MACİT

16K posts

MACİT banner
MACİT

MACİT

@ismetmacit58

Hukukçu. https: https://t.co/rAXwVyKtgW Instagram: ismetmacit https://t.co/jeTMXfB8Fv

Katılım Ocak 2018
2.7K Takip Edilen15.1K Takipçiler
Sabitlenmiş Tweet
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
KÜRSÜ GENÇLERİNDİ, MESAJ ASR-I SAADET’TENDİ Stuttgart’ta gençlerin hazırlayıp sunduğu “Efendimiz (sav) Sempozyumu”, Nebevî modelin günümüze yansımalarını derinlikli bir perspektifle ele aldı. Gençler sadece anlatmadı; bir istikameti yeniden hatırlattı. hizmetten.com/nebevi-modelin…
Türkçe
0
2
10
323
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
BIÇAĞIN KESEMEDİĞİ TESLİMİYET KURBAN YAZILARI-2 “Babacığım… Emrolunduğun şeyi yap…” İnsanlık tarihi, bir çocuğun babasına söylediği bundan daha ağır, daha sarsıcı, daha semavi bir cümle duymadı belki de… Çünkü o an Mina’ya doğru bugünkü Cadde-i İbrahimde yürürken bir baba oğluyla konuşmuyordu sadece.. Bir peygamber, Rabbinin emrine teslim oluyor, bir evlat ise kendi canını Allah’a emanet ediyordu. Kur’an’ın birkaç ayetle anlattığı o sahnenin içinde, asırlar boyunca çözülemeyecek kadar derin bir teslimiyet sırrı gizlidir. Çünkü kurban, bir hayvanın kesilmesinden önce insanın içindeki “ben”in boğazlanmasıdır. Hz. İbrahim’in (as) gördüğü rüya sıradan bir rüya değildi. O rüya, Rabbinden inmiş ağır bir emirdi. Bir babanın yüreğine bırakılmış ilahi bir imtihandı. Yıllarca hasretle beklediği ve ihtiyarlık çağında kavuştuğu, gözünün nuru olan evladını Allah için kurban etmesi isteniyordu. İşte kurbanın ledünni yönü tam burada başlar: “İnsan, Allah’a en kıymetlisini verebildiği yerde yaklaşır O’na… Çünkü herkes fazlasını verir; asıl mesele canından can verebilmektir…” Hz. İbrahim (as), bıçağı eline aldığında aslında oğlunu değil, kalbindeki bütün dünyevî bağları yatırmıştı Mina’nın taşlarına. Ve Hz. İsmail (as)… O da ölümün soğuk nefesini hissettiği hâlde geri çekilmemişti. İbrahim de İsmail de (Aleyhimüsselam) Allah’a teslim olmayı seçerler. Belki de bu yüzden Kur’an, onların hâlini anlatırken şöyle buyurdu: “İkisi de teslim olunca…” Önce İbrahim teslim oldu. Sonra İsmail… Sonra bıçak… Sonra zaman… Aslında bütün ibadetlerin ruhunda aynı sır vardır. Namazda alnını yere koyan insan da, zekât verirken malından kopan insan da, kurban keserken bıçağı kaldıran insan da içten içe aynı cümleyi söyler: “Allah’ım… Ben bunu Senin için yaptım…” İbadetin özü budur zaten. Allah’a yaklaşmak… Kurbet… Yani insanın ruhunun Rabbine doğru yürüyüşü… Bu yüzden kurban sadece maddi bir fedakârlık değildir. İnsan malını verirken aslında şunu da ilan eder: “Ey Rabbim… Gerekirse daha fazlasını da veririm. Canımı, rahatımı, sevdiklerimi, hayallerimi… Sen emredersen hiçbir şeyi Senden üstün tutmam…” İşte Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’i büyüten sır buydu. Onlar Allah’ta öyle fani olmuşlardı ki, bıçak kesecek bir şey bulamamıştı. Çünkü teslimiyetlerinin önüne etten ve kemikten örülmüş hiçbir perde kalmamıştı artık. Ve tam o anda… Göğün kapıları açıldı. Mina vadisinin sessizliğine Cebrail’in sesi düştü. Semadan bir koç indirildi. Rivayet edilir ki Cebrail (as), kurbanlık koçla inerken “Allahu Ekber, Allahu Ekber” diyordu. Hz. İbrahim (as), semadan gelen bu sesi duyunca