oktay

1.1K posts

oktay banner
oktay

oktay

@oktayerdagi

E.Sivil Havacılık Genel Md.Yrd. Doğru Parti Genel Başkan Yrd. Havacılık Uzmanı Yazar (Havada; Ahkam/ Oraj)

Katılım Aralık 2022
826 Takip Edilen457 Takipçiler
oktay
oktay@oktayerdagi·
Gökyüzünde Tekelleşen Güç: Türk Sivil Havacılığının Görünmeyen Krizi Ortadoğu’da İran–ABD–İsrail hattında büyüyen gerilim yalnızca siyasi dengeleri değil, havacılık sektörünü de derinden etkiliyor. Kapanan hava sahaları, uzayan rotalar, artan yakıt maliyetleri ve iptal edilen seferler; havacılık sektöründe dayanıklılık testini yeniden gündeme taşıyor. Böylesi kriz dönemleri, hangi havayollarının gerçekten güçlü, hangilerinin ise yalnızca büyümüş göründüğünü ortaya koyuyor. Türkiye ise bu sürece kırılgan bir yapı ile giriyor. Çünkü Türk sivil havacılığı giderek tek merkezli bir yapıya dönüşüyor. THY, Türkiye’nin en önemli markalarından biri ve küresel ölçekte büyük bir başarı hikâyesi olsa da, bir şirketin büyümesi ile sektörün sağlıklı gelişmesi aynı şey değildir. THY büyürken özel havayollarının küçülmesi, rekabet alanlarının daralması ve sektörün tek aktör etrafında şekillenmesi ciddi bir yapısal sorunu işaret ediyor. Bu sorunun merkezinde slot dağıtımı yer alıyor. Özellikle İstanbul gibi stratejik merkezlerde uçuş saatleri ve hat erişimleri şirketlerin kaderini belirliyor. Slot sisteminde şeffaflık ve adalet eksikliği, özel havayollarını daha yarış başlamadan geriye düşürüyor. Diğer taraftan yer hizmetleri, terminal ve park ücretleri ile havalimanı kullanım maliyetleri küçük ve orta ölçekli havayolları üzerinde ağır baskı oluşturuyor. Büyük şirketler bu yükü ölçek avantajıyla taşıyabilirken, özel sektör için bu maliyetler büyümenin değil hayatta kalmanın belirleyicisi hâline geliyor. Sorunu derinleştiren bir başka unsur ise havacılık yönetiminde liyakat yerine siyasi yakınlığın öne çıkmasıdır. Teknik uzmanlık gerektiren bir sektör olan havacılıkta siyasallaşma; karar mekanizmalarını zayıflatıyor, kurumsal verimliliği düşürüyor ve bedelini sektör, çalışanlar ve yolcular ödüyor. Anadolu’da yapılan ancak yeterince kullanılmayan havalimanları da plansız büyümenin sembolü hâline gelmiş durumda. Sorun havalimanı yapmak değil; onları sürdürülebilir bölgesel stratejilerle yaşatamamaktır. Türkiye’nin ihtiyacı THY’yi zayıflatmak değil; güçlü bir milli taşıyıcı ile birlikte güçlü bir özel sektör ekosistemi oluşturmaktır. Çünkü havacılıkta gerçek güç tek bir dev şirketle değil, rekabetçi, adil ve dayanıklı bir sistemle ölçülür. Bugün mesele yalnızca havacılık değildir; aynı zamanda adalet, liyakat ve devletin rekabet karşısındaki tarafsızlığı meselesidir.
