Ertunç ÇELİKER

1.3K posts

Ertunç ÇELİKER

Ertunç ÇELİKER

@celikertunc

İstanbul, Türkiye Katılım Haziran 2012
2.5K Takip Edilen33 Takipçiler
Ertunç ÇELİKER retweetledi
Erdal Serce
Erdal Serce@erdalserce·
İSLAM: YARATICIYLA UYUMLU BAĞ VE O BAĞA AİDİYET DİNİDİR. Kur'anda geçen "İslam", "esleme", "eslimu", "müslimun" ve "müslimin" kavramları birlikte değerlendirildiğinde, İslam'ın yalnızca belirli bir topluluğun adı olmadığı görülür. Kur'anın anlam dünyasında İslam; insanın yaratıcıyla çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurmaya yönelmesidir. Bu yüzden İslam, durağan bir kimlikten çok; bilinçli bir yönelişi, içsel dönüşümü ve sürekli canlı tutulan bir bağı ifade eder. "Esleme" fiili, kişinin kendisini hakikate açmasını, çatışmayı bırakmasını ve yaratıcıyla uyum bağına girmesini anlatır. "Göklerde ve yerde kim varsa -isteyerek ya da istemeyerek- O'na islam" ( Ali imran 83) olduğu halde Yaratıcı insanlardan bilinçli ve isteyerek bir yönelim ister. İbrahim'in: "Eslemtü li rab ıl-Almin" (Bilebilenlerin/ayırt edebilenlerin rabbine islam oldum) sözü, bir etiketten çok bilinçli bir yönelişi ifade eder. Buradaki İslam, zorunlu bir aidiyet değil; insanın kendi iradesiyle hakikate yönelmesi ve yaratıcıyla uyumlu bir bağ kurmasıdır. Bu çerçevede İslam şöyle tanımlanabilir: "İslam; insanın yaratıcıyla çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurup onu bilinçli biçimde sürdürmeye yönelmesidir." Kur'andaki "müslim" kavramı da bu yönelişi yaşayan kişiyi tanımlar. Ancak Kur'anın kullanımında iki farklı vurgu dikkat çeker: "müslimun" ve "müslimin". Müslimun: Bağ kurmak ve bağı yaşatmak "Müslimun" ifadesinde vurgu, insanın yaratıcıyla kurduğu canlı bağ üzerinedir. Bu kullanım, yalnızca bir kimlik bildirmez; bağ kurma halini ve o bağı sürdürme sürecini anlatır. Örneğin: "Şahit olun ki biz müslimunuz." ifadesi: "Biz yaratıcıyla çatışmasız ve şirksiz bir bağ kuranlarız" "Bu bağı canlı tutma süreci içinde olanlarız" anlamı taşır. Burada İslam, tamamlanmış bir unvan değil; yaşayan bir bilinç halidir. İnsan her an o bağı korumaya, güçlendirmeye ve uyumu sürdürmeye çalışır. Bu nedenle "müslimun", aktif ve devam eden bir ilişkiyi ifade eder. Müslimin: O bağa aidiyet "Müslimin” kullanımında ise vurgu daha çok aidiyet üzerinedir. Bu ifade, yaratıcıyla kurulan o uyum bağına dahil olmuş, o yönelişi benimsemiş topluluğa mensubiyeti anlatır. Örneğin: “Müsliminden olmakla emrolundum." ifadesinde kişi: o hakikat çizgisine katılmayı, o bilinç ailesine dahil olmayı, yaratıcıyla uyum esasına dayalı topluluğa aidiyet göstermeyi ifade eder. Bu nedenle nüans şu şekilde özetlenebilir: Müslimun: Yaratıcıyla bağ kurmak ve o bağı yaşatmak Müslimin: O bağa aidiyet ve mensubiyet Bu ayrım, Kur'andaki İslam anlayışını daha dinamik ve evrensel biçimde görmeyi sağlar. Çünkü Kur'anda İbrahim, Yakub, Musa, İsa'nın havarileri ve Allah'a yönelen birçok topluluk "müslimun" olarak anılır. Bu da İslam’ın belirli bir etnik kimlikten veya tarihsel etiketten ibaret olmadığını gösterir. Kur'ana göre İslam: kula kulluğu reddeden, Yaratıcıdan başkasını mutlaklaştırmayan, şirkten arınmayı hedefleyen, insanı hakikatle uyuma çağıran bir yöneliş dinidir. Dolayısıyla "müslimun" olmak: "yaratıcıyla çatışmasız, şirksiz ve uyumlu bir bağ kurup o bağı yaşatmaya çalışmak” anlamına gelir. Müslimin ise: "bu bağa aidiyet gösteren, kendisini bu hakikat yönelişinin içinde konumlandıran kimseler" olarak anlaşılabilir. Böylece Kur'andaki İslam anlayışı, yalnızca bir din adı olmaktan çıkar; insanın hakikatle kurduğu canlı bağın ve o bağa bilinçli aidiyetin adı olan bir "din" haline gelir. İslam/esleme/eslimu x.com/i/status/20528… Mıslımun x.com/i/status/20528… Mıslimin x.com/i/status/20528…
Meftun 🧚🏻‍♀️@mef_tune

