Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Hanım (Atadan):
"Her Ramazan bir günü, ekseriyetle Kadir Gecesi, bana iftara gelirdi. O gün imkân bulabilirse oruç da tutardı. İftar sofrasını tam eski tarzda isterdi. Oruçlu olduğu zaman, iftara başlarken dua ederdi.
Kur’an dinlemeyi sever; "Kur’an’ı yüksek sesle ancak makam aşinası olanlar ve güzel sesliler okumalı." derdi.
Annemin ölümünden sonra, ruhuna hatim indirmek istemiştim. Bu arzumu kendisine söylediğim zaman bana, "Çok iyi edersin. Benim için de oku." demiş ve aradan bir zaman geçtikten sonra, vaadimi yerine getirip getirmediğimi sormuştu. Ruhun ebediliğine itikadı vardı."
— Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Cilt 3, Sayı 9, Mart 1958, s. 16.
Kalbi mühürlenmiş insanlar hep vardı, var olacaklar. Çünkü iman küfürle ortaya çıkar. Gece olmasaydı güneşin aydınlık olduğunu bilemez, fark edemezdik. Karanlığın ne olduğu bilinmeseydi aydınlığın ne olduğu bilinmezdi.
Öyleyse bu karanlığın kötülükleri; iyilerin aydınlığını, iyiliklerini ortaya çıkaracak.
Sen ne kadar aydın olur, Allah'ın nuruyla nurlanırsan gecenin karanlığında etrafını aydınlatırsın. Böyle bir yerdir dünya. İki tarafın da var olması lazım.
Elest bezminde verdiğimiz sözü hatırlamış ve iman etmiş mü’minler olarak aldığımız bu sorumluluğun ağırlığını hissetmemiz lazım. Allah ve Resulü bizden bunu istiyor.
Dünyadaki hayatımızı ciddiye almamız lazım. Boş işleri konuşurken, boş işlerle meşgul olurken dakikalarımız, saatlerimiz ömrümüz alınıyor. Bunlar boş değildir.
Boş diye bir şey mü'minin ömründe yoktur, olmamalıdır.
Senin fazladan boş bir ömrün yok ki. Ömrün sınırlıdır ve bellidir. 50, 60, 70 sene...
Neyse sadece odur. Bunun içinde hiçbir boş dakika yoktur. Hakikat budur.
Hz. Ebubekir’e “Bediüzzaman” denilmedi…
Hz. Ömer’e “Gavs” denilmedi…
Hz. Osman’a “Şeyh” denilmedi…
Hz. Ali’ye “Müceddid” denilmedi…
Bugün her yer bu sıfatlarla dolu!
Düşünün! Uyanın!
Neden bazı insanlar zenginlik içinde yüzüp alkışlarla yürüdükleri sahneden bir gün sessizce çekilirler? Neden serveti, şöhreti, makamı olan insanlar bazen bir odanın karanlığında gözyaşlarına boğulur?
Neden insanlar dertleriyle ya da vicdanıyla baş başa kaldığı zaman içi içini kemirir?
Neden milyonların olmak istediği yerde duranlar oradan kurtulmak ister?
Hazret-i Muaviye
Hazret-i Muaviye (radıyallahü teâlâ anh), Peygamber efendimizin kayınbiraderi ve vahiy kâtibi idi. Resulullahın zevcelerinden Habibe validemizin kardeşidir. Eshab-ı kiramın büyüklerindendir. Öleceği zaman, Resulullahın kendisine hediye ettiği bir gömleğe sarılıp, hazinesinde saklamış olduğu, Resulullahın mübarek saç ve tırnak kesintilerinin de gözlerine ve ağzına konularak defnedilmesini vasiyet etmişti. Kabri Şam’dadır.
Mekke fethedildiği gün babası ile beraber, Resulullahın önünde müslüman oldu.
Hazret-i Muaviye, Peygamber efendimizin kâtiplerinden idi. Yazısı güzel idi. Fasih, halim, vakur idi.
Zeyd ibni Sabit diyor ki:
Muaviye, Cebrailin getirdiği vahyi ve Peygamber efendimizin mektuplarını yazardı.
Fahr-i âlemin emniyetlisi idi. Bu yüksek rütbe, derecesinin ne kadar yukarı olduğunu gösterir. Bu büyük zata dil uzatanlar, Server-i âlemin Kur’an-ı kerimi yazmakta emniyet ettiğine dil uzatmış olurlar.
