@odatv Boyner Ailesini yakından tanırım , inanılmaz Naif ve mütevazi bir Aile dir . Elif Ata toprağında Çiftçilik yapıyor , ve muhteşem işler yapıyor . Takip ederseniz takdir edersiniz .
Benim oğlum Ankara da bir Üniversitede okuyor KYK yurdunda kalıyor.
Ankara Üniversite şehri hemde ülkenin en kaliteli okulları burada. Haliyle en zeki evlatlarımız bu okullarda okuyorlar.
Oğlum aradı baba Ramazanda verdiğin yardım paralarını bu yıl nereye vereceksin?
En yakın çevremize, şehit ve gazilerle ilgili vakfa veririm her halde dedim.
Baba burada çok zor durumda olan arkadaşlar var.
İnan ülkede ilk beş bine girmiş pek çok arkadaş mevcut.
Tıp okuyorlar, mühendislik okuyorlar çok başarılılar..
.Devletten aldııkları bursla, kredi ya da hayır sever iş adamlarının verdiği burslar ile ayakta durmaya çalışıyorlar.
Eğer yurtta yemeği kaçırırlarsa o gün aç yatıyorlar.
Onlar aç yatarken sen ne yapıyorsun oğlum dedim.
Görürsem bilirsem tabi ki onlara ikramda bulunuyorum. Aç yatırır mıyım dedi.
Bu arkadaşların dersleri de çok ağır. Normal bir zekadan fazlasına sahip zeki çocuklar tabi çok iyi de beslenmeleri lazım.
Tamam oğlum anladım.
Karşı ranzada arkadaşın aç yatıyorsa sen onu biliyor sen tok karnına yatıyorsan hakkımı helal etmem sana.
Ramazan başlıyor. Oruç tutmak İslam dininin şartlarından biri. Diğer bir şartı da zekat vermek.
Bizim memleketimizde zor şartlar altında yüksek puan alarak iyi okullarda okuyan bu vatanın zeki çocukları var.
Yok şu kardeşiyiz yok bu kardeşiyiz diyerek hiç alakası olmayan milyonları Milyarlarca $ harcayarak bakıyoruz.
Paramızı Afrika da kuyu açıyoruz diyen tarikatlara, Cibuti de aç doyuruyoruz diyen Cemeatlere, Monto Karloda yurt yapıyoruz diyen Vakıflara kaptırmayın.
Mersinde Elektrik ustası olarak Çalışan Hasan ustanın Boğaziçi Genetik mühendisliği okuyan oğlu Kürşat'a,
Çanakkale de Mandırada çalışan, Aybüke Hatunun Hacettepe Tıp okuyan kızı Ayyüce'ye,
Aydında mevsimlik işçi olarak çalışan Kubilayın ODTÜ Makine mühendisliği okuyan oğlu Çakabeye,
Trabzonda fındık işcisi Fadime'nin İTÜ inşaat okuyan kızı Asena'ya verin.
Mutlaka herkesin üniversite de okuyan bir yakını ve komşusu vardır. Böyle gerçekten yardıma ihtiyacı olan öğrencilerimizi tespit edip yardım edebiliriz.,
Kim olurlarsa olsunlar gün gelir bu öğrenciler zor şartlar altında hiç tanımadığımız kişiler bizi okuttu.
Bu memleket bizim, biz hiç bir yere gitmiyoruz borcumuz var ödemeden bir yere gitmeyiz derler.
Bu sene bir değişiklik yapın bir öğrenciye yardım edin.
Belki sizin bir fitre verdiğiniz çocuk ileride sizi muayene eden doktor olacak.
Zekatınızı verdiğiniz bir mühendis evladınız sizin hayatınızı kolaylaştıracak bir iş yapacak.
Sizin için çok önemli olmayan bir para o öğrenci için belki de tok karına yatma anlamına gelir.,
İsmail Biçer.