gözyaşları içinde: “Lâ ilâhe illallahü vallahu ekber…” diye karşılık verdi. Ve kurban edilmeyi bekleyen Hz. İsmail (as), teslimiyetin en güzel yankısı gibi şöyle dedi: “Allahu ekber ve lillâhi’l-hamd…” İşte o gün Mina’da yükselen tekbirler, sadece bir bayramın değil; Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş ruhların marşıydı. O günden beri her Kurban Bayramı’nda yükselen tekbirler, aslında İbrahim’in sadakatinin, İsmail’in sabrının ve Cebrail’in gökten taşıdığı rahmetin yankısıdır. Ve insan her “Allahu Ekber” dediğinde, içindeki putları biraz daha parçalar. Korkularını… Dünya sevgisini… Kaybetme endişesini… Çünkü kurban, insanın Allah’tan başka her şeyi küçültme amelidir. Belki bu yüzden bıçak İsmail’i kesmedi… Çünkü Allah, Kendisine teslim olan kalpleri hiçbir zaman zayi etmez.
MACİT tweet media
Türkçe
0
1
3
57
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
EBTER DEDİLER KEVSER OLDU Mekke’nin taş sokaklarında dolaşan o kelimeyi düşün… “Ebter…” Müşrikler bunu sadece hakaret olsun diye söylemiyorlardı. Onlar, Efendimiz’in (sav) yavrularının küçük yaşta vefat etmesini fırsat bilerek aslında çok daha derin bir şey söylüyorlardı: “Bu dava bitecek…” Onlara göre bir insan öldüğünde, arkasında erkek evlat bırakmıyorsa adı da silinip gidecekti. Çünkü cahiliyenin dünyasında hakikat, vahiy ya da ahlak değil; soy, güç ve kabile yaşardı. İnsanlar isimlerini çocuklarının omuzlarında geleceğe taşımaya çalışırlardı. İşte bu yüzden Efendimiz’e (sav) “ebter” derken aslında şöyle diyorlardı: “Senin ışığın sönecek… Çağrın yarım kalacak… Adın bu çölün kumlarına gömülüp kaybolacak…” Fakat onlar şunu bilmiyorlardı: Allah’ın yaktığı kandili insanlar üfleyerek söndüremezdi. Kevser Suresi, işte tam da böyle bir gecede indi. Bir teselli gibi değil yalnızca… Bir meydan okuma gibi… Bir kader ilanı gibi… “Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik…” Bu ayetle Allah, tükenmeyecek bir bereket, çağları aşacak bir dava, zaman eskidikçe gençleşecek bir hakikat müjdeliyordu. Çünkü Kevser; çokluktu, devamlılıktı, kesintisiz bir akıştı. Müşriklerin ‘bitecek’ dediği dava, asırlar boyunca büyüyen bir nehre dönüştü. Onların taşladığı isim, bugün milyarlarca kalbin üzerine titrediği bir rahmete dönüştü. Onların susturmak istediği ses, minarelerden yeryüzüne yayılan bir ezan oldu. Ve ne gariptir… Efendimiz’e “ebter’ diyenlerin çoğunun adı bugün ancak dipnotlarda yaşıyor. Tarih onları bir gölge gibi silip götürdü. Fakat Resûlullah’ın (sav) adı, annelerin çocuklarına ilk öğrettiği isim oldu. Gecenin en karanlık anında dudaklardan dökülen salavat oldu. Çölleri aşan bir nur, çağları delen bir merhamet oldu. İşte Kevser Suresi’nin en büyük sırrı burada gizlidir: Asıl ‘ebter’, Allah’tan kopan şeydir. Allah’a dayanmayan her güç bir gün çöker. Zulüm büyüyebilir ama kök salamaz. Saltanatlar yükselebilir ama ebedî kalamaz. Hakikate savaş açanlar bir müddet gürültü çıkarırlar; sonra tarihin karanlığında kaybolurlar. Ama Allah için yanan bir hakikat… Bir kez doğdu mu artık batmaz. İşte bu yüzden surenin hemen ardından gelen emir çok manidardır: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” Sanki Allah Teâlâ Habibi’ne şöyle diyordu: “Sen onların sözlerine üzülme… Bu dava bitmeyecek. Senin