Şendoğan Yazıcı 🏴

11.9K posts

Şendoğan Yazıcı 🏴 banner
Şendoğan Yazıcı 🏴

Şendoğan Yazıcı 🏴

@sendoganyz

vicdani retci, anarşist, din ve devlet düşmanı

Katılım Mart 2011
891 Takip Edilen1.6K Takipçiler
Sabitlenmiş Tweet
Şendoğan Yazıcı 🏴
Şendoğan Yazıcı 🏴@sendoganyz·
bir beyaz toros hikayesi 1995 yılının 1 mart günü, henüz yirmili yaşlarımın başındaydım ve istanbul’a geleli bir ay olmuştu. gençliğin sesi dergisinde yazı işleri müdürü olabilmek için karadeniz’den büyük şehre adım atmış, hayatımın macerasına başlamıştım. o gün dergideki mesaiden çıkıp bir arkadaşımla sirkeci postanesi’nin önünde buluştuk. arkadaşım, postanenin önündeki telefon kulübesinden bir arama yaparken ben birkaç adım geride durup etrafı izliyordum. istanbul’un akşamüstü kalabalığını seyre dalmışken, aniden yanımıza bir polis ekibi yaklaştı. polisler kimlik kontrolü yapmak istedi ve üst araması yaptılar. üzerimdeki çantadan evrensel kültür dergisinin bir nüshası çıkınca birdenbire bana farklı gözle bakmaya başladılar. “şüpheli şahıs” ilan edilmem uzun sürmedi. ne olduğunu tam anlayamadan koluma girip sertçe tutarak beni apar topar eminönü emniyet müdürlüğü’ne götürdüler. karakolda hakkımda hızlıca gözaltı işlemi yapıldı. yaklaşık bir saat sonra terörle mücadele (tem) şubesinden birkaç sivil polis geldi. tutanak hazırlanırken polisler nerede kaldığımı sordular. istanbul’da geçici olarak kaldığım arkadaşımın adresini vermemek için, “nerede kaldığımı söylemek zorunda değilim,” diyerek direttim. tem ekibinden biri alaycı bir tebessümle bana yaklaştı ve sakin bir sesle, “o işi bize bırakın, biz biraz dolaşıp nerede kaldığını öğreniriz,” dedi. bu sözlerin ne anlama geldiğini pekâlâ anlamıştım. hemen koluma girdikleri gibi, plakası hâlâ aklımda: 34 rv 898 olan beyaz renkte bir toros marka araca beni bindirdiler. istanbul kazan, biz kepçe misali bütün şehri dolaştıracakları bir “işkence turu” başlıyordu sanki. arabanın içinde sürücü koltuğunda bir polis memuru, yan koltukta muhtemelen bir komiser; arka koltukta ise iki sivil polisin ortasında ben oturuyordum. otomobil hareket eder etmez yumruklar ve küfürler havada uçuşmaya başladı. yoğun kaba dayak ve türlü hakaret, benim için uyguladıkları “sorgulama” yöntemiydi. dört saat boyunca aralıksız bir şekilde istanbul’un sokaklarında turlayarak beni vahşice dövdüler. öndeki polis, torpidodan çıkardığı tabancasını arkaya doğru uzatıp silahın kabzasıyla yüzüme vuruyordu. bir anda ağzım sıcak bir kanla doldu; ön dişlerimden üçü, o darbenin etkisiyle kırılıp parçalandı. arka koltuktaki polislerden biri kollarımı ve bacaklarımı kıskıvrak tutarken, diğeri ara ara üstüme çöküyor ve tabancanın namlusunu şakağıma dayıyordu. silahın mekanizmasını şak diye kurup tetiği oynatarak beni öldürmekle tehdit ediyorlardı. nefes alışverişlerim hızlanmış, kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi çarpıyordu; fakat ne pahasına olursa olsun arkadaşımın adresini söylememeye kararlıydım. şehir turu sırasında, bir ara haliç kıyısında eyüp taraflarına geldik. polislerden biri camdan dışarı, karanlık sulara bakarak “bu orospu çocuğunu haliç’e atalım. tutanak bile tutulmadı; geberip gider,” diye önerdi. bir diğeri, araç boğaz köprüsü’nden geçerken alaycı bir tonla “bence anadolu yakasında kalıyorsun sen!” diyerek işkenceye devam etti. beni konuşturmak