Pankartlarımızı yırtarak, #YırttıkSanmayın. Bizi Pendiklilerin gönlünden hiç kimse yırtamaz!
Ahmet Yesevi’den Fevzi Çakmak’a, Ertuğrulgazi’den Batı’ya biz Pendik’in her yerindeyiz! Çünkü biz Pendik’iz!
SENİ İÇERİ TIKANA KADAR PAYLAŞACAĞIZ İBRAHİM KELOĞLAN!
TUTUKLANMADIĞIN İÇİN PARTİ YAPACAĞINI SÖYLEYEN KARIN DA, TUTUKLANDIĞIN GÜN YAPACAĞIMIZ PARTİYE KATILIP KÖŞEDE AĞLAYABİLİR.
Sen aşşşağlık bir katilsin.
#ibrahimkeloglantutuklansin
Çevre, şehircilik ve iklim bakanlığı sırasında İliç’teki madenin kapasite artışına onay vererek, yıllık siyanür kullanımının 11 bin tona, sülfrik asit kullanımının 122 bin tona çıkmasına izin veren Murat Kurum’un İstanbul’da yapacaklarını düşünmek dahi istemiyorum.
Sanayi esnafının hayata bakışından herkese lazım. Bak ısrar ediyorum, bu adamlar bir başka...
Geçenlerde bir akrabamın arabasının altından tuhaf sesler geldiği ve elbette salçalı sanayi tostunu canım çektiği için Ankara - Şaşmaz sanayi sitesine gittim.
Arabanın altından gerçekten enteresan sesler geliyor, bunu yaptırmak şart.
Tabii bu arızaya hangi ana bilim dalı bakar bilmiyorum. Sanayiye girip, dükkan dükkan sormaya başladım.
Saat 8:20, açık bir ki dükkan var, onlar da çaycı. Açık tamirhane yok. Eh, tost beklentim de olduğundan bir çaycıya girdim. Bir beyaz peynirli salçalı tost bir de su bardağına çay istedim.
İddia ediyorum, yeryüzünde bundan daha leziz bir seçenek daha yok. Ya da o anda öyle geliyor, bilmiyorum.
Dükkan sahibi de benimle aynı menüyü alıp, tam karşımdaki sehpanın yanında çekti tabureyi, güya oturuyoruz.
Efendim sehpa yerde üç karış, tabure iki karış yüksekte. Masaya eğileyim deme gibi bir lüksünüz yok, zaten ben tabureye oturunca, düzlerim göğüs hizama geldi.
Gerçi şu var;
Hava soğukken, bu oturuş efektif. Çünkü, vücut cenin pozisyonu aldığından, ısı kaybetmiyor ve sıcak tutuyor. Üstüne kaynar çayı da içince, gaz sobası gibi oluyorsun.
Tost şahane, ekmek sabah çıkmış zaten çıtırmış, bir de makinede ne idüğü belirsiz bir margarin eşliğinde iyice kızarıp suntalam haline gelmiş. Çay desen, yağ gibi akıyor.
Ekmek damağımı yırttı, çay yırtılan yeri yaktı derken, huşu içerisinde besleniyorum.
Çaycının sahibi seslendi;
"Parçacı mısın abi?"
Anlamadım ne demek istediğini, bön bön baktım yüzüne.
"Katkı, parça falan mı satıyon?"
dedi.
Beni, pazarlamacı zannetmiş.
"Yok yok, tamire geldim."
Dedim.
"Bu saatte neden geldin?"
Yine anlamadım. Saate baktım, 9'a 20 dakika var.
"Ne var ki bu saatte?"
Dedim.
"Abi ustalar 10 gibi açar çoğusu."
dedi.
'10?'
Mecbur tostumuzu yiyip bekleyeceğiz.
Yedim içtim, sosyalde eşelendim; en çok 9 edebildim saati.
Kalktım, bindim arabaya. Bari bakayım belki bulurum açık.