ardından ümmetler gelecek. Kalpler senin sevginle dirilecek. Adın kıyamete kadar yaşayacak. Öyleyse şükrünü göster… Namaza dur… Kurban kes…” Çünkü kurban, sadece bir ibadet değildir. Bir güven ilanıdır. Bir teslimiyet manifestosudur. “Rabbim, Senin vadine inanıyorum” diyebilmektir. İnsan kurban keserken aslında şunu söyler: “Ey Rabbim… Ben bugün elimdeki nimeti Sana adıyorum. Çünkü biliyorum ki Senin yoluna verilen hiçbir şey tükenmez…” Nasıl ki Allah, Habibi’nin davasını tükenmekten koruduysa; O’nun yolunda verilen malları, gözyaşlarını, adanmış ömürleri de kaybolmaktan korur. Bu yüzden kurban, bir hayvanın toprağa düşmesi değil; ümitsizliğin boğazlanmasıdır. Kurban kesen mümin, bıçağı sadece kurbanın boynuna değil, korkularının da üzerine indirir. ‘Bitiyoruz’ diyen karanlıklara karşı teşrik tekbirleri yükseltir. Ve her tekbirde Kevser Suresi yeniden nazil olur sanki: “Hayır… Bu iyilik hareketi bitmedi bitmeyecek…”
MACİT tweet media
Türkçe
0
4
7
420
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
TEBESSÜME DE TERÖR İFTİRASI.. Bir zamanlar insanları güldüren bir sahne adamı.. Şimdi aynı ülkenin karanlık koridorlarında susturuluyor. Bir ülkede sanatçıların, öğretmenlerin, gazetecilerin, annelerin “örgüt” denilerek yıllarca hapse atıldığı bir düzende mesele hukuk değildir; mesele korkudur. Allah’tan (cc) değil “putlardan” Çünkü hukuk, suçun şahsiliğine bakar; yaftalara değil. Ortada silahlı bir yapıdan çok, siyasi bir etiket üzerinden yürüyen toplu bir cezalandırma var. “F…” adı altında milyonlarca insanın hayatı karartıldı; ama adaletin en temel ilkeleri bile işletilmedi. Gerçek hukuk olsaydı, insanlar düşünceleri, çevreleri ya da geçmişleri üzerinden değil; somut suçlarla yargılanırdı. İnsanları güldüren birinin demir parmaklıklar ardına gönderilmesi, aslında bir toplumun tebessümünün tutuklanmasıdır. Ve bir ülkede mizah susuyorsa… orada sadece komedyenler değil, vicdan da tutukludur.
Aykırı@aykiri

FETÖ'ye üye olma suçundan 5 yıl hapis cezasına çarptırılan Atalay Demirci, Kartal'da düzenlenen operasyonda yakalandı. Demirci, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

Türkçe
0
0
7
154
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
Adalet çökerse… geriye ne kalır? Bir devleti devlet yapan şey nedir? Yargı bağımsız değilse, devlet ile çete arasındaki fark nerede başlar, nerede biter? 🎙️ Actualité Juridique programında Ömer Çelik ile birlikte, Mahkûm Hâkimler kitabı üzerinden bu soruları masaya yatırdık. İzlerken bazı şeyleri yeniden düşüneceksiniz… Mahkûm Hâkimler Üzerine Söyleşi | Bir Adalet Krizi Okuması: Mahkûm Hâkimler youtu.be/OcFFr83cbyY?is… @YouTube aracılığıyla
YouTube video
YouTube
Türkçe
0
2
3
216
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
Berna hanım, Yaşadıklarınızı anlatan bir filmden çıkıp ‘sinirim kalktı’ diyorsunuz… Peki ya filmi olmayanların, sesi hiç duyulmayanların, yıllardır bir sarı zarfla hayatı karartılan yüz binlerin hikâyesi? Siz izlerken zorlandınız… Onlar hâlâ yaşıyor. Siz sinemadan çıktınız… Onlar o günlerden hiç çıkamadı. Empati, sadece kendi acısını tanımak değil; görmezden gelinen acıya da bakabilmektir. Gerçek cesaret, sadece kendi hikâyeni anlatmak değil, başkalarının susturulan hikâyelerine de ses olmaktır.
