90’larda en çok Muazzez Abacı’yı dinledik biz ailece.. Ne çok söyledim Vurgun’u… Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır…
smule.com/sing-recording…
Bir inancın yüceliğinde buldum seni
Bir kavganın güzelliğinde sevdim
Bin kez budadılar körpe dallarımızı
Bin kez kırdılar.
Yine çiçekteyiz işte, yine meyvedeyiz.
Bin kez korkuya boğdular zamanı
Bin kez ölümlediler
Yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.
@1duygukarmasasi Isabel Allende romanlarında Şili’nin iniş ve çıkışlarının bireyler üzerinde etkisi derinlemesine işlenir hep. Bu romanda da aynısı var, haklısınız. Violeta’nın “devam etme” düsturu 100 yıllık yaşamının reçetesi gibi adeta…
@ebustun Violeta yı okurken olaylardan çok bir kadının içinden geçtikleri geldi bana. Mektuplar bazen yaşam manifestosu gibi ne yaşandığını değil nasıl taşındığını anlatıyor bi de ne olursa olsun devam etme hali kaldı içimde
Isabel Allende’nin Violeta romanı 20. yüzyılda doğan bir kadının, salgınlar, savaşlar, aşk ve kayıplarla dolu yüz yıllık hayatını torununa yazdığı mektuplarla anlatan epik bir yaşam öyküsünü ele alıyor. Allende hayranlığımı pekiştiren harika bir kurgu..
İngiliz yazar Julian Barnes’ın 2011 yılında Man Booker Ödülü kazanan romanı Bir Son Duygusu, hafızanın güvenilmezliği üzerine derin bir anlatı. Emekli tarihçi Tony, gençlik arkadaşı Adrian’ın ölümü sonrasında bıraktığı güncenin 40 yıl sonra gündeme gelmesiyle geçmişe döner.
Tolstoy’un Aile Mutluluğu novellası,Maşa adında genç bir kadının kendinden yaşça olgun Mihayloviç’la olan aşk ilişkisinin uzun yıllar boyunca geçirdiği evrimi anlatıyor.Tolstoy’un kendi hayatından da izler taşıyan eser,insan ilişkilerinin dönüşümünü gerçekçi bir üslupla anlatıyor
Eva Baltasar Permafrost romanında bir antikahramanla tanıştırıyor okuyucusunu. Donmuş toprak gibi çözülmeye direnirken içten içe çatlayan; ölmek istedikçe hayata bağlanan bir karakter var karşımızda. Yazarın
şiirsel diline ve sanat tarihi göndermelerine hayran kaldım.
Graham Swift’in Annelerin Kutsal Pazarı romanı 1924’te hizmetçi Jane ve komşu evin varisi Paul arasında geçen yasak ilişkiyle başlar. Bir ölümle gelen yıkım, Jane için aynı zamanda bir yeniden doğuştur.
Kore tarihinin en sert katliamlarından birini anlatmış 2024 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Han Kang Veda Etmiyorum romanında.Jeju Adası’nda on binlerce masum insanın Kore Ordusu tarafından “komünist” oldukları gerekçesiyle yok edilişini şiirsel bir dille ele alıyor yazar.. Müthiş!
Kolombiyalı yazar Patricia Engel’in Sınırsız Ülke romanı göç ve aile temasına değiniyor. Göç etmeye mecbur kalan bir ailenin varoluş mücadelesini son satırına kadar hüzünle ve umutla ele alıyor. Çok beğendim..
BREAKING NEWS
The 2024 #NobelPrize in Literature is awarded to the South Korean author Han Kang “for her intense poetic prose that confronts historical traumas and exposes the fragility of human life.”
Şiddet Piramidi.
Piramidin en altında yer alan daha yaygın cinsiyetçi şakalar, küfürler ve sosyal medyadaki kadın düşmanı söylemler, şiddetin tecavüz, fiziksel şiddet ve kadın cinayeti gibi daha uç biçimlerine zemin hazırlıyor.
Piramidin alt katmanlarındaki davranışlar tolere edildikçe, üstteki daha vahim şiddet türleri meşrulaşıyor ya da görünmez kılınıyor.
Yani şiddet toplumun sadece en uç noktasında değil, her seviyesinde var ve normalleştiriliyor. Toplum, en alt seviyeden başlayarak her türlü ayrımcı söyleme, davranışa karşı durmadıkça, şiddetin daha üst seviyelere çıkması kaçınılmaz.
Alex Schulman, 2. romanı Malma İstasyonu’nda yine aile travmalarına eğiliyor. Bir kuşaktan diğerine miras kalan acıları son sayfasına kadar heyecan dolu bir dil ve kurguyla anlatmış Schulman. Bayıldım👏
Arjantinli Jose Saer’in Bulutlar romanı 1804’te psikiyatrist Dr Real’in 5 akıl hastasıyla beraber Buenos Aires’e yolculuğunu anlatan bir “göç” hikayesi. Kara bulutlarla başlayan öykü, masmavi bir gökyüzüne doğru ilerliyor. Sabır, çaba ve cesaret tüm dünyayı değiştirecek güçte..
En sevdiğim yazarladan biri olan Emile Ajar “Polonya’da Bir Kuş Var” romanında 2. Dünya Savaşı’nı, hayatta kalabilmek için partizanlara sığınan Polonyalı bir gencin gözünden anlatıyor. Sanat ve aşkın, umut ve hayal kırıklığının, yaşam ve ölümün iç içe geçtiği müthiş bir eser..
Avusturyalı yazar Margit Schreiner’in Sevmek Dedikleri eseri bir kadının kendi iç sesini dinlediğimiz 3 öyküden oluşuyor.Monolog olarak yazılan metinler bana çok samimi ve etkileyici gelir.Bu eserde de anlatıcının 83 yaşındaki annesiyle vedalaşmasını anlattığı bölümü çok beğendim
Edouard Louis,“Babamı Kim Öldürdü” romanında cinsel tercihleri nedeniyle gençlikte babasından uzaklaşıp, olgunluk yaşlarında babasıyla yakınlaşmasını anlatıyor. Yazar siyaseti farklı, güçsüz, fakir olanla güçlü olan arasındaki kalın çizgiyi çizen sistem olarak tanımlıyor👏