devrim-i devran

7.3K posts

devrim-i devran banner
devrim-i devran

devrim-i devran

@devrim_i_devran

insan ONURLU bir KELİMEDİR

İzmir, Türkiye Katılım Aralık 2024
3.6K Takip Edilen8.4K Takipçiler
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
Konfüçyüs, bir gün elinde bir cam kavanoz, öbür elinde irice, kırmızı bir elmayla sınıfa girdi. Girer girmez sağ elini havaya kaldırarak sordu: “Bu elimde gördüğünüz şey nedir?” “Kavanoooz!...” diye koro halinde cevap verdi öğrenciler. Konfüçyüs diğer elini havaya kaldırdı: “Peki, bu nedir?” “Elmaaa…” Ellerini indirdi. Kavanozu kürsünün önüne koydu. Elindeki elmayı içine attı. Gülümseyerek sınıfa döndü. “Kavanozdan çıkarmayı başaran elmayı yer.” Çocuklardan biri kalktı. “Ben çıkarabilirim.” “Gel çıkar bakalım.” Dedi Konfüçyüs. Elini kavanoza rahatça soktu. Elmayı kolayca avuçladı. Ama bir türlü elmayı dışarı çekemedi. Elmayla birlikte eli kavanozun ağzına sığmıyordu. Fakat çocuk elmayı da bırakmak istemiyordu. Konfüçyüs’e yalvarırcasına baktı: “Hocam elimi kurtaramıyorum.” “Elmayı bırak.” Dedi Konfüçyüs. “Ama elma yemek istiyorum.” Bütün sınıfla birlikte Konfüçyüs de bir kahkaha attı: “İki şeye aynı anda her zaman kavuşamayabilirsin, oğlum. Tercih yapmak zorunda kalabilirsin.” Çocuk düşünüyor, formül arıyor ama bulamıyordu. Ya eli kavanozda kalacak ki o takdirde zaten elmaya kavuşamayacaktı. Ya da elmadan vazgeçip elini kurtaracaktı. İki şıkta da elmayı yeme zevkinden mahrum kalıyordu. Mecburen elmadan vazgeçti elini kurtardı. Konfüçyüs sınıfa sordu, “Başka denemek isteyen var mı?” Birkaç çocuk daha denemek istedi, ama başarılı olamadılar. Sonunda herkes yerine oturdu… Konfüçyüs sınıfa dikkatle baktı. “Peki, bu elmayı kavanozdan ben çıkarabilir miyim?” “Hayıır!..” diye bağırdı tüm sınıf. “İmkansııız.” Ve Konfüçyüs imkansızı başardı. Herkesin gözünün önünde avucunu açtı kavanozu ters çevirdi, elma yuvarlanarak eline düştü. Bu sonucu gören herkes çok şaşırmıştı. Bu kadar basit bir yöntem neden kendi akıllarına gelmemişti? Konfüçyüs ise herkesin aksine son derece ciddi görünüyordu. “Çocuklar” dedi. “Aslında bu göründüğü kadar basit bir şey değil.” “Ama çok basit” diye cevap verdi çocuklardan biri, “Kavanozu ters çevirince elma avucuna düşüyor.” “Görünene aldanma evlat.” Derken konuşan çocuğa döndü Konfüçyüs. Elma tutan elini havaya kaldırdı, herkese gösterdi: “Gerektiği zaman bir şeyi bırakabilmek, gerçekten basit bir iş değil.” Bırakmanız gereken şey bazen bir elma olabilir. Bırakmanız gereken şey bazen bir makam olabilir. Bırakmanız gereken şey bazen bir maaş olabilir. Bırakmanız gereken şey bazen bir unvan olabilir. Bırakmanız gereken şey bazen bir rütbe olabilir. Bırakmanız gereken şey bazen bir iktidar olabilir. “Unutmayın: Bırakmanız gerekeni bırakmadan özgür olamazsınız.”
devrim-i devran tweet media
Türkçe
1
6
32
786
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
Aklın prangalarını kıran coğrafya neden Antik Yunan? Mısır’ın bin yıllık sırları vardı. Babil gökleri hesaplıyordu. Doğu, sembollerin ve kadim bilgilerin içinde yüzüyordu. Fakat bilgi tek başına yetmez. Çünkü medeniyetleri büyüten şey, düşüncenin düşünceyle çarpışmasıdır. Yunan’ın yaptığı buydu. Bir filozof konuştu, diğeri onu aşmaya çalıştı. Sokrates öldü ama zihni Platon’da yürüdü; Platon sustu ama Aristoteles onun küllerinden konuştu. Düşünce, nesilden nesile aktarılan bir ateşe dönüştü. İslam dünyası da bir zamanlar aynı ateşi taşıyordu. Kindi çıktı, ardından Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd geldi. Fakat bizde fikirler birbirini doğurmak yerine birbirinden korkmaya başladı. Düşünürler büyütülmedi; susturuldu. Çünkü aklın yeşermesi için yalnızca zekâ değil, nefes alacak bir iklim gerekir. Unutmayın: Bir toplumda düşünce korkuyla konuşuyorsa, ilim bir süre sonra susmayı öğrenir. Ve sustuğu yerde geriye sadece ezber kalır.
devrim-i devran tweet media
Türkçe
0
2
9
141
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
BİR ESERİN ANLATTIKLARI ; “KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ “ OSMAN HAMDİ altmış beş yaşında bu tabloyu yapmadan önceki gecelerde hiç uyku uyuyamazmış. Karısı Naile Hanım, onu uyandığında sürekli salonda aya da kitap okur bir şekilde olduğunu söyler. Ta ki bir gün uyandığında atölyesinde gecesini gündüzüne katarak o tabloyu çizer. Naile Hanım sonrasında ise ancak o zaman uyuyabildiğini söyler Osman Hamdi Bey’in. ...... Kaplumbağa Terbiyecisi de nedir , Eskiden böyle bir meslek mi vardı? Osman Hamdi ne anlatıyor? Tabloya bakarsak; Bir adam var. Derviş gibi Kafasında bir sarık, elinde bir ney, boynunda asılı bir sopa. Terbiye edilmesi gereken en son hayvanlar olan kaplumbağalara bakıyor. Peki kaçımız o terbiyecinin yüzündeki sabrı görüyoruz? ..... Bu tablo aydınlatılmaya çalışılan tutucu bir TOPLUMU anlatıyor. İğneyle kuyu kazmak değil midir böyle bir toplumu aydınlatmaya çalışmak? Sabır, umut, şefkat ve sonucunda da büyük bir hayal kırıklığı. Ne kadar uğraşılsa da terbiye edilemeyecek bir sürü kaplumbağa...