berna lacin🌟@bernalacin35_5

Sarı Zarflar filminden çıktım şimdi, konusuna da özellikke hiç bakmadan gittim. Biraz pişman da oldum çünkü sinirim kalktı. Son 10 yılda yaşadığım her şey var filmde. Çok iyi film. İzlerken bile zor bir de yaşadık bunları i biz, ben ve benim gibiler. Ve ne yazık ki hala yaşıyoruz.

Türkçe
0
2
6
305
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
BU GÜN HAK İÇİN DİRENEN VİCDANLARIN GÜNÜ: DÜNYA AVUKATLAR GÜNÜ Bugün, adaletin terazisini omuzlarında taşıyanların günü… Bugün, hakikatin sesini bazen bir savunma dilekçesine, bazen titreyen bir insanın son umuduna dönüştürenlerin günü… Ama bugün, sadece cübbesini giyip kürsüye çıkanların değil; aynı zamanda cübbesi zorla çıkarılanların, savunma hakkını savunduğu için susturulmak istenenlerin, dosyalardan silinmek istenirken tarihe not düşenlerin de günü… Zindanların soğuk duvarları arasında bile mesleğinin vakarını taşımaya devam eden, demir parmaklıkları birer “sus” emri değil, birer “şahitlik” vesikası gibi gören o onurlu avukatların günü… Çünkü avukatlık, sadece kanun maddelerini bilmek değildir; bazen bir annenin gözyaşını anlamak, bazen bir çocuğun korkusunu savunmaya çevirmek, bazen de herkesin sustuğu yerde tek başına konuşabilmektir. Ve en çok da, adaletin kaybolduğu zamanlarda, onu aramaya devam edebilmektir. Bugün, mazlumun sesi olmaya çalışan, mağdurun nefesi olmaya gayret eden, hakikatin yükünü sırtlanmaktan geri durmayan tüm fedakâr avukatlara selam olsun… Ve özellikle… mesleğinden edilen, susturulmak istenen, ama susmayan… yargılanırken bile aslında adaleti yargılayan o güzel insanlara… Sizler, sadece bir davanın değil, bir vicdanın temsilcisisiniz. Sizler, sadece müvekkilinizi değil, insanlığın onurunu savunuyorsunuz. Belki bugün alkış yok… belki kürsüler sizsiz… ama tarih, sizin tarafınızda sessizce ayağa kalkıyor. Avukatlar Gününüz kutlu olsun.
MACİT tweet media
Türkçe
1
4
11
267
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
BİR KANDİL DE SEN YAK.. BİR TUĞLA DA SEN KOY.. Almanya’nın Wuppertal şehrinde bir müessese açılıyor Bazı binalar vardır; duvarları tuğladan değil, umutla fedakarlıkla örülür. Bazı kapılar vardır; açıldığında içeri yalnızca insanlar değil, müjdelenen bir geleceğin parıltısı girer. Asr-ı Saadet’te ilk kapı Dârul Erkam’dı. Sessizdi, mütevazıydı, görünmezdi belki… Ama orada kelimeler kalplere değdi, hakikat sahabedin işlendi. O küçük evde asırları ışıklandıracak bir medeniyetin tohumu atıldı. Bir oda, bir kandil, birkaç yürek… ve bütün bir çağın istikameti değişti. Sonra Mescid-i Nebevî yükseldi. Sadece bir mescid değildi; bir mektepti, bir vicdan kürsüsüydü, bir insan inşa