için akıllarına gelen her yöntemi deniyorlardı. hakaret ve küfürlerle psikolojik baskıyı artırmaya çalıştılar. içlerinden biri yüzüme doğru eğilip, tükürükler saçarak “hangi parkın hangi bankında yatıyorsun lan amına koduğumun çocuğu? hadi, bir bank adı söyle lan, piç!” diye bağırdı. her küfürde içim öfkeyle doluyordu. buna rağmen tek bir kelime etmiyordum. kendimi korumak için değil, sırf masum bir arkadaşımın evini ele vermemek için dişimi sıkıp dayanıyordum. trabzon’da yıllarca polis baskınlarında polis bizi evden sabahın köründe alsa bile adresimizi söylememeyi racon bilirdik. bizim memlekette kural belliydi: arkadaşının evini vermezsin. şimdi bu inadıma anlam veremeyen işkencecilere inat, içimden “öldürseniz de söylemeyeceğim” diyordum. sonunda, yaklaşık dört saatlik gezici işkencenin ardından polisler yorulmaya başladılar. soluk soluğa kalmış, birbirlerine bakıyorlardı. fakat pes etmiş değillerdi; benden istediklerini alamadan bırakmaya niyetleri yoktu. aralarında kısa bir fısıldaşmadan sonra, arabayı tarabya tarafına doğru sürmeye başladılar. gece yarısına doğru, beni tarabya’daki bir polis merkezine getirdiler. belli ki kendi enerjileri tükenince, işi başkalarının şiddetine devretmeye karar vermişlerdi. kolumdan sürükleyerek araçtan indirdiler ve karakola soktular. içerideki nöbetçi polislere adeta bir paket teslim eder gibi beni bırakıp “hadi, biraz da siz eğlenin” dercesine kenara çekildiler. tarabya karakolunun polisleri, olayı hiç sorgulamadan emir almışçasına bana vurmaya başladılar. yarı baygın haldeyken bile tekme darbelerini, üzerime inen copları hissediyordum. yaklaşık yarım saat boyunca yerlerde sürüklendim, defalarca tekmelendim, yumruklandım. buna rağmen, ağzımdan kaldığım yerin adını alamadılar. en sonunda tarabya’dakiler de yoruldu veya durmaları gerektiğini düşündüler. beni öldüresiye dövdükten sonra istediklerini öğrenemeden vazgeçtiler. kolumdan tutup tekrar ekip arabasına geri tıktılar. sabaha karşı yaklaşırken, başladığımız yere, eminönü emniyetine geri dönmüştük. bu kez karakolda garip bir sessizlik hakimdi. beni yeniden gözaltı hücresine koydular ama artık kimse dokunmadı, sorguya bile almadılar. belki de uğraşmanın faydasız olduğunu anladılar ya da yaptıklarının ortaya çıkmasından çekindiler. üzerimdeki kahverengi deri mont paramparçaydı. ön dişlerimin üçü kırılmış, dudaklarım patlamış, ağzım burnum kan içindeydi. o akşamüstü, beni haseki hastanesi’nde adli tıp bölümüne götürdüler. vücudumdaki bereleri rapor altına almaları gerekiyordu. doktor, muayene odasında polislerin dışarı çıkmasını ısrarla istedi ve yalnız kalınca yumuşak bir sesle “kötü davrandılar mı sana?” diye sordu. ben başımdan geçenleri daha tam anlatmaya başlamadan, yüzümdeki halim her şeyi açıklıyordu. doktor dikkatlice üzerimi inceledi, birkaç not aldı ve sonunda 10 gün iş göremez raporu yazdı. “darp ve cebir izleri vardır” şeklinde tuttuğu tutanakla, maruz kaldığım şiddeti belgeler nitelikteydi. polisler itiraz etmeye kalktılarsa da nafile; doktor kararlı bir şekilde, imzasını atıp raporu polislere verdi. bu rapor sayesinde olacak, polisler beni savcılığa bile çıkarmadan apar topar serbest bıraktılar. hiçbir suçlama yöneltilmeden, gecenin ilerleyen saatlerinde kendimi sokakta buldum. istanbul’un serin gece havasını iliklerimde hissederken serbest kalmanın