devrim-i devran tweet media
Türkçe
0
1
13
130
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
Hemen kolları sıvayıp işe koyulur. Adımlarını çok göze batmadan, planlayarak atar. Önce eğitmenlerin yetiştirilmesi ve Köy Öğretmen Okulları, sonra Köy Enstitüleri ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü ile cumhuriyetin kılcal damarlarını açmaya başlar. Yüzyıllardır uğranmamış köyler can suyunu almakla coşarlar. Tarlalar derslik halini alır. Üretim bilgiyle, kitap köylü çocuklarla buluşur. Yurdun dört bir yanındaki köylerde umut filizlenir. Ancak bu değişim yalnızca okulun içinde kalmaz, Köy Enstitüleri binlerce yıllık köhne bir anlayışı da sarsmaya başlar. Bundan rahatsızlık duyan eski düzenin sahipleri de köylerde filizlenen bu yeni okullara cephe alırlar. Köy Enstitülerine en büyük desteği veren İsmet İnönü bile geri adım atmak zorunda kalır devamında. CHP içindeki sağcılar, eğitim kadrolarını ele geçirince ilk işleri köylere can veren enstitülere saldırmak olur. 1946 yılında Köy Enstitülerine düşman kadrolar kesin bir üstünlük sağlar. Serbest okuma saatleri kaldırılır, öğretmenler enstitülerden uzaklaştırılır. Üretimle eğitim birbirinden ayrılmaya başlar. Tonguç görevinden alınır, komünistlikle suçlanır. Çok sayıda soruşturmaya uğrar ancak hepsinden aklanır. 1950 yılına gelindiğinde zaten içi boşaltılmış durumdaki köy enstitülerinin bir tek yasal olarak kapatılması kalmıştır. Bunu da Demokrat Parti yapar. Böylece köylere uzanan ışık kararır. Ancak Tonguç umudunu hiçbir zaman yitirmez. Zaman Tonguç’u haklı çıkartır. Enstitüler kapatılsa da toprağa atılan tohumlar çoktan filiz vermiştir, öğretmenler köylerde ateş böcekleri gibi çevrelerini ışıtmaya başlamışlardır. • Zorluklar karşısında direnen, köylünün, emeğin, toprağın yanında saf tutanlar hep onlardır. Demek ki görevde kaldığı 11 yıl içinde 61 il merkezi, 305 ilçe ve 9.105 köy gezen bu devrimci öğretmenin emekleri boşa gitmemiştir.''
Türkçe
0
2
7
90
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
"Biz O'na "Tonguç Baba " derdik. " • ''1893 yılında Silistre’de (Bulgaristan) doğan İsmail Hakkı Tonguç, 1914 yılında köyünü bırakıp okumak için İstanbul’a gelir. Zaten az olan parasını da tanıdık bir avukata kaptırır. Saatlerce ağladıktan sonra Eğitim Bakanlığına gider ve bir dilekçeyle bakanın karşısına çıkar: “Göçmen çocuğuyum. Affınızı dilerim” diyerek Eğitim Bakanı Şükrü Bey’e derdini anlatır. Şükrü Bey karşısındaki delikanlının saflığından etkilenir, İsmail’i öğretmen olması için kendi memleketi olan Kastamonu’ya göndereceğini söyledikten sonra ekler: “Eğer beğenmezsen bana yazarsın. Seni aldırır, İstanbul’un en iyi okuluna yazdırırım.” İsmail, Kastamonu’da geçirdiği bir buçuk yılın sonunda, bakana sözünü anımsatan bir mektup yazarak iyi bir okul olduğunu duyduğu Moda’daki İstanbul Öğretmen Okuluna geçmek istediğini söyler. Yanıt gene olumludur. Moda’daki Öğretmen Okuluna geçen İsmail’in adına Hakkı eklenir. 1918 yılında öğretmen olarak mezun olan İsmail Hakkı aynı yıl öğrenimini sürdürmek için bir grup arkadaşıyla birlikte Almanya’ya gönderilir ve Almanya’da kaldığı 7 ay boyunca hem öğrenim görür hem de Alman toplumunu tanır, müzeleri gezer, tiyatroya, operaya gider, doğa gezilerine katılır. Düşman işgali nedeniyle öğrenimini tamamlamadan yurda çağrılır. İlginç bir rastlantıyla 19 Mayıs 1919’da Haydarpaşa’ya yanaşan gemiyle yurda döner ve ilk görev yeri olan Eskişehir’e gider. Bir gece okulu işgal etmek isteyen İngilizlere direnince İngiliz teğmen İsmail Hakkı’ya bir tokat atar. Genç öğretmen, tokadın öcünü almak isteyen öğrencilerini sakinleştirir: “Sorun sokak kavgalarıyla değil, bağımsızlığımızı kazanarak çözülebilir. Bağımsız olmayan uluslar böyle tokatlara layıktırlar.” Eskişehir boşaltılınca bir bölümü yaya, bir bölümü öküz arabalarının üstünde Beypazarı’na gelir. Maaşı yoktur, sokakta köfte satar. Ankara’daki yeni hükümet eğitime olağanüstü bir önem vermektedir ancak ekonomik koşullar çok kötüdür. Büyük bir yoksulluğun içinde İsmail Hakkı’yı çok şaşırtan bir gelişme olur. Öğretmenlerin maaşını ödeyemeyen hükümet, öğrenimi eksik kalan İsmail Hakkı’yı yeniden Almanya’ya gönderecektir. İsmail Hakkı grafik, tahta işleri ve illüstrasyon eğitimi görmek üzere Karlsruhe’deki Güzel Sanatlar Yüksek Okuluna gönderilir. Yurda dönüp Konya’da Resim-Elişi ve Beden Eğitimi Öğretmeni olarak çalışmaya başlar. Daha sonra Ankara, Adana ve Konya’da görev alır. 1925 yılında incelemeler yapmak üzere yeniden Avrupa’ya gönderilir. İngiltere’de, Almanya’da