oktay tweet mediaoktay tweet mediaoktay tweet media
Türkçe
0
2
6
757
oktay
oktay@oktayerdagi·
@CAOIletisim1 @TC_Disisleri @UABsosyal ICAO Gerçeği: SHGM Başarı Hikâyesi Yazıyor, Türkiye Havacılığı İtibar Kaybediyor Eylül 2024’te yapılan ICAO denetimleri, Türkiye sivil havacılığının yıllardır parlatılan vitrininin arkasındaki ağır denetim ve liyakat krizini ortaya çıkardı. Türkiye, 193 ülke arasında 153’üncü sıraya gerileyip yalnızca 50.44 puan aldı. Bu sadece teknik bir başarısızlık değil, uluslararası havacılık itibarı açısından tarihi bir çöküştür. Bu düşük not; THY, Freebird ve Corendon başta olmak üzere Türk hava yolu şirketlerinin özellikle Hindistan pazarında ciddi kayıplar yaşamasına yol açtı. Çünkü artık ülkeler sadece havayoluna değil, o ülkenin denetim kapasitesine bakıyor. Hindistan’ın “ICAO notu en az 70 olmalı” yaklaşımı bunun en net örneği. Aradan geçen yaklaşık 20 ayın ardından SHGM şimdi kamuoyuna bir “başarı hikâyesi” sunmaya çalışıyor. Ancak ortada kesinleşmiş ICAO verisi yok. Açıklanan rakamlar yalnızca geçici değerlendirmelerden ibaret. Üstelik 4-8 Mayıs’ta yapıldığı belirtilen “Off-Site Validation” denetimi ile Eylül ayında yapılacağı söylenen yeni ICVM süreci, ICAO’nun resmi planlamasında görünmüyor. Bu durum Türkiye’nin ICAO nezdinde özel girişimlerde bulunduğu izlenimini yaratıyor. SHGM, OPS ve AIR alanlarındaki puan artışlarını öne çıkarıyor. Ancak bu rakamlar resmileşmiş değil ve gerçekleşse bile Türkiye hâlâ Avrupa ortalamasının altında kalıyor. Asıl dikkat çekici sessizlik ise ANS yani Hava Trafik Hizmetleri alanında. Çünkü Türkiye’nin ANS puanı yaklaşık 19 seviyesinde. Bu; hava trafik yönetimi, emniyet altyapısı ve denetim kapasitesinde çok ciddi açıklar olduğunu gösteriyor. Ancak SHGM bu konuda tek kelime etmiyor. Gerçek reform; PR çalışmalarıyla değil, liyakat, şeffaflık ve teknik yeterlilikle olur. Aksi halde ICAO tablolarında yükselen birkaç puan, kaybedilen itibarı geri getirmeye yetmeyecektir.
oktay tweet mediaoktay tweet mediaoktay tweet media
Türkçe
0
3
7
856
oktay
oktay@oktayerdagi·
THK Yangın Mevsimi Geliyor Ama Hazırlık Nerede? Her yaz aynı soruyu soruyoruz: “Bu kez hazırlıklı mıyız?” Ve her yıl benzer açıklamalar duyuyoruz: “Filomuz güçlü, kapasitemiz arttı.” Ancak ilk büyük yangında yine ormanlar yanıyor, köyler boşalıyor, vatandaş kendi imkânıyla mücadele etmek zorunda kalıyor. Türkiye’nin 2025 itibarıyla 27 yangın söndürme uçağı, 105 helikopter ve 14 İHA’dan oluşan bir kapasiteye sahip olduğu açıklanıyor. Fakat mesele yalnızca sayı değildir. Asıl mesele; bu kapasitenin hangi planlama, hangi kurumsal hafıza ve hangi liyakat anlayışıyla yönetildiğidir. İşte tam bu noktada Türk Hava Kurumu’nun neden hâlâ sistemin merkezinde olmadığı sorusu önem kazanıyor. Atatürk’ün kurduğu THK, yıllarca Türkiye’nin havacılık kültürünü taşıyan kurumlardan biri oldu. Pilot yetiştirme, bakım altyapısı ve yangın havacılığı tecrübesiyle önemli bir birikime sahipti. Buna rağmen bugün yangınla mücadelede belirleyici bir aktör değil, sistemin dışında bırakılmış bir yapı görüntüsü veriyor. Üstelik tartışma sadece geçmişe duyulan özlem değil. THK’ya ait CL-215 uçaklarının satışa çıkarılması, “ormanlar yanarken millî kapasite neden devre dışı bırakılıyor?