ParsElif
16.9K posts

ParsElif
@elfpars
﷽ Desturla girin sayfama! (BEDRİN ARSLANLARI Yönetim)🕊

Peygamber Efendimizin (S.A.V.) övgüsü mazhar olan, Çağ kapatıp, yeni bir çağ açan, Koskoca Roma imparatorluğunu yıkan, #FatihSultanMehmetHan'ı vefatının sene-i devriyesinde sevgi ve rahmetle anıyoruz.. Allah rahmet eylesin..🤲🏻🇹🇷




gazze’den gelen bir video… Bir adam konuşuyor, sesi yorgun ama kelimeleri ağır… “Yiyecekleri yiyen ve çocukları ısıran farelerle çektiğimiz acıyı size göstereceğim” diyor… Bu cümle bir şikayet değil, bu cümle bir çöküşün sesi. Çünkü orada mesele artık savaş değil, mesele hayatta kalabilmek. Çocuklar bombadan kaçıyor ama açlıktan kaçamıyor. Karanlıktan kaçıyor ama kemiren farelerden kaçamıyor. Dünya ekran başında haber izler gibi izliyor ama orada hayat her gün biraz daha eksiliyor. Biz burada sofraya otururken onlar depoladıkları son yiyeceği farelerle paylaşmak zorunda kalıyor. Ve en acısı ne biliyor musun? Acıya alıştık… Görmeye alıştık… Susmaya alıştık…

Seri Devam... Çölde ilerleyen bir hac kafilesi vardı… Güneş tepede, kum yanıyor… insanlar yorgun, susuz, bitkin… Bir köpek çıktı karşılarına. Aç… susuz… perişan… Bir ona koştu, bir buna… belki bir lokma, belki bir yudum su… Ama kimse durmadı. Kimse eğilmedi... Bana göre ekmek su var dedi. Kimse görmedi... Yorgunluktan. Hepsi Kâbe’ye gidiyordu… Ama merhametin yanından geçip gittiler. En arkada, kafileye yetişmeye çalışan yaşlı bir kadın ve küçük torunu vardı… Onlar durdu. Yorgundular. Ekmekleri kendilerine göreydi. Suları azalmıştı. Kafileden geri kalıyorlardı. Ama kalpleri diriydi. Ekmeklerini verdiler. Sularını paylaştılar. Başını okşadılar. O gece… Kafiledeki herkes aynı rüyayı gördü. Ak sakallı bir zat dedi ki: “Bu yıl hacılığınız… o köpeğe su veren yaşlı kadın ve çocuğun yüzü suyu hürmetine kabul edildi.” … Şimdi dön… bugüne bak. Gazze’de çocuklar var. Aç. Susuz. Yorgun. Ama kaçacak yerleri yok. Bir kapıdan diğerine koşmuyorlar artık… Çünkü kapı kalmadı. Duvar kalmadı. Ev kalmadı. Onlar da yollara bakıyor… “Bir yudum su veren olur mu?” diye… “Bir lokma ekmek veren olur mu?” diye… Ama dünya… tıpkı o kafile gibi… görmezden geliyor. Sözde ibadet var. Sözde yardım var. Sözde vicdan var. Ama gerçek… çok acı. Bugün Gazze… o çölde susuz kalan çaresizlik gibi. Ve biz… o kafilenin içindeyiz. Şimdi kendine sor: Sen hangisisin? Geçip gidenlerden mi… yoksa duranlardan mı? Çünkü yarın bir gün… o rüya hepimize gösterilecek. Ve belki de denilecek ki: “Yaptıklarınız… görmezden geldikleriniz yüzünden eksik kaldı…”





Seri Devam... (olup bitenler) Mesele Çin’in nefesi. Eskiden bir adamı devirmek için direkt kafasına vururlardı. Şimdi öyle değil. Şimdi adamın suyunu kesiyorlar, yemeğini kesiyorlar, dostlarını yalnız bırakıyorlar. Adam hâlâ ayakta ama içten içe eriyor. Şimdi Çin’e yapılan tam olarak bu. Rusya var yanında diyorsun ama o zaten savaşta, nefesi kesik. İran diyorsun, sürekli baskı, kriz, tehdit. Venezuela desen zaten karışık. Yani Çin’in “dayanırım” dediği kim varsa ya meşgul ya da zayıflatılmış. Ama dikkat edilmesi gereken konu kimse Çin’in kapısına gidip “ben geldim” demiyor. Çünkü mesele dövüşmek değil. Mesele yavaş yavaş boğmak. Bak geçmişte aynısı oldu. Japonya diye bir güç vardı. ABD direkt saldırmadı. Ne yaptı? Petrolünü kesti. Yollarını kapattı. Müttefiklerini susturdu. Japonya bir baktı tank var ama yakıt yok. Donanma var ama hareket edemiyor. Sonra ne oldu? Sıkıştı… patladı. Şimdi aynı sahnenin farklı versiyonu oynanıyor. Çin dünyanın fabrikası tamam. Ama fabrikayı çalıştıran ne? Enerji. O enerji dışarıdan geliyor. Yani aslında Çin güçlü ama bağımlı. İşte orası kritik. Şimdi o bağımlı olduğu hatlar tek tek zorlanıyor. İran hattı sıkıntı… Rusya baskı altında… Deniz yolları zaten riskli. Ama Çin aptal değil. Japonya gibi “hemen vurayım” kafasında değil. Adam sabrediyor. Yeni yollar açıyor. Afrika’ya giriyor. alternatif ticaret kuruyor. Dolar yerine başka şeyler deniyor. Yani biri kesiyor… diğeri yeniden bağlıyor. Mesele şu aslında: Kim daha sabırlı? ABD mi… yoksa Çin mi? Biri sürekli buduyor… diğeri sürekli yeniden filiz veriyor. Ağaç hâlâ ayakta ama eskisi gibi rahat değil. Gölgesi var ama kökleri zorlanıyor. Şimdi kritik soru geliyor… Japonya gibi bir gün “yeter” deyip masayı mı devirecek? Yoksa dişini sıkıp bekleyip oyunu mu değiştirecek?