özellikle iş eğitimini uygulayan okulları inceler, farklı sanat eğitimi yöntemleri hakkında bilgi sahibi olur. Döndüğünde Gazi Eğitim Resim-Elişi öğretmenliği görevine getirilir. İsmail Hakkı, ülkeye şans eseri gelmiş bir devrimci değildi, cumhuriyet yönetiminin tüm yokluklara karşın bin bir zorlukla yetiştirdiği bir cumhuriyet öğretmeniydi. İsmail Hakkı Tonguç, zamanla geleneksel eğitim sisteminin kurallarından uzaklaşarak oyun çağındaki çocukların oyunla, daha büyük olanların ise bir iş üstünde, uygulayarak, deneyerek, görüp dokunarak öğrenmesinin daha verimli olduğunu fark eder. Öğrenimi iş, sanat ve üretimle harmanlayan yeni bir eğitim anlayışı üzerine düşünmeye başlar Mustafa Necati’nin ölümünden sonra Saffet Arıkan’ın Milli Eğitim Bakanı olduğu 1935’e kadar eğitim alanında büyük bir ilerleme olmaz. Saffet Arıkan bakan olduğunda kokuşmuş eğitim sistemi içinde bir yıldız gibi parlayan Resim-Elişi öğretmenini hemen fark eder. Birkaç kez sohbet ettikten sonra bir gün onu bakanlığa çağırarak kendisini İlköğretim Genel Müdürü olarak atadığını bildirir Yükseköğrenim görmemiş basit bir resim öğretmeninin bu göreve atanamayacağı söylense de Almanya’daki öğrenim belgelerinin yeterli olacağı söylenerek Tonguç göreve getirilir Elbette o tarihte İsmail Hakkı Tonguç dışında kimse bu atama ile Türkiye’de büyük bir devrimin başlayacağını bilmemektedir. Tonguç ise kendisine verilen görevin bir ülkeyi ayağa kaldırabilecek yegâne görev olduğunun farkındadır
devrim-i devran tweet media
Türkçe
1
5
19
216
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
Yıllar önce, sosyal demokrat bir politikacı,Yaşar Kemal’e milletvekilliği önermiş. “Gelin,” demiş,“Sizi önce milletvekili, sonra da kültür bakanı yapalım. ”Yaşar Kemal ise gülümseyerek yanıtlamış: “İyi ama, bu halk beni seçmez, bana oy vermez.” Politikacı şaşırmış:“Neden?” diye sormuş. Yaşar Kemal sakin bir sesle söylemiş: “Ben bu halka hiçbir kötülük yapmadım ki beni seçsinler Ne onları sömürdüm,ne hakaret ettim,ne ekmekleriyle oynadım,ne de geleceklerini kararttım…Bana niye oy versinler ki?” Yaşar Kemal*“İnsan,” demiş çok güzel bir yaratıktır.ağlayan,gülen,seven…Hele de seven.” Bir gün kendisine,“Niçin hep yoksulluk üzerine yazıyorsun?” diye sorulduğunda,şöyle demişti:“Bir ülkede yoksulluk varsa, onu yazmayan yazar, yazar değildir; insan bile olamaz.”Ve ölmeden önce okurlarına şu vasiyeti bırakmıştı:“Benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun.Benim kitaplarımı okuyanlar, yoksullarla birlik olsunlar.Yoksulluk, bütün insanlığın utancıdır.” Ruhu şad olsun, ölümsüz yazarımızın..
devrim-i devran tweet media
Türkçe
0
7
46
443
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
ATOMU BÖLENLER, EKMEĞİ BÖLÜMEK MÜMKÜN DEĞİL DİYOR! İnsanlık tuhaf bir yerden ilerliyor. Öldürmeyi öğrendi önce. Hem de öyle böyle değil… Bir insanı değil, bir şehri, bir halkı, bir kuşağı yok edecek kadar ustalaştı. Sonra gökyüzüne baktı. “Oraya da giderim” dedi. Gitti de. Ay’a ayak bastı, Mars’a araç gönderdi. Uzayın karanlığında yön buldu, yıldızları haritaladı. Sonra atomun kalbine indi. Parçaladı. Enerjiye çevirdi. Bir damla maddeden şehirleri aydınlatacak güç çıkardı. Ama ne zaman konu ekmeğin bölüşülmesine, suyun paylaşılmasına, insanın insanca yaşamasına geldi… Birden acizleşti. “Bu iş zor,” dediler. “Hem de öyle zor ki, neredeyse imkânsız…” İnanalım mı? İnanalım mı gerçekten? Bir bombayı milimetrik hesaplarla hedefe ulaştıran akıl, bir çocuğun aç yatırmamayı mı beceremiyor? Uzayın derinliklerinde yön kaybetmeyen teknoloji, yeryüzünde adaleti mi bulamıyor? Atomu bölen irade, serveti bölmeye mi yetmiyor? Burada bir eksiklik yok. Burada bir tercih var. Çünkü mesele imkân meselesi değil, niyet meselesidir. Bugün dünyada üretilen gıda herkesi doyurmaya yeter. Üretilen zenginlik herkese insanca bir yaşam sunabilir. Ama sistem şunu tercih ediyor: Az sayıda insanın fazlası, çok sayıda insanın yokluğundan daha değerli kabul ediliyor. İşte bütün hikâye bu. Bize “zor” diye anlatılan şey, aslında “istenmeyen” bir şey. Eşitlik zor değil. Eşitlik, bazıları için tehlikeli. Çünkü eşitlik; iktidarın, imtiyazın ve ayrıcalığın sonudur. O yüzden göğe çıkmak serbest, ama sofrayı büyütmek yasak. O yüzden atomu parçalamak mümkün, ama paylaşmak “hayal”. Ve o yüzden bugün, insanlık tarihinin en büyük çelişkisiyle yaşıyoruz: Yapabildiklerimizle yapmadıklarımız arasındaki uçurum. Ben de inanmıyorum. Mesele “yapamamak” değil. Mesele “yapmak istememek”. Asıl soru şu: Biz bu hikâyeye daha ne kadar inanacağız?
