Kemal Büyükyüksel@KBuyukyuksel
Türkiye’de yaşananlar siyasal açıdan ağır olduğu kadar vatandaşlar için onur kırıcı. İnsanların önemli bir kısmı, muhtemelen tam da bu yüzden delilik boyutuna varan şeyler yaşanırken gerçekten tam yaşanmıyormuş gibi devam ediyor.
Çünkü olup biteni bütün çıplaklığıyla kabul etmek ülkenin ne hale getirildiğini görmekten de öte kendi onurunun ne kadar çiğnendiğiyle, buna ne kadar maruz kaldığıyla, hatta kimi zaman buna ne kadar uyum sağlamak zorunda bırakıldığıyla yüzleşmek anlamına geliyor.
Bu durum görünürlüğü daha fazla olan, kamusal alanda yer kaplayanlar için daha da böyle. Toplumda daha görünür olanlar, gazeteciler, sanatçılar, akademisyenler, uzmanlar, kanaat üreticileri çoğu zaman bir psikolojik pazarlığın içinde konuşuyor. Gerçekliği bütünüyle inkar etmiyorlar belki, ama onu olduğu ağırlıkta da adlandırmıyorlar. Kelimeleri yumuşatıyorlar, cümleleri dolandırıyorlar, olağanüstü olanı olağan siyaset diliyle anlatmaya çalışıyorlar. Böylece de hem gerçeğe tamamen sırtlarını dönmemiş oluyorlar, hem de o gerçeğin kendilerine ne yaptığını tam olarak kabul etmemiş oluyorlar.
Ortaya çıkan şey ise bir tür mış gibi kamusallık. Sanki kurumlar hala işliyormuş gibi, sanki hukuk hala anlamlı bir zemine sahipmiş gibi, sanki seçimler, mahkemeler, medya, üniversiteler, kültür alanı hala normal bir siyasal düzenin parçalarıymış gibi konuşuluyor neredeyse. Oysa herkes bir düzeyde biliyor ki ortada normal bir durum yok. Ama bu bilginin açıkça söylenmesi toplumun maruz bırakıldığı aşağılanmayı da görünür kılıyor. Bu yüzden gerçeklik sürekli yönetiliyor, küçültülüyor, estetize ediliyor, teknikleştiriliyor.
En yıkıcı tarafı budur belki de baskının. Baskı yalnızca insanları susturmuyor, aynı zamanda onlara kendi suskunluklarını daha katlanılabilir gösterecek bir dil de öğretiyor. İnsanlar kendi onurlarının ayaklar altına alındığını açıkça kabul edemedikleri için daha ölçülü, daha makul, daha idare edilebilir cümleler kuruyorlar. Çünkü onurunun çiğnendiğini kabul etmek, insanın kendi benlik duygusunda büyük bir çatlak açar.
O çatlağı görmemek için de çoğu kişi bir şekilde gerçeklikle pazarlık ediyor. Ne böyle var olacağıma kamusal alandan çekilirim diyor ne de olanı olduğu gibi söyleyebiliyor. Varsa yoksa pazarlık pazarlık pazarlık. Ama pazarlığı yapmayı sürdürdükçe pazarlığı yaptığı muhatabın seviyesine daha çok iniyor. Ve bu da onu daha da derin bir çıkmaza sokuyor çünkü onurunun çiğnendiğiyle yüzleşemediği için tercih ettiği yolda onurundan daha da feragat ediyor. Bu da insanın kendisine bir hakaret. Tam bir girdap.
Türkiye’deki siyasal atmosferin en derin tahribatlarından biri de burada yatıyor. İnsanlar haklarından alıkonulurken bir de kendi aşağılanmışlıklarını açıkça adlandırabilme güçlerinden uzaklaştırılıyor. Bunu kabullenemedikleri için inkar davranışlarını şekillendiriyor. İnkar ile gelen nevrotikleşme başlıyor işte burada da.
Onuru çiğnenmiş bir toplumun, kendi onurunun çiğnendiğini tam olarak kabul edememesi. Çünkü kabul ettiği anda bu iklime kendi gündelik uyumuyla, suskunluğuyla, normalleştirmesiyle de yüzleşmek zorunda kalacak.