşke önceden haber verseydiniz de yerinizi boş bırakmayıp çağıramadığımız dostları çağırabilseydik. Şakası bir yana, gönlünüzün bizimle olduğunu biliyoruz. Ama isimleriniz hala bende saklı! &&& Bu karmaşık ve telaşlı organizasyonda bana çok yardımcı olan organizatör Burçin Açık, Zeliha Uğur hanımefendilere, sevgili yeğenim Sabri Arpacıoğlu’na, sevgili Oğulcan Ekiz’e ve tabi ki küçük oğlum Ahmet Hamza Ağar’a da çok teşekkür ederim. Adı gibi aslan oğlum Ahmet Hamza Diş Hekimliğinde okuyor. Annesi ile duamızdır: “İnşallah o da ağabeyi ve ablası gibi okulunu bitirecek, evlenecek; kendi varlığına, ailesine, vatanına, milletine, devletine, ordusuna, inancına, insanlığa ve geleceğe fayda üreten, katkı sağlayan, bizim de yüzümüzü güldüren bir evlat olacak.” Ve bu duamız sadece Ahmet Hamza için değil… Bütün sevenlerimiz, değer verenlerimiz, kadir kıymet bilenlerimiz, vefa gösterenlerimiz içindir. &&& Çok uzattığım farkındayım. Bir yerde durmak zorunda olduğumun da… Ümit ederim ismini zikredemediğim, özellikle zikretmediğim tüm dostlar beni anlayışa karşılayacaklardır. Gözden kaçırdıklarım ise ümit ederim yoktur. Böyle bir teşekkür yazısını çok çeşitli veriler üzerinden derlediğim için bazı eksikler olabileceğini düşünmeden edemiyorum. Var ise onların da affına sığınırım. Davet edemediğimiz diğer dost ve arkadaşlarım ise lütfen kırılmasınlar, sitem etmesinler. İnanın hepinizi davet etmek, sevincimizi ve ekmeğimizi paylaşmak isterdik. Ama koşullar, yer darlığı, organizasyon zorlukları… Sizlerin de anlayışla karşılayacağınızı umuyor, hepinize çok teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum. &&& Bu teşekkür ve vefa mesajımızı izninizle Özel Kuvvet ve Komando camiasının saygıdeğer büyüklerinden Em. Tuğg. Özhan Ayaş komutanımızın Işıl ve Musa’ya gönderdiği mesajla bitirmek istiyorum. SEVGİLİ IŞIL VE MUSA...; En sevdiğimiz sözlerden biri Alfred D. Souza'ya aittir. Der ki; “Uzun süre boyunca hayatın — gerçek hayatın — başlamak üzere olduğunu düşündüm. Ama hep arada aşılması gereken bir engel vardı; önce bitirilmesi gereken bir iş, geçirilmesi gereken bir zaman, ödenmesi gereken bir borç… Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda fark ettim ki, o engeller aslında benim hayatımdı.” Bu görüş açısı, bizlere mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi. “Mutluluk yoldur, öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetini bilin ve mutluluğu, vaktinizi harcayacak kadar birbirinizle paylaştığınız için, birbirinize fazla değer verin.” Ve Hayat bize öğretti ki; MUTLULUK BİR VARIŞ DEĞİL, BİR YOLCULUKTUR. "PEK ÇOKLARI MUTLULUĞU İNSANDAN DAHA YÜKSEKTE ARARLAR, BAZILARI DA DAHA ALÇAKTA. OYSA MUTLULUK İNSANIN BOYU HİZASINDADIR." Yeter ki görmesini bilelim... Siz de bu MUTLU YOLCULUKTA... Elele tutuşup ve birlikte yuva kuruyorsunuz… Ve AİLE oluyorsunuz... Aile o kadar önemlidir ki, millet olmanın ilk adımıdır, nesil emniyetinin başlangıcıdır… O kadar önemlidir ki, bir kadına Anneliği tattıran ilk merhaledir... Bir erkeği olgunlaştıran, Babalığı yaşatan serencamdır… O kadar önemlidir ki, efradın ilkokuludur… Bir kızın Ana payesini alması, “Cennetin” ayaklarının altına serilmesidir… O kadar önemlidir ki, sevgiyi, aşkı, vefayı, cefayı, fedakarlığı, hizmeti, metanetin eğitimini temin eder… O kadar önemlidir ki, her ferdin birbiri için feda olacak kadar kenetlenmesini temin eder… Unutmayın...! Zaman hiç kimse için beklemez. Ne güzel bir karar vermişsiniz...! BU YOLCULUKTA HAYATINIZI birlikte paylaşıyorsunuz... Dediği gibi Ataol Behramoğlu’nun; Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana… İyi Yolculuklar Sevgili IŞIL, Sevgili MUSA... Bilin ki...! ASLA YALNIZ OLMAYACAKSINIZ... BU MUTLU YOLDA...!!!! Em. Tuğg. Özhan Ayaş &&& Ümit ederim bir hatamız kusurumuz olmamıştır. Metni çok uzatmamak adına ve isimleri kamuoyuna açık olmadığı için isimlerini zikredemediğimiz dostlarımız ümit ederim anlayışla karşılayacaklardır. &&& Ez cümle: Bu mutlu günümüzde bizleri yalnız bırakmayan, varlığıyla, dualarıyla, mesajlarıyla ve iyi dilekleriyle sevincimizi paylaşan herkese ailemiz adına gönülden teşekkür ediyoruz. Gönlü bizimle olan… Her biriniz… Sevdiklerinizle birlikte… Sağ olun. Var olun. Dağ olun. Saygı ve selamlarımızla. Abdullah Ağar 24 Mayıs 2026
Abdullah Ağar tweet mediaAbdullah Ağar tweet mediaAbdullah Ağar tweet mediaAbdullah Ağar tweet media
Türkçe
57
11
453
96.2K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Biliyorsunuz, siyasi konulara çok girmemeye, ama yakından takip etmeye ve bizim konularla bağlamını-etkileşimini görmeye çalışırım. Ancak CHP ile ilgili mahkemenin aldığı 'mutlak butlan' kararı iç siyasi rekabet ve mücadelenin çok daha ötesinde. Böyle olunca, Azerbaycan'dan da kardeşler sorunca, kıramadım, konuştum. Azerbaycan sfera.az'la; CHP'nin karşı karşıya kaldığı mutlak butlan kararı, siyasi süreçleri ve seçim tarihini nasıl etkiler? Okumanız dileğiyle... Metnin orijinalı Azerbaycan Türkçesi ile. Orijinalinden okumak isteyen linkten ulaşabilir. &&& Türkiye’de erken seçimler daha erken mi olacak? – Abdullah Ağar’dan AÇIKLAMA Son günlerde Türkiye iç siyasetindeki hareketlilik ve muhalefet cephesindeki yeni hukuki-siyasi gerilimler nedeniyle ülkede erken seçim ihtimali yeniden medyanın ana gündem maddelerinden biri hâline geldi. İktidar temsilcileri seçimlerin zamanında, yani 2028’de yapılacağını ifade etse de, Türkiye’de yaşanan son siyasi gelişmeleri değerlendiren uzmanlar seçimlerin 2027’de, hatta 2026’nın sonlarında yapılabileceğini öngörüyor. Bilindiği üzere Türkiye Anayasası’na göre erken seçim kararı ya Meclis’te milletvekillerinin yüzde 60’ının (360 milletvekili) oyuyla ya da Cumhurbaşkanı kararıyla alınabiliyor. Peki Türkiye’de erken seçim olabilir mi? Konuyla ilgili olarak Türkiyeli siyaset bilimci Abdullah Ağar, Sfera.az’a açıklamalarda bulundu. Ağar, Türkiye’de geçmişte seçim tartışmalarının daha çok ekonominin gidişatı ve muhalefetin seçim isteyip istememesi üzerinden yapıldığını belirterek şöyle konuştu: “Ancak artık mesele tamamen başka bir zemine geçti. Şimdi asıl soru, ana muhalefet partisi olan CHP’nin hangi yapıyla ve hangi siyasi atmosfer içinde seçime gideceğidir. Bu son derece kritik bir aşamaya dönüştü. Mevcut mahkeme kararıyla birlikte CHP’de fiilen bir meşruiyet ve yönetim krizi oluştu. Diğer taraftan muhalefetin cumhurbaşkanlığı seçim stratejisi yeniden belirsizleşti. Bu durum iktidara, yani AK Parti’ye zamanlama açısından avantaj sağladı. Bütün bunlara bağlı olarak erken seçim ihtimali paradoksal biçimde arttı. Ama aynı zamanda ertelenme ihtimali de ortaya çıktı. Bu tamamen önümüzdeki sürece bağlı. Önümüzdeki dönemde en önemli mesele şu: Normal şartlarda muhalefetin parçalanması ve kriz yaşaması, iktidarı erken seçime gitmeye teşvik edebilir. Çünkü rakip örgütlü değilken seçim yapmak iktidar açısından daha avantajlı olur. Bu son derece doğal bir yaklaşımdır. Ancak iktidar aynı zamanda şöyle de düşünebilir: CHP kendi içinde kriz yaşıyor, acele etmeye gerek yok, bırak zaman içinde kendisini daha fazla yıpratsın; biz de süreci izleyelim ve ona göre hareket edelim. Yani mesele iki yönlü bir karakter taşıyor.” Ağar’a göre en önemli nokta, Türkiye’de siyasetin artık sadece partiler arası rekabet üzerinden şekillenmemesi. Ona göre siyasi süreçler artık daha çok vicdan, hukuk, yargı sistemi, siyasi meşruiyet ve ekonomi gibi başlıklar etrafında şekilleniyor: “Üstelik Türkiye’nin yakın çevresinde bir savaş gerçekliği var ve bunun oluşturduğu jeopolitik etkiler son derece önemli. Bu açıdan CHP’nin mahkeme kararıyla karşı karşıya kaldığı süreç yalnızca hukuki bir mesele değil, aynı zamanda bir dengeleme ve siyasi baskı mekanizması gibi görünüyor. Bu çerçevede İmamoğlu süreci de vardı. CHP’de yeniden geniş bir uzlaşma oluşturmak, kurultaya gitmek, hatta erken seçim taleplerini gündeme taşımak da aynı direnç hattının parçaları gibi görünüyordu. Bu genel tablo çerçevesinde seçim ihtimallerini değerlendirmemiz gerekiyor. Benim kanaatime göre 2026’nın sonunda seçim yapılma ihtimali yaklaşık yüzde 30 seviyesinde. Daha önce bu oran daha düşüktü ama son kararlarla birlikte bence yüzde 30’a çıktı. 2027’de seçim yapılması ise hâlâ en güçlü ihtimal olarak duruyor. Bu seçeneğin olasılığını yaklaşık yüzde 45-50 olarak görüyorum. Seçimlerin normal zamanında yapılma ihtimali ise yaklaşık yüzde 20 civarında. Burada en fazla düşen ihtimal hangisi? Tam da seçimlerin 2028’de, planlanan tarihte yapılması ihtimali. Yani 2028 senaryosu ciddi biçimde zayıfladı. Buna karşılık 2026’da ani ya da erken seçim ihtimali arttı ve ben bunu yaklaşık yüzde 30 seviyesinde değerlendiriyorum. Ancak belirttiğim gibi bu konuda çok sayıda değişken var. Birincisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan bu tabloyu dikkatle analiz edecek ve iktidarının sürdürülebilirliği açısından en uygun zamanı belirlemeye çalışacaktır. Diğer taraftan ekonomik baskılar, dış faktörler ve savaş unsuru seçim sürecinde görünmeyen ama son derece etkili olabilecek faktörlerdir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye artık yeni bir aşamaya girmiş durumda. Siyasi sistem yüksek gerilimli bir denge rejimine geçti; başka bir ifadeyle faz değişimi yaşanıyor. Önümüzde CHP’de yeniden yapılanma ve siyasi mücadele süreci görünüyor. Özgür Özel’in sözünü ettiği yedek parti kurma gibi girişimler ve çeşitli hazırlıklar da bu sürecin parçalarıdır. Diğer taraftan Erdoğan’ın yeniden adaylığının hukuki ve siyasi zeminini güçlendirme meselesi de gündemde. Ekonomik baskıların yakın dönemde azalacağı görünmüyor. Ekonomi bu sürecin en temel unsurlarından biridir. Aynı zamanda toplumsal vicdan da çok önemlidir. İnsanların yaşananları nasıl değerlendireceği seçim sonuçlarını ciddi biçimde etkileyecektir. Türkiye toplumunun büyük bölümü olaylara vicdan, ekonomi ve güvenlik perspektifinden bakıyor. Ayrıca bölgesel savaş ihtimali, yargı-siyaset ilişkilerinde gerilimin artması gibi faktörler de önemli rol oynayacak. Böyle senaryolarda genellikle iktidar partileri, yani AK Parti ve MHP, durumu tamamen kontrol altına alarak seçimi geciktirmeyi tercih edebilir. Diğer seçenek ise muhalefet toparlanmadan seçimi öne çekmek ve ani seçim kararı almaktır. Yani her şey zamanlamaya ve önümüzdeki gelişmelere bağlıdır. Çünkü sonuçta bütün taraflar seçimi kazanmak istiyor.” Türkiyeli siyaset bilimci, seçimlerin hangi koşullarda gecikebileceğine de değindi: “Benim gördüğüm tablo şu: Eğer CHP kısa sürede toparlanır, Özgür Özel ile Kılıçdaroğlu çizgisi arasında çatışma değil iş birliği oluşur ve muhalefet yeniden ortak aday formülüne dönebilirse, iktidar seçimi geciktirmeyi tercih edebilir. Ama CHP içindeki çatışma derinleşir, örgütsel parçalanma yaşanır ve adaylık krizi ortaya çıkarsa, o zaman iktidar bunu siyasi fırsata çevirerek seçim hamlesi yapabilir. Sonuç olarak Türkiye artık normal seçim takvimiyle ilerleyen bir ülkeden çok, krizlerin yönetildiği siyasi bir döneme girmiş durumda.” sfera.az/media/337646/t…