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Bazı uçakların zaman zaman OGM emrinde kullanıldığı belirtilse de, neden kalıcı ve güçlü bir entegrasyon sağlanamadığı hâlâ açıklığa kavuşmuş değil. Elbette Türkiye’nin kendi yangın söndürme platformlarını geliştirmesi stratejik açıdan değerlidir. TUSAŞ’ın geliştirdiği T-925 helikopter projesi bunun önemli örneklerinden biridir. Ancak henüz teslim edilmemiş projelerle övünmek, bugün yanan ormanlara çözüm üretmez. Geleceğin teknolojisi kadar bugünün hazırlığı da gereklidir. Gerçek yerlilik; mevcut millî kurumları güçlendirmek, THK’nın bakım tesislerini çalıştırmak, pilot yetiştirmek, filoyu modernize etmek ve Orman Genel Müdürlüğü ile tam koordinasyon sağlamaktır. Çünkü yangınla mücadele, kriz anında kahramanlık hikâyeleri anlatmak değil; kriz çıkmadan sistemi hazır hale getirmektir. Asıl sorulması gereken şudur: Kaç uçak olduğu değil, kaçının faal olduğu, nerede konuşlandığı, bakım planlarının nasıl yapıldığı ve bu yapının içinde THK’ya neden yer verilmediğidir. Orman yangınları mevsimlik bir gündem değildir; yılın on iki ayı süren ciddi bir devlet planlaması gerektirir. Liyakat yoksa uçak da yetmez, koordinasyon yoksa helikopter de çözüm olmaz. Kurumsal hafızasını dışlayan ülkeler ise her yaz aynı acıyı yeniden yaşar. Yangın mevsimi geliyor. Soru hâlâ aynı: Hazırlık nerede? Ve daha önemlisi: THK neden hâlâ kapının dışında?
oktay tweet mediaoktay tweet media
Türkçe
3
2
9
876
oktay
oktay@oktayerdagi·
Hürmüz Krizi ve Havacılığın Kırılgan Gerçeği: Sıradaki Türbülans THY’yi de Vurabilir mi? (2) Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz yalnızca havayollarını değil, Türkiye ekonomisinin önemli damarlarından biri olan turizm sektörünü de tehdit ediyor. Havacılık; turizm, ihracat ve dış ticaret için kritik bir taşıyıcı güç konumunda. Eğer savaş uzar ve petrol fiyatları yüksek kalmaya devam ederse, bunun etkisi daha pahalı uçak biletleri, azalan turist sayısı ve düşen dış hat trafiği olarak hissedilecek. Özellikle yaz sezonunda bu zincirleme etkinin Türkiye turizmini baskı altına alma riski bulunuyor. Türk taşıyıcıları açısından bir diğer önemli sorun ise düşük maliyetli uçuş modeli. Özellikle uygun fiyat politikasıyla büyüyen şirketler, artan yakıt maliyetlerini bilet fiyatlarına tam olarak yansıtamıyor. Bu durum kâr marjlarını hızla eritiyor. THY gibi büyük şirketler bugün güçlü görünse de, operasyon maliyetlerindeki sürekli yükseliş uzun vadede ciddi baskı yaratabilir. Havacılık sektörü krizlere yabancı değil. Pandemi, ekonomik daralmalar ve savaşlar geçmişte de sektörü zorladı. Ancak uzmanlara göre havacılığın en büyük düşmanı krizden çok belirsizliktir. Çünkü yatırımcı belirsizlikten kaçıyor, yolcu seyahat planlarını erteliyor, havayolları ise büyüme stratejilerini askıya almak zorunda kalıyor. Bu süreç uzadıkça gökyüzündeki hareketlilik azalıyor ve sektör ekonomik türbülansa sürükleniyor. Bugün dünya havacılığı yeni bir fırtınanın içine giriyor. Jet yakıtındaki yükseliş artık yalnızca maliyet sorunu değil; havayolları için hayatta kalma meselesine dönüşüyor. THY ve Türk taşıyıcıları güçlü yapılarıyla süreci yönetmeye çalışsa da, küresel havacılık tarihinin gösterdiği gerçek değişmiyor: Jeopolitik krizler en büyük şirketleri bile ağır şekilde etkileyebiliyor. Hürmüz’de kapanan yalnızca bir boğaz değil. Aslında dünya havacılığının nefes yolu daralıyor. Eğer bölgedeki gerilim kontrol altına alınamazsa, sıradaki büyük türbülansın etkileri yalnızca Ortadoğu’da değil, dünya genelinde hissedilecek.