Abdullah ibni Mübarek hazretlerinin ilminin derecesini bilmeyen bir müslüman yoktur. Din imamı idi. Her ilimde ileri, her işi ilmine uygun idi. Peygamber efendimizin ilmine tam vâris idi. İşte bu büyük âlim buyuruyor ki:
(Hazret-i Muaviye, Resulullahın yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den bin kere efdaldir.)
İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
(Hazret-i Muaviye’nin yanılması, Resulullahın sohbeti bereketi ile, Veysel Karani’nin ve Ömer bin Abdülaziz’in doğru işlerinden daha hayırlı oldu. Bunun gibi, Amr ibni As’ın yanlış bir işi, o ikisinin şuurlu işinden daha üstün oldu.) [c.1, m.120]
Din-i İslamın en büyük âlimlerinden İbni Hacer-i Mekki hazretleri de buyuruyor ki:
(Şüphe yoktur ki, Hazret-i Muaviye Sahabe-i kiramın nesep itibariyle büyüklerindendir. Peygamber efendimize nesep ile ve nikah ile çok yakın ve mahremleridir. Server-i âlem, Onun hilm ve sehasını meth ve sena buyurdu. Onda İslamiyet, sohbet, nesep, nikahla akrabalık şerefleri toplanmıştır ki, bunların her biri, Cennette Resulullahın yanında bulunmaya sebep olan şereflerdir. Bunlara hilm ve ilim ve Halifelik şerefleri de katılınca, kalbinde az bir safa ve sıdkı ve salahı ve imanı ve izanı olan kimse için artık bu hususta fazla anlatmaya lüzum kalmaz.) [Sava’ik-ul-muhrika]
Hazret-i Muaviye, Huneyn Gazasında Resulullahın önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük Gazvesine katıldı. Veda Haccında bulundu. Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer zamanlarında Suriye taraflarındaki savaşlara katıldı. Hazret-i Ömer, onu Şam valisi yaptı. Hazret-i Ömer zamanında 4 yıl, Hazret-i Osman zamanında 12 yıl, Hazret-i Ali zamanında 5 yıl, Hazret-i Hasan zamanında altı ay Şam’da 21.5 sene vali oldu. [41.] senede, Kufe’de halife seçildi. 19 sene, dört ay halifelik yaptı.
Aklı, zekası, fesahatı, sabrı, yumuşaklığı, ikramı, cömertliği fevkalade çok idi. Müslümanların başına geçeceği, hadis-i şerifte bildirildi. Kendisinden çok hadis-i şerif alındı, kitaplara yazıldı. Bu da, büyüklüğünü ve kendisine güvenildiğini göstermektedir.
İslamiyet’in yayılmasında kıymetli ve pek çok hizmetlerde bulundu. Miladi 662’de Sicistan’ı, 663’de Sudan’ı, bir sene sonra Afganistan’ı, Kâbil şehrini ve Hindistan’ın kuzey kısmını, 665’te Tunus’u (Afrikiyye’yi) aldı. 668’de gemilerle gittiği Kıbrıs’ı ve iki sene sonra da İran’daki büyük Kuhistan eyaletini fethetti. Yine aynı sene Bizans İmparatoru Dördüncü Kostantin zamanında, oğlu Yezid’i büyük bir ordu ile İstanbul’un fethi için gönderdi ve şehir kuşatıldı. Kostantin, her sene büyük miktarda vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda kaldı.
İlber Ortaylı her kula nasip olmayacak güzelliklerle aramızdan ayrıldı.
Bir Cuma günü, Ramazan ayında vefat etti; Kadir Gecesi'nde ise Fatih Sultan Mehmet Han’ın yanına defnedildi.
Arkasından konuşan ucuz insanlara en güzel cevabı aslında Allah verdi.
Tabii anlayabilirlerse.
Hüseyin Baş, Türk ve Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı imamları yerden yere vurdu:
“Sizin hiçbiriniz hoca falan değilsiniz, şarlatansınız.
Sizin imam dedikleriniz Cumhuriyet’e
savaş açan ahlaksızlar mı?”
Mevlana hazretleri, “Kardeşlik ötekini düzeltmek değildir. Kardeşlik beraber düzelmektir.” buyuruyor.
Böyle bir durumda aslında beraber düzelirken, önce sen düzeliyorsun. Zira Allah-u Zülcelal, "Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun" buyuruyor.
Kardeşlerine iyiliği emredip kötülükten sakındırdığında kim düzeliyor? O iyilik kime dönüyor? Ayet-i kerimede buyruluyor ki: "İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir."