İslam nedir? @erdalserce

Türkçe
1
8
30
1.4K
Ertunç ÇELİKER retweetledi
Erdal Serce
Erdal Serce@erdalserce·
İSİMLER DEĞİŞİR, İŞARET EDİLEN DEĞİŞMEZ. "Allah" bir isimden fazlasıdır. O, bir varlığı işaret etmenin ötesinde, varlığın yönünü belirleyen bir merkezdir. Bu isim, sadece çağrılan değil; her çağrının nihayetinde ulaşılandır. Her şey O'na aittir. Ama bu aidiyet, mülkiyetin soğuk bir ifadesi değil; varoluşun kaçınılmaz yönelişidir. "Leh" HER ŞEYİN O'NA AİT OLMASI, HER ŞEYİN O'NA DÖNMESİ, HER ŞEYİN ANLAMINI O'NDA BULMASIDIR. Göklerde ne varsa O'nadır. Yerde ne varsa O'nadır. Ama bu “O'nadır” demek, sadece sahiplik değil; her şeyin özünün O'na bağlı olmasıdır. Varlık, O'ndan kopuk duramaz. Çünkü kopuş, yokluktur. Ve yokluk, varlığın taşıyamayacağı bir yüktür. Bu yüzden her şey, bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek O'na rücu eder. Kimi bunu bilir ve yönünü bilinçle tayin eder. Kimi bilmez; yine de aynı merkeze doğru akar. "Allah" dediğinde insan, sadece bir ismi telaffuz etmez; kendi yönünü de ilan eder. Bu isim, bir aidiyet bildirimi değildir; bir yön tayinidir. İşte bu yüzden "Allah", kendisine her şeyin döndüğü, her şeyin anlamını bulduğu, her şeyin nihayetinde varlığını teslim ettiği isimdir. (Alak 96:8) Ve insan, bu ismi andığında aslında kendi hakikatini hatırlar: Dönüş kaçınılmazdır. Yön bellidir. Merkez tektir: ALLAH / GOD / HU / ELOAH / THEOS / DEUS
Erdal Serce tweet mediaErdal Serce tweet mediaErdal Serce tweet media
Türkçe
0
4
27
683
Ertunç ÇELİKER retweetledi
Ümit Doğan
Ümit Doğan@umtdogan71·
23 Nisan 1920'de meclisi dualarla açtıktan sonra kürsüye çıktı ve dedi ki: "İşittim ki, bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Milli Meclise davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu kutsal davaya inanmış bir insan sıfatıyla buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağına çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, kutsal bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim.”
Ümit Doğan tweet media
Ümit Doğan@umtdogan71