oktay tweet mediaoktay tweet media
Türkçe
0
1
2
143
oktay
oktay@oktayerdagi·
Hürmüz Krizi ve Havacılığın Kırılgan Gerçeği: Sıradaki Türbülans THY’yi de Vurabilir mi? (1) Ortadoğu’da İran, ABD ve İsrail hattında yükselen gerilim artık yalnızca siyasi bir kriz değil; küresel ekonomiyi sarsan ciddi bir enerji krizine dönüşmüş durumda. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesiyle birlikte petrol ve jet yakıtı fiyatları sert şekilde yükseldi. Bu durum ise en büyük gider kalemi yakıt olan havacılık sektörünü doğrudan etkiliyor. Havayolu şirketlerinin toplam maliyetlerinin yaklaşık yüzde 40’ına ulaşan yakıt giderleri, özellikle uzun menzilli uçuşları ciddi zarar riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Birçok uluslararası havayolu şirketi şimdiden kapasite azaltımına gitmeye başladı. Körfez, Asya ve Uzak Doğu uçuşlarında frekans düşürülüyor, bazı hatlar tamamen kapatılıyor. Çünkü artan yakıt maliyetleriyle birlikte düşük doluluk oranları uçuşları ekonomik olmaktan çıkarıyor. Özellikle düşük maliyetli havayolları için tablo daha ağır. Ucuz bilet, yüksek frekans ve tam kapasite üzerine kurulu sistem, yakıt fiyatlarının kontrolden çıkmasıyla kırılmaya başlıyor. Geçmiş krizler havacılık sektörünün savaş ve belirsizlikten en hızlı etkilenen alanlardan biri olduğunu gösterdi. Körfez Savaşı, 11 Eylül, pandemi ve Rusya-Ukrayna savaşı sonrası birçok şirket küçülmek zorunda kaldı, bazıları ise iflas etti. Bugün de özellikle leasing borcu yüksek ve finansal yapısı zayıf havayolları için benzer riskler konuşuluyor. Üstelik savaş yalnızca maliyetleri değil, yolcu psikolojisini de etkiliyor. İnsanlar kriz bölgelerine yakın hava sahalarından geçmek istemiyor, rezervasyonlar azalıyor. Türk Hava Yolları ve Türk taşıyıcıları da bu tablonun dışında değil. Türkiye’nin coğrafi konumu normal dönemlerde avantaj sağlasa da kriz zamanlarında ciddi kırılganlık yaratabiliyor. Körfez hava sahasındaki riskler uçuş sürelerini uzatırken, alternatif rotalar daha fazla yakıt tüketimi anlamına geliyor. THY güçlü filosu ve marka değeriyle avantajlı görünse de, küresel havacılık tarihinde hiçbir şirket sınırsız maliyet baskısına uzun süre dayanamadı.