Bakın sizin, ‘Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker’de bulunduğunuz kişiler kurtuluşa erenlerdir demedi. Onlara vesile oldunuz, hidayete erdiler. O ayrı. Ancak onlara vesile olduğunuz için asıl siz kurtuldunuz buyruluyor.
Demek ki biz, düzeltirken düzeliyoruz. İyileştirirken, iyileşiyoruz. Bir şeyi başkasına ikram ettiğinde o ikramdan önce sen istifade ediyorsun.
Sabır, oturup beklemek değildir. Sabır, o işte devam etmek, pes etmemektir. 'Sabret' demek mücadelene devam et demektir. Pes etmek sabretmeyi bırakmaktır.
Tasavvuf erbabı buyurur ki: "Kalp, Hakk'ın nazargâhıdır. O nazargâhta kötülüğe yer bulunmamalıdır; zira Allah-u Zülcelal oraya nazar eder."
Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: "Allah-u Zülcelal sizin suretlerinize ve dış görünüşünüze bakmaz; O, sizin kalplerinize bakar."
Öyleyse O’nun nazargâhı olan kalbi tertemiz tutmamız gerekir. Kalbin pak kalabilmesi için de her türlü kötülüğü reddetmek icap eder. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bizleri şu sözlerle ikaz ediyor: "Bir kavim, içinde zalimler varken onlara karşı çıkmazsa, Allah'ın hepsine umumi bir bela göndermesi yakındır." (Neuzubillah...)
Yani bir toplumda zulüm işlenirken o toplum zulmü kaldırmaya veya bertaraf etmeye çalışmıyorsa; Allah korusun, zulmetmeyenler de dâhil olmak üzere zulme göz yuman herkesi kuşatacak büyük bir bela gelir. Bu bir tehdit değil, ilahi bir kanundur ve hükmü mutlaka tecelli edecektir.
Zulüm mikrobuna karşı toplumun bağışıklığı düştüğünde, o hastalık her yere sirayet eder. Zira zulüm karşısında susan bir toplum, yangının etrafında sessizce ısınan kimseler gibidir. Tehlikeyi fark etmezler ancak o ateş, kısa süre sonra her yanı saracaktır. Sessiz kalmak, dalga dalga yayılan bir hâldir.
Sen susarsan çocuklar susar; çocuklar susarsa bir nesil susar. Bir nesil sustuğunda ise artık hakikat konuşacak bir dil bulamaz.
Bir ARAP ÜLKESİ, TÜRKİYE'Yİ işgal etseydi neler olurdu?
Andımızı yasaklardı/ Müfredatı değiştirirdi/ Krallığını ilan eder, sülalece zenginleşirdi/ Milli Bayramlarımızı kutlatmazdı/ Arapça resmi dil olurdu/ Atatürk'e hakaret ederdi/ Milyonlarca Arabı getirip ülkeye yerleştirirdi/ Araplara uyalım diye kış saati uygulamasını kaldırırdı Tüm fabrikalarımızı satıp kapatırdı...
Ulan bunların tamamına yakını olmadı mı?
Kimler bu içimizdeki Araplar yahu?
Laiklik düşmanı Milli Eğitim Bakanı istemiyoruz!
YUSUF TEKİN İSTİFA
Çocuklarımızı okullarda dini ayin, ibadet ve törenlere katılmaya zorlayan
Çocuklarımıza dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya dayatan
Zorunlu din dersleri dışında ailelerin onayı alınmadan okullarda başka dini eğitimler koyan
Çocuklar arasında ayrımcılık yapan
Ramazan etkinlikleri adıyla çocuklara irticai fikirleri yayan
Okullarda sorgu odaları kurarak çocuklarımızı sorguya çeken
Kültürel etkinlik ve milli değerler adıyla okullara tarikat ve cemaatlerin sapkın fikirlerini sokan
Çocuklarımızın beyinlerini yıkayan
FETÖ benzeri tarikatlar ve cemaatlerle protokol imzalayarak Cumhuriyet düşmanlarına destek veren
Laiklik tanımını dahi bilmeyen, devletin dini olamayacağını anlayamayan
İslam ve din arkasına saklanarak sinsi sinsi devleti tarikatlara teslim etmeye çalışan ve Anayasayı açıkça ihlal eden
Laiklik düşmanı
Milli Eğitim Bakanı istemiyoruz!
Yusuf Tekin istifa!