atölyesiydi. Orada ilim, ibadetle yoğruldu; akıl, ahlakla terbiye edildi. Orada yetişen nesil, zamanı şekillendirdi. Ve biz o vakte Asr-ı Saadet dedik.. Ve bir gün, Şam’dan gelen bir ışık dokundu o mescide… Temîm ed-Dârî, getirdiği kandillerle Mescid’i aydınlattı. Karanlık, ışığa teslim oldu. O an, sadece bir mekân değil, bir niyet aydınlandı. Allah Resûlü’nün (sav) dilinden dökülen dua, bu hakikati mühürledi: “Sen mescidimi aydınlattın; Allah da senin kabrini aydınlatsın.” Ve ardından gelen o eşsiz takdir: “Eğer bekâr bir kızım olsaydı, seni kendime damat yapardım…” Bu sözler, bir kandilin ötesinde neyin aydınlatıldığını anlatır. Bir mekânı ihya eden, aslında bir nesli ihya eder. Bir ışık yakan, sadece bir duvarı değil, geleceği aydınlatır. Ve Efendimizin (sav) o zarif duasının bereketi Hz Temim üzerinden bir nesle emek veren tüm fedakar ruhlara ulaşır!.. Bugün biz de aynı sorunun önünde duruyoruz: Bir nesil nerede yetişecek? Çocuklarımızın zihinleri nerede aydınlanacak, kalpleri nerede incelik kazanacak, hayatla ilk ciddi temaslarını nerede kuracaklar? Çünkü insan, sadece dersle değil, bir atmosferle büyür. Bir mekân, bazen bir kitaptan daha derin izler bırakır. Duvarlar konuşur, koridorlar şahit olur, pencereler ufuk açar. Eğer biz o mekânı kurmazsak, başkaları kurar. Eğer biz o boşluğu doldurmazsak, başkaları doldurur. İşte bu yüzden bir bina, sadece bir bina değildir. Bir bina, geleceğin hafızasıdır. Bir bina, bir neslin istikametidir. Bugün Wuppertal’da satın alınmak istenen bu bina, aslında bir yapı değil; bir niyettir. Eğitim, kültür ve entegrasyon adına atılmış bir adımdır. İçinde çocukların koşacağı, gençlerin düşüneceği, ailelerin nefes alacağı bir yuva… Bir Dârul Erkam’ın bugünkü izdüşümü, bir Mescid-i Nebevî’nin çağımıza düşen gölgesi… Belki sen bir tuğla koyarsın… Belki bir pencere olursun… Belki bir kandil yakarsın… Ve kim bilir, o kandilin ışığı bir çocuğun kalbinde sabaha dönüşür. Şimdi mesele, ne kadar vereceğimiz değil; nasıl bir geleceğe ortak olacağımızdır. Gel, bu hayra sen de bir iz bırak. Gel, bir kapının açılmasına sen de vesile ol. Çünkü bazı kapılar, ancak birlikte açılır. şimdi, elimiz bir tuğlaya uzandığında sadece bir duvar ördüğümüzü sanmayalım… Mescid-i Nebevî inşa edilirken Allah Resûlü’nün (sav) mübarek sırtında taşıdığı o kerpiçten tuğlayı hatırlayalım. O tuğla, bir yük değil; bir ümmetin kaderine konulan bir imzaydı. Belki bizim koyduğumuz da bir tuğladır… Ama niyetimiz Efendimizin (sav) izine değerse, o tuğla bir neslin kaderine yazılır. Paylaşarak azaltalım yüklerimizi.. Tanıdığımız tüm gönül dostlarına gönderelim… Bağış Bilgilerini fotoğrafta bulabilirsiniz!..