Türkçe
12
13
122
36.4K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Biliyordu Erdinç Binbaşı; bugünkü çatışma dünkü gibi olmayacaktı. Bundan sonra her şey bir kez daha yeni baştan başlayacaktı. Yeni bir düzenleme gerekmekteydi çatışma alanına… Takip ve yeniden temasın sağlanması için, yeni yeni uğraşlar, yeni yeni kabul edilecek riskler gerekti. Özer Üsteğmen’in timinden iki askerden haber alınamamaktaydı. Kayıplar mı, şehitler mi, yaralılar mı, yoksa başlarına başka bir iş mi geldi, bilinmiyordu, belli değildi. Bunu bilmek için, Celalettin Astsubay’ın timine karışmış iki askeri bulmak zaman alacaktı. İlhan’ın timi tekrar yukarı çekilecek, uzaktan kapama yapacaktı. Teğmen’in ve Teğmen’in yanındaki Özer’in timi yamaçlara alınacaktı. Ve uzaktan açılan taciz ateşlerinin üzerine tekrar yürünecekti. Çatışmaya dair, yakından temasın kurulmasına dair yapılan bütün bu hamleler en az dört saatlerini alacaktı. Erdinç Binbaşı’nın yaptığı tıkama, kaçıp gitmelerini engelleyen temel neden olmuştu. Timlerin ilerleyişlerini örtmek için, olağanüstü gayret üretmeye devam ettiler. Kanasçının biri onları fazlasıyla uğraştırdı. Dağda yeri bilinen ya da tespit edilen bir hedefi imha etmek ya da en azından ateş altına alıp etkinliğini ortadan kaldırmak kolaydı. Peki ya görülmeyen, yeri tespit edilemeyen birileri? İşte bu çok zor olurdu. Timlerini himaye etmek için, saatlerce sonu gelmeyen bir oyuna giriştiler. Erdinç Binbaşı HK-23’ün arkasına kendi geçmiş, hem çatışmayı yönetmiş, hem de olası hedefleri ateş altına almaya gayret etmişti. 12 onda 7’liğin arkasında Vecdet Binbaşı vardı. O da ateşten bir talanla uğraşıp durmuş, ateş altında ilerlemeye çalışan timleri, ateşleriyle örtmeye çalışmıştı. Bir ara “Yandım Allah…” diye bir feryat duyulmuştu hemen aşağıda… Hemen de tanımıştı sesi Erdinç Binbaşı… Vecdet’ti ‘Yandım Allah bağıran…’ “Vuruldu mu yoksa…” diye, iliklerine kadar irkilmişti ya, bu ‘Vurulma Yandım Allah’ı değildi ki… Hemen eğilip bakmıştı aşağıya… Bakınca da anlayıvermişti. Nasıl anlamasındı? Aşağıdaki ‘Yandım Allah’ Vecdet, hâlâ ‘Yandım Allah’ diye diye, boş kovanları ensesinden ve kaçmaya çalıştıklarını sırtının ense kökünden çıkartmaya çalışıyordu. Ateş gibi olurdu, kurşununu namluya salmış, kendini de hararetle silahın dışına atmış boş kovanlar… Değil ensesi ya da sırtının yanık acısı, üzerinden atmak için kullandığı ellerinin acısı bile yeter de artardı ona… “Üff anam…” diye, ovuşturuyordu şimdi de parmaklarını… Erdinç Binbaşı’nın kullandığı HK-23’ten fırlayan kızgın boş kovanların büyük bir kısmı, alt tarafta mevzii tutmuş 12 onda 7’lik kullanan Vecdet Binbaşı’nın üstüne dökülmüştü. Bunların bir kısmı da malum işte… Ensesine, yaka arasına, oradan sırtına… Ensesine düşenler canını çok yakmıştı ya, sonuçta yakmaları değdikleri kadardı. Ama ya yaka arasına ve sırta kaçanlar? Parmaklar? Onlar da artık “Yandım Anam Vecdetti…” “Silahla gerdek olup sevişmek…” Artık bu dağa, bir demirci dükkânı açılmıştı. Örs buradaydı, çekiç orada… Demirci başı buradaydı, demirciler orada… Artık çeliğe su verilmişti; çelikten Mehmetçik’e… Demir ise tavında dövülürdü; örsle çekiç arasında… Ve o tav, mutlaka yakalanmalıydı burada… Canları dişlerine takılı, uğraşıp duruyorlardı hâlâ… Eğitim için; “Sevişir gibi savaşmak için…” derdi. Askerlik için; “Adına askerlik denir, vatan borcudur ödenir…” derdi. Dağdaki mücadele için “Silahla gerdek olup sevişmek…” derdi. Ama artık geçmişti bunları… Geri tepmesiz topun başında yaptığını yaptı. Bir Fatiha, üç Kulhu okuyup, aşağıdaki timlerine doğru üfürdü. Bilinmez ya, dağ rüzgârına binip, aşağıdaki timlerin üzerine ulaştı, üç Kulhuyla bir Fatiha… Tam teröristin olduğu yarığa denk geldi top mermisi… Özer Üsteğmeni yine sıkıştırmışlardı. Ve Özer’e ateş eden keskin nişancıyı bir türlü bulamıyorlardı. Onlarca asker ve komutan, onlarca dakikaya yayılan bir uğraşın içinde buldular kendilerini… Önlerinde uzanan vadi içinde, bu adamın olabileceği hemen her yeri ateş altına almış oldukları halde, bir türlü çıkartamıyorlardı Özer’i yerinden… Değil sıçramak ya da yer değiştirmek, başının ucunu çıkartmaya kalktığında yapıştırıyordu mermiyi Özer’e… Ve bütün bu uğraşın sonunda, minicik bir toz kabartısını gördüler, vadinin uzak yamaçlarındaki kayalık bir alanın içinde… Tespit etmişlerdi kanas kullanan keskin nişancının yerini… Ama bir türlü çıkartamadılar yerinden… Bir kez daha geri tepmesiz topçuya baktı, Erdinç Binbaşı… Yapabilir miydi? Diğerlerini yapmıştı. Bunu da yapabilirdi. Ve tam yerini tarif etti topçuya… Kayalar vardı, o kayalardaki bir yarığın içinden ateş ediyordu. Özer başını kaldıramıyordu. Ve geri tepmesiz top bir kez daha çalıştı. Tam teröristin olduğu yarığa denk geldi top mermisi… Bu topun temel görevi, tankları ve zırhlı araçları imha etmekti. Bir de koruganları… Ayağa kalkan toz dumanın içinde iki koca parçanın havalanıp düştüğünü gördüler. Gördükleri doğruydu: Belinden ikiye bölünerek parçalanmıştı terörist… Ve olasıdır ki; iki Mehmetçik’i şehit eden buydu. “Heval yardım… Bize yardım gerek… Çok kayıp var…” Timlerin saatlerdir sürdürdükleri temas sağlama gayreti, artık sonuç vermiş, teröristler göz ve etkili menzil içine alınmışlardı. Ve saatler süren bu uğraşta, ne şehit vermişlerdi, ne de gazi… Teröristlerin ise yapılan ateş muharebelerinde fazlasıyla kayıpları vardı. Ama bunun ne kadar olduğunu, şu an kimse bilmiyordu. Yalnız teröristler telsizlerden yaptıkları yardım çağrılarında, bir şeyi dile getirip duruyorlardı. “Heval yardım yardım… Bize yardım gerek… Çok kayıp var…” Erdinç Binbaşı bunu duyunca, arkalarını tutan üç askeri, bir makineli tüfek timiyle takviye etti. Boştu arkaları… Ve Sarım çayı vadisindeki işle, işleri başlarını aşmıştı. Hedefe girme zamanıydı artık… Erdinç Binbaşı konuştu tekrar… “Girebilecek misiniz Özer?” Özer çok düşünmedi bu sorunun yanıtını… Zaten elli kere düşünmüştü şimdiye kadar… “Gireriz komutanım…” Bu arada Uğur Üsteğmen çevrime girdi. Uğur, Özer’in devre arkadaşıydı. Kısacık konuştu… “Allah kolaylık versin koçum… Allah utandırmasın…” Dağa özgü bir moral-isteklendirme konuşmasıydı bu… Biraz da gizliden gizliye vedalaşma, gönül diline denk gelen bir tür helalleşme… Dile gelmeyenleriyle, gizliden, ölüm olmasın isteyişiyle yapılan bu konuşma, “Bir şey olursa…” diyeydi. “Acaba, benim şu an ne yaptığımı bilse ne yapar?” Kesafeti fazlasıyla artmış ateşin altında yayıldı askerler, geniş dere yatağının ve dar vadinin yayvan yamaçlarına… Kocaman bir tepe, boy boy kayalıklar vardı aralarında, bodur bodur ağaçlar ve yemyeşil otlar… Ve akıp giden ışıltısıyla, akıp giden kanlara şahitlik eden Sarım çayı… Özer Üsteğmenin başı olduğu kartal, kanatlarını iyice eğdi vadi içine doğru… Ve çok şey oldu bu anlarda… Yakındı artık her şey… Teröristlerle birbirlerini görmeler, namlulardan fışkıran alevler ve ölüm… Ama artık bir panik vardı karşı tarafta ve elle tutulabilecek kadar hissedilen bir korku… Teröristlerdeki bu korku, beden bulup vücut bulup cesaretlerini körüklüyordu, hışırtılarla esip duran rüzgârla… Kartalın kanatları biçip duruyordu teröristleri… Kanatlardan fırlayan çekirdekler yağıp duruyordu vadinin dibine ve vadinin dibini mevzi bellemiş olanlara… Düşe kalka, bata çıka, mermi yiye yiye, mermi ata ata uçup durdular vadinin karanlık kuytuluklarında… Ve bu anlarda annesi aklına geldi Özer’in, her nedense… “Ne yapıyordur acaba şimdi?” “Acaba, benim şu an ne yaptığımı bilse ne yapar?” Ve bir başka kişi daha geldi aklına… Onu da kovup attı aklından… Çok sonradan da öğrendi zaten; “Anasının bu gün ne kadar huzursuz olduğunu…” Tamam olmak üzereydi artık her şey… Her şeyin koordinesi yapılmış, artık her şey yüreklere kalmıştı. Ölümle yüzleşme anıydı bu… Ve hiç kimse kendinden birilerinin ölümle yüzleşmesini istemiyordu. Özer, Erdinç Binbaşı’ya çağrı yaptı. “12 onda 7’likle, HK’nın başında kim var komutanım?” Erdinç Binbaşı; “HK-23’ün arkasında ben varım… 12 onda 7’liği de Vecdet kullanıyor.” “Tamam o zaman komutanım…” dedi, Özer Üsteğmen… Bu iki namlu, hedefe giriş anı için çok önemliydi. Zira bu iki silahla, 10 metre önlerine perdeleme atışı yapılacaktı. Yani hedefin 10 metre ötesini, hedefe giren askerlerden ateşlerle ayıracaklardı. En azından, rahat hareket etmelerine engel olacaklardı. Ve bu mesafeden, bu on metreyi tutturmaları çok önemliydi. Kendi askerlerinin üzerine gelebilirdi bu mermiler… Ayak uydurdular, ölümün patlayıp duran bu çağrısına… 2 Astsubay; Celalettin ve Mantar, 5 çelik yelekli asker ve Özer Üsteğmen… Toplam 8 kişi… Celalettin’in üstündeki şehit olan askerin kanlı çelik yeleği… Sarım Çayı hizasından… Alttan… Ölenler, kalanlar, şehitler, gaziler ve mânâ âleminden durumu seyredenler bekliyordu şimdi… Birazdan, bir an sonra olacakları… Hedefe girmenin ruhsal hazırlığı, girişin yapılacağı anı koklama çabasının içinde, hiç olmamış olmayacak bir şey oldu. Çatışmaya bulaşmış askerlerden biri, Özer Üsteğmeni ateşiyle boğmaya başlayıverdi. Tarıyordu komutanını açıktan, kalçasına dayayıp koluyla sıkıştırdığı tüfeğiyle… Bir an, dağınık bir ateş cenderesinin içinde kalıvermişti Özer Üsteğmen… Hiçbir şey de yapamamıştı… Yapmamıştı daha doğrusu… Ne yapacaktı ki? Bakakalmıştı sadece ve öylece… Böyle bir anda, apansız görüverdiği komutanına ‘terörist diye’ ateş eden bir askerine karşı ne yapılacağını bir türlü kestirememişti. Bilmiyordu ki, düşünmemişti ki, aklına hayaline gelmemişti ki, eğitimini almamıştı ki… Ve bu hiçler yüzünden ne yapması gerektiğini de ya da ne yapmaması gerektiğini de bilemiyordu. Çok ilginçti ama hissettikleri… Kötü niyet yoktu… Kötü hissediş yoktu. Belliydi aslında her şey, çatışmanın heyecanına kendini kaptıran asker, apansız karşısına çıktığını sandığı hedefi tarıyordu öylesine… Belli olmayan tek şey, Özer’in vurulup vurulmayacağıydı. Allah’tan vurulmadı… Daha doğrusu vuramadı. Hoş, hatanın birazı da Özer’in üzerineydi. Yukarı taraftan hedefe