Buldum da. Bilmem ne oğlu oto tamir bakım...
Girdim.
Tamirhanede insanlar var ama sanki ben yokum. Ortalıkta öyle dolanıyorum, birisi de gelip;
"Aga sen ne geziyorsun burada?"
demiyor.
Demediler de.
Yüksek sesle selam verdim, fark ettiler orada olduğumu.
İleride sobanın yanında çay içen adam, beden diliyle küfrederek bana doğru geldi.
Kafasını sallayarak; 'ne vardı?' der gibi yaptı.
Ama yani ifadeler diyor ki;
"ben seni de, senin arabanı da, arabanı üreteni de, ona benzin koyan pompanın hortumunu yerine oturtanı da..."
Bir an dedim ki, 'acaba söylemesem mi?'
Zira sakata gelebilirim, adam çok sinirli.
Fakat söylemesem, bu sefer de 'beni neden yerimden kaldırdın' diyecek. İki ucu hacetli değnek...
'Amaaaan ne olacaksa olsun.' dedim, başladım anlatmaya.
Dinledi. Ama baya anlattım, yaklaşık 3 dakika falan. Bütün detaylarıyla, sesleri taklit ederek falan.
"Nereden geliyor?"
--"Şuradan"
"Hep mi geliyor?"
--"Evet"
"tok tok mu, lık lık mı?"
--"Tok lık"
"O zaman dur bakiyim, hmmmm."
Yere baktı, arabaya baktı, yüzüme baktı;
"Biz o işe bakmıyoz"
dedi.
"Nasıl yani?"
dedim.
"Biz LPG takıyoz sadece, anlamayız o işlerden."
dedi.
Yahu güzel kardeşim, madem neden bu kadar merak ettin arızayı, yapmıyorum ben desene baştan.
Demedim tabi.
Sobanın başı kalabalık, alet edevat da bir sürü. Şimdi kafa röntgeni çektirmenin zamanı değil...
Çıktım, diğer dükkanları dolanıyorum.
Girdiğim istisnasız tüm dükkanlar ya, 'biz bakmıyoruz o işe' ya da 'şu anda yapamam' diyor.
Delirmemek elde değil. Arabayı tamir ettiremiyorum!
Sinir sistemimin volkanik patlama seviyesi, orta yaş üzeri bir amcaya isabet etti.
Küçük bir dükkan ama tertemiz. 60'ların başında bir abi, tıkır tıkır bir şeylerle uğraşıyor.
Yanaştım dükkana, kontağı kapatmadım bile bu sefer, zira arabanın marş dinamosu yalama oldu kapatıp açmaktan.
Amcaya nazikçe selam verdim, sorunu kısaca özet geçtim.
Amca;
"Kardeşim ben onu yapamam."
Dedi ve benim volkan patladı.
"Aga girdiğim 20nci dükkan burası olmalı, hepiniz aynı şeyi söylüyorsunuz. Siz bu dükkanları neden açık tutuyorsunuz veya tam olarak hangi arızaya sahip olmalıyız sizin yapmanız için? Kapınıza tamirhane değil, keyfe keder hobi dükkanı yazın madem. Bu nasıl iş yahu? Tamir dileniyorum resmen!"
Şeklinde başlayıp, bir hayli uzun söylendim.
Adam başladı gülmeye.
"İlk gelişin mi buraya?"
dedi, sanayiyi işaret ederek.
"Olur mu canım. Sanayi maceralarım isimli kitap yazacağım neredeyse."
Dedim.
Daha da güldü.
"Yahu kardeşim ben yaparım yaparım da benim çırak yok ortada, o da tek başına yapılacak iş değil. Yani istersen bekle, geldiğinde yapalım ama gelir mi, onu da bilmiyorum."
Dedi.
Arızayı, arabayı falan bir kenara bıraktık; başladık sanayinin dertlerinden sohbet etmeye ve bilhassa çırak meselesi.