oktay tweet mediaoktay tweet media
Türkçe
0
4
5
920
oktay
oktay@oktayerdagi·
SAHA Expo 2026, Türkiye’nin savunma sanayinde ulaştığı seviyeyi göstermesi açısından yalnızca bir fuar değil, aynı zamanda önemli bir vizyon göstergesi oldu. Fuarda sergilenen hava platformları, elektronik harp sistemleri, füze teknolojileri ve insansız hava araçları, Türkiye’nin artık sadece dışarıdan sistem satın alan değil; kendi savunma teknolojilerini geliştirmeye çalışan bir ülke haline geldiğini ortaya koydu. Özellikle Türk Havacılık ve Uzay Sanayii tarafından geliştirilen KAAN ile Baykar⁠ imzasını taşıyan KIZILELMA projeleri, Türkiye’nin savunma alanındaki özgüvenini artıran sembol projeler olarak öne çıktı. Ancak savunma sanayinde başarı yalnızca tanıtım videoları ve fuar gösterileriyle ölçülemez. Gerçek güç; uzun yıllar süren mühendislik çalışmaları, test süreçleri ve sürdürülebilir üretim kapasitesiyle ortaya çıkar. Özellikle modern savaş uçaklarında motor teknolojisi, radar sistemleri, elektronik harp altyapısı, yazılım güvenliği ve mühimmat entegrasyonu gibi çok karmaşık alanlarda ciddi bir teknik birikim gerekir. Dünyadaki örnekler incelendiğinde, beşinci nesil savaş uçaklarının tam operasyonel kapasiteye ulaşmasının 10-15 yılı bulabildiği görülmektedir. Bu nedenle KAAN için atılan adımlar çok değerli olsa da, sürecin henüz başlangıç aşamasında olduğu unutulmamalıdır. Öte yandan KIZILELMA projesi, geleceğin savaş doktrinleri açısından stratejik bir anlam taşımaktadır. Günümüzde savaş konseptleri hızla değişirken, yapay zekâ destekli insansız sistemler modern savaşın merkezine yerleşmektedir. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı, insansız hava araçlarının savaş sahasındaki etkisini açık biçimde göstermiştir. Türkiye’nin İHA ve SİHA alanındaki başarısı da bu dönüşümü doğru okuduğunu ortaya koymaktadır. İnsanlı ve insansız sistemlerin birlikte görev yapacağı yeni hava harp doktrinlerinde Türkiye’nin söz sahibi olma isteği dikkat çekmektedir. Ancak savunma sanayi alanında aşırı hamasi söylemlerden kaçınmak gerekir. Test aşamasındaki projeleri operasyonel güç gibi sunmak gerçekçi değildir. Çünkü asıl başarı; sistemleri seri şekilde üretebilmek, yıllarca bakım altında tutabilmek ve savaş koşullarında güvenilir biçimde çalıştırabilmektir. Dünyanın büyük savunma sanayi ülkeleri bu seviyeye onlarca yıllık bilimsel birikimle ulaşmıştır. SAHA Expo 2026’nın gösterdiği en önemli gerçek şudur: Türkiye artık savunma sanayinde yalnızca izleyen değil, üretmeye çalışan bir ülkedir. Ancak bu yol; propaganda değil, bilim, liyakat, teknik eğitim ve sürdürülebilir devlet politikalarıyla ilerleyebilecek uzun bir süreçtir. Gökyüzüne çizilen projeleri gerçekten uçuracak olan şey yalnızca teknoloji değil; akıl, bilim ve mühendislik disiplinidir.
oktay tweet mediaoktay tweet mediaoktay tweet media
Türkçe
1
4
9
1.3K
oktay
oktay@oktayerdagi·
Türkiye’de havacılık sektörünün en görünmeyen krizlerinden biri işsiz pilotlar gerçeğidir. Bugün 1500’den fazla tipsiz, 300’den fazla tip eğitimli pilotun iş aradığı ifade ediliyor. Bu durum yalnızca tecrübesiz gençleri değil, ciddi yatırımlar yapmış ve yetkinlik kazanmış profesyonelleri de etkiliyor. Aynı dönemde Orta Doğu’daki çatışmalar ve özellikle İran merkezli gerilimler, hava sahalarının daralmasına, maliyetlerin artmasına ve havayollarının büyüme planlarını yavaşlatmasına neden oluyor. Bu da pilot istihdamını doğrudan sınırlıyor. Ancak mesele yalnızca ekonomik ve jeopolitik değil; daha derin bir dönüşümün işareti. Yapay zekâ ve otonom sistemlerin hızla gelişmesi, havacılığın geleceğinde insan rolünü yeniden tartışmaya açıyor. Bayraktar KIZILELMA gibi projeler, yalnızca savunma başarısı değil, aynı zamanda “insansız havacılık” vizyonunun somut göstergesi. Sivil havacılıkta da tek pilotlu veya otonom uçuş konseptleri gündemde olsa da mevcut teknolojinin henüz insan faktörünü tamamen ikame edemediği görülüyor. Geleceğin pilotu artık sadece uçağı kullanan değil; sistemleri yöneten, veriyi analiz eden ve kriz anlarında karar veren bir profesyonel olacak. Bu dönüşüm karşısında Türkiye’de pilot eğitimi ve istihdam planlamasının yeniden ele alınması gerekiyor. Kontrolsüz pilot yetiştirme politikası, gençleri borçlandıran ve sektörde atıl kalan bir insan kaynağı yaratıyor. Sonuç olarak mesele, insanı kokpitten çıkarmak değil, onu değişen kokpite hazırlamaktır. Aksi halde teknoloji ilerlerken plansızlık, hem insan kaynağını hem de sektörün geleceğini riske atacaktır. Bugün doğru planlama yapılmazsa, yarının havacılığında ne nitelikli pilot kalacak ne de sürdürülebilir bir sistem.