Atatürk’e Yönelik Kara Propagandayı anlatan kitaplarım. (HURAFELER SERİSİ) Çalışmaya bu başlığı vermek bizim için her ne kadar üzücü olsa da tarihî misyon, millî görev ve Ata’ya olan minnet borcumuz gereği bu propagandayı organize edenleri deşifre etmek adına elzem bir başlık olduğuna inanıyoruz. “Hurafeler” ise propagandanın sonucu ortaya çıkan efsaneler ve yalanlar yumağıdır. 1940’lı yıllardan beri Atatürk’e karşı sistemli ve bilinçli şekilde yürütülen kara propagandanın temelinde; Ata’nın şahsiyetini, kimliğini, karakterini, ailesini, özel hayatını, inançlarını, mesleki hayatını ve ömrünü adayarak milleti için inşa ettiği Cumhuriyet’i ve Cumhuriyet devrimlerini; bilerek ve isteyerek “bel altından” vurmak suretiyle “itibarsızlaştırma, küçültme, yaşanan olayları çarpıtma, kişi ve kişileri olduğundan farklı gösterme” gayreti yatmaktadır. Üzücü olan şudur ki Atatürk’e yönelik algı operasyonu ve kara propaganda sonucunda üretilen efsanelere, uydurma hikâyelere, safsatalara ve hurafelere toplumun belli bir kısmı inanmaktadır. Atatürk döneminde camilerin ahır yapıldığı mevzusundan tutun Kur’an-ı Kerim okumanın yasaklandığına, Atatürk’ün İngiliz ajanı olduğundan validesi Zübeyde Hanım’a atılan iftiralara, Kurtuluş Savaşı diye bir savaş olmadığından şapka takmadığı için idam edildiği söylenen din adamlarına kadar akla, vicdana, ahlaka sığmayacak onlarca hurafe, onlarca yalan, onlarca iftira… Elinizdeki bu kitap, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik sistemli ve bilinçli bir şekilde sürdürülen psikolojik savaş ve kara propagandayı tek tek deşifre etmek amacıyla hazırlanmış, tamamı kaynaklara ve arşiv belgelerine dayalı bir deşifre çalışmasıdır. Sipariş için: trendyol.com/kripto-kitapla…

Türkçe
7
185
849
27.1K
Ertunç ÇELİKER retweetledi
Erdal Serce
Erdal Serce@erdalserce·
Erdal Serce tweet mediaErdal Serce tweet mediaErdal Serce tweet media
ZXX
0
2
13
533
Ertunç ÇELİKER retweetledi
Erdal Serce
Erdal Serce@erdalserce·
Gerçeği örtenler derler ki: Ona Rabbinden apaçık bir kanıt indirilmeli değil miydi? Sen sadece bir uyarıcısın. Her toplum için ise bir yol gösterici/rehber vardır.
Erdal Serce tweet media
Erdal Serce@erdalserce