Çaylar söylendi, abi dertli...
"Bak ben 40 senedir sanayideyim. Önceden İskitlerdeydik, buraya sürdüler. Hanımın altınları satıp bu dükkanı aldım teee, ne zaman. O zamanlar çırakla usta olmak istiyordu. Şimdiki çıraklar patron olup telefonla oynamak istiyor, o da çırağı bulursan.
Hani senin girdiğin dükkanlar var ya, muhtemelen gerçekten o arızayı yapamayacakları için gönderdiler seni. Bu zor iş. Ustalık ister. Her eline alet alan bunu yapamaz. Bu zamanda da o ustayı bulmak zor."
Şaşırdım.
"Nasıl yani, çırak nasıl bulunamaz?"
Dedim.
"Valla bulunmuyor. Meslek lisesi okuyan zaten az, çıraklığa giden de çok değil. Millet oto tamircisi olmak istemiyor ki. Kadın zaten bu işte çalışamaz, erkekler de onların çalıştığı yerde çalışma peşinde.
Ha, bir de 'benim çocuğum en yükseğini okusun' isteyenler var. Elbette herkes ister de bu işi kim yapacak? Bu iş değil mi? De ki, herkes amir memur oldu, arabaları kim onaracak?"
Yasin Usta, çok dertli ve haklıydı. Oto sanayinde çalışan olmayı istemiyordu insanlar. Bunu hakir görüyor ve çocuklarının 'itibar' görecekleri işler yapmasını istiyordu. Oysa bu iş gayet itibarlı bir işti, ben ustaya ricada bulunup suyuna giden ağır ceza hakimi de gördüm, doktor da. Kaldı ki, eğer arabanızla iki metre gitmek istiyorsanız, bu adamlara ihtiyacınız var.
Yasin Usta;
"Aslında ne var biliyor musun? Kimsenin bizi küçük gördüğü yok. Biz kendimizi küçük zannediyoruz."
Ne kadar doğruydu bu. Bir kısım kendini bilmez dışında, kimsenin oto sanayi esnafını küçük görmesi falan söz konusu değil aslında. Ama geçmişte o kadar küçük görülmüş ki bu meslek, şimdi kimse bunu yapmak istemiyor.
Parası derseniz, bildiğiniz gibi değil.
10-15 dakikalık yağ değişimi gibi basit bir işin işçilik bedeli en az 500TL İşe filtreler, balatalar falan girerse, 2bine gider. (Parça hariç).
Örnek verdi Yasin Usta;
"Senin bu arabayı kaldırayım, ön takım bakımı yapayım, yağıydı, suyuydu, balata disk genel bakım 3bin. Ha, bir de aradan olmadık bir şey çıksın, 10binlik olursun. Her gün senin gibi 3-4 araba gelir. Yaparsak, 20binle kapatırız dükkanı. Ayda ne yapar? Yaklaşık 500bin. Yarısını görme, 250 bin. Çırağa ben 35bin harcıyorum, sigortası şusu busu. Kaldı bana kılçıksız 220bin.
Şimdi bu meslek kötü mü, küçük mü?
Ama tabi yaparsan, yapabilirsen. Bak, ben çırağım olmadığı için çay içiyorum..."
Benim kafamdaki ışıklar daha parlak yanmaya başlamıştı. Girdiğim dükkanların hepsi 3-4 arabanın aynı anda tamir edilebildiği yerlerdi, günde 20 araba desen girer çıkardı bunlara. Demek ki, adam tok; o yüzden benim zor işi istemedi.
Onayladı Yasin Usta;
"Tabii ki. Senin işi 3 kişi 4 saatte zor yapar, senden alacağımız 10 bin Lira olsa bile, ciddi yorar.
Öte yanda, yaygın görülen ve gözü kapalı tamir edilebilen arızalar vardır. Ondan da 10 bin Lira isterler ama tek elle sallana sallana yaparlar. Neden seninle uğraşsın?"