MACİT tweet media
Türkçe
0
15
14
339
MACİT retweetledi
ADEM YAVUZ ARSLAN
ADEM YAVUZ ARSLAN@ademyarslan·
Yeni dosya; #MuhsinYazıcıoğluBBP suikastine dair ilk kez duyacağınız şok edici bilgiler. Arama konumunu yanlış yönlendiren generalin 15 Temmuz misyonu neydi ? O generalin ismi 17 yıl nasıl gizlendi? Radar kayıtları nasıl silindi? Dosyayı kapatan savcılar ve bürokratlar nasıl ödüllendirildi? 17 Yıl Sonra Ortaya Çıktı: Yazıcıoğlu Kazasında Büyük SKANDAL youtu.be/PTSAji47tAA?si…
YouTube video
YouTube
ADEM YAVUZ ARSLAN tweet media
Türkçe
17
638
942
15K
MACİT retweetledi
Diaspo Politik
Diaspo Politik@DiaspoPolitik·
Adem Yavuz Arslan: 💢YAZICIOĞLU SUİKASTINDA 17 YILLIK İSTİHBARAT SKANDALI ◽️Jandarma istihbaratın 1 km çapında doğru tespit ettiği enkaz koordinatları yerine, amatör bir telsizcinin 9 km uzaklıktaki hatalı verisi dikkate alındı. Bilginin işlendiği kriz merkezinin başındaki isim ise AKP'de siyaset yapan Şirin Ünal’dı. @ademyarslan #MuhsinYazıcıoğlu #Kademe43tenBaşlar
Türkçe
4
101
199
5.7K
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
DUALAR GİBİ YÜKSELİR ÜMİTLERİM.. Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatının (25 Mart 2009) sene-i devriyesi münasebetiyle... Toprak, insanın suskun aynasıdır. Kimileri ona basar geçer, kimileri onunla konuşur. Ve bazı insanlar vardır… bastığı toprağın karakterini ruhuna nakşeder. İlk defa Mekke’ye vardığımda, taşların bile bir hafızası olduğunu hissetmiştim. Sert, suskun, vakur… Volkanik kayaların arasında yürürken insan, kalbinin de taş kesildiğini zanneder. Ama o taşın içinde bir sır saklıdır: Zemzem gibi… görünmez, ama hayat verir. İşte Mekke, Ömerleri böyle doğurdu. Hamzaları, Ebu Dücaneleri… Sarsılmaz dağlar gibi durdular bir hakikatin etrafında. Fırtınalar onların göğsüne çarpıp geri döndü. Çünkü bazı insanlar, sadece yaşamaz… Bir inancı koruyan duvar olur. Sonra Medine… Rüzgârın bile yumuşadığı şehir. Hurmanın gölgesinde kalbin de gölgelenir. Orada insanlar sertliği değil, şefkati miras alır. Sa’dlar, Muazlar… Kapılarını değil, kalplerini açtılar. Çünkü bazı şehirler insan yetiştirmez; insanı “insan” yapar. Ve sonra Anadolu… Bir toprak düşünün ki, içine düşen her acıyı sabırla yoğurur, her gözyaşını bir duaya dönüştürür. Evliyaların, şehitlerin, adsız kahramanların toprağı… İnsan burada doğmaz sadece, burada mayalanır. Bir yabancı gelip bir Anadolu kadınının yüzüne bakar, sonra döner ve “Size insan getirdim” der. Çünkü burada insan, bir biyolojik varlık değil; bir vicdan biçimidir. Ama şimdi… Sanki bu toprak, geçici bir tutulmanın içinden geçiyor. Güneş var ama ışık eksik. İnsan var ama merhamet sanki biraz geride kalmış. Dün zindanlara atılanlar vardı… Bugün yine var. İsimler değişiyor, acı değişmiyor. Ve o acının içinden bir hatıra düşüyor yüreğime… okudukça kanı donduran, insanın içini ürperten bir hakikat: Muhsin Yazıcıoğlu’na zindanda yapılan işkenceyi ilk okuduğumda kanım donmuştu. Şöyle yazıyordu kanlı tarih: “Yazıcıoğlu çırılçıplak soyulduğu zaman çok etkilendiğini, acı çektiğini gören işkenceciler bu işlemi hep tekrarladılar. Tam 26 gün boyunca çırılçıplak soyup işkence yaptılar. Yazıcıoğlu’nu bir sandalyenin üzerine çıkarıp T şeklindeki bir kalasa