devrim-i devran tweet media
Türkçe
3
6
30
396
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
SABAHATTİN ALİ NEREDE? Günümüzde karşılıklı siper kazma, gündüzleri göğüs göğüse savaşma diye bir şey kalmadı. Karargahta, havadan insanlı, insansız araçlarla oturduğun yerden hedefi yok ediyorsun. Asker mi, sivil mi, çoluk çocuk mu öldürdüğünün bir önemi yok. Dün Çanakkale Savaşı ile ilgili bir anektod okudum ve gözlerim doldu. Kaynak belirtilmemişti ama gerçeklik olasılığı az bile olsa çok çarpıcı bir hikayeydi. Çanakkale Savaşı sırasında bir asker geceleri siperinde yanık yanık hasret türküleri söylüyormuş. Karşıda da işgalci ve çeşitli milletlerden askerler kendi siperlerinde her gece bu askeri dinliyorlarmış. Birkaç gece sonra türkü söyleyen askerin sesi duyulmayınca karşı taraftan taşa sarılmış kağıtla bir mesaj atılmış. Mesaj şöyleydi : "O güzel sesli asker nerede?" Bizimkiler aynı yöntemle cevap vermişler: "Üç gün önce öldürdünüz." Türk edebiyatının güzel sözlü çocuğu Sebahattin Ali'yide öldürdüler Oysa insanlığa söyleyecek çok sözü vardı. Fikirlerinden o kadar çok korktularki ölüsünü bile yok ettiler Bir mezarı bile çok gördüler. 1907 yılında dünyaya gelen Sabahattin Ali, henüz genç yaşlarında insan ruhunu derinlemesine anlatabilen nadir yazarlardan biri olarak dikkat çekti. Hikâyelerinde Anadolu insanını, yalnızlığı, aşkı ve insanın içindeki kırılgan tarafı öyle güçlü anlatıyordu ki kısa sürede edebiyat dünyasında önemli bir yer edindi. Bugün hâlâ en çok okunan romanlardan olan Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan ve Kuyucaklı Yusuf onun kaleminden çıktı. Ancak onun hayatı, yazdığı romanlardan bile daha dramatikti. Düşüncelerini açıkça dile getiren bir yazar olduğu için sürekli baskı gördü, hakkında davalar açıldı ve çeşitli dönemlerde hapis yattı. Yazıları ve eleştirileri nedeniyle devletle ve dönemin siyasi atmosferiyle sık sık karşı karşıya geldi. Bu baskılar yüzünden geçim sıkıntısı çekti, iş bulmakta zorlandı ve hayatının son yıllarında giderek daha yalnız bir hale geldi. 1948 yılında artık Türkiye’de yaşayamayacağını düşünerek yurtdışına çıkmaya karar verdi. Bulgaristan sınırını geçmesine yardımcı olacağını söyleyen biriyle yola çıktı. Ancak bu yolculuk onun için bir kaçış değil, trajedinin başlangıcı oldu. Sınır yolculuğu sırasında öldürüldü. Günler sonra Kırklareli civarında cansız bedeni bulundu. Ölümü uzun yıllar boyunca tartışıldı ve arkasında pek çok soru işareti bıraktı. Sabahattin Ali henüz 41 yaşında hayata veda etti. Ama bıraktığı eserler zamanla daha da büyüdü. Bugün milyonlarca insan onun kitaplarında kendi yalnızlığını, kendi aşkını ve kendi iç dünyasını buluyor. Belki de bu yüzden Sabahattin Ali sadece bir yazar değil; yarım kalmış bir hayatın, susturulmuş bir sesin ve Türk edebiyatının en hüzünlü hikâyelerinden birinin adıdır.
devrim-i devran tweet media
Türkçe
3
7
38
647
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
Hepsinden önemlisi siyasette idolojik Bir omurga yok. Para Rant Yatırım aracı haline geldi böyle dizayn edildi. Milletvekilliği ve belediye başkanlıklari halka hizmet için değil yatırım aracı olarak görülüyor. Düzen partilerinin her adayı millete hizmet için değil aday aşamasında verdiği paranın kâra dönüştürme çalışmalarını yapıyor Buda halka Talan olarak dönüyor. Zihniyet bu olunca Büyük açıklar veriliyor Açık verdikçe yakalanıyor Yakalandıkcada Güçlü olan parti zayıf olan partiden tereyağından kıl çeker gibi transferleri gerçekleştiriyor
Türkçe
0
0
5
80
CemaliUnal
CemaliUnal@ilameClanU·
Eskiden parti değiştiren siyasetçi konuşulurdu… Şimdi insanlar dönüp şunu soruyor: “Bu kadar insan neden aynı anda fikir değiştiriyor acaba?” 🙂
devrim-i devran@devrim_i_devran

KAPAN Türkiye’de siyasal transferler artık münferit “parti değiştirme” vakaları olarak açıklanamaz. Bugün yaşanan tablo, çok daha kapsamlı bir siyasal mühendislik pratiğine işaret ediyor. İktidar yalnızca seçim kazanmakla yetinmiyor; rakibinin siyasal direncini, toplumsal güvenilirliğini ve temsil kapasitesini de aşındırmayı hedefleyen sistematik bir strateji izliyor. Özellikle son yıllarda yaşanan belediye başkanı ve milletvekili transferleri, siyasetin doğasını değiştiren yeni bir döneme işaret ediyor. Çünkü artık mesele yalnızca bir siyasetçinin saf değiştirmesi değil; seçmenin zihninde “muhalefet zaten çözülür” algısının yerleştirilmesidir. Bu yüzden yaşanan süreç salt politik değil, aynı zamanda psikolojik bir operasyondur. HAVUÇ STRATEJİSİ: SİYASAL İKNA DEĞİL, SİSTEME ENTEGRASYON İktidarın elindeki kamu gücü, artık yalnızca yönetim aracı değil; aynı zamanda siyasal transfer mekanizmasının temel aparatlarından biri hâline gelmiştir. Muhalif belediyelerin önüne konulan tablo çoğu zaman benzerdir: Ya sistemle uyumlu hareket edecekler ya da ekonomik ve idari abluka altında nefessiz bırakılacaklardır. Bu noktada devreye giren “ikna modeli” birkaç temel başlık üzerinden işler: - Belediyelere bloke edilen kaynakların açılması, - Merkezi yönetimle ilişkilerin “kolaylaştırılması”, - Yargısal süreçlerin yumuşatılması, - Yeniden adaylık ya da bürokratik pozisyon garantileri. Böylece siyaset, ilke ve temsil zemininden koparılarak bir tür yönetilebilir sadakat ilişkisine dönüştürülür. İşin daha çarpıcı tarafı ise şudur: İktidar, çoğu zaman kendisine en sert eleştirileri yönelten isimleri transfer ederek yalnızca kadro genişletmez; aynı zamanda muhalefetin moral üstünlüğünü de hedef alır. Dün en ağır sözleri söyleyen bir figürün bugün iktidar safında görünmesi, toplumda şu düşünceyi üretir: “Demek ki bu ülkede kimse gerçekten muhalif değil.” Asıl yıkım da tam burada başlar. Üstelik iktidar da bu transferlerin kendisine büyük bir toplumsal oy kazandırmayacağını biliyor. Zaten bunun gerçekleşmesi de çoğu durumda mümkün değildir. Çünkü seçmen davranışı yalnızca transfer edilen birkaç isim üzerinden köklü biçimde değişmez. Buradaki asıl hedef başka bir yerdedir: Muhalefetin toplumsal psikolojisini çökertmek. İnsanlara sürekli olarak “direnmenin anlamsız”, “muhalefetin geçici” ve “sonunda herkesin aynı yere savrulacağı” duygusunu kabul ettirmek… Asıl siyasal kazanç, sandıkta birkaç puan artırmak değil; rakibin moral direncini kırarak toplumsal umudu aşındırmaktır. SOPA STRATEJİSİ: SİYASAL KUŞATMA VE YALNIZLAŞTIRMA Transfer edilemeyenler için ise başka bir mekanizma devreye girer. Kaynak kesintileri, müfettiş baskıları, bitmeyen soruşturmalar, medya linçleri ve sürekli kriminalizasyon… Muhalif belediyeler çoğu zaman yalnızca siyasi rakip olarak değil, hizaya getirilmesi gereken yapılar olarak görülür. belediyelere yönelik ekonomik baskılar, merkezi idarenin onay süreçlerini bilinçli biçimde yavaşlatması ve hizmet üretimini zorlaştırması, seçilmiş yöneticileri doğrudan halkın gözünde başarısız göstermeyi amaçlayan bir yönteme dönüşmektedir. Bu süreçte medya da önemli bir rol üstlenir. Bir yandan itibarsızlaştırma kampanyaları yürütülürken, diğer yandan “direnenlerin bedel ödediği” duygusu sürekli canlı tutulur. Mesaj nettir: “Sisteme entegre olursan yaşarsın, karşı durursan yalnız kalırsın.” HAPİSHANE GÖLGESİNDE SİYASET Tutuklu belediye başkanları, kayyum uygulamaları ve sürekli genişleyen yargı tehdidi ise meselenin en ağır boyutunu oluşturuyor. Burada amaç yalnızca belirli isimleri cezalandırmak değildir. Asıl hedef, dışarıdaki tüm siyasetçilere görünmez bir korku duvarı örmektir. Çünkü bir ülkede siyasetçiler sürekli olarak “yarın bana da sıra gelir mi?” psikolojisiyle hareket etmeye başlarsa, siyaset fikir üretme alanı olmaktan çıkar; refleksif bir hayatta kalma pratiğine dönüşür. Bu durum demokratik siyasetin karakterini doğrudan bozar. Cesaret yerini temkine, temsil yerini kişisel güvenlik arayışına bırakır.