Derken çırak göründü ufukta.
Meslek Lisesi son sınıf motor öğrencisi. Cin gibi ama her anlamda. Örneğin; zamanı ekonomik kullanıyor. Birim zamanda en az iş yapmanın yolları madde 1:
"Üstünü en uzun zaman aralığında değiştir."
Yasin Usta artık alışmış bu duruma, ses etmiyor. Birlikte gülüştük.
Murat üstünü değiştirip indi aşağıya, Yasin Usta seslendi;
"Oğlum, arabayı lifte al kaldır bakayım."
Murat, sanki son yolculuğuna gidermiş gibi gidiyor. O kadar ağır ki, kaplumbağanın canı sıkılır.
"Tık, tık, tok, cort, gırgırgır, caaaaaarrrrt, zuuuuurt."
Arabayı lifte alması yarım saat sürdü. (Lift arabanın havaya kaldırıldığı edevat.)
Yasin Usta kalktı, arabanın altına girdi, şöyle bir baktı. Levye ile bazı yerleri zorladı; "tık tık" eden bir yer buldu.
"Hah!"
Dedi. Yüzünde güller açtı adamın.
"Tamam buldum."
Hemen bir acil servis aksiyonu başladı.
"Onu getir, bunu götür, bak gördün mü şu parçayı, onu burdan alıp buraya koyucan, şu kırılmış, vay arkadaş, çekiç ver, kıl ver, yün çek."
Bir saat kadar uğraştılar. Fakat o arada bir arıza daha çıktı. Arabanın travers denilen şasi ile motorun arasındaki bileşeni sıkıntılıymış. Tornacıyı deneyeceğiz.
Diğer arızayı tamir ederken, travers sökülüp tornacıya gönderildi. Traversi sökerken, direksiyon kutusunda ciddi bir eğik olduğu görüldü, o da sökülüp direksiyoncuya gönderildi.
Artık bekleyeceğiz. Bu arada iki saati de doldurduk. Öğle yemeği vakti geldi. Rica ettim, ben ısmarlayacağım.
"Hayatta olmaz, biz iyisini biliriz, bizden olacak."
Dedi.
Söylendi. Birer buçuk kuşbaşılı pide.
Haydaaaa.
"Usta ben et yemiyorum"
Dedim. Yüzüme baktı.
"Öyle şey mi olur be."
dedi.
"Valla oluyor."
Dedim.
"Keşke sana tavuk döner söyleyeydik."
Dedi.
"E tavuk da et."
Dedim.
"E, sen ne yiyon birader?"
Dedi.
"Ben şimdi şu aşağıdaki tostçuya giderim. Domates, biber, peynir, kaşar bir tost bastırırım, of beee"
Dedim.
"Dur!"
Dedi.
Garibim Murat, pideyi rulo yapmış, yarısını ağzına sokmak üzereyken,
"Oğlum koş, abine tost bastır gel."
Dedi.
Murat, "Pause" tuşuna basılmış film gibi kaldı. Önceki lokmayı yuttu, "gluk" diye sesini duyduk. Pideyi geri bırakıyordu ki, müdahale ettim;
"Yok yahu, ben alır gelirim, daha neler. Ye oğlum sen."
Murat da bunu bekliyormuş olacak ki, ruloyu bütün halinde soktu ağzına 🤣
Günün ikinci tostunu yaptırmaya gittim.
Tostçunun önü mahşer yeri. Bütün sanayi orada zaar.
Yalnız bu tostçu biraz değişik. Burada kuzu büyüklüğünde tostlar yapılıyor ve içecekler minimum 1Litre.
Bir aralık bulup kafamı uzattım.
"Bana yarım ekmek tost, bir de sprite."
Dedim.
"Yarım ekmek yok, sensun var."
Dedi içerideki.
Tüm ekmek zorunluymuş.
