
Siyasetin hafızası kısa, yargının hafızası uzundur” denir. Lakin Türkiye tarzı ülkelerde bu iki hafıza çoğu zaman birbirine karışır. Biri diğerini bastırır, diğeri ötekine sığınır ve ortaya tuhaf, amorf ilişki biçimi çıkar: yargıya güvenmeyen ama yargı üzerinden hüküm kurmak isteyen siyasal akıl. Bu yüzden sağ siyasetin yargıyla kurduğu ilişki hiçbir zaman sahici bir hukuk sadakati şeklinde tezahür etmez. Daha çok ihtiyaç duyulduğunda başvurulan, güç dengesi değiştiğinde yeniden tanımlanan araçsallık etrafında şekillenir. Bu ilişkiyi anlamak için siyasal olaylara bakmak yetmez, yapılması gereken zihnin kendisini nasıl kurduğuna bakmaktır. Zira mesele tercihten çok adalet biçimidir. Walter Benjamin “Şiddetin Eleştirisi Üzerine” metninde hukukun kökenine bakarken şiddetten bağımsız alan kuramadığını, bilakis kuruluş anından itibaren güçle iç içe bir yapı taşıdığını hatırlatır. Türkiye’de sağ siyaset bu gerilimi istisna olarak değil de neredeyse olağan bir durummuş gibi benimser. Bu yüzden hukuk, sınır koyan ilkeler bütünü olmaktan ziyade sınırın nereden geçeceğine karar verme imkânı olarak algılanır.