oktay tweet mediaoktay tweet mediaoktay tweet media
Türkçe
0
3
11
808
oktay
oktay@oktayerdagi·
Gökyüzü dolu, manşetler parlak: Türkiye havacılığı rekorlarla anılıyor. 247 milyon yolcu, Avrupa liderliği, yoğun trafik… Ancak bu tablo gerçek bir başarı mı, yoksa iyi pazarlanmış bir büyüme hikâyesi mi? Çünkü havacılıkta doluluk her zaman kârlılık demek değildir. Bugün sektörün temel sorunu net: Trafik artıyor ama kazanç aynı oranda büyümüyor. Rekabet bilet fiyatlarını baskılarken; yakıt, bakım, kira ve personel maliyetleri hızla yükseliyor. Döviz bazlı giderler de tabloyu ağırlaştırıyor. Sonuç: Artan gelirler ama daralan kâr marjları. Artık kritik soru değişmeli: Kaç yolcu taşıdık değil, o yolcudan ne kadar değer ürettik? Yıllardır başarı yolcu sayısıyla ölçülüyor. Oysa sürdürülebilirlik, verimlilik ve kârlılık olmadan bu büyüme kırılgan. Üstelik riskler sadece ekonomik değil. Orta Doğu’daki gerilimler hava sahalarını, rotaları ve yakıt maliyetlerini doğrudan etkiliyor. Rotalar uzadıkça maliyet artıyor, yakıt yükseldikçe kâr eriyor. Türkiye’nin stratejik konumu avantaj olduğu kadar risk de barındırıyor. Mega havalimanları ve büyük yatırımlar önemli; ancak havacılık yalnızca altyapı değil, aynı zamanda mali disiplin ve risk yönetimi işidir. Asıl soru şu: Fiziksel büyüme ile finansal dayanıklılık aynı hızda ilerliyor mu? Bugün sektör yeni bir denklemle karşı karşıya: düşük fiyat rekabeti, yüksek maliyetler, kur baskısı ve jeopolitik riskler. Bu ortamda sadece büyümek yetmez, doğru büyümek gerekir. Aksi halde ortaya çıkan manzara nettir: kalabalık terminaller, yoğun trafik ama zayıf bilançolar. “Rekor” artık tek başına yeterli değil. Kâr yoksa rekor kırılgandır, verimlilik yoksa büyüme geçicidir. Türkiye’nin büyük bir havacılık potansiyeli var; mesele bu potansiyelin nasıl yönetildiği. Bugün cevaplanması gereken sorular açık: Bu büyüme kârlı mı? Sürdürülebilir mi? Sektör maliyet şoklarına ne kadar dayanıklı? Çünkü havacılıkta en büyük yanılgı kalabalığı başarı sanmaktır. Gökyüzü dolu olabilir; ama kasalar aynı ölçüde dolmuyorsa, ortada gerçek bir başarı yoktur. Türk havacılığı artık rakamlarla değil, verimlilik ve dayanıklılıkla sınanıyor.