gireceklerle uğraşırken gecikmişti. Çabucak aşağı ulaşmak için de, tepenin bombesinden kendini salıvermişti. Böyle olunca da askerin tam karşısına düşmüştü. Allah’tan akşam karanlığı vardı, Allah’tan aralarında mesafe vardı. Mantar Astsubay’ın timinin askeriydi bu… Sol aşağıdan hedefin dibine gelen Hüseyin Mantar’ın… Öyle bir bağırmıştı ki askerin biri… “Atma lannn…” Kör nişancının yüzündeki kireç rengini, karşı tepedeki Erdinç Binbaşılar için bile nokta tarifinde kullanılabilirdi. Kısa bir cedelleşme oldu bu an… Kısa bir öfke salınımı… Kısa bir sitem; Mantar Astsubay’ın mantarlık yapan askerinin mantarlığı üstüne… Ve olası bir duruma karşı, anlık bir tedbir: “Celalettin Astsubay! Arkayı tut…” Bu arada karşı taraftan birkaç el bombası fırlatıldı, üzerlerine doğru. Mantar fırladı. O fırlayışıyla devirdi askerini, kendisiyle beraber… Ve bir el bombasının etkisinden böylece, beraberce kurtuldular. Ve hemen yakınında bir el bombasının piminin sesini duydu Mantar Astsubay… Ve bundan sonra patladı iki el bombası daha… Geçen her an bundan sonra ölüm demek! Ayak uydurdular, ölümün patlayıp duran bu çağrısına… Ve bunun üzerine daldılar hedefin alanına… Aktılar, kan akıtmak ve kanlarının öcünü almak için… Teröristin birinin yüzü, yayıldı maske gibi… Biri el bombası atmak üzereyken kıyıştı. İkisi kaçmaya yeltendi, ama faydası yok. Diğerleri de öyle… Ya da böyle… Bu işin artık ortası yok! Sonrası? Sonrası da yok! Vurulmuş önceden… Sonrası ateşle yapılan, ateşten bir temizlik… Dağlara özgü damardan bir çarpışma… Kapışma, atışma… Tırmanan çatışmanın doruk noktası… Mehmet’im, Mehmetçik’im diyenlerin kutsal anı… Ölümü bedenleştiren, korkuyu dehşete dönüştüren Mehmetçik’in, atılışıyla çiğnediği hedef alanının sonuna gelmesi… “Komutan teslim!” diye bağıran biri… Ama göremediler onu… Ateş koşusu anında, geride kalmıştı çünkü… Onunla ilgilenecek birisi tabii… Ama bu ateş dalaşının içinde olanlardan biri değil… Bu ateş yürüyüşüne başlayanlar, önce bu ateş yürüyüşünü bitirmeli çünkü… Bitmeden durulamaz burada… Burada duran ölür. Aceleyle Celalettin Astsubay’a havale ettiler onu… Ola ki “Teslim” fikrinden dönüverir, diye… Zaten Celalettin’de ilgileniverdi hemen… Ve ateş yürüyüşünün bittiğine kani olduktan hemen sonra, kısa bir bilgi geçti. “Ateş etmeye mecali yok bunun… Vurulmuş önceden…” Lice-Kulp-Hazro üçgeninin tam ortası… Günlerden 4 Haziran… Sarım çayı vadisinde, Eylül dağının eteklerinde 2 Mehmetçik’in Hakk’a kurban edildiği, Kurban bayramının üçüncü ya da dördüncü günü… 2 şehit… Biri Özer üsteğmen’in habercisi, diğeri uç yiğidi… Ve bir yaralı… Yer Diyarbakır Silvan… Lice-Kulp-Hazro üçgeninin tam ortası… 33 silahsız Mehmetçik’in şehit edildiği Bingöl’ün Elazığ çıkışındaki Mendo deresi-Bilaloğlu mevkiinin dağ yakınları… Hâlâ bazıları ağlayıp duruyordu. 7 tane Kayhan Üsteğmen almıştı. İkinci gün 16 taneyi de Özerler serdi yere… Dinliyorlardı teröristlerin telsizlerini… Teröristler iki gündür yaşanan çatışmalarda, hep yaptıkları telsiz susmasına fazlasıyla boş vermişlerdi. Ve bizimkiler yakaladıkları telsiz konuşmalarında, kayıplarının 63 ya da 65 olduğunu öğrendiler. Kurtulmayı becerenler de vardı. Ama hâlâ bazıları ağlayıp duruyordu. Ele geçirilenlerin ikisinin omuzlarında kırmızı yıldız vardı… (Sözde) Takım komutanıydılar yani… İki tanesinden de Yaesu telsiz çıktı. 13 kaleşti ele geçirilen… İki bikisi… Attıklarından geriye kalan 17 tane de el bombası… Ve iki kannas… Birisi sağlamdı ya, diğerinin namlusu yamulup kalmıştı. Bu kannas, olasıdır ki askerlerimizi şehit edenin silahıydı. Şimdi ele geçirilenler arasında o da vardı. Ve ele geçirilenlerden bir fazlaydı silahlar… Belli ki, kaçanlardan ya da kaçırılanlardan(!) birinin silahını götürememişlerdi. Timlerin şimdi mühimmata ihtiyaçları vardı. Kalmamıştı el bombaları, law’ları, tüfek bombaları ve bombaatar mermileri… 33 silahsız Mehmetçik’i 1570 kalleş mermiyle delik deşik etmelerinin karşılığını, en az iki katıyla vermişlerdi. Ve en az bir o kadarını da yemişlerdi. Ama hiçbir mermiyi, ölmüş bir teröristin üzerine sıkmamışlardı. Hiçbir mermiyi… Ama hepsi çok iyi biliyordu… Şehit edilen 33 Mehmetçik’in ateş edecek ne bir silahları, ne de kişi başına 47 buçukluk mermiye denk gelen canları vardı. Katliamdı 1570 mermi ile deşilen Mehmetçik’in yaşadığı… Dağ gibi bir öç alıştı, Eylül dağının tanık oldukları… Artık G–3 mermisine de ihtiyaçları olduğunu düşündüler. Ama bunları hiç umursamadılar. Murat Teğmen’in timiydi bunlar… Celalettin ve Mantar Astsubayların timleri… Başlarında da Özer Üsteğmen… 3 tim Mehmetçik, 33 kardeşinin kanını böyle aldı… Ama grubun tamamı değildi bu… Onlar da kıstırılacaktı elbette… Kıstırılacaklardı, Güneydoğu’nun bir başka köşesinde… Güneşti, dağdı, deli hoyrat suydu. Makineli tüfekçi asker “Rüzgâr kokularını taşıyınca terörist olduklarını anladım komutanım…” demişti anlatırken… Dört tanesini birden devirmişti, bu anlaşılmadan sonra… Çatışma sırasında Cengiz Astsubayın telsizi düşmüştü. Bizimkilerin konuşmalarını o telsizden dinleyip, yerlerini tespit etmişlerdi. Ve böyle ateş etmişlerdi. Sonra da ateş talanı yaparak kaçmaya yeltenmişlerdi. Ama bu olmamıştı, bunun ötesine ulaşamamışlardı. Kaçıp gidememişlerdi. Kapalıydı, çünkü kaçışın ağzı… Tabur komutanı, taburun komuta heyeti ve Asi Teğmen Nesimi’nin komutanlığını yaptığı karargâh timi vardı orada… Bozoğlu yamaçlardaydı, Kayhan Üsteğmen arkalarını tutan sırtlarda… Kaçmayı becerebilenler vardı illâ ki… Ama onlar hariç, geri de kalanlar, son mermilerine kadar ateş edip durmuşlardı. Öldürmeliydiler Mehmetçik’i… Karanlıktı, Sarım çayının vadi yatağı… Daha şimdilerde batmaya başlayan, batışıyla göğü kızıla boyarken bile parıldayıp duran güneşin ışınları, çatışmanın son demlerinde vadi tabanına çok vurmamıştı. Ve ateş eden her namlu, gece kadar olmasa da belli etmişti yerini… Ve çemberin iki yamacındaki Mehmetçik, üzerlerine ateş eden her silahın namlu ağız alevini görmüştü, son demlerde… Ve ateş edip edip düşürmüşlerdi. 33 güneş doğsun isteyene, bir daha güneşin doğuşunu göstermeyenlere, güneş bile acımamıştı. Eylül dağı da acımamıştı, Sarım çayı da… Ama kolay olmamıştı bunlar… Hem de hiç kolay olmamıştı. Ama Mehmetçik’ti bu… Güneşti, dağdı, deli hoyrat suydu. Acıyamazdı. Çok kan buldular çatışma alanında… Ve çatışma alanının uzaklarında… Bunlar çatışmadan kaçmayı becerebilenlere aitti. Onlara ait olan pek çok şey daha buldular. Ama bunların kaç kişiye ait olduğunu bilemediler. Uymuyordu çünkü kollar, kafalar, bacaklar birbirine… Erdinç Binbaşı, Puma’ya verdiği tekmilde, yaralıyı sordu ilkin… “İyi olacak…” dedi, Puma… Şükretti buna… Raporunu verdi sonra… Bu raporun içinde geçen rakam toplam 23’dü. Gerisini söylemeye gerek bile duymadı. Türk askeri ele geçirmediğini konuşmazdı. Güneşdoğdu… Aydınlığı dağa vurdu. Abdullah Ağar/Baskın kitabından. Saygılarımla… Abdullah Ağar 24 Mayıs 2026
Türkçe
2
12
74
6K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Ve Özer bir başka acıyla sarsıldı oracıkta… Bağırıyordu Teğmen telsizden; “Uç vuruldu, uç vuruldu…” Bilmediği, tanımlayamadığı, tanımadığı acı bir şokun pençesindeydi artık. Kemikleri acıyordu şimdi… Göğüs kafesinin kemikleri… Sanki göğüs kemikleri, birer pençe olmuş, kalbini, ciğerlerini sıkıp duruyorlardı. Önce kaldırmaya yeltendi Ahmet’i… Sonra hemen vazgeçti… Ve bilincin bilinçsizliğinde, hâlâ beyazımsı bir duman tüten Ahmet’in başının arka tarafındaki çıkış deliğinden, dışarı akmaya devam eden beynini geri tıkmaya çalıştı. Saçmalıyor muydu yoksa? Bilmiyordu. Ve delicesine devam ediyordu çatışma… Ve batıyordu artık, göğüs kemikleri göğsünün içindeki her şeye… Ve hâlâ gülümsüyordu Ahmet… Yapış yapış oldu eli… Koyu bir kandı akmaya duran şimdi… Ağır ağır, ığıl ığıl dışarı çıkmaya çalışan yapışkan bir beyin sıvısı… Ağır kanın koyuluğuyla, birbirlerine bulaşıyorlardı. Kan oldu eli, elindeki silahı, silahının ve Ahmet’in başının altında kalan alacalı pantolonu… Giriş deliğine takıldı gözü… Ahmet’in alnının tam ortasındaydı delik… Minicikti… Tam alnının bittiği, saçlarının başladığı yerdeydi. Şaşırdı. Hafif bir kan dahi sızmamıştı o delikten… Mermi saçlarının başladığı yerden girmiş, saçlarının bittiği yerden; ensesinden çıkıp gitmişti. Böylece anladı, merminin Ahmet’in başının içinde yürüdüğü yolu ve Ahmet’in vurulduğu sırada bedeninin aldığı vücut açısını… Belli ki, kartal yürüyüşüne başlamıştı Ahmet… Anadolu kartalının hücum yürüyüşüne… Hücumla başlayıp, şahadetle biten mahşer yürüyüşüne… Pırıl pırıldı Ahmet’in yüzü… Apaydınlıktı… Ve hâlâ gülümsüyordu Ahmet… Ama solmuştu sanki biraz yüzü… Sanki yüzünde banyodan yeni çıkmış bir insanın ıslak, solgun pembeliği vardı. Bilmezdi, bilinemezdi ya, melekler çoktan yıkamışlardı Ahmet’i… Hakk’a yürüyüşe çıkmış Mehmetçik’in gaslini yapmışlardı. Çekindi bir an; Ahmet’in yüzüne elinden bulaşan kandan… Hemen sildi o kanı, şefkatle ve acıyla… Ve öfkeyle ve kinle… Ve delicesine bir boğuşmayla… Boğuşuyordu kendiyle, ikisine birden atılan mermilerle ve vadi yamaçlarının etkisiyle ötüşleri daha bir acayip gelen şaklamalarla… Bir de fazladan kızdı, kendilerine atılan mermilere… “Şehit” vardı. “Neden atıp duruyorlardı şerefsizler…” Oysa kendisi de çok iyi biliyordu; çatışmanın delicesine başladığını ve delicesine sürüp gittiğini… Daha şimdiden kesif bir barut kokusu kaplamıştı vadinin tabanını… Alaca bulaç bir sis çöreklenmeye bakıyordu vadinin varoşlarına… Kurban bayramının dördüncü günü… Ötüyordu vadi… Sanki vadinin her tarafı silah atıyordu. Ve hâlâ kalbi atıyordu Ahmet’in… Ama pekâlâ biliyordu Özer, Ahmet’in hemen gittiğini… Ve kafasının arkasındaki delikten hâlâ duman tütüyordu. Kesildiğinde kurbanın kanından yükselen buğuya benziyordu bu… Hatırladı birden… Kurban bayramıydı bugün… Kurban bayramının dördüncü günü… Güneş doğsun isteyenlerin, mahşere doğan güneşiydi. Kurban bayramının dördüncü gününde, şehit olan bir Mehmetçik… Kanından yükselen bir buğu… Türk Milletinin, Türk’üm diyenlerin, Türk inançlıların kurbanıydı bu… Kurban bayramında Hakk’a kurban edilen, bir sade Mehmetçik’ti… Adı da; Ahmet GÜNEŞDOĞDU’ydu. O artık; Hep güneş doğsun isteyenlerin, mahşere doğan güneşiydi. Ve her şey, bir kişiyi bekliyordu. Çaresizce kalakalmıştı bir an… Elinden gelmeyen bir şeyleri yapmak istiyordu hâlâ… Yaşasın istiyordu. Ama yaşamayacağını da biliyordu. Zaten ıstırabı da bundandı. Kabullenemiyordu yaşamın temel kanununu… Ölümü… Ölümle gelen şahadeti… Elinden bir şey