Türkçe
1
0
3
131
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
Hepsinden önemlisi siyasette idolojik Bir omurga yok. Para Rant Yatırım aracı haline geldi böyle dizayn edildi. Milletvekilliği halka hizmet için değil yatırım aracı olarak görülüyor. Düzen partilerinin her adayı millete hizmet için değil milletvekili olma aşamasındaki verdiği paranın kâra dönüştürme çalışmalarını yapıyor Buda halka Talan olarak dönüyor. Zihniyet bu olunca Büyük açıklar veriliyor Açık verdikçe yakalanıyor Yakalandıkcada Güçlü olan parti zayıf olan partiden tereyağından kıl çeker gibi transferleri gerçekleştiriyor
Türkçe
1
0
3
46
CemaliUnal
CemaliUnal@ilameClanU·
Mesele artık sadece rozet değil gibi görünüyor. Bir tarafta baskı hissi, öbür tarafta sistemin sunduğu konfor alanı… Siyaset yavaş yavaş inanç işinden çıkıp, hayatta kalma refleksine dönüşüyor sanki. İnsanların moralini bozan da transferin kendisi değil aslında; her şeyin PAZARLIK konusu olabildiği hissi. En sessiz çöküş bazen burada başlıyor galiba. Kimsenin kimseye tam inanamadığı yerde.
Türkçe
1
0
3
27
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
KAPAN Türkiye’de siyasal transferler artık münferit “parti değiştirme” vakaları olarak açıklanamaz. Bugün yaşanan tablo, çok daha kapsamlı bir siyasal mühendislik pratiğine işaret ediyor. İktidar yalnızca seçim kazanmakla yetinmiyor; rakibinin siyasal direncini, toplumsal güvenilirliğini ve temsil kapasitesini de aşındırmayı hedefleyen sistematik bir strateji izliyor. Özellikle son yıllarda yaşanan belediye başkanı ve milletvekili transferleri, siyasetin doğasını değiştiren yeni bir döneme işaret ediyor. Çünkü artık mesele yalnızca bir siyasetçinin saf değiştirmesi değil; seçmenin zihninde “muhalefet zaten çözülür” algısının yerleştirilmesidir. Bu yüzden yaşanan süreç salt politik değil, aynı zamanda psikolojik bir operasyondur. HAVUÇ STRATEJİSİ: SİYASAL İKNA DEĞİL, SİSTEME ENTEGRASYON İktidarın elindeki kamu gücü, artık yalnızca yönetim aracı değil; aynı zamanda siyasal transfer mekanizmasının temel aparatlarından biri hâline gelmiştir. Muhalif belediyelerin önüne konulan tablo çoğu zaman benzerdir: Ya sistemle uyumlu hareket edecekler ya da ekonomik ve idari abluka altında nefessiz bırakılacaklardır. Bu noktada devreye giren “ikna modeli” birkaç temel başlık üzerinden işler: - Belediyelere bloke edilen kaynakların açılması, - Merkezi yönetimle ilişkilerin “kolaylaştırılması”, - Yargısal süreçlerin yumuşatılması, - Yeniden adaylık ya da bürokratik pozisyon garantileri. Böylece siyaset, ilke ve temsil zemininden koparılarak bir tür yönetilebilir sadakat ilişkisine dönüştürülür. İşin daha çarpıcı tarafı ise şudur: İktidar, çoğu zaman kendisine en sert eleştirileri yönelten isimleri transfer ederek yalnızca kadro genişletmez; aynı zamanda muhalefetin moral üstünlüğünü de hedef alır. Dün en ağır sözleri söyleyen bir figürün bugün iktidar safında görünmesi, toplumda şu düşünceyi üretir: “Demek ki bu ülkede kimse gerçekten muhalif değil.” Asıl yıkım da tam burada başlar. Üstelik iktidar da bu transferlerin kendisine büyük bir toplumsal oy kazandırmayacağını biliyor. Zaten bunun gerçekleşmesi de çoğu durumda mümkün değildir. Çünkü seçmen davranışı yalnızca transfer edilen birkaç isim üzerinden köklü biçimde değişmez. Buradaki asıl hedef başka bir yerdedir: Muhalefetin toplumsal psikolojisini çökertmek. İnsanlara sürekli olarak “direnmenin anlamsız”, “muhalefetin geçici” ve “sonunda herkesin aynı yere savrulacağı” duygusunu kabul ettirmek… Asıl siyasal kazanç, sandıkta birkaç puan artırmak değil; rakibin moral direncini kırarak toplumsal umudu aşındırmaktır. SOPA STRATEJİSİ: SİYASAL KUŞATMA VE YALNIZLAŞTIRMA Transfer edilemeyenler için ise başka bir mekanizma devreye girer. Kaynak kesintileri, müfettiş baskıları, bitmeyen soruşturmalar, medya linçleri ve sürekli kriminalizasyon… Muhalif belediyeler çoğu zaman yalnızca siyasi rakip olarak değil, hizaya getirilmesi gereken yapılar olarak görülür. belediyelere yönelik ekonomik baskılar, merkezi idarenin onay süreçlerini bilinçli biçimde yavaşlatması ve hizmet üretimini zorlaştırması, seçilmiş yöneticileri doğrudan halkın gözünde başarısız göstermeyi amaçlayan bir yönteme dönüşmektedir. Bu süreçte medya da önemli bir rol üstlenir. Bir yandan itibarsızlaştırma kampanyaları yürütülürken, diğer yandan “direnenlerin bedel ödediği” duygusu sürekli canlı tutulur. Mesaj nettir: “Sisteme entegre olursan yaşarsın, karşı durursan yalnız kalırsın.” HAPİSHANE GÖLGESİNDE SİYASET Tutuklu belediye başkanları, kayyum uygulamaları ve sürekli genişleyen yargı tehdidi ise meselenin en ağır boyutunu oluşturuyor. Burada amaç yalnızca belirli isimleri cezalandırmak değildir. Asıl hedef, dışarıdaki tüm siyasetçilere görünmez bir korku duvarı örmektir. Çünkü bir ülkede siyasetçiler sürekli olarak “yarın bana da sıra gelir mi?” psikolojisiyle hareket etmeye başlarsa, siyaset fikir üretme alanı olmaktan çıkar; refleksif bir hayatta kalma pratiğine dönüşür. Bu durum demokratik siyasetin karakterini doğrudan bozar. Cesaret yerini temkine, temsil yerini kişisel güvenlik arayışına bırakır.