kollarından bağlıyorlardı. Kalas, tavandaki çengele asıldıktan sonra altındaki sandalye çekiliyordu. Hücresine gelen arkadaşı kendilerine yapılan işkenceye dayanamayıp ağlarken, tavanda asılı olan Muhsin Yazıcıoğlu: ‘Allah de… Allah de…’ diyordu.” İşte o an… insanın nerede bittiğini, imanın nerede başladığını görüyorsun. Çünkü bazı insanlar, acının içinde çözülmez… orada billurlaşır. Onu soyamadılar… çünkü o, bedenini değil; tevekkülünü giyinmişti. Ve o tevekkül, bir adamın şahsından çıkıp bir milletin hafızasına kazındı. Bugün yine zindanlar dolu… Dışarıda ise annelerin gözleri. İplik iplik çözülüyor sabır. Ama hiçbir gözyaşı boşlukta kaybolmaz. Kâinat, israf etmez. Bir damla gözyaşı bile bir gün dönüşür… Bir çağlayana. Ve o çağlayan geldiğinde, bu toprak yine kendine dönecek. Kürt’üyle, Türk’üyle, sağcısıyla, solcusuyla… Acının mayaladığı bir kardeşlik doğacak yeniden. Çünkü bu toprakların genetiğinde bölünmek yoktur, sarılmak vardır. Ve şimdi… Bir şiirin içinden sesleniyor bize: “Güne gülümserken papatyalar Dualar gibi yükselir ümitlerim…” Evet… Ümit bazen bir çiçektir. Bazen bir dua. Bazen de bir adamın, en karanlık anda bile “Allah” diyebilmesidir. İşte o yüzden… Biz hâlâ inanıyoruz. Çünkü bu toprak, umudu gömmez onu büyütür. Fatihalarınızı esirgemeyin
MACİT tweet media
Türkçe
0
8
15
331
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
BU ÖFKE KİRLENMİŞ ELLERİN TİTREMESİDİR Menfaat şebekesinin sağcısı solcusu olmaz… Çünkü çıkar, renk değiştiren bir gölge gibidir; kimin üstüne düşerse onun suretine bürünür. Bu ülkede kötülük dün de vardı, bugün de var. Ama eskiden kapı aralarında fısıldanırdı, şimdi meydanlarda konuşuluyor… Eskiden ezikti, şimdi yönetiyor. En sarsıcı olanı: yalnızca iktidarı değil, itiraz etmesi gerekenleri, muhalefeti de susturacak kadar derine sızmış olması. Artık karşı karşıya olan taraflar değil; aynı düzenin farklı yüzleri, aynı ahtapotun farklı kolları.. Fakat bir istisna var: Satın alınamayan Hizmet insanı.. Yani inancını, duruşunu, vicdanını pazarlık konusu yapmayanlar. İşte bütün öfke buradan doğuyor. Çünkü satın alamadıkları her insan, onların kurduğu düzenin en ölümcül çatlağıdır… Ve bir gün o çatlak, bütün o görkemli menfaat saltanatını yerle bir edecektir.
MACİT tweet mediaMACİT tweet mediaMACİT tweet mediaMACİT tweet media
Türkçe
0
10
13
246
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
ÇAĞLARI DELEN SES: BEDİÜZZAMAN Bugün… 23 MART Bir ömrü çileyle yoğrulmuş, sürgünlerle sınanmış, zindanlarda sabırla derinleşmiş bir hakikat yolcusu ÜSTAD BEDİÜZZAMANIN aramızdan ayrılışının yıl dönümü… O, rahatın değil ızdırabın; sükûnetin değil fırtınanın içinde yürüdü. Bir şehirden diğerine sürgün edildi, yalnız bırakıldı, anlaşılmadı… Ama hiçbir zaman davasından, iman hizmetinden ve ümmete olan merhametinden geri durmadı. Zira onun hayatı, bir insanın değil, bir davanın omuzlanışıydı. Öyle ki; ümmetin imanını selâmette görse, cehennemin alevleri içinde yanmaya razı olacak kadar derin bir fedakârlığın sahibiydi… Ve o çileli ömürden süzülen bir ses, bugün hâlâ bize hitap ediyor: “Aziz, sıddık kardeşlerim…” Bu zamanın en büyük yarası yeis… En büyük ihtiyacı ise birbirine omuz olmaktır. Çünkü