Türkçe
0
1
21
358
Ertunç ÇELİKER retweetledi
@erdalserce
@erdalserce@meal_erdalserce·
Hac 5
@erdalserce tweet media@erdalserce tweet media
1
2
8
1.1K
Ertunç ÇELİKER retweetledi
@erdalserce
@erdalserce@meal_erdalserce·
Enam 2 İsra 99 Gafir 67
@erdalserce tweet media
Türkçe
0
2
8
834
Ertunç ÇELİKER retweetledi
Erdal Serce
Erdal Serce@erdalserce·
Kur'anda kısas meselesi, yalnızca bir ceza hükmü olarak değil, vahiy tarihi boyunca farklı topluluklara yönelik ilahi hukukun nasıl şekillendiğini gösteren çarpıcı bir süreklilik ve dönüşüm alanı olarak karşımıza çıkar. Özellikle Maide 44- 45 - 46 - 47 - 48 - 49 ile Bakara 178 ayetleri birlikte okunduğunda, kısasın sadece içeriği değil, kime, hangi bağlamda ve hangi amaçla verildiği de belirleyici hale gelir. Kur'an, Tevrat hakkında konuşurken kısasın kapsamını açık bir şekilde ortaya koyar: "Onlar için onda şunu yazdık: cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılık kısas…" (Maide 45). Burada geçen "onlar için kitap ettik" ifadesi, hükmün belirli bir topluluğa, yani İsrailoğulları'na yönelik olduğunu açıkça gösterir. Nitekim aynı pasajın devamında, Tevrat'la hükmeden nebilerden ve İncil ehlinin de kendi kitaplarıyla hükmetmesi gerektiğinden söz edilir. Bu bütünlük, her topluluğun kendi vahyi içinde bir hukuk sistemiyle muhatap olduğunu ortaya koyar. Bu çerçevede "göze göz, dişe diş" şeklindeki kısas, evrensel bir zorunluluk olmaktan ziyade, Tevrat'a ait özel bir düzenleme olarak görünmektedir. Öte yandan Kur'an, doğrudan iman edenlere hitap ettiğinde kısası farklı bir çerçevede sunar: "Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı…" (Bakara 178). Bu ayette kısasın konusu açıkça "katl", yani öldürme fiilidir. Devamında ise affetme, bağışlama ve diyet gibi alternatif yollar teşvik edilir. Dikkat çekici olan, burada organlara yönelik bir kısasın zikredilmemesidir. Bu iki metin birlikte değerlendirildiğinde önemli bir ayrım ortaya çıkar. Tevrat'ta kısas, organlara kadar uzanan birebir karşılık esasına dayanırken; Kur'anda müminlere hitap eden kısas, esas olarak canın korunması ve toplumsal dengenin sağlanması çerçevesinde ele alınması, kısasın kapsamının daraltıldığı ya da yeniden tanımlandığını gösterir. Ayetler arası bütüncül bir okuma yapıldığında şu yorum mümkün hale gelir: Organlara yönelik kısas, Musa'nın risaletine muhatap olan İsrailoğulları için Tevrat içinde yazılmıştır. Kur'anda ise kısas, iman edenlere yönelik olarak daha çok "cana karşılık can" ilkesi üzerinden ele alınır ve affetme imkanı öne çıkarılır. Bu da kısasın, risaletler arasında aynı formda devam eden sabit bir uygulama değil, her kavme göre farklı şekillenen bir ilke olduğunu gösterir.
@erdalserce@meal_erdalserce