devrim-i devran tweet media
Türkçe
2
14
29
537
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
TOPLUMSAL ÇÖZÜLME VE GÜVENSİZLİK Bu stratejinin en tehlikeli tarafı yalnızca muhalefeti zayıflatması değildir. Toplumun siyasetle kurduğu bağı da çürütmesidir. Çünkü insanlar zamanla şu düşünceye sürüklenir: - “Herkes satın alınabilir.” - “Güç kimdeyse insanlar oraya gider.” - “Muhalefet olsa bile sonunda çözülür.” Bu duygu, siyasal sinizmi büyütür. Yani insanların siyasete, değişime ve kolektif mücadeleye olan inancını aşındırır. Seçmenin oy verdiği kişinin kısa süre sonra başka bir safa geçmesi, sandığın anlamını da tartışmalı hâle getirir. Böylece yalnızca partiler değil, temsil fikrinin kendisi yara alır. Daha da önemlisi, toplumun değişim umudu zayıflar. Muhalefetin en sert görünen figürlerinin bile zamanla sisteme eklemlendiği bir atmosferde insanlar, siyasal dönüşümün mümkün olmadığına inanmaya başlar. İktidarların en büyük başarısı bazen seçim kazanmak değil, rakiplerine “kazanamayacakları” fikrini kabul ettirmektir. Bugün Türkiye’de yaşanan süreç tam da budur. SONUÇ: MESELE TRANSFER DEĞİL, MUHALEFETİN KARAKTERİ Bugün tanık olduğumuz trafik, sıradan bir siyasi dolaşım değildir. Bu; devlet imkânlarının, yargı baskısının, medya gücünün ve ekonomik araçların aynı anda kullanıldığı asimetrik bir siyasal tahkimat modelidir. İktidar yalnızca rakibini yenmek istemiyor. Rakibinin direnme kapasitesini, toplumsal güvenilirliğini ve “muhalefet etme karakterini” aşındırmayı hedefliyor. Bu nedenle mesele birkaç belediye başkanının ya da milletvekilinin saf değiştirmesinden ibaret değildir. Mesele, siyasetin giderek ilkesizleşen bir güç alanına dönüşmesi ve toplumun buna alıştırılmasıdır.
Türkçe
0
1
4
108
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
HiÇ BİLİNMEYEN ÜLKE Hiç bilmediğin,hiç görmediğin bir ülkede doğdum ben. Çamurdan kaleleri vardı o ülkenin üflesen yıkılacak cinsten. Beton ve harç niyetine kullanıldı insan kemikleri. İliklerine kadar işlemiş zamanın küflü ve kirli ikiyüzlüleri gülümserken. Ve eşit ağırlıkta taşıdı bizi yeryüzü. Hiç bilmediğin,tanımadığın bir ülkede büyüdüm ben. Ellerinde patladı çekiç ve çivi sesleri. Divit ucunda eskidi kelimeler. Mumdan eritilmiş gölgeler serpildi avuçlarıma. Hangi birine koşsam soluğum kesildi derbeder. Ve yıldızlar sereserpe o kadar ıssızdı. Hiç bilmediğin, görmediğin bir ülkede öldüm ben. Direkler arasında çatırdadı gövdem. Ödeme tutulmuş hastane koridorları. Kademe,kademe sordukları sorular,ipe sapa gelmez kinden. Berdel karşılığı satılıktı her şey peyder pey. Ve pencereler esnemişti yeni doğan güne karşı. Hiç bilmediğin,tanımadığın bir ülkede yaşadım ben. Tanrının bize bahşettiği yemişlerden, Bize lütfettiği iki ayaklı tek başlı düşüncem. Çin işkencesi çekti desem de... Ve toprak kokusu yine aynı. Hiç bilmediğin,tanımadığın bir ülkede doğurdum ben. Ümit dallarımda güneşin o ışıltılı parıltısı. Gürültüsü ve patırtısı günlük telaşın. Haşir neşir olmuş duyguların temaşası, Şaşası,şaşılası cümleler tükürdü öfkem. Kem kümler arasında battı Ülker,doğdu şavk-ı Kamer. Ve Cemreler yine hoşgeldi istinasız,iptidasız. Hiç tanımadığın ve hiç görmeyeceğin ülkem bir şafak vakti, Coğrafya kitabımdan eksildi sayfa sayfa. Tarih kitabımda eski bir hiyoroglifti. Tatami'ye eksik gedik işlenen modifiye edilmiş motifti. Ve yağmurdan sonra yedi renkli iklim çoşkusu olup taştı akarsu.
devrim-i devran tweet media
Türkçe
0
1
9
179
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
Hiç kimse ırkçı olarak doğmaz ama aldıkları eğitim onları ırkçı yapar..