oktay tweet mediaoktay tweet media
Türkçe
0
3
11
756
oktay
oktay@oktayerdagi·
Uçuş Var, Kazanç Yok: Havacılığın Çarpık Dengesi Göklerdeki yoğunluk ve artan yolcu sayıları ilk bakışta havacılık sektöründe bir başarı hikâyesi izlenimi yaratıyor. Ancak bu tablo, gerçeği yansıtmıyor. Türkiye’de son 25 yılda yaklaşık 25 havayolu şirketinin piyasadan çekilmesi, sektörün derin bir yapısal sorunla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Yolcu sayısı artarken havayollarının kârlılığının düşmesi, bu çarpıklığın en somut göstergesi. Sorunun merkezinde ise havalimanı ekonomisindeki dengesizlik yer alıyor. Yap-İşlet-Devret modeliyle inşa edilen yeni nesil havalimanlarında uygulanan yüksek kira ve hizmet bedelleri, havayollarının maliyetlerini ciddi biçimde artırıyor. Terminal ücretleri, yer hizmetleri ve diğer operasyonel giderler, artan uçuş sayılarına rağmen şirketlerin gelirlerini eritiyor. Öte yandan havalimanı işletmecileri, döviz bazlı anlaşmalar ve gelir garantileri sayesinde finansal açıdan daha güvenli bir konumda bulunuyor. Bu durum, riskin havayollarında, kazancın ise büyük ölçüde işletmecilerde toplandığı dengesiz bir yapı oluşturuyor. Yolcu sayısındaki artışın tek başına başarı olarak sunulması ise yanıltıcı. Çünkü sektörün gerçek sağlığı, gelir-maliyet dengesiyle ölçülür. Bugün birçok havayolu dolu uçaklarla uçmasına rağmen zarar ediyor. Piyasadan çekilen havayolları yalnızca şirket kaybı değil; aynı zamanda rekabetin azalması, istihdamın daralması ve hizmet çeşitliliğinin düşmesi anlamına geliyor. Bu da sektörde tekelleşme riskini artırıyor. Sonuç olarak, havacılıkta görülen büyüme, adil ve sürdürülebilir bir kazanç yapısına dayanmıyor. Eğer mevcut sistem değişmezse, gökyüzündeki bu hareketlilik, büyüyen bir krizin habercisi olabilir.
oktay tweet mediaoktay tweet mediaoktay tweet media
Türkçe
0
3
6
908
oktay
oktay@oktayerdagi·
oktay tweet media
ZXX
0
2
9
582
oktay
oktay@oktayerdagi·
Görünmeyen Eller, Görünmez Emeğin Gölgesi: Havacılıkta Kadın Teknisyenler Neden Hâlâ İstisna Gibi Sunuluyor? (2) Havacılık sektöründe kadınların hâlâ “istisna” gibi sunulması sadece adaletsiz değil, aynı zamanda akıl dışı bir yaklaşımdır. Bu mesele artık iyi niyet temennileriyle geçiştirilemez. ICAO ve EASA gibi uluslararası otoritelerin de vurguladığı üzere konu; eşitlik söyleminin ötesinde, doğrudan geleceğin iş gücü, sürdürülebilirlik ve kurumsal dayanıklılık meselesidir. Bugün uçakların güvenli şekilde havalanmasını sağlayan teknik ekiplerin içinde kadınlar var. Ancak bu gerçeklik hâlâ “şaşırtıcı” bir durum gibi sunuluyor. İşte sorun tam da burada başlıyor. Kadınların sektördeki varlığını bir “sürpriz” gibi anlatmak, aslında onların emeğini görünmez kılmanın en rafine yollarından biridir. Oysa gerçek çok net: Kadın teknisyenler bu sektörün istisnası değil, gecikmiş normudur. Yıllardır bu alanda çalışan, üreten, sorumluluk alan kadınlar var. Buna rağmen hâlâ “yapabilir mi?” sorusunun soruluyor olması, sektörün zihinsel dönüşümünü tamamlayamadığını gösteriyor. Artık yanlış soruyu sormayı bırakmak gerekiyor. Mesele kadınların bu işi yapıp yapamayacağı değil. Asıl mesele, sektörün kadınların bu işi zaten yaptığını ne zaman tam anlamıyla kabul edeceği. Çünkü kabul geciktikçe eşitlik de gecikiyor. Ve her gecikme, sadece kadınlara değil, sektörün kendisine de zarar veriyor.
oktay tweet mediaoktay tweet mediaoktay tweet media
Türkçe
0
4
13
1.8K