şaşkınlığını yaşıyordum. bunca dayağın, bunca çilenin ardından özgürdüm; ama paramparça bir hâldeydim. ayakta zor durarak, doğruca sığındığım arkadaşımın evine gittim. kapıyı açtığında hâlimi görüp dehşete kapılan arkadaşım, başımdan geçenleri öğrenince bu sefer bana öfkelendi. “oğlum sen illegal misin, ne haltsın? kendini öldürtecektin, neden söylemedin adresi!” diye çıkıştı. kendi canımı tehlikeye atmamı çok gereksiz buluyordu. istanbul’daki dostlarım, benim bu “adres vermeme” ısrarımı anlamsız bir inat olarak görüyordu. oysa trabzon’da polis hangi evi basarsa bassın, arkadaşının evini ele vermemek bizim rutinimizdi. arkadaşım kızgınlıkla sitem etse de, ben kimseyi ele vermemiş olmanın iç huzuruyla yaralarımı sarmaya çalıştım. yaşadığım onca vahşetin yanına kâr kalmasına göz yummaya hiç niyetim yoktu. trabzon’da da başımıza ne gelirse gelsin, ertesi gün gidip savcılığa suç duyurusunda bulunmak bir rutinimizdi. istanbul’da da aynı yolu izlemeye karar verdim. ertesi gün, vücudumdaki morluklar daha taptazeyken sultanahmet adliyesi’nin yolunu tuttum. başımdan geçenleri tüm detaylarıyla anlatan bir dilekçe ile sorumlular hakkında suç duyurusunda bulundum. suç duyurusunu yapmamın üzerinden yaklaşık iki ay geçmişti ki emniyetten beni aradılar. meğer savcılık dilekçemi ciddiye almış, işkenceyle ilgili dava açmış. dahası, içişleri bakanlığı’ndan müfettişler olayı soruşturmaya bile başlamış. gidip yaşadıklarımı en ince ayrıntısına kadar tekrar anlattım. beni alıp dönen polislerin eşkallerini tarif ettim; mevcut fotoğraflar üzerinden teşhisler yaptım. nihayet işkenceciler hakkında ceza davası açıldı ve yargılama süreci başladı. ilk duruşmaya avukatımla, yani kamil abi’yle birlikte katıldım. mahkeme salonuna girince yılların alışkanlığıyla doğruca sanık sandalyesine geçip oturduğumu fark etmem biraz zaman aldı. daha yerimi bulamadan kamil abi kolumdan tutup “ne yapıyorsun, sen bu taraftasın,” dercesine beni tanık kürsüsüne adeta sürükledi. o an utancımdan gülümsedim; hayatımda ilk defa sanık değil, mağdur sıfatıyla orada bulunduğumu kendime hatırlattım. sonraki duruşmalara çoğunlukla tek başıma gittim. her celse öncesi adliye koridorlarında sanık polislerle burun buruna geliyordum. beni tek yakaladıklarında, omuz atarak yanımdan geçiyorlar ve alçak bir sesle küfürler savuruyorlardı. gözdağı vermek istedikleri belliydi; ama ben artık korkmuyordum. yılgınlık göstermeyeceğimi anlayınca koridorda söylenen hakaretler de zamanla kesildi, sadece yüzlerini saklamaya çalışıyorlardı. mahkeme sürecinde bir gün, benden işkence yapan polisleri teşhis etmem istendi. sanık sandalyelerinde oturan gruba dikkatle baktım; aralarından üçünü tereddütsüz parmağımla işaret ettim. o an sanıklardan biri, belki de çaresizlikten, akıllara ziyan bir savunma yaptı: “ben terörde çalıştığım için estetik yaptırdım, beni tanıması imkânsız,” diye kekelemeye başladı. bu sözlere hakim bile gülümsedi. sahiden de o polis estetik yaptırmış olsa bile, bana yaptığı eziyeti asla unutmamıştım ve onu o estetikli haliyle de tanıyordum. dava ilerlerken öğrendiğim kadarıyla polislerden biri yozgat’a, bir diğeri ordu’ya tayin olmuştu. ancak mahkeme süreci beklentimin aksine sonuçlandı: uzun yargılamalar sonunda işkenceci polislerin hepsi beraat etti. aslında bu sonuca çok da şaşırmamam gerekirdi; devranın