devrim-i devran tweet media
Türkçe
0
1
10
129
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
Çünkü herkes herşey o kadar karanlıkki. Yapay perdenin arkasinda oluşturdukları kişilik aslında kendisi değil yanlızca oyundan rolden ibadet Hergün onlar için yaşamak için değil,bir gün önce oynadığı oyunu yarına taşımak için var Çünkü cazip geliyor çünkü o yanlızlığını o sahtelikle zımparalayınca iyileşecegini sanıyor Sonrası daha çok yanlızlık Vazgeciş Ve Çöküş Herkes karşılıklı olarak bu karanlıktaki gölge oyununun bir parçası oluyor İnsanlar artık birbirlerinin ışığını değil, karanlığını onaylıyor. Yanlışlar görülüyor, ama dile getirilmiyor. Hatalar fark ediliyor, ama üstü örtülüyor. Noksanlıklar biliniyor, ama dokunulmuyor. Çünkü kimse kimseyi gerçekten düzeltmek istemiyor artık. Herkes, birbirinin karanlığıyla sessiz bir anlaşma yapmış gibi. “Ben senin yanlışını görmezden geleyim, sen de benimkini…” Peki neden? Umursamadıkları için mi? Hayır. İnsan, tamamen umursamadığı bir şeyi bu kadar dikkatle saklamaz. Korktukları için mi? Evet, ama tek başına değil. Çoğunlukla insanlar, başkalarının karanlığına dokunduklarında kendi karanlıklarının da görünür olacağından korkuyor. Çünkü birini eleştirmek, kendi sınırlarını da açığa çıkarmaktır. Ve çoğu insan, kendine bakacak cesareti bulamıyor. Bir başka sebep de... Aidiyet. İnsan, ait olduğu grubun doğrularını sorgulamak istemez. Çünkü bilir, sorguladığı anda yalnızlaşacaktır. Yanlış bile olsa, aynı tarafta olmak, doğruyu söylemekten daha güvenli gelir. Bu yüzden insanlar gerçeği değil, bağlılığı seçer. Ve evet... Menfaat. Bazen insanlar,yanlışları görmezden gelmez, bilerek onaylar. Çünkü o yanlışın içinde bir çıkar vardır. Bir kazanç. Bir avantaj. Ve insan, çıkarı ile yüzleşmek yerine, vicdanını susturmayı tercih eder. İnsanlar yalnız kalmamak için, yanlışlara sessiz kalmayı öğrendi, öğreniyor. Sevilmeme korkusu, dışlanma korkusu, yetersiz görülme korkusu... Hepsi birleşiyor ve insanı şu noktaya getiriyor. “Doğruyu söyleyeceğime, kabul göreyim.” Böyle olunca, karanlık büyüyor. Çünkü karanlık, tek başına bu kadar güçlü değildir. Onu büyüten şey, sessizliktir. Onu kalıcı yapan şey, onaydır. İnsanlar birbirlerinin karanlığını onayladıkça, yanlışlar normalleşir. Normalleşen yanlışlar, zamanla doğru gibi görünür. Ve bir noktadan sonra, kimse neyin yanlış olduğunu hatırlamaz. İşte o zaman her şey içinden çıkılmaz bir hale gelir. Bir insanı gerçekten önemsemek, onu sürekli onaylamak değildir. Gerekirse rahatsız etmektir. Gerekirse karşısında durmaktır. Gerekirse yalnız kalmayı göze almaktır. Çünkü gerçek bağ, yalan üzerine kurulmaz. Özetle. İnsanlar birbirlerinin karanlığını onaylamayı bırakmadıkça, hiçbir şey değişmeyecek. Ne ilişkiler, ne toplum, ne de insanın kendisi. Birbirinin karanlığına sessiz kalanlar, kısa süre sonra o karanlığın parçası olurlar.
Türkçe
0
0
0
122
Neslihan Yalman
Neslihan Yalman@NeslihanYalman·
@devrim_i_devran falan da tatmin etmiyor. Uyuşturucu bağımlısı gibi hissediyorsunuz. Hız arttı, yaşamak zorlaştı, anlam yitiyor. Gerçekten yoğun ve çileli geliyor. Ben çok da hevesli değilim artık, ağır yenildik. Sadece, gün sayıyorum. Herşey kontrolden çıktı ve daha da şarampole gidiyor.
Türkçe
1
0
0
161
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
Komşuları önce kokuyu fark etti. Sonra onun yokluğunu… 2018 yılında, Rusya’nın kentindeki bir apartmana acil servis çağrıldı. Apartman sakinleri uzun süredir koridorda kötü bir koku olduğunu söylüyordu. Yalnız yaşayan yaşlı adamı da bir süredir gören olmamıştı. Kapı açıldığında içeride 66 yaşındaki Valery bulundu. Aylar önce hayatını kaybetmişti. Kanepede mumyalaşmış halde yatıyordu. Yanında ise kendi yaptığı bir oyuncak bebek vardı. Bu sıradan bir oyuncak değildi. Eski bezlerden, iplerden, havlulardan ve çöplerden yaptığı bir “arkadaş”tı. Çünkü hayatta başka kimsesi yoktu. Yetkililer doğal nedenlerle öldüğünü söyledi. Ama asıl acı olan ölüm şekli değildi. Bir insanın, onlarca komşunun yaşadığı bir apartmanda aylarca fark edilmemesiydi. Bu sadece Rusya’daki yaşlı bir adamın hikâyesi değil. Bu, modern dünyanın yalnızlık hikâyesi. Bugün milyonlarca yaşlı insan; konuşacak, halini soracak ya da kapısını çalacak kimse olmadan yaşıyor. Araştırmalar, uzun süreli yalnızlığın sağlık üzerindeki etkisinin günde 15 sigara içmek kadar zararlı olduğunu söylüyor. Kalp hastalıklarını, demansı, felci ve erken ölümü artırıyor. Japonya’da bu durum o kadar yaygın hale geldi ki, yalnız ölümleri temizlemek için özel şirketler kuruldu. Buna “kodokushi” deniyor: Yani “yalnız ölüm.” Valery’nin yaptığı bez bebek aslında çok şey anlatıyor. Bir insanın en çok neye ihtiyaç duyduğunu… Ve dünyanın ona neyi veremediğini. Bazen insanlar para değil; Sadece biri tarafından fark edilmek ister. Belki de hepimizin yapabileceği en önemli şeylerden biri şudur: Birini aramak. Kapısını çalmak. “İyi misin?” diye sormak. Çünkü bazı insanlar sessizce kayboluyor. Ve dünya bunu çok geç fark ediyor.
devrim-i devran tweet media
Türkçe
3
11
77
10K
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
John Langdon Down tıp bilgisini ilerletti — ancak bu belki de en büyük katkısı değildi. Gerçekte yaptığı şey, çağının temel varsayımlarından birine meydan okumaktı: bazı hayatların diğerlerinden daha az değerli olduğu varsayımına. Günlük pratiği ve inatçı inancıyla, her insanın sunabileceği bir şey olduğunu ve sabır ve gerçek saygıyla sunulan doğru ortamın bunu ortaya çıkarabileceğini kanıtladı. Doğduğu dünya, en savunmasız insanlarını karanlığa hapsetmişti. Geride bıraktığı dünya, küçük ama kalıcı bir şekilde, ışığı içeri almaya başlamıştı.