"Kardeşim, tüm ekmeğe koyacağın malzemeyi, yarıma koysan olmaz mı, ekmeğin diğer yarısını istemiyorum ben."
Dedim.
"Öteki yarımı ne yapayım ben?"
dedi.
"Sen ye, be bileyim."
dedim.
"Ben senin artığını neden yiyeyim abicim."
Dedi.
Pes ettim...
"Tamam bildiğin gibi yap"
Dedim.
10 dakika kadar sonra, elimde bir kuzu büyüklüğünde tost ve 1 Litre sensun gazozla dükkanın önündeydim.
Şu kadarını söyleyeyim;
Bu mühimmat taşınmaz. Bunlarla tamirhaneye geri dönmekten vazgeçip, tostçunun önündeki taburelerden birine oturdum.
Benimle aynı anda dev bir sanayi çalışanı aynı sehpanın diğer yanındaki tabureye oturdu. Selamlaştık. Başladık yemeye diyeceğim ama tostçu arkadaş beni kulağıyla değil, on iki parmak bağırsağıyla dinlemiş olacak ki, benim tost ne peynirli ne domatesli.
Salam, sosis, sucuk ne varsa koymuş içine. Ama hakkını vereyim, yarım kilo kadar da kaşar olduğu iddia edilen materyalden var.
Gözüm, yolun ortasına yatmış köpeğe takıldı.
Eleman sanayinin muhtarı gibi, tam ortasına yatmış yolun, gelen geçen arabalar etrafından dolaşıyor, saygıda kusur edilmiyor kendisine.
"Kuçu kuçu gel."
Dedim.
Kafasını kaldırdı, tek gözünü açtı;
"Sensin kuçu kuçu"
der gibi baktı, esnedi ve geri yattı.
Karşımda oturan iri arkadaş,
"Şemsi onun adı"
dedi.
"Toktur, yemez şimdi. Bir de o sakatat yemez, kuşbaşı olsa belki...."
Şemsiye bak 🤣🤣😍😍
"Siz mi bakıyorsunuz?"
Dedim.
"Bütün sanayi bakar onlara. 20-30 tane varlar. Gece devriye atarlar burada, gündüz de yatış."
"Eee, istemeyen yok mu?"
Dedim.
"OImaz mı? Müşteriler istemiyor. Geçen birisi belediyeyi aramış alsınlar diye, zabıtayla birbirimize girdik. Vermeyiz biz köpeğimizi kedimizi."
Adam anlattıkça keyiften eriyorum bu arada.
Adam tostuma baktı.
"Soğuyor başkan, götür."
Dedi.
Baktım, tostun içini açtım;
"Ben de şemdi gibi sakatat yemiyorum."
dedim.
"Ağzının tadını biliyon ha! hahahahahaha"
Dedi.
Sen onları çıkar abicim içinden, at benimkinin içine"
dedi.
Çıkardım, nakil yaptık. Benim tost cısçıplak kaldı.
Adam kalktı, içeri gitti. Elinde bir domates, bir biber, bir de bıçakla geldi.
"Doğra abicim içine"
Dedi.
Doğradım.
Yemin ediyorum, hayatımda bu kadar lezzetli bir şey daha yememiştim. Zirve odur. Tadı hala damağımda.
Yedik içtik, sigaralar çaylar; sanayinin dertleri, köpekler ve hava sıcaklığı derken yarım saati aşkın süre orada oturduk.
Ayrılırken, selamlaştık; tam Şemsi'nin yanından geçeceğim ve üstat hala orada yatıyor.
Yanından geçerken, kafasını kaldırdı, yine tek gözle baktı, hafif dişlerini gösterdi;
"Bir daha öyle kuçu muçu, abuk subuk konuşma"
der gibi yaptı ve geri yattı.
Tamirhaneye döndüm. Bizimkiler de yemeği yemiş, çaya yükleniyorlar.