Maidd 44 - 45 - 46 - 47 - 48 - 49 Ali imran 178

Türkçe
0
4
17
2.2K
Ertunç ÇELİKER retweetledi
Erdal Serce
Erdal Serce@erdalserce·
Kur'an insanı yalnızca yaşayan bir varlık olarak değil, bilme yetisi verilmiş bir bilinç varlığı olarak ele alır. Bu açıdan bakıldığında insanı anlamanın anahtarı, "BİLMEK" ve "BİLEBİLMEK" arasındaki farkı kavramaktır. İnsan, yaratılışı gereği öğrenebilir, anlayabilir ve ayırt edebilir. Yani her insan, doğası itibarıyla bilebilen ve ayırt edebilen bir varlıktır. Bu yönüyle tüm insanlık, potansiyel olarak bir "bilebilenler" alanına dahildir. Ancak bu potansiyel, herkes tarafından aynı şekilde kullanılmaz. İşte burada ikinci bir ayrım ortaya çıkar: BİLENLER. BİLENLER, sahip oldukları bilme yetisini fiilen kullanan, düşünen, idrak eden ve hakikati ayırt edebilen kimselerdir. Onlar sadece bilgiye sahip olan değil; bilgiyi anlamlandıran, onu bir farkındalığa dönüştüren insanlardır. Buna karşılık BİLEBİLENLER, bu kapasiteye sahip olmakla birlikte, henüz onu kullanmamış ya da kullanmayan insanları da kapsar. Bu yüzden her BİLEN, aynı zamanda BİLEBİLENDİR; fakat her BİLEBİLEN, henüz BİLEN değildir. Kur'anın "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" sorusu, işte bu ayrımı ortaya koyar. Bu soru, insanın değerinin sahip olduğu potansiyelde değil, bu potansiyeli kullanmasında yattığını gösterir. Çünkü bilme yetisi herkese verilmiştir; fakat bu yetiyi kullanmak, yönelmek ve idrake ulaşmak insanın tercihine bağlıdır. Bu noktada "Rab" kavramı devreye girer. Rab, yalnızca yaratan değil; aynı zamanda öğreten, geliştiren ve bilme sürecini açan olandır. "İnsana bilmediğini öğretti" ifadesi, Rabliğin özünü ortaya koyar. Buna göre Rab, insandaki bilme yetisini açan, onu besleyen ve olgunlaştıran bir terbiyecidir. Ancak bu öğretim, zorlayıcı değil; yönlendiricidir. Yani Rab öğretir, fakat herkes öğrenmez. Bu yüzden "bilenlerin ve ayırt edebilenlerin Rabbi" ifadesi, sadece bir sahiplik değil; bir süreç anlatır. Bu ifade, bilme yetisini açan, geliştiren ve onu idrake dönüştüren ilahi terbiyeyi ifade eder. İnsan bu sürece yöneldiğinde bilenlerden olur; yüz çevirdiğinde ise sahip olduğu potansiyele rağmen bilmeyenler arasında kalır. Sonuç olarak insan, BİLMEKLE değil; BİLEBİLMEKLE tanımlanır. Ancak onun değeri, bu yetiyi kullanarak bilmeye ve ayırt etmeye ulaşmasıyla ortaya çıkar. Bu nedenle insanlık, özünde ikiye ayrılır: BİLEBİLENLER ve BİLENLER. Ve bu ayrım, insanın varoluşunun merkezinde yer alır. İnsan, BİLEBİLME yetisiyle yaratılır; BİLEN olmak ise onun tercihidir.
Erdal Serce tweet mediaErdal Serce tweet mediaErdal Serce tweet mediaErdal Serce tweet media
Türkçe
0
4
23
704
Ertunç ÇELİKER retweetledi
Erdal Serce
Erdal Serce@erdalserce·
Hakikat terk edilince boşluk kalmaz; yerini sapma doldurur. Rahman'ın hatırlatmasını görmezden gelen, kendi iradesini koruduğunu sanır; oysa çoktan yönlendirilmeye başlamıştır. Ona eşlik eden artık dışarıda değil, içindedir. Bu eşlikçi zorlamaz seçenekleri daraltır. Sebili (seçilebilir yol ve yöntemlerden) kapatır, ama bunu öyle yapar ki kişi hala seçtiğini zanneder. İşte en tehlikeli kırılma budur: Yanlışın içinde olup doğruya yürüdüğünü sanmak. Ve hakikatle yüzleştiğinde geriye tek bir cümle kalır: "Ne kötü bir eşlikçiymiş…"
@erdalserce@meal_erdalserce