bu dünyada, bilhassa böyle çetin zamanlarda; en tesirli çare, birbirine teselli olmak, birbirinin kalbine ferahlık üflemek, kardeşinin hüznünü kendi yüreğinde taşımaktır. Hakikî uhuvvet kırılmaz… Hakikî kardeşlik darılmaz… Tarafgirlik, gücenmek ve ayrılık bu yolda yer bulamaz. Zira o, bizim için yalnız istirahatini değil, şerefini değil, gerekirse ruhunu bile sevinçle feda etmeye hazır bir adanmışlığın sahibiydi. Bugün… Geride bıraktığı Risalelerle binlerce kalbe iman nefesi üfleyen o büyük mirasın gölgesinde dururken, bize düşen şey bellidir: Kırmamak… Dağıtmamak… Soğutmamak… Aksine, bir kalbi daha ısıtabilmek… Rabbim kalplerimizi te’lif buyursun… Aramızda hakiki kardeşliği tesis eylesin… Üstadımızın ve ahirete irtihal eden tüm hizmet erlerinin ruhları için Fatihalarınızı esirgemeyelim…
MACİT tweet media
Türkçe
0
25
37
596
MACİT
MACİT@ismetmacit58·
23 MART: UHUD GECESİNDEN DOĞAN ÜMİT  Bugün 23 Mart Uhud Savaşının sene-i devriyesi.. Gelin Asr-ı Saadete Arap yarımadasına  Uhud Savaşı’nın akşamına gidelim!.  Güneş, yaralı bir hatıra gibi dağların ardına çekilirken müminler Medine’ye dönüyordu. Omuzlarında kılıç izleri, içlerinde görünmeyen bir sarsıntı… Zaferin sesi yoktu o gün; sadece insanın kendi içine çekildiği derin bir sessizlik vardı. O sessizliğin içinden Efendimiz (sav) Sa’d ibn Ubade’yi müşrik ordusu‘ndan haber getirsin diyegecenin kalbine gönderdi. “Git,” dedi, “bak… atlara mı, develere mi binmişler?” Bazen bir ordunun yönü, bir medeniyetin kaderini fısıldar. Ve haber geldi: Develerine binmişlerdi. Bu, geri çekilişin diliydi. Mekke’ye dönüyorlardı.. Ama asıl hücum henüz başlamamıştı. Çünkü Ebu Süfyan, kılıcın yarım bıraktığını sözle tamamlamak istedi. O gece Medine’de görünmeyen bir ordu dolaşıyordu: Algı operasyonu ile yayılan korku. Ayaklı gazeteler, karanlığın içinden sızan gölgeler gibi sokaklara yayıldı. Her biri aynı cümleyi taşıyordu:  “Ordu geliyor… Medine yıkılacak…” Sözler, görünmez mızraklar gibi kalplere saplandı. Çünkü kelime, bazen kılıçtan daha keskin mızraktan daha sivridir… Ve tam o anda Allahın kelamı imdada yetişti: Âl-i İmrân Suresi 173. Ayet bir sığınak gibi indi sahabenin arasına:  “İnsanlar onlara: "Düşmanınız olan insanlar size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun" dediler. Bu, onların imanını artırdı da: "Allah bize yeter. O ne güzel Vekil'dir" dediler..” O cümleyle birlikte Medine değişti. Az önce korkunun gezdiği sokaklarda şimdi tevekkül yürüyordu. İman, korkunun yokluğu değildi; korkunun ortasında yönünü kaybetmemekti. Bugün de münadiler var. Ama artık sokaklarda değil; ekranlarda, manşetlerde, algoritmaların soğuk aklında dolaşıyorlar. Aynı cümleler, farklı seslerle fısıldanıyor: “Her şey bitiyor…” “Yıkım geliyor…” Modern dünyanın Ebu Süfyan’ları, ordularını korkudan kuruyor. Ama değişmeyen bir şey var. Bir avuç insan… Gürültünün ortasında başını göğe çevirip aynı cümleyi söylüyor: “Allah bize yeter…” İşte umut, tam burada başlar. Umut, şartların düzelmesi değildir; umut, kalbin yıkılmamasıdır. 23 Mart… Belki bir tarih. Ama kalbini kaybetmeyenler için, yeniden dirilişin adı. Bugün fatihalarınızı uhud şehitlerinden esirgemeyin!..
MACİT tweet media
Türkçe
0
6
10
220