Bir bardak da ben aldım, Yasin Ustayla dükkanın önüne çıktık, güneş ne güzel vuruyor.
Bir araba yanaştı. Bir adam indi.
"Usta merhaba. Sen bu arabaya geçenlerde amortisör kafası yapmıştın, bundan yine ses geliyor. Olmamış bu."
Dedi.
Usta tam kalkıp bakmaya yeltenmişti ki, sormak aklına geldi.
"Beyefendi ben sizi hiç hatırlamıyorum. Ne zamandı o geçenlerde?"
Adam gayet haklı bir duruşla;
"Geçenlerde işte, ne bileyim zamanını."
Usta, hafif kızdı;
"Abi iyi de, ben ne bileyim bunu biz mi yaptık, sen kimsin, bu ne zaman yapıldı? Bana bunları söylemen gerek."
Dedi.
Adam da sinirlendi.
"Ben sana yalan mı söyleyeceğim. Sen yaptın işte, parasını da bankadan gönderdim, aç bak."
Dedi.
Yasin usta, işi inada bindirdi.
"Abi ben seni hatırlamıyorum, bakacağım. Otur bir çay iç."
Dedi.
Aldı telefonu eline, milim milim bir saate yakın gelen paraları aradı. Sonunda buldu.
"Bu mu abi?"
Adam baktı;
"Evet bu"
Ekranı büyüttü;
"Tarihi okur musun, abi de duysun."
"21.10.2021"
Abi bugün tarih kaç?
"21.11"
"Öyle mi? Yıl kaç yıl?"
"2023"
Yasin usta ekranı kapattı, çaydan bir hüp aldı, sigarayı yaktı, adama döndü;
"Abi benim geçenlerde torun oldu biliyor musun? 18.12.2010...."
Sessizlik oldu. Adam arabasına bindi. Uzaklaştı.
Kalakaldık. Çayları içtik, bir süre sessizlik oldu...
Sessizliği tornacının arabasının fren sesi bozdu. Bizim travers yapılmıştı.
Saat 14:00 civarı, bizim işlerin hepsi bitti. Arabaya bindik bir gezdik dolaştık. Her şey yolunda, ses gitmiş.
Döndük. Ödeme yapacağım. Yasin Usta yazdı çizdi;
"Senin borç, tornacı, direksiyoncu, diğer parçalar ve işçilik dahil 12bin"
Dedi.
"IH!"
Demiş bulundum.
"Ben sana demiştim."
Dedi.
Havaleyi yaptım. Tam ayrılacağım;
"Arabaya rot ayarı yaptırmayı unutma ha!"
Diye seslendi ardımdan.
Neyse o kolay..
Bilmem hangi rot balans servisine girdim.
"Rot ayarı yapılacak"
Dedim.
"Tabi abim, çek şuraya abim, çay iç abim, sıcağa otur abim ve nihayet araban hazır abim. Ha, 500'ü ver abim."
Oradan da çıktım. Yola revan oldum. Sanayi içinde pek anlama şansım olmadı ama, ana yola çıkınca, direksiyonun yan durduğunu, daha kötüsü arabanın sağa gitmek noktasında hiç istekli olmadığını fark ettim.
"Ben sola gidicem"
Diyor makine...
İlk sapaktan döndüm, Yasin Ustaya vardım.
"Deneme yaparken böyle bir şey yoktu ama bakalım"
Dedi.
Kaldırdı arabayı.
"Yuh!"
Diye bağırdı. Bizim rol kollarından birisi sonuna kadar sıkılmış, diğeri neredeyse hiç sıkılmamıştı.
"Nerede yaptırdın bunu?"
Dedi, bindik gittik.
Az önce, abileri dilinden düşürmeyen adam;
"Ben seni tanımıyom"
dedi mi?!
Nasıl tanımıyon yahu, 15 dakika olmadı daha.
Tam adamın ümüğünü sıkacağım, arkama bir araba daha yanaştı, onun direksiyonu hiç dönmüyor, iki kişi çevirerek gelmişler geriye.