Türkçe
1
0
4
100
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
#saklıtarih #tarih 1858'de John Langdon Down adında genç bir doktor, hiçbir hırslı hekimin istemeyeceği bir işi kabul etti. Surrey'deki Royal Earlswood Akıl Hastanesi'ni yönetmek üzere gönderiliyordu; burası zihinsel engelli insanların bakılmak yerine depolandığı bir yerdi. Zeminler pislik içindeydi. Personel acımasızdı. Fiziksel ceza rutin hale gelmişti. Sakinler paçavralar içinde giydiriliyor, kötü besleniyor ve tanınması gereken insanlar yerine kontrol altına alınması gereken sorunlar olarak muamele görüyordu. Down 30 yaşındaydı. Uzaktan yönetebilir, raporlarını hazırlayabilir ve daha prestijli bir göreve geçebilirdi. Bunun yerine, her gün koğuşları gezdi. Hastalarının isimlerini öğrendi. Ve görünüşe göre başka hiç kimsenin bakmaya zahmet etmediği bir şeyi gördü: insanları. İlk icraatları tıbbi değildi. Kötü muamelede bulunan personeli işten çıkardı. Fiziksel cezayı tamamen yasakladı. Uygun yemek, temiz kıyafet ve temiz hava sağladı. Sonra meslektaşlarına 1858'de neredeyse absürt gelecek bir şey söyledi: Bir doktorun birincil görevinin hastasının dostu olmak olduğunu ve mutluluklarının sağlıkları kadar önemli olduğunu. Yıllarca süren dikkatli ve titiz gözlemlerden sonra Down, 1866'da bazı hastalarında tespit ettiği belirli bir fiziksel ve gelişimsel özellik modelini tanımlayan çığır açan bir makale yayınladı. Orijinal terminolojisi, çağının ırksal teorilerini yansıtıyordu ve daha sonra haklı olarak terk edildi. Ancak klinik gözlemleri o kadar kesin ve kapsamlıydı ki, neredeyse bir yüzyıl sonra tıp camiası, tanımladığı durumu adlandırarak onu onurlandırdı. Bugün bunu Down sendromu olarak biliyoruz. Ayrıca hastalarının fotoğraflarını çekmeye başladı - klinik örnekler olarak değil, bireyler olarak. Onları en güzel kıyafetleriyle giydirdi. Onlara bir çerçeve içinde saygınlık kazandırdı. Bu tür insanların toplumdan kasıtlı olarak saklandığı bir çağda, bu basit portre çekme eylemi sessizce radikaldi. 1868'e gelindiğinde, Down akıl hastanesinin yöneticilerinden bıkmıştı. Sakinlerin yarattığı sanat eserlerinin sergilenmesi için fon sağlamayı reddettiklerinde, hayatının geri kalanını belirleyecek bir karar aldı. İstifa etti. Eşi Mary ile birlikte Teddington'da büyük bir ev satın aldılar ve onu dünyanın daha önce hiç görmediği bir şeye dönüştürdüler. Adını Normansfield koydular - ve bu bir hastane değildi. Bir yuvaydı. Sakinler, Down'ın kendi diktiği bahçelerde yiyecek yetiştirdiler. Meslekler öğrendiler. Mümkün olan her fırsatta okuma yazma öğrendiler. Onlara düzen, temiz hava ve gelişme yeteneğine sahip olduklarına dair devrimci bir beklenti verildi. Ardından, 1879'da Down, insanların ilk duyduklarında hala şaşırdığı bir şey inşa etti. Bir tiyatro. Toplumun eğitilemez olarak gördüğü insanlar için bir bakım tesisinin arazisinde, sahnesi, gerçek oturma yerleri ve uygun akustiği olan tam teşekküllü bir tiyatro. Neden? Çünkü Down, sanatın, müziğin ve performansın lüks değil, gereklilik olduğuna inanıyordu. Onlar insan olmanın ne anlama geldiğinin bir parçasıydı ve hastalarının da, diye ısrar etti, tamamen insan olduğunu. Her hafta, sakinler o sahneye çıkıyordu. Oyunlar sergiliyorlardı. Şarkı söylüyorlardı. Sahne ışıklarının altında durup alkış alıyorlardı. Birçoğu için bu, birinin onları ilk kez alkışlamasıydı. Normansfield bir asırdan fazla bir süre gelişti. Çocuklarının geleceği olmadığı söylenen aileler, neredeyse inanmayı bıraktıkları bir şeyi görmeye başladılar: ilerleme, neşe ve yaşamaya değer bir hayat. 1876'da topluluk yaklaşık 160 sakine ev sahipliği yapıyordu. Down 1896'da öldüğünde, oğulları çalışmaları devam ettirdi. Normansfield 1997 yılına kadar bir yuva olarak kaldı. Bugün, bu alan Langdon Down Öğrenme Engelliliği Müzesi'ne ev sahipliği yapıyor ve Birleşik Krallık'taki Down Sendromu Derneği'nin genel merkezi olarak hizmet veriyor. 1879'da inşa ettiği tiyatro hala ayakta. Güzelce restore edilmiş.
devrim-i devran tweet media
Türkçe
1
4
16
291
devrim-i devran
devrim-i devran@devrim_i_devran·
İşin acı tarafı insanların bu yalnızlıklarına yapay çözüm üretmesi. Kendi komşusunu tanımayan selam vermeyen insanların sosyal medyanın sahte etkileşimini çözüm olduğunu sanması İnanması Kanıtlaması Buna alışması Bu sahteliğe sahte kimliklerle entegre olması Bunu hayatının bir parçası yaşam tarzı haline getirmesi. Sonuç ise Ruhsuzluk kimliksizlik içinde yapay Sosyal medya zombilerinin oluşturduğu Silik boş bir toplum
Türkçe
1
0
3
282
mustafa
mustafa@mustafa63460413·
@devrim_i_devran Kimse konuşmuyor ama, bu durum yaşlısı genci, herkesin sorunu. Denedim. Yeni taşındığım yerde, bir yıl sonra merhaba demeye, üç yıl sonra da samimiyet kurmaya başladılar. Zorlamasam o da olmayacak. Samimiye in getireceği riskler, peşin hükümler, tanınmaktan korkma.
Türkçe
1
0
6
732