gelmezliği… Yalın ve en güçlü gerçek karşısındaki çaresizliğini… Şehit olan askeri için, onun yapabileceği hiç bir şeyi yoktu… Ama yapacaktı. Kendine göre bir edepti bu… Hürmetti… Dahası silah arkadaşlığıydı. “Artık akmasın beyni dışarıya…” “Akmasın kanı…” Bir harp paketinin ucunu dişleriyle kesip attı. Şehidinin başını, bu harp paketinden çıkarttığı bezle sardı. Sonra da bir başka yaralının yanına doğru koştu. Kolundan vurulmuştu o da… Onun da yarasını sardı, bir başka sargı beziyle. Ötüp duruyordu çatışma… Çatışıp duruyordu Mehmetçik… Ve her şey, bir kişiyi bekliyordu. Özer’i… “Tamamlayın çemberi… Bu çemberi tamamlayın…” Bu yaşadıkları, canlarını “Yem” olarak kullandıkları, “Temas Sağlama” arzusunun gerçekleştiği hemen sonrasına denk gelmişti. Ve bir bedeli vardı… İki şehitti bu… Hem de ibretlerle dolu iki şehit… Her şey bir rastlantı temasıyla başlamış, olacakların tümü de ilk ateş sırasında olmuştu. Sonrası dağlara özgü bir hengâmeydi. Teğmen’in biraz önce telsizden anlattığı oluşu, hatırlamaya çalıştı… “Çelik yeleğin kol altı boşluğundan üç mermi yedi komutanım…” Bu söz, bir kez daha öttü çın çın, aklının derinliklerinde… Aklı bir türlü almıyordu bunu… Kabul etmiyor, edemiyordu. Ne demekti bu? Kendisine atılan mermilerin vızıltısını duyarak koştu. Vardığı yerde de, öfkesine saplanmış acıyla şaşırıp kaldı. “Nasıl olurdu(?)”nun yanıtı, gözlerinin önündeydi. Dağdı burası… Ve yine olmuştu olmayacak… Yandan açılan bir keskin nişancı ateşi ve giydirilmiş çelik yeleğin kol altı boşluğundan bedeni bulan üç kahpe mermi… Askerinin ciğerlerinin boşalmasına şahit oldu oracıkta… Hırıltılarla boşalıyordu askerin ciğeri, son nefes anında… Oluk gibi kan akıyordu. Yemyeşil çelik yelek, yemyeşil otlar, çimenler, haki toprak, gri kara taşlar, yeşilli giysiler kıpkırmızı kan olmuştu. Mehmet’inin yattığı yerde bir kan göleti oluşmuştu. İşte bu sırada döndü gözleri Mehmet’in… Öte tarafa döndü… Ve hemencecik yaşandı, bütün bu olanlar… Döndü gözleri Özer Üsteğmenin… Döndü aklı, döndü başı, dönüp durdu dünya… Ve yanıp durdu kalbi… Hırsla… Ve öfkeyle… Ve acıyla… Ve hissettiklerinin hepsiyle bağırdı, yamaçtaki iki astsubayının timine… “Tamamlayın çemberi… Bu çemberi tamamlayın…” Ve öfkeye denk gelen bu komuta anında, telsizin mandalına da basmayı akıl etti her nasılsa… Hem, artık karar da verilmişti. “Kaç şehit verirseniz verin… Bitirin bu işi…” Bunu diyen oradaki timlerin hepsinin komutanı… Bozoğlu Üsteğmen’di. Bağırdı yanındaki İlhan’ın timine… Ve İlhan timiyle beraber bir ölüm koşusuna başladı. Çatışmaya falan gitmiyordu onlar… Sanki bir hırgüre, sokak kavgasına bulaşmaya gidiyorlardı. O kadar çabuk indiler ki çatışma alanına… Ama boşunaydı bu… İki Mehmet’i şehit eden, bir Mehmet’i yaralayan teröristler, şehitlere müdahale anlarını kullanıp, çoktan teması kesmişlerdi. Ve komandoların İlhan’ın timiyle yaptıkları bu hamle; boşa çıktı. Hatta çatışmadaki diğer iki timle teröristler arasına girerek risklerle dolu bambaşka bir durumun oluşmasının nedeni oldular. Ümit kapladı içini… Bu arada tabur komutanı, bir başka şey yapmanın derdindeydi. “Karşıya atlaman gerek Erdinç! Karşıya atlamamız gerek…” ‘Karşı’ diye kahırlanıp durduğu, teröristlerin kaçma istikametinde kalan açık taraftı. Ama nasıl yapacaktı bunu? Hızır’dı ama bu… Gelmek istedi mi, illâ ki gelirdi. Hem de kimi zaman adı; kod tablolarında “Hızır” diye yazılanla gelirdi. Yanındakilere; “Siz de duyuyor musunuz” diye sordu, Erdinç Binbaşı, kulaklarına inanamadığı o anlarda… Hevesle başlarını salladı askerler… Evet evet, kulakları yanılmıyordu. Duyduğu, çok uzaklardan geçen, gerçek bir helikopterin sesiydi. Bunun adımı Hızır’dı, yoksa kodu mu? Adı ve kodu artık fark etmeyen Hızır, gerçekten Hızır’ları olacak mıydı? Çaresizliğin içinde bekleyenlerin çaresi olacak mıydı? Ümit kapladı içini… Hemen sonra da hüzünlü bir vesvese… Ya gelmezse, gelemezse! Şimdi içini kaplayan da, helikopteri kaçırma korkusuydu. Fazla uğraşmadı içindeki sıkıntılarla… Bunu öğrenmenin zaten tek yolu vardı. Görmedikleri, sadece sesini duydukları, çok uzaklarda bir yerlerde, çatışmadan habersiz, kendince uçup giden helikoptere çağrı yaptı. Kısa soluklu bir kavga yaşadılar. Helikopter, ikmal görevini bitirmiş, Bingöl’deki üssüne dönüyordu. Hava-yer kanalından kendisine yapılan çağrıyla, sesini dahi duymadığı bir çatışmaya müdahil olacağını, olmak isteyeceğini daha o da bilmiyordu. Kanıksadı ilkin kendisine yapılan çağrıyı… Sonuçta bölgede çok olurdu bu… Hem kendisine çağrı yapan bu kod ismini de çıkaramamıştı. “Temastayız kanat…” “Ben Hakem–12” dedi, pilot yüzbaşı… “Çağrı adınızı tekrarlar mısınız?” Hemen tanıdı Erdinç Binbaşı onu… Ve daha bir aydınlandı, aydınlık yüzü… “Benim Hakem–12… Yıldız 10, Yıldız 10…” Çıkartmaya çalıştı Önder Yüzbaşı, kendisini tanıyan Yıldız-10’u…” Erdinç Binbaşı onun işini kolaylaştırmaya çalıştı. “Ben Puma bağlısı Yıldız–10… Tanıdın mı Hakem–12?” Bundan sonra tanıdı, yıllardır dağlarda gezen Puma tugayının tabur komutanı Erdinç Binbaşıyı… “Nasılsınız komutanım, emredin…” “Temastayız Hakem–12… Ve sen şimdi bana su kadar lazımsın…” Suyun kıymetini bilenlerdendi Hakem–12… Bir de burada hangi anlamda kullanıldığını… “Gazanız mübarek olsun komutanım… Nedir sizin için yapabileceğim?” Sakin olmaya çalışarak, ama yine de tez tez, heyecanıyla konuştu, Erdinç Binbaşı… Anlattı derdini komutan kararlılığıyla, çatışma aymazlığıyla ve yapılacağın elzemliğiyle… Ve bağladı; “Kargonuz uygun mu bilmem ama beni yanımdakilerle alıp, 71300-12800’deki zirveye atar mısın?” “Atarız elbet komutanım… Yerinizi tarif edin…” İşte bu sözü duyunca aydınlandı, kordan kararmış yüzü Erdinç Binbaşı’nın… “74600–15900… Kırmızı kayalıklı tepe… Ve bendeki sarı sis…” Ve kanat kırdı kanat… 3 dakika sonra yanlarındaydı. Önce yanıp duran sarı sisi bastı yere, sonra da darman duman etti. İniverirdi kolayca… Ve Erdinç Binbaşı doluştu, yanındaki karargâh timinin yarısıyla helikopterin içine… Kavgada bu arada patladı zaten… Erdinç Binbaşı, karargâh timinin komutanı Nesimi Teğmen’in burada; timin geride kalanının başında olmasını istiyordu. Teğmen de bunun tam tersi; illâ ki gitmek istiyordu. Helikopter gürültüsünde seslerini birbirlerine duyuramadıkları kısa soluklu bir kavga yaşadılar. Sonuçta Erdinç Binbaşı’nın dediği oldu. Daha doğrusu dediğinin olduğunu zannetti Erdinç Binbaşı… Bunu da helikopter havadayken anladı. Teğmen kendisine görünmeden helikoptere sızmış, helikopter teknisyeninin kapısından çatışma alanını, ‘Yaktım Allah sizi’ dercesine tarayıp duruyordu. Ve bir üç dakika sonra, saatlerce yürüyerek ve dolayısıyla çoktan kaçırmış olacakları teröristlerin kapatma noktasındaydılar… Ve çiçek gibi açıldı, öndeki dört kişi… Erdinç Binbaşı geri tepmesiz topun başında, Özer yoğun ateş altında… Özer, görmeden, bilmeden, duyduğuyla, muhakemesiyle ilerlemekte… Onda artık endişe, korku, tasa, kaygı, yeis gibisinden hiçbir şey yok. Bu çatışmaya özgü bir trans hali… Erdinç Binbaşı, tabur komutanlığını bırakmış(!); geri tepmesiz topun ön tarafında ve yatarak yanaştığı uçurumun başında, top çavuşuna nişancı yardımcılığı yapmakta… Düşmemek için uçurumun ucuna sürünerek yanaşmıştı. Ve kayaların ucuna bedeniyle yapışmaya çalıştığı anlarda görmüştü teröristleri… 600-700 metre ötede, 300-350 metre aşağılarındaydılar. 7-8 kişiydi şu ana kadar görebildiği… Birerli kol düzeninde, sine sine, koşa koşa kaçıyorlardı. Kaçırmamalıydılar onları ya, peki nasıl ateş edeceklerdi şimdi? Onları şu an, en iyi, geri tepmesiz top etkilerdi. İyi, ama geri tepmesiz topun, bu tür durumlara uygun ateş etme şekli yoktu ki… Topa baktı ilkin, sonra da topun nişancısı çavuşa… Endişeyle; “Atabilir misin koçum” diye, sordu askerine… “Atarım komutanım…” dedi çavuş; atılgan bir hevesle, yapacağı işin önemine inanmışlıkla… “Hadi bakalım” dedi, “Öyleyse… Hadi bakalım…” Kendisinin sürüne sürüne yanaştığı kayalıkların ucuna, sırtına aldığı topuyla yürüdü, top çavuşu… Cephanecisi de, derya kuzusu gibi iki top mermisiyle, kuzu gibi arkasından… Aceleyle ama sakin olmaya çalışarak, gördüğü hedefi tarif etti, Erdinç Binbaşı… “Gördün mü…” diye, sordu sonra da… “Gördüm komutanım” diye, hırsla söylendi asker… “Kolun en başına vursun mermi… İkiyle üçün arasına…” “İnşallah komutanım…” Hemen sonrası, askerin kısa bir bakışı… Kısa bir muhakeme… “Doldur(!)” diye sessizce bağırdı cephanecisine, sesinin teröristler tarafından duyulmasından korkarcasına… Normalde top, nişan vaziyeti alındıktan sonra doldurulurdu. Mermiyi çabuk çabuk atım yatağına sürüp kamayı kapattı cephaneci… Sonra da, sertçe vurdu top çavuşunun omzuna… “Hazır…” Bir yandan da dua ediyordu, kıpırdayan dudaklar… Ne dudakları? Asıl, fırtınalarla, heyecanlarla, endişelerle kabarmış yüreklerle… Top çavuşu şöyle bir tarttı topu… Top sırtında, sol ayağını hep önde sürükleyerek kayaların ucuna kadar yanaştı. En uçta en sağlam bastı, her iki ayağını da… Sağ ayağı sol ayağının yarım metre ardında, sol ayağı uçurumun başucunda, uçurumun dibindeki Sarım çayı da 50 metre aşağıdaydı. Ve 45 derecelik bir açıyla, topun kamasını semaya, namlusunu da 350 metre aşağıdaki, 700 metre ötedeki hedefe dikti. Yatarken bile ürpererek durulan bir uçurumun başında, olmayan bir nişan vaziyetiyle atış yapacaktı şimdi… Askerlerini şehit eden teröristlere büyük bir darbeydi. “Güümmm” diye kulakları sağır eden bir sesle patladı, geri tepmesiz top… Topun da, topçunun da dengesini fazlasıyla bozan yanıcı-yakıcı gazlar topun gerisinden fışkırırken, mermi hedef yolundaydı çoktan… Bu arada Erdinç Binbaşı, topçunun bacaklarını kavramış, aşağıya uçmasın diye, askerini tutuyordu. 