Zuhruf 36 - 37 - 38

Türkçe
1
5
22
972
Ertunç ÇELİKER retweetledi
Erdal Serce
Erdal Serce@erdalserce·
Kur'ana göre şeytan, çoğu zaman zannedildiği gibi bağımsız bir kötülük gücü değildir. Aksine o, Allah'ın koyduğu sınırlar içinde hareket eden, etkisi sınırlı ve kontrol altına alınabilir bir unsurdur. İlk olarak Kur'an, şeytanın insan üzerinde zorlayıcı bir gücünün olmadığını açıkça ortaya koyar (Hicr 42). Şeytanın etkisi, bir baskı ya da zorlamadan ibaret değildir. O, sadece çağırır (İbrahim 22). Bu durumda şeytanın gücü, fiili bir hakimiyet değil; insanın iç dünyasına bıraktığı telkinlerle sınırlıdır. Nitekim Kur'an onu şöyle tanımlar: "İnsanların göğüslerine vesvese verir" (Nas 5) Yani şeytan, insanı zorlayan değil; yönlendirmeye çalışan bir fısıltıdır. Ayrıca onun kurduğu düzenin güçlü olmadığı da vurgulanır (Nisa 76). Eğer şeytan bağımsız ve mutlak bir güç olsaydı, bu zayıflık söz konusu olmazdı. Dahası, şeytanın kendisi bile tamamen bağımsız değildir. O dahi Allah'tan süre talep eder (Araf 14). Bu, onun ilahi sistem dışında hareket edemediğinin açık bir göstergesidir. Kur'anda daha da dikkat çekici bir durum vardır: Şeytanlar, gerektiğinde itaat ettirilen varlıklar haline gelebilir. Hz. Süleyman'a verilen yetki bunun en açık örneğidir: "Şeytanlardan, onun için çalışanlar vardı (Enbiya 82, Sad 37). Burada şeytanlar, saptırıcı değil; hizmete koşulmuş unsurlar olarak karşımıza çıkar. Kur'an bu çerçeveyi daha da genişletir ve şeytanın sadece cinlere ait bir varlık olmadığını açıkça bildirir (Enam 112). Bu ayet, şeytanın bir tür değil; bir rol ve yönelim olduğunu gösterir. Buna göre: Cin şeytanları; görünmeyen, içe telkin eden etki. İnsan şeytanları; görünür, düşünsel ve sosyal yönlendirme. Dolayısıyla şeytanlık, belirli bir varlığa ait olmaktan çok, hakikatten uzaklaştıran bilinç ve davranış biçimidir. Son olarak Kur'an evrensel bir ilke koyar: Göklerde ve yerde olan herkes O'na secde eder (Ra'd 15) Bu ilkenin dışında hiçbir varlık yoktur, şeytan da dahil. Kur'an bütünlüğü içinde baktığımızda şu net sonuca ulaşırız: Şeytan, bağımsız bir kötülük gücü değil; Allah'ın koyduğu sınırlar içinde hareket eden, zorlayıcı gücü olmayan ve gerektiğinde boyun eğdirilen bir etkidir. Üstelik bu etki: sadece cinlerde değil, insanlarda da ortaya çıkabilir. Onun etkisi zorlamak değil, vesvese vermek, hükmetmek değil, çağırmak yaratmak değil, süslemek. Bu yüzden ASIL BELİRLEYİCİ OLAN ŞEYTAN DEĞİL,  İNSANIN VERDİĞİ KARŞILIKTIR.
Erdal Serce tweet mediaErdal Serce tweet mediaErdal Serce tweet media
Meftun 🧚🏻‍♀️@mef_tune

@erdalserce Peki nedir? Ve şeytan, Allaha secde etmeyerek şirk mi işlemiştir?

Türkçe
2
20
88
9.9K
Ertunç ÇELİKER retweetledi
@erdalserce
@erdalserce@meal_erdalserce·
Enam 112
@erdalserce tweet media
English
0
2
8
103
Ertunç ÇELİKER retweetledi
@erdalserce
@erdalserce@meal_erdalserce·
Bakara 223
@erdalserce tweet media
Türkçe
0
1
6
552
Ertunç ÇELİKER retweetledi
@erdalserce
@erdalserce@meal_erdalserce·
Tevbe 4 - 7 - 36 - 44 - 123 Hud 49 Hicr 45 Nahl 30 - 31
@erdalserce tweet media
Slovenščina
0
3
10
274
Ertunç ÇELİKER retweetledi
@erdalserce
@erdalserce@meal_erdalserce·
Bakara 2 - 66 - 180 - 194 - 241 Ali imran 76 - 115 - 133 - 138 Maide 27 - 46 Araf 128
@erdalserce tweet media
Türkçe
0
3
12
248
Ertunç ÇELİKER retweetledi
Erdal Serce
Erdal Serce@erdalserce·
De ki: Allah'tan ayrı olarak, bize ne fayda ne de zarar verebilen şeylere yönelip çağıracak mıyız? Allah bizi yönlendirdikten sonra, gerisin geri topuklarımız üzerine (eski halimize) döndürülecek miyiz?
@erdalserce@meal_erdalserce

Enam 71

Türkçe
0
1
15
401