Şimdi iki mağdur olduk ya, hemen yelkenler suya indi.
"Ben sizi tanımıyom ama yine de yardımcı olayım."
Önce benim arabayı aldı, bu sefer 20 dakika falan sürdü.
Arabayı çıkardım, bindik gidiyoruz. Seslendi;
"Abi 100-200 atmıycan mı bişeyler?"
Dedi.
"Hayır"
Dedim bastım gaza devam...
Yasin Ustayı dükkana bıraktım. Yola çıktım, he şey yolunda normal gidiyorum.
"Cuvvv"
Diye bir araba geçti yanımdan, önüme geçti, yavaşladı. Engelleme manevrası yapıyor.
Durdurdu beni.
Beni tanımayan bıdık rotçu sağ yolcu kapısından indi, sürücü ve arka kapılar da açıldı. Toplam 4 kişi indiler.
Camı açtım.
Bıdık yaklaştı, arkasında; Edi, Büdü ve Minik Kuş...
"Paramı versene l4n"
Dedi.
"Sen kimsin be?"
Dedim.
"Ne demek sen kimsin l4a anunaunununangugug"
Dedi.
"Valla ben seni tanımıyom"
Dedim.
Kaldı. Kapıyı açmaya çalıştı, kol elinde kaldı. yere düştü.
Ötekiler onu kaldırmaya çalışırken, geriden bir polis arabası gelip yanımızda durdu.
"Problem mi var?"
Dedi.
Kafamı camdan çıkardım.
"Bu beyler benden para istiyor, kendilerini tanımadığımı söyleyince de arabayı kırdılar."
Dedim.
Polisler indi;
"Eller havaya, yere yat vs."
Bu 4 çizgi film kahramanını, Doblo polis arabasının arkasına istiflediler.
Bana da takip etmemi söylediler.
Karakolda bir bakıldı, bu arkadaşların suç kayıtları A4 kağıda sığmıyor. Birazdan bıdık olanın babası geldi.
"Sövüyor ha sövüyor. Oğluna değil, bana."
Kafam iyice attı. Aslında karakolda şikayetçi olmayacaktım. Kırdıkları kapı kolunu yaptırsalar konu kapanacaktı ama olayı detaylı olarak anlattım.
Tabii ki tanımıyorum demedim. Yasin Ustayı da şahit ederek, durumu arz ettim. Bu söven baba da işin içindeydi zaten. Hem ilk gittiğimde, hem de ikincisinde uzaktan izliyordu.
Şikayetçi oldum. İkisinin ertelenmiş infazı varmış zaten, onlar doğrudan işleme alındı, diğerleri savcılığa intikal etti.
Geçen hafta dükkanın önünden geçtim, tıklım tıklımdı.
Hayırlısı olsun...
Yani demem o ki;
Sanayide çok çeşitli esnaf var. Bir kısmına kurban olurum da, bazısı beni sinir hastası ediyor..
"New York'un ortasında yaşanan Mesih kavgası, 100 bin kişilik cemaati birbirine düşürdü. Ölen cemaat liderinin vasiyetini yerine getirmek isteyen Chabad Yahudileri sinagogu genişletmek için kaçak göçmenlere para verip gizli tünel kazdırdı."
@yunuserdolenserbestiyet.com/gunun-yazilari…
Batılı ülkeler;
"Milletler cemiyetine başvuru yapın, sizi de alalım" dediğinde;
"Başvuru yapmayı düşünmüyoruz, davet ederseniz bir bakarız"
Diyendir Atatürk.
29 ülkeyi sıraya dizip, rica ettirendir.
Bugün, ismi; Birleşmiş Milletler olan yapıya, davet edilen tek ülkedir Türkiye.
Asla boyun eğmeyen, boynumuzu bükmeyendir Atatürk.
Huzurla uyusun ❤️