2 ile 3’ün tam arasına vurdu mermi… Ve çiçek gibi açıldı, öndeki dört kişi… Şaşırdı Erdinç Binbaşı… Merminin ikiyle üç arasına vurmasını arzu etmişti ya, gerçekten oraya vuracağını tahayyül bile etmemişti. Bulundukları yer, uygun olsa, kalkıp topçuyu alnından öperdi. Ama yapmadı… Sadece bu bile büyük bir darbeydi, askerlerini şehit eden teröristlere… Ama bu kadarıyla yetinmeyecekti kesinlikle… Ve dağıldı dengesi top çavuşunun… Öndekilere ne olduğunu anlamayanlar, çöküp kalmışlardı aşağılarda… Kaçacak, saklanacak, kurşun sıkacak yer arıyorlardı şimdi. Cephaneci, Erdinç Binbaşının lafını ağzından aldı. İkinci mermiyi çoktan namluya sürmüş, “Helal olsun…” dercesine, çavuşunun omzuna muhabbetle vururken “Hazırrr…” diye bağırıyordu. Erdinç Binbaşı “Şimdi grubun ardına…” diye emretti, emrini ağzından alan bu bağrışın peşine… “Emredersin…” diyen çavuş, çok zor olan atış vaziyetini bir kez daha almak için, bir kez daha hayatını ve topunu uçurumun başına sürdü. Ha, bu arada aşağıdaki birileri(!) tarafından, dağıldıkları yerlerde tespit edilmişlerdi. Şimdi bu yüzden, duyuyorlardı sivrisinek vızıltılarını… Değil vızıltıları, feriştahları gelse, vazgeçemezlerdi şimdi… Vazgeçtiremezdi onları teröristlerin attığı kahpe kancık bu mermiler… Ve bir kez daha çalıştı top… Ve nişancılığının tesadüf olmadığını ispatladı, top çavuşu… Mermi yine tam istenilen yere vurdu. Bu kez de grubun arka tarafı, darmaduman oldu. Ve dağıldı dengesi top çavuşunun… Endişeyle kıpkırmızı kesildi bir an… Karardı, güneşten, terden ve ayazdan kararmış yüzü… Düşecekti neredeyse… Apansız bir telaş yaptılar… Ama bu telaşın bile lüksünü yaşayamadılar. Takmadılar bir kez daha, düşerek parçalanma riskini… Ve top çavuşu ateş gibi olmuş gözleriyle, kor gibi olmuş özgüveniyle ve hıncıyla ve soğukkanlılığıyla bir atım daha istedi, yardımcısı binbaşıdan… “At…” dedi, “At… Ama kendini aşağı atma…” dedi, Erdinç Binbaşı… Mesafe 700 metre civarındadır. Hedef hareketlidir… Yamaç istenildiği gibi ateş etmeye elverişli değildir. Üzerlerine mermi gelmektedir. Ve metrelerce mahkûmdadır hedef… Tepeciklerin, ağaçların, çalılıkların arasında karınca gibi oynaşıp durmaktadır. Oynadı top çavuşu, aylardır sırtında taşıdığı 22,5 kiloluk topun ayarlarıyla… Çabuk çabuk, kavi kavi… Ve kulakları sağır eden gürültüsüyle bir kez daha patladı geri tepmesiz top… Bu öyle bir nişancılıktı ki, öyle bir vuruştu ki, sadece teröristlere değil, dağlarda bilinen bütün tehditlere sarsıcı bir mesajdı aslında… Ne sihirdi, ne kerametti, Mehmetçik’in el çabukluğu marifetti bu… Aşağıda yaşanan koskoca panik almış bir kargaşanın nedeni olmuştu, bir geri tepmesiz top… Ağırdı, hem de çok ağırdı. Taşınmak zorunda olan bu silah, mühimmatın, teçhizatın, barınma ve yaşam malzemesinin üstüne tam 22,5 kiloydu. Ezer dururdu kendini taşıyıp duranı… Ve onu taşıyan, hep bebek gibi davranmak zorunda kalırdı bu kahrolası(!) demir yığınına… Ama değmişti. Top atışlarından etkilenen teröristler, etkilendikleriyle oradaydılar. Ya zayii idiler ya Niyazi… Ve diğerleri dehşetin, ne olduğunu bilememenin paniğiyle pısıp kalmışlardı. Bu arada, mevziisini tutmuş 12,7’liklerle, HK-23’ler çoktan ateş dalaşına katılmıştı. “Sen gideceksin aslanım… Sonra da geri geleceksin…” Erdinç Binbaşı, yapıştığı ayaklarından kendini kurtarıp, şapır şupur öpmek istiyordu, geri tepmesiz top çavuşunu… Yapmaya da kalktı aslında… Hemen sonra vazgeçip tekrar yapıştı ayaklarına… Bu sefer onun yüzünden düşecekti kayalıklardan top çavuşu… Bu arada kendisini de götürecekti. Anlamıştı artık iyice; top çavuşunu öpmeyi çok istiyordu ya, aşağıda akmakta olan Sarım çayı da onları öpmek istiyordu. Bir öpücükte sarım çayına gönderdi. &&& Tekrar yanına koştuğu yaralıyla işini çoktan bitirmişti, Özer Üsteğmen… Bıraktı oracıkta ve öylece… Önce telsizin mandalına basıp, Teğmen’in timini tahliyeyi yapması için görevlendirdi. Bir acayip, farklı bir dem konuştu Teğmen kendisiyle… Anladı tabii Özer… Sonra da koşa koşa, Teğmen’in yanına gitti. Ve taş gibi olmuş bir teğmen gördü karşısında… Teğmen’in sinirleri kopmuştu sanki… Sanki öfkesi yapılacak işlere vurmuştu. Tehlikeliydi bu dağda… “Şehitlerle yaralıyı yukarı çıkart Murat… Sonra da bize yetiş…” Buna “Bizi gönderme” diye isyan etti Teğmen…” “Sen gideceksin aslanım… Sonra da geri geleceksin…” Çaresiz baş eğdi bu emre Teğmen… En azından baş eğmiş gibi yaptı. Ve bu baş eğişte ıslandı gözleri… Hırsı ağlatıyordu şimdi onu… Kolay değildi ki yaşadıkları… Kolay değildi teğmenliğinin baharında, kucağına bir şehit almak… Değil üstündeki giysilere, bedeninin ta derinlerine işlemek için akıp duran Mehmet kanına bulanmak… Hâlâ gitmemekte direniyor, hâlâ hedefin bulunduğu yere bakıp duruyordu. “Beni gönderme komutanım…” Azarı yedi bunun üzerine… Sonrası gönlünü almaya soyunan şefkatli bir teselliydi. “Merak etme sen… Git, şehitlerle yaralıyı bölük komutanın yanına bırak, sonra da yetiş gel… Sana ihtiyacım olacak…” Görmüştü Özer, teğmeninin fazlasıyla bozulan moralini… Şimdi onun ateş altının dışında, bir şeyler yapmaya ihtiyacı vardı. Sadece tek timle de yaptırmadı bu tahliyeyi… Kendi timini de kattı yanlarına… Bir tek teğmeninin habercisini aldı yanına… Artık bu işe, Celalettin ve Mantar Astsubay’ların timiyle devam edecekti. Teğmen, tahliye için emir vermeye başladığı anlarda ayrıldı, yanında kalan tek timle oradan… Bundan sonra da ileriye doğru koşmaya başladı. Geriden gelenler de koşarak geçtiler, Teğmen’in timinin içinden ve üstünden… Delicesine… Hatta deli deli… Belki hattası fazla… Bal gibi delirmişlerdi aslında… Kan yalamıştı Özer… Dahası kanlı bir beyin sıvısı… Ve apansız bir ateşle karşılaştılar tekrar… “Seni düşürmeye çalışıyorlar…” İki arkadaşları şehit olmuştu şu ana kadar… Şu ana kadar iki kardeşleri, binlercesinin, yüz binlercesinin uğruna can verdikleri şu toprak uğruna, topraktan birer anıt olmuşlardı. Ve artık bu kanın alınma vaktiydi. Hepsi şehit olsa bile… Hepsi toprak olsa bile… Bir şey fark etti. Mermiler çok uçmuyordu üzerlerinden… Anladı… Artık her şey saplayıcı ateş altında yapılacaktı. Ve bir endişe kapladı, Özer Üsteğmenin içini… Bazı atışlar, oluşturdukları yayın dışından geliyordu sanki… Bunu da başının hemen üstüne vurup, dalı kıran mermiden anlamıştı. Bağırdı hemen ve bir kez daha… Zaten çok uzun zamandan beri komutasındaki timleri, bağırarak sevk ve idare etmeye çalışıyordu. Bu kez, diğer telsizden bir çağrı aldı. Arayan tabur komutanı Erdinç Binbaşı’ydı. “Sadece timlerle uğraşıp durma 410A… Öncelikli hedef sensin… Biliyorlar seni… Seni düşürmeye çalışıyorlar…” Şaşırdı bir an ne yapacağını… Öndeydi adamlar… Ya geridekiler neydi? Yapması gerekenin çağrısı telsizden geldi yine… “Değiştir yeri koçum… Çabuk değiştir…” &&& Ortak gönlün halidir bu… Çatışmasan bile çatışmada yer almaktır. Görmüştür tabur komutanı tehlikeyi… Hissetmiştir. Bilinmez, belki de yaşamıştır. Özer atladı oradan bir yere, neresi olduğuna bakmadan… Orada da durmadı. Bir kez daha sıçradı ileri doğru… Ve bütün bunları yaptıktan sonra, “Alındığını, anlaşıldığını ve gereğinin yapılacağını ‘yapıldığını(!)’” anlatan bir basımlık telsiz mandallamasıyla, tabur komutanının çağrısına karşılık verdi. Unutmuştu ya da karıştırıyordu. İkinci askeri şehit eden bir keskin nişancıydı. Bir kanasçıydı. Üç mermi ile koltuk altındaki boşluktan vurmuştu, şehit olacak Mehmetçik’i… Ve benzer bir dürtüyü, Özer Üsteğmen için de taşıyordu belli ki… Ve bütün bunlar, saat sabahın 8.30’una gelinceye kadar olmuştu. Ve aylardan Haziran’dı. Haziran’ın daha başı… 3 ya da 4’ü… Kurban bayramının üçüncü ya da dördüncü günü… Unutmuştu ya da karıştırıyordu. Unuturdu asker bazen dağda günleri… Ama en fazla 10–12 gün olmuştu, 33 silahsız Mehmetçik’in en az 1570 mermiyle taranması üstüne… Ve bugün bu çatışmada, bu ana kadar, en az bunun kadar mermi atılmıştı. “Bundan başka şehit de verilmeyecek.” Saat 8 buçuk’u üç-beş dakika geçe, taburun bütün telsizlerinden bir anons duyuldu. “Yıldız bağlıları, konuşan Yıldız–10… Bu bir ortak çağrıdır. Herkes beni dinlesin…” Bütün bölük komutanları bu çağrıya yanıt verdiler. “Yağız–10 ve bağlıları dinlemede…” “Yakup–10 ve bağlıları dinliyor komutanım…” “Yıldırım–10 ve bağlıları hazır…” Yakınındaki Vecdet Binbaşı “Yaldız–10 ve 12 dinlemedeyiz komutanım…” Ve bundan sonra, kısa kısa, öz öz konuşmaya başladı Erdinç Binbaşı… Arada bir telsizin mandalından parmağını kaldırıp bekliyor, konuşmasının anlaşılmasını, dinleyenin düşünmesini, beyniyle yüreğinde yoğurmasını istiyordu. “Şu an sabahın sekiz buçuğu…” “Akşam hava kararıncaya kadar 12 saat vaktimiz var…” “Şu ana kadar iki evladımızı şehit verdik…” “Bir de yaralımız var…” “Akşam haberlerine ise 11 saat var…” “O haberlerde, spikerler şöyle bir metin okuyacaklar.” “Diyarbakır Silvan Sarım çayı vadisi yakınlarında, teröristlerle girilen çatışmada iki asker şehit oldu, bir asker yaralandı…” Bunu dedikten sonra bekledi biraz… Hem kabaran yüreğini sakinleştirmeye çalıştı, hem de kararlılığı hissedilsin istedi. “Bundan sonra haberde şöyle diyecekler…” “Çatışma bölgesinde geniş çaplı operasyon başlatıldı. Teröristler takip edilmeye, operasyonlar genişletilerek yapılmaya devam ediyor…” Bıraktı telsizin mandalını bir kez daha… Ve tekrar konuşmaya başladı. “Arkadaşlar bu operasyonu burada sizden başka yapacak kimse yok…” “Ve bu haber böyle verilmeyecek…” “Kaderdir doğrudur, ama bundan başka şehit de verilmeyecek.” “Sarım çayının kayalıklarında dün başlayan çatışma, Sarım çayı vadisinde bugün bitecek… Ve bitirdi konuşmasını… “12 saatiniz var…” Birinci ve doğrudan bağlısı bütün astları, sırasıyla karşılık verdiler… Ve deyişleri çok basitti… “Alındı, anlaşıldı, gereği yapılacak…” Bunlar telsiz çevrim kurallarında bilinen, kanıksanmış ifadelerdi ya, özellikle bölük komutanların seslerindeki kararlılığı, telsizlerin metalik sesleri dahi örtememişti. Artık kararlılığın kararı verilmişti. &&&
Türkçe
4
14
79
7.9K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
33 yıl önce 33 Şehit! Bugün 24 Mayıs... Bugün 33 “SİLAHSIZ” Mehmetçik’in şehit edilmesinin 33’üncü yıldönümü… O gün şehit edilen 33 silahsız masumun bedeninde tam 1547 kurşun deliği çıktı. Tam 1547 kurşun deliği! Her silahsız masum bedenle ortalama 47 hain kurşun. Anlaşılıyordu ki… Askerlerimizi şehit ettikleri anlarda ve hatta aziz ruhlarını teslim ettikten sonra bile; kudurmuş, gözü dönmüş bir hırsla, hınçla, kinle, zevkle şehitlerimizi vurmaya devam etmişlerdi. Bu nasıl bir kin, nasıl bir nefret, nasıl bir şehvetti? Türk Tarihi, Türk Milleti, Türk Askeri, hele ki dağlarda ve çöllerde kanını dökmüş, canını ortaya koymuş olanlar bu ihaneti hiçbir zaman unutmayacak. &&& Bilinçli olan herkes ‘akan bu kan dursun’ ister. Ama! Bu millet, bu devlet, bu asker, özellikle kanı akmış ve canını ortaya koymuş olanlar ve onların geride kalanları; bunun gerçeğe, tarihe, milletin, devletin, ordunun ve vatanın; şanına, onuruna, namusuna ve ahde vefasına uygun olarak yapılmasını da ister. Çünkü ihanetle ve hainlerle yaptığımız bu mücadele; öncelikle bir ahlak, bir onur, bir inanç ve gidip de dönmeyenler için yapılan bir vefa mücadelesidir. &&& Bu millet kavruktur, başa bağlıdır, mülayimdir, suskundur, ama onurludur, namusludur, uyur gibi görünür, ama uyanıktır. Yapılan her şeyi görür. Ve onuruna, namusuna, vefasına, acı gerçeğine uymayanlarla günü gelir yüzleşir. Hakk’ın ve Hakk’a gidenlerinin emanetine mutlaka sahip çıkar. &&& 33 silahsız silah arkadaşımız şehit edildikten sonra verdiğimiz onur mücadelesi: Okuyun lütfen ve askerinizin mücadelesini hiç unutmayın. Ve unutturmayın. Gelecek nesillere aktarmaya çalışın. En çok onların ihtiyacı var çünkü. &&& PKK, 1992 yılının sonlarına doğru o kadar azmıştı ki! “Biz Türk Askerini Kuzey Irak’a sokmayız” diyorlardı. Girdik. Dağları dar ettik onlara. Gömdük resmen. Sonra ‘bugün olduğuna benzer bir şekilde’; “Biz ATEŞKES ilan ediyoruz” dediler. Irak’ın derinliklerine, dağların kuytuluklarına saklandılar. Ta ki 24 Mayıs 1993’e kadar. 24 Mayıs’ta silahsız Mehmetçiklerin karşısına silahlarıyla çıkmaya cesaret buldular. Yer: “Bingöl-Elazığ yolu Çevrimpınar-Mendo deresi mevkii... O gün 33 silahsız Mehmetçik’i, 3 öğretmeni ve iki sivili hunharca katlettiler. 33 silahsız Mehmetçik’in naaşları üzerinde 1547 mermi deliği tespit edilebildi. Etraflarında 1570 boş kovan bulunabildi. Sonra? Sonrası yoktu ya bu işin. Bir şey vardı. Bir intikam! EYLÜL DAĞI SARIM ÇAYI VADİSİ 33 Mehmetçik’in Elazığ-Bingöl Yolunda Katledilmelerinden 10-12 Gün Sonra, Solhan Kapıştıkları; 33 silahsız askerimizi şehit eden gruptu… Nasıl olduğu; hikmeti, sırrı bilinmez, denk gelivermişti işte… Aylardan beri dağda bayırda dolaşıp duruyorlardı ya, bir tek teröristle bile çatışmaya girememişlerdi. Belki bitmez tükenmez uğraşların bir semeresi, belki adı bilinmez bir başka neden, bu katliamın hemen sonrasında bir temasa dönüşüvermişti. Ve karşı karşıya kaldıkları çatışma öyle sıradan bir çatışmaya hiç benzemiyordu. Sıkıydı bu iş, daha ilk anlarından itibaren… Komandolar daha bilmiyorlardı ya… Kapıştıkları, 33 silahsız askerimizi şehit eden gruptu… Daha adı bile belli olmayan bir nasipti bu… İşte timlerin bu yayılması sırasında alındı ilk görüntü… Uçarbirlik harekâtının bu en hassas anında, bölükler, bölüklerin timleri hemen açıldılar, yayıldılar, dağıldılar ve mevzilendiler. Hemen sonra da yürüyüşe geçtiler. Her biri ayrı ayrı yönlere gidiyordu. Kayhan Üsteğmenin bölüğü, kuzeye; Sarım çayı akışının tersine kanyondaki köprüye doğru, Bozoğlu Üsteğmen’in bölüğü Sarım çayı akışına; güneydoğuya, Yusuf Yüzbaşı’nın bölüğü de, güneybatıya ve batıya doğru kanatlarını açtı. Artık bütün timler temas sağlamak ve keşif maksadıyla araziyi arayacaklardı. İşte timlerin bu yayılması sırasında alındı ilk görüntü… Kayhan Üsteğmen’in bölüğü, Sarım çayının üstündeki köprünün yakınlarındaki kayalıklarda ve kanyonun duvarlarında 20-25 kişilik bir grubu tespit etti. Mesafe 400-450 metre civarındaydı. Verilen rapora, tek cümlelik bir emirle karşılık verdi Erdinç Binbaşı… “Dalın…” “Dalışla…” ifade edilen bu hareket tarzı, sadece teröristler üzerine yapılacak bir hücumu değil arazi ve arazi örtüsüne karşı yapılacak bir hamleyi de ifade ediyordu. Ve Kayhan Üsteğmen’in açılmış, yayılmış beş timi, bodur meşelerle, sidikli meşelerden oluşan sık koruluğa bir gergedan sürüsü gibi daldı. Erdinç Binbaşı yapılan bu dalışı aynen böyle anlatıyordu. Bu teşbihte hata yok… Gerçekten de o ormanın içi, asker geçtikten sonra bile dalgalanmaya devam etti. Mehmetçik, ağaç demeden, dal budak demeden, önüne geleni çiğniyor, ağaçların dalları bu hışmın önünde yatıp yatıp kalkıyordu. Beş tim öte yandan çıkmaya başladığında bile, dalgalanmaya devam ediyordu orman… Ve bunun ardından dalgalanmaya başladı teröristler… Tamı tamına gırtlak gırtlağa bir çatışma yaşandı, köprü yakınlarındaki kayalıklarda ve kanyonun duvarlarında… Ve kanla yapılan bir kapışmaydı sonrası… Çatışma, helikopter zindeliğinde apansız çıkmıştı ya, aylardır sürdükleri mücadelenin hırpalayıcı etkisi, bedenlerine, giysilerine ve silahlarına fazlasıyla abanmıştı. Çok belliydi bu… Ama can da tatlıydı. Ve gütmüştü kendini… Dürtmüştü yaşamak, yaşamın kıyısına gelenleri… Mermilerin çatırdadığı ilk anlarda, kendi içinde tezatları barındıran bezgin, bedbin bedenlerini, yerlere atmışlardı. Bu atış anında, hezeyanlarıyla kaygıları boğazlarındaki hırıltılarla bütünleşiyordu. Ve bu garip bir şekilde mermiden çok etkilenmeyenlerin; yani başta başka yerlerde olanların; Bozoğlu ve Özer Üsteğmen timlerinin yaşadığı çatışma lüksüydü, aslında… Çatışmaya girenler için bir kere, durum çok daha başkaydı. Bu yaşayış çok mayhoştu bir kere… Onların ki; canı burnuna dayanmış bir hevesin olgun gözüken çürümüş meyveleri gibiydi, mermiyi yedikleri o anlarda… Ham muşmula yemiş gibiydiler hatta… Hatta asıl kendileri muşmula gibiydi. Nasıl olmasınlar ki? İlk görüntüyü kendileri almış olmalarına rağmen, ilk ateşi yiyen gene kendileri olmuştu. Çoğu kere böyle olurdu ya… Yine de ilk ateşi yedikten sonra, önce ateşe dolanmış, sonra da ateşi açanlara dadanmışlardı. Ve bu dadanış yapılan manevrayla bütünleşmişti. Ve bu bir “öpüşün” habercisi olacaktı. “Eyvah(!)” etmişti, Özer Üsteğmen çatışmanın başlangıcında… “Sobelendi bizimkiler…” Yaşadığı kaygı, aynen bu kelimeyle içinde düğüm olmuş, bu kelimeyle de hırıltılar içinde boğazından dökülmüştü. Zaten çatışmanın ilk anlarında, düşünülüyor mu, konuşuluyor mu, yaşanıyor mu, çok belli olmazdı. Ölümdendi bu… Kaygıdan… Buna rağmen korktuğu ya da olmasını hiç istemediği acıyla karşılaşmamıştı bir türlü! Okuyamamıştı ilk anı… Tedirginlik içinde, telsizden kötü bir haber beklemiş, “Vukuat yok…” tekmilini duyunca, dingin bir edayla delicesine sevinmişti. Ve çok uzamamıştı çatışma… Kan çekmişti Kayhan Üsteğmen’in beş timini… Ve kanla yapılan bir kapışmaydı sonrası… İlk ateşi açanlar teröristler olduğu halde, ‘açılmış ve yayılmış’ Mehmetlere çok bir şey yapamamışlardı. Tabii bunda terörcüklerden birinin panikleyip, zamanından önce ateş açmasının etkisi vardı ya, çatışma başlayınca hiç kimsenin bunu düşünecek haceti olmamıştı. Sonrası? Sonrası bilindiği üzereydi. Kayhan Üsteğmen’in teoride ifadesi çok kolay, ancak uygulamada acayip zor, doğrudan komutanlık sanatıyla ve liderlikle ilgili olan icraatı, sonucu çok çabuk ve kolay(!) getirmişti. Hoş, aslında temel bir dağ taktiği uygulamışlardı… “SÜRATLİ, ŞİDDETLİ, CÜRETLİ…” bir taarruz yapmışlardı. Meşe ormanının içine deli gibi dalmışlar, öte yandan vurup çıkmışlardı. Zaten bunun nasıl yapılacağını kendi aralarında da sıkça konuşurlar, ölüme ve öldürmeye denk gelen bu anların inceliklerini, asıl ruhlarında çözmeye gayret ederlerdi. Çatışmanın, çatışmaların düğümünü çözecek ipucunun, sırları, hikmetleri, inanışları bu yapılanlarda beden bulurdu. Sonrası, teröristlere ait bir kaçıştı… Daha doğrusu kıçına nışadır sürülmüş beygir gibi tabanları yağlamaktı. Ölüm kalım anlarına denk gelen ummadıkları bu tokuşmada, sıkıyı görünce, tüymenin yoluna bakmışlardı. “Boru değil karşılarındaki…” diyordu Özer, kendi kendine… “O boru değil, Kayhan Üsteğmen…” Gerçekten hiç duraksamamıştı Kayhan Üsteğmen… Ateş altında kalanlardan, karşı tarafın ateşlerini boğmaya kararlı bir ateş üssü oluşturmuş, üç timiyle birden sıkı bir manevraya girişmişti. Kaçmışlardı sonra kaçmasına ya, yedi ölü teröristi kaçıramamışlardı. Zaten buydu ilk günün bilânçosu… Ve bu sadece bilinendi. Çünkü kan bulmuşlardı pek çok yerde, bir de sürükleme izleri… Yedi teröristin cansız ele geçirilmesinden sonra, kaçanların ve kaçırılanların peşine düşülmüştü şimdi de… “Ben demedim mi size o askere bulaşmayın diye…” Artık başladıkları operasyonun ikinci günündeydiler. Ve dün yaşananlar nedeniyle fazlasıyla yorulmuşlardı. Helikopterle gelmiş olmak falan fayda etmemişti yaşadıkları mücadeleye, dahası mücadele ettikleri araziye… Çatışmadan sonra, içi boşalmış çuvala dönmüşlerdi. Aylardır bedenlerinde ve ruhlarında biriken enerji, gerilme ve güç, çatışmanın neden olduğu boşalmayla, sanki bacaklarından akıp gitmişti. Bu hallerine kendileri bile şaşırmışlardı. Abartısız, kollarını bile kaldıramıyorlardı. Böyle olunca birkaç saatliğine duralamışlar, ardından da süreğe devam etmişlerdi. Bu koskoca bir gün sürmüş, böyle olunca, helikopterle gelmiş olmanın acısı fazlasıyla çıkmıştı. Ve mücadele, gece araziye atılan pusularla, uyumadan devam etmişti. Sabah olunca da gerginliklerine tekrar kavuşmuşlardı. Hoş, enerji ve güç için aynı şey söylenemezdi ya, dağlarda iş çıkarmak için geçer akçe gerginlikti. Gerginlik, binicisinin binitini dürttüğü sopa gibi, mahmuz gibi insanı dürtüp durur, kamçı gibi şaklar dururdu tepesinde, etini değil ciğerini, yüreğini acıtırdı. Gerginlik, yapmak istemeseniz dahi yapılacakları yaptırmak için fazlasıyla güderdi insanı… Hele ki çatışma demlerinde… Sabah ayazının çiğ ıslaklığında kendilerine gelmeye çalıştılar. Dün eksik kalan işe bugün devam edeceklerdi. Arazideydiler, çatışma alanının tam göbeğindeydiler, pusularla geceyi, dağı, zamanı ve teröristleri beklemişlerdi. Bu dağlara özgü, bir çember harekâtıydı da… Belirsizliğin neden olduğu güven kaybında, teröristlerin bölgeyi terk etmelerine engel olmak istemişlerdi. Zor ve zorbalığıyla geçen gece artık, sabahın çiğ aydınlığında, soğuktan üşümüş bedenlerde, kan çanağına dönmüş gözlerde, kendini alay edercesine belli ediyordu. Komandolar ise gecenin soğuğunu, sabahın serin aydınlığında terleyerek unutmayı pek severlerdi. Çoktan alışmışlardı uykusuzluklara… Göreve böyle devam edeceklerdi. Ne yapsınlar, çileliydi bu iş… Komandoluklarını dağa taşa ve geleceğe gerçek anlamıyla yazmak, ancak böyle anlarda ürettikleri fedakârlıklarla, akılla ve cesaretle mümkün olabiliyordu. Onlar Komando Tugayının askeriydiler. Bolu Komando Tugayının… Hani şu, terör başlayalı beri, teröristlerin başına bela olan Tugay… Dağları; “Dağlar bizimdir(!)” diyenlere dar eden, bununla da yetinmeyip Gabar’a, Ciraf’a, Herekol’a, Cudi’ye, Kaval Dağı’na, Kel Mehmet’e, Mehmet Yusuf’a baş eğdiren Tugay… Bilen bilirdi zaten; “Bolu Komandonun…” kim olduğunu… Yıllardan beri nasıl mücadele ettiğini… Asker, korucu, vatandaş, terörist ve peşmerge arasında da “Bolu Komando” diye bilinirlerdi zaten… Gelmeleri de, gitmeleri de, dağa çıkmaları da olay olur, her nereye varmışlarsa, kokularını da oraya taşırlardı. Onlar Bolu Komandoydu. Dağları acı ile oyalar, onuru gergefle işlerlerdi. Sızmalarıyla, çatışmalarıyla, yüz ağartıcılıklarıyla, teröristlere okudukları meydanla ve asıl; yaptıkları mücadelenin hakkını vermeleriyle bilinirlerdi. Zaten o yüzden teröristler, ısrarla bu askerlerden uzak dururlardı. Hatta bir keresinde, teröristler arazinin pisliğinden ve askerin yorgunluğundan yararlanıp bu komandolara pusu-taciz karışık bir eylem yapmaya kalkınca, başlarına iyi bir bela almış, sonra da (sözde) bölge liderinden iyi bir fırça yemişlerdi. Bölge lideri; “Ben demedim mi size o askere bulaşmayın diye… Onlarda şeytana bile eyvallah yoktur, diye…” demiş durmuştu. Kırktan fazla ayak izi tespit etmişlerdi. Yukarıda, Eylül dağı üzerinde oturup bir plan yapmışlardı. Bu plan, çıkacak çatışmanın planıydı… Kırktan fazla ayak izi tespit etmişlerdi. Kırk çiftten fazla ayak izi… Sadece bu kadarı bile yüreklerini kabartmaya yetmişti. Ayak izleri yüreklerine ateş gibi düşmüştü. Hırs vardı şimdi o yüreklerde… Endişe, coşku, heyecan, korku hatta… Çatışma öncesindeki demlerde, karmakarışık olurdu duygular zaten… Aynen çatışma gibi… Yalnız çatışmanın kendisi karışık olurdu, duyguları değil… Çatışmada duygular, öyle bir netleşirdi ki… Ama yukarıda plan yaparken bunun tam tersiydi… Ve onlar çatışmanın karmaşasında, benliklerinde karmaşa yaşamamak için, ruhlarının ve taktiklerinin planını yapmışlardı. Bir de hazırlık… Ve bu hazırlığın merkezinde, taşımak istedikleri, ama çoğu zaman ağırlığı yüzünden taşıyamadıkları çelik yelekler vardı. Çatışmanın devam edeceğini sezen Erdinç Binbaşı çelik yelek istemişti yukarıdan… Helikopterle gelen o çelik yelekler şimdi askerlerin üzerindeydi. Özellikle de vadiye dalacak timlerin uca memur Mehmetçik’lerinin üzerinde… Vadinin öteleri yukarıdan çok daha rahat gözüküyordu. Özer Üsteğmen orada, arazinin kıvrımlarını, kuytuluklarını, nirengi noktalarını, velhasıl görebildiği bütün kıvrımlara bakıp durmuş, hafızasına yazmaya çalışmıştı. Gergindi fazlasıyla… Kasılmıştı sinirleri… Sonra oradan ayrılıp, dağdan aşağı doğru sallanmış, ta çayın dibine kadar gelmişti. Ve çayın hemen kenarındaki yeni yeni ayak izlerini, ilk defa orada görmüştü. Kendisine koldaşlık eden korucuyla, heyecanla incelemeye durmuşlardı. Önce karar verememişlerdi, ayak izlerinin ne tarafa doğru gittiğine… Daha doğrusu karar vermek istememişlerdi. Bu işin içinde, teröristler tarafından aldatılıp tufaya gelmek de vardı. Muhakemesi “Çayın akış yönüne gittiler…” dese de, ters tarafa yürüdü biraz… Ta vadinin kıvrım yaptığı, dünkü çatışmanın yaşandığı yerin yakınlarına kadar… Korucu da peşine takılmıştı. Sonra durdular… Aldatmayla, aldatmanın hesabında dikilip durdular dakikalarca… Burada fazla oyalanmamalıydılar. İşte bu yüzden apansız dönmeye başladılar geriye… Hiç de konuşmadılar korucuyla… Sadece birbirlerine bakıp, gözleriyle anlaşarak ters tarafa gittikleri konusunda hemfikir oldular. Sonra da hızlı hızlı geldikleri yere, timlerin tertip aldıkları yamaçlara yürüdüler. Soluk soluğa kalmışlardı. Yine de hiç durmadılar ve tez zamanda timlere kavuştular. “Dikkatli olun… Bekliyor it oğlu itler…” Artık, bir yandan vesveseleri apansız gerçekleşiveren ‘takip harekâtı’ yapılmaya çalışılıyor, bir yandan arazi aranıyor, bir yandan da dünkü çatışmada diğer teröristler tarafından kaçırılan cesetlerle yaralılar bulunmaya çalışılıyordu. Bunun bir de dahası vardı. Bilinirdi dağlarda… Teröristler, çatışmada ölenlerini, askere bırakmayalım, “Ölü sayımız anlaşılmasın…” diye parçalara ayırırlardı. Yani kıtır kıtır keserlerdi ölülerini… Kesilmiş kollar, bacaklar, kafalar, bedenler işte! İşte bir de bunlara bakıyorlardı bizimkiler… Ve bunların hepsinden öte, yeni bir çatışmanın nasıl ve nerede çıkacağı, gerginlikler içinde merakla bekleniyordu. Biliyordu komutanlar ve hissediyordu askerler… Mehmetçikler çoğu kere durumu, komutanlarının davranışlarından anlarlardı. Ve bugün her komutan fazlasıyla sinirliydi. Kısık sesle, en az kelimeyi kullanarak emir veriyorlardı. Ve acayip haşindiler. Zaten bu yüzden, iyi bir zılgıt yemişti Haberci Ahmet, komutanından… O sırada tık nefesti Özer Üsteğmen… Oysa Ahmet’in yediği herze, çokça yapmak zorunda kaldığı, sıradan hatalardan biriydi. Timler komutanı, Özer Üsteğmen’in habercisiydi. Komutanı çok kullandığı iki el telsizini taşır, ona da tugay çevriminin kurulduğu, üst bant telsizini emanet ederdi. Tabur komutanı çağrı yaptığında yetiştirmekte zorlanmıştı telsizi… Ne yapsındı? Komutanı, bir yandan “Mesafeleri açın” diye, zılgıt üstüne zılgıt çekiyor, bir yandan da telsizi zamanında getirmeyince, bunun bir fazlasıyla onu azarlıyordu. Koşmuştu, ama yine de… Sırtındaki 35 kilo yüke ve iki gündür süren operasyonun artık çekmeyen bacaklarına yüklediği dermansızlığa rağmen… Tabur komutanı kısa ve kesin bir uyarıda bulunmuştu. “410A, iş üstündeler… Bizden birilerini bekliyorlar… Benim muhakemem; bunların arpacığında sizler varsınız…” “Anladım…” demişti komutanı da, kısa ve kesik… Ve hemen göz gezdirmişti, açılmış ve yayılmış olan üç time… Derin bir vadi yatağının içindeydiler… Çökteydiler… “Devam…” diyordu şimdi de komutanı telsizden; “..vam” hecesinin üstüne basa basa… Sonra da bir sürü emir düzdü bunun peşine… Ve bitirdi konuşmasını; “Bekliyorlar bizi…” “Alındı…” diye karşılık verdi Mantar Astsubay… “Anlaşıldı komutanım” diye yanıt verdi, Celalettin… “Onları fazla bekletmeyelim komutanım…” diyerek, bitirimce konuştu Teğmen… Bu konuşmanın ardından, gözleriyle araziyi taradı Özer… Çömezini, Teğmenini görmekti derdi… Severdi teğmeni… Hem de çok severdi. Dağdaki ilk günlerini görürdü onda… Bir de gençliğin en deli’kanlı’ günlerini dağda geçirmenin ne denli büyük bir fedakârlık olduğunu iyi bilirdi. Şehit düşen teğmenler geldi aklına… Sonra da kovmaya çalıştı, bu düşünceleri kafasından… Teğmenini timini hat düzeninde tutmak için uğraştığı anlarda yakaladı gözleriyle… Uğraşıp duruyordu deli’kanlı’lığının heyecanıyla… Tekrar telsizin mandalına bastı. Herkese söylüyordu ya, asıl teğmenine söyler gibiydi. “Dikkatli olun koçum…” dedi. “Dikkatli olun… Bekliyor it oğlu itler…” Ve bu ikazı, özgüvenle, inanışla olduğu kadar, endişelerini de hissettirmeye çalışarak yaptı. “Senin şu suyu ver de, biraz içelim Ahmet…” Özer Üsteğmen tekrar kızdı habercisi Ahmet’e… Nasıl kızmasındı… Telsizin geç gelmesi yetmemiş, komutanla konuşurken bataryası bittiği için telsiz ötüp durmuş, konuşulanı anlamakta fazlasıyla zorlanmıştı. Hâlâ Ahmet’e söylenip duruyordu. Artık ağzına ne geldiyse, sayıp döktü. Rahatladı belki biraz… Aslında çok severdi Ahmet’i… Hatta fazlasıyla severdi. Bilirdi elbet Ahmet’in mahzunluğunu… Yine de sert bakışlarla, zamanında değiştirmediği bataryayı Ahmet’in elinden çekip aldı. Sonra da koynunu açtı Ahmet’in… Terli göğsüne yapışmış metal künyeyi çıkartıp, Ahmet’in boynuyla beraber kendine doğru çekti. Ve hâlâ Ahmet’in boynuna takılı o künyenin kenarıyla telsizin batarya kapağını açmaya çalıştı. Kolay değildi tabii bu… Bir elinde tüfek, telsiz ve batarya, diğerinde de telsizi açmak için tornavida niyetine kullandığı, hâlâ habercisinin boynuna takılı künyesi… Boyuna boynunu eğip duruyordu Ahmet ya, olmuyordu bir türlü… Komutanı künyeyi çekiştirip durdukça, Ahmet de boynunu uzatıyor, eğilip bükülüyor, velhasıl cebelleşip duruyordu. “Komutanı telsizi kolay açsın” diye verdiği bu uğraş, sırtındaki çanta tam başından aşıp, onca ağırlığıyla komutanının üstüne yıkılmadan bir an önce, telsizin kapağı açılmayı kabul etti de, Allah’tan yeni bir vukuatın müsebbibi olmaktan kurtuldu. Hoş, aslında bunu bilerek yapmıştı Özer… Hem severdi, hem de kızardı bilindiği üzere… Ondaki marazı bildiğinden, çoğu kere kızmak istemez, ama dağın sinirleri zıplatıp duran kendine özgü şartları, bunu unutmasına neden olurdu çoğu kere… “Senin şu suyu ver de, biraz içelim Ahmet…” İçine attığı bir neşeyle, suyu uzattı Ahmet… “Ahmet iyi duymaz komutanım…” Özer, habercisi Ahmet’le ilk, bir atış alanında karşılaşmıştı. Bolu’da kışladaydılar. Bolu’nun meşhur soğuğunda, Özer bölüğü atışa götürmüş, askerlerin atışları istediği gibi olmayınca da kafadan kudurmuştu. “Soğuk moğuk dinlemez mücadele…” diye, inanırdı. O yüzden ne kadar soğuk olursa olsun atışlar iyi olmalıydı. Olmamıştı ama… Olmayınca da bağırıp durmuştu… İşte o kudurduğu anlarda, görmüştü Ahmet’in gülümseyip duran yüzünü… Resmen gülüyordu bu asker… Önce yanına çağırmıştı. Neden güldüğünü öfkeyle sormuş, karşısında kekeleyip duran ve hâlâ gülümseyen bir yanıt alınca, bu kez de avazı çıktığı kadar Ahmet’i dalamıştı. Sonra da hızını alamayıp, atış alanının karlı çamurlu soğuk zemininde bir güzel süründürmüştü. Ve bu ceza bittiğinde dahi, hâlâ gülümseyip duran bu askerin neden gülümsediğine anlam verememişti. Çok sonradan bir çavuş yanaşmıştı yanına… Ve Ahmet’in hikâyesini anlatmıştı. “Ahmet iyi duymaz komutanım… Hatta çok az duyar… Nasıl olmuşsa olmuş, dağıtımda komandoya düşmüş, buralara kadar gelmiş… Ama çok saftır, temizdir Ahmet…” demişti. Acımıştı içi bunu duyunca… Vicdanına değmişti o zaman, Ahmet’in masumluğuyla gülen yüzü… Sonra da Ahmet’i yanına çağırttırmış, bir de onu ondan dinlemişti. “Kusura bakma oğlum…” demişti ya, Ahmet de ne gam… Hâlâ gülümseyip durmuş, “Asıl siz kusura bakmayın gomtanım…” demişti. O sıralar Ahmet, Cumhur Üsteğmen’in timindeydi. Cumhur Üsteğmen, Tugay içi bir tayinle karargâh bölük komutanlığına atanınca, Özer kıdemli olma forsunu kullanıp, Ahmet’i kendi timine almış, hemen sonra da habercisi yapmıştı. Gerçekten çok saf, çok temiz, çok inançlı bir çocuktu Ahmet… Hem de sırım gibi, uzun boylu, güçlüydü. Yağız bir delikanlıydı kısaca… Yani dağa dağda dağlık yapacak cinstendi. Ama şu kulaklarının duymaması yok mu, işte o çoğu kere maraza çıkarıyordu. Harita istiyordu Ahmet’ten, Ahmet sigara getiriyordu. Su istiyor, batarya getiriyordu bazen… İlla ki, komutanın yüzünü görmesi, onun yüzünden ne istediğini anlaması gerekiyordu. Zamanla bu duruma her ikisi de alışmışlardı. Ama burası da dağdı sonuçta… Fırçasız, azarsız, bağırmasız olmuyordu. Özer’in Ahmet’in sinesindeki künyesiyle, telsizin pimini açmaya uğraşması da biraz bundandı. Hem cezalandırmış, hem de gönlünü almıştı. Ve hâlâ o aydınlık yüzüyle, gülümseyip duruyordu Ahmet… Aklına geldi; pusu için gece yaptıkları sızmada Ahmet’in ortadan kayboluşu… Yoktu piyasada… Haberi, ta en arkadaki timden gelmişti. Dağda az yerdi Özer… Buna rağmen Ahmet sırt çantasını ağzına kadar kumanyayla doldurmuş, sonunda da yürüyemez hale gelmişti. İş anlaşıldıktan sonra, fazlasıyla ağırlık yapan bu kumanyaların icabına bakılmıştı. Şimdi, ya timlerdeki askerlerin sırt çantasında ya da midesindeydiler. Özer de gülümsedi şimdi… Komutanının gülümsediğini görünce, içi daha bir rahatladı Ahmet’in… Mahcupluk karışık bir başka gülümseme yayıldı yüzüne… Biraz mahcup, ama masum, ama mazlum… Utanmıştı kendince… Artık gittikçe derinleşen vadinin içinde ilerliyorlardı. Başlangıçta iyiydi aralarındaki mesafeler… Üç tim, vadi tabanına, tabandan yükselen sırtlara ve dağın yamaçlarına açılmış, ilerlemişlerdi. Ancak ilerledikçe, vadi daraldıkça, derinleştikçe birbirlerinin önüne düşer olmuşlardı. Dağın taktiğine uymazdı bu… Düşündü Özer… Sonra da Celalettin Astsubay’ın timini bir geri kademeye aldı. Hem böylece bir ihtiyatı da olacaktı. Artık Teğmen’in timi önde, onun sağ üst kademesinde Celalettin’le Mantar’ın timi, arkalarını kollayan da kendi timi vardı. Tabanın sağ tarafındaydı şimdi… İlerliyorlardı ağır ağır… Dikkatli ve tetikte olmaya çalışıyorlardı. En azından askerlerin tetikte olması için gerip duruyordu timleri ve komutanlarını… Hissediliyordu ölümün, yürekleri tırmalayıp duran sessiz çığlığı… Ve hiçbir şey, her şey olup, anında bir tek şeye dönüştü. Çatışmaydı bu… Birkaç kannas ötüşüyle, bir dizi kaleş şakladı ve hemen ardından bütün bunlar bir uğultuya dönüştü. Bir yerlere girmeye çalışıyordu şimdi… Ve bağırıp duruyordu timlere… “Mevzi alın, mevzi alın be!” Ama kendisi mevzilenmeyi unuttu! Nasıl unutmasın ki… Kulaklarının duyduğu, ruhunun taşıyamayacağı cinsten apağır bir yüktü. “Ahmet vuruldu komutanım…” Telaşlıydı bu ses, kaygılı, panik çabukluğundaydı. Apansız döndü geriye… Gerisinde yürüyen habercisine… Gözüne takılan bir an, bir ömür gibi sürüyordu şimdi… Koştu habercisi Ahmet’e doğru… Yetişmeliydi, bir şeyler yapmalıydı. Hissetmişti ama… İçin için biliyordu, yapabileceği hiçbir şeyin olmadığını… Nasıl biliyordu, kendisi de bilmiyordu ama biliyordu işte… Yine de koştu koştu, kısacık bir mesafenin saatlerce sürmeye kalkmış zaman aralığında… Ve orada gördü, bildiği ama nasıl bildiğini bilmediği acı gerçeği… Beyninde ve yüreğindeki bir şey yapılamayacağının acı sancısıyla tanıştı. Bu sancı, ümidinin bağırıp durduğu cılız çığlığı sonsuza kadar kesti. Özer’in hıçkırığı ve kaygısı boğazına düğümlendi. Kan ter içinde kaldı bedeni, sıkıştı kaldı kendi göğüs kafesinin içinde… &&& Bilmiyordu Özer ama… Ahmet geriye doğru şahlanmaya kalkmıştı. Şahlanarak şehit olmaya bakmıştı. Geriye doğru şahlanınca, o şahlanmanın celâliyle toprağa düşmüştü. Hoş, buna “Geriye akmak…” bile denebilirdi. Zamanda geriye akmak… Doğduğu andaki masumluğa, oradan masumluğun özüne kavuşmak… Ahmet’in geriye doğru şahlanmasını, komutanına bağıran Osman görmüştü. Şimdi de Ahmet’in başında dem tutan acı gerçek, bir başka dehşetin türküsünü söylüyordu. Çok saf, çok temiz, çok inançlı, güçlü, uzun boylu, sırım gibi yağız delikanlı Ahmet; başından vurulmuş, beyni fışkırmıştı. “Uç vuruldu, uç vuruldu…”
Abdullah Ağar tweet media
Türkçe
58
446
1.6K
24.3K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
İZMİR DÜŞÜNCE PLATFORMU’nun organize ettiği; Bu akşam saat 21.30’da gerçekleştireceğimiz 
“İran–ABD Savaşı: Yaşanan Küresel Kaos ve Aranan Çözüm” 
konulu online konferansımızı aşağıdaki bağlantıdan takip edebilirsiniz. Zoom Toplantısına Katıl us02web.zoom.us/j/8650537001?p… *Toplantı Kimliği:* 865 053 7001 Parola: 237izdup
Abdullah Ağar tweet media
Türkçe
0
11
62
12.3K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Yüce Yaradan’ın yarattığı her kan asildir. Kimileri Türkler gibi o asaletin şanını yüceltir. Kimileri de tersini… #19Mayıs Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.
Abdullah Ağar@abdullahagar2

Yüce Yaradan’ın yarattığı her kan asildir. Türk Milletinin kanı ise; tarih boyunca yalnız kendi onuru, istiklali ve varlığı için değil; • İnsanlık, • Gelecek, • Adalet, • Hakk ve hakikat adına… Verdiği mücadelelerle, Ödediği bedellerle; “Yaratılmış ama uygulanmayan, uygulanamayan” asaletin hakkını verdiği için bir başka asildir. O kanın epigenetiğinde; bozkırın iradesi, Malazgirt’in ruhu, Çanakkale’nin ateşi ve Sakarya’nın direnciyle şekillenmiş onurlu bir tarih, özgüven ve inanmışlık vardır. Acı vardır. Ateş vardır. Dökülmüş kan, verilmiş can vardır. Mertlik vardır. Fedakârlık vardır. Kavrukluk ve kavrulmuşluk vardır. Bu yüzden kanımızla övünmemiz bir ırk kibri değil; bedelle yazılmış bir tarihe, şehitlerle taşınmış bir mirasa ve hâlâ dimdik ayakta duran bir karaktere duyduğumuz güvendendir. Biz bilinçli Türkler, bir kanın üstünlüğüne değil; o kanın ne uğruna aktığına bakarız. Mustafa Kemal Atatürk ise yalnızca bir savaş ve devlet adamı değildir; o, önce bir onur, bir ahlak, bir çaba ve bir cesaret adamıdır. Şanınız yüce olsun aziz kahramanlar. Şanın yüce olsun Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Şanınız yüce olsun gelecek nesiller. #19Mayıs GençlikveSporBayramımızKutluOlsun 🇹🇷

Türkçe
1
11
190
7.7K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Kanın üstünlüğüne değil, ne uğruna aktığına bakarız. 19 Mayıs’ımız kutlu olsun 🇹🇷
Abdullah Ağar@abdullahagar2

Yüce Yaradan’ın yarattığı her kan asildir. Türk Milletinin kanı ise; tarih boyunca yalnız kendi onuru, istiklali ve varlığı için değil; • İnsanlık, • Gelecek, • Adalet, • Hakk ve hakikat adına… Verdiği mücadelelerle, Ödediği bedellerle; “Yaratılmış ama uygulanmayan, uygulanamayan” asaletin hakkını verdiği için bir başka asildir. O kanın epigenetiğinde; bozkırın iradesi, Malazgirt’in ruhu, Çanakkale’nin ateşi ve Sakarya’nın direnciyle şekillenmiş onurlu bir tarih, özgüven ve inanmışlık vardır. Acı vardır. Ateş vardır. Dökülmüş kan, verilmiş can vardır. Mertlik vardır. Fedakârlık vardır. Kavrukluk ve kavrulmuşluk vardır. Bu yüzden kanımızla övünmemiz bir ırk kibri değil; bedelle yazılmış bir tarihe, şehitlerle taşınmış bir mirasa ve hâlâ dimdik ayakta duran bir karaktere duyduğumuz güvendendir. Biz bilinçli Türkler, bir kanın üstünlüğüne değil; o kanın ne uğruna aktığına bakarız. Mustafa Kemal Atatürk ise yalnızca bir savaş ve devlet adamı değildir; o, önce bir onur, bir ahlak, bir çaba ve bir cesaret adamıdır. Şanınız yüce olsun aziz kahramanlar. Şanın yüce olsun Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Şanınız yüce olsun gelecek nesiller. #19Mayıs GençlikveSporBayramımızKutluOlsun 🇹🇷

Türkçe
3
13
154
6.7K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Yüce Yaradan’ın yarattığı her kan asildir. Türk Milletinin kanı ise; tarih boyunca yalnız kendi onuru, istiklali ve varlığı için değil; • İnsanlık, • Gelecek, • Adalet, • Hakk ve hakikat adına… Verdiği mücadelelerle, Ödediği bedellerle; “Yaratılmış ama uygulanmayan, uygulanamayan” asaletin hakkını verdiği için bir başka asildir. O kanın epigenetiğinde; bozkırın iradesi, Malazgirt’in ruhu, Çanakkale’nin ateşi ve Sakarya’nın direnciyle şekillenmiş onurlu bir tarih, özgüven ve inanmışlık vardır. Acı vardır. Ateş vardır. Dökülmüş kan, verilmiş can vardır. Mertlik vardır. Fedakârlık vardır. Kavrukluk ve kavrulmuşluk vardır. Bu yüzden kanımızla övünmemiz bir ırk kibri değil; bedelle yazılmış bir tarihe, şehitlerle taşınmış bir mirasa ve hâlâ dimdik ayakta duran bir karaktere duyduğumuz güvendendir. Biz bilinçli Türkler, bir kanın üstünlüğüne değil; o kanın ne uğruna aktığına bakarız. Mustafa Kemal Atatürk ise yalnızca bir savaş ve devlet adamı değildir; o, önce bir onur, bir ahlak, bir çaba ve bir cesaret adamıdır. Şanınız yüce olsun aziz kahramanlar. Şanın yüce olsun Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Şanınız yüce olsun gelecek nesiller. #19Mayıs GençlikveSporBayramımızKutluOlsun 🇹🇷
Türkçe
12
42
324
23.3K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Küresel kaosun eşiğinde miyiz? İran-ABD/İsrail savaşı bize ne söylüyor? Ve en önemlisi: “Biz neden varız?” Boğaziçi’nde gençlerle jeo ve teopolitikayı, sistem arayışını konuştuk. @UniBogazici @BogaziciTAK
Abdullah Ağar tweet mediaAbdullah Ağar tweet mediaAbdullah Ağar tweet media
Abdullah Ağar@abdullahagar2

Boğaziçi Üniversitesinde gençlere verdiğim konferans. İran-ABD/İsrail Savaşı üzerinden küresel kaos eşiği, ürettiği riskler, çözüm arayışı ve biz. 'Biz neden varız' sorusu, bunun jeo ve teopolitiğe yansıması ve sistem arayışı. @UniBogazici, @BogaziciTAK

Türkçe
2
9
70
15K
Abdullah Ağar retweetledi
Yüksel Arslan
Yüksel Arslan@ArslanYuksel06·
Kahraman komutanımız, kıymetli hemşehrimiz Abdullah Ağar’ın evlatları Işıl & Musa kardeşlerimizi gönülden tebrik ediyorum. Ağar ve Berberoğlu ailelerine hayırlı olmasını temenni ediyor, genç çiftimize bir ömür boyu mutluluklar diliyorum.
Yüksel Arslan tweet mediaYüksel Arslan tweet mediaYüksel Arslan tweet media
Türkçe
2
9
126
9.9K
Abdullah Ağar retweetledi
Hasan Toktaş
Hasan Toktaş@HasanToktasTR·
Araştırmacı yazar ve güvenlik uzmanı Abdullah Ağar’ın (@abdullahagar2 ) oğlu Musa ile Işıl kızımızın düğününe Ankara Milletvekilimiz Yüksel Arslan (@ArslanYuksel06 ) ve GİK üyemiz Murat Doğan’la (@muratdogan_tr ) birlikte katıldık. Genç çiftimize iki cihan saadeti diliyorum.
Hasan Toktaş tweet mediaHasan Toktaş tweet media
Türkçe
2
15
105
8.8K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Boğaziçi Üniversitesi’nde gençlerle; Savaşı, gücü, kaosu, algıyı, jeopolitiği, teopolitiği ve insanlığın yeni sistem arayışını konuştuk. Çünkü mesele artık sadece kimin güçlü olduğu değil; gücün hangi ahlaka ve hangi varlık anlayışına hizmet ettiği.
Abdullah Ağar@abdullahagar2

Boğaziçi Üniversitesinde gençlere verdiğim konferans. İran-ABD/İsrail Savaşı üzerinden küresel kaos eşiği, ürettiği riskler, çözüm arayışı ve biz. 'Biz neden varız' sorusu, bunun jeo ve teopolitiğe yansıması ve sistem arayışı. @UniBogazici, @BogaziciTAK

Türkçe
2
8
71
7.7K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Boğaziçi Üniversitesi’nde gençlerle çok kritik bir başlığı tartıştık: İran-ABD/İsrail savaşı yalnızca bölgesel bir çatışma mı, yoksa yeni küresel kırılmanın habercisi mi? Kaosun büyüdüğü yerde; insanın, ahlakın, sistemin ve medeniyet fikrinin yeniden sorgulanması gerekiyor. “Biz neden varız?” sorusu artık sadece felsefi değil; jeopolitik bir zorunluluk.
Abdullah Ağar@abdullahagar2

Boğaziçi Üniversitesinde gençlere verdiğim konferans. İran-ABD/İsrail Savaşı üzerinden küresel kaos eşiği, ürettiği riskler, çözüm arayışı ve biz. 'Biz neden varız' sorusu, bunun jeo ve teopolitiğe yansıması ve sistem arayışı. @UniBogazici, @BogaziciTAK

Türkçe
4
13
83
12.5K
Abdullah Ağar
Abdullah Ağar@abdullahagar2·
Boğaziçi Üniversitesinde gençlere verdiğim konferans. İran-ABD/İsrail Savaşı üzerinden küresel kaos eşiği, ürettiği riskler, çözüm arayışı ve biz. 'Biz neden varız' sorusu, bunun jeo ve teopolitiğe yansıması ve sistem arayışı. @UniBogazici, @BogaziciTAK
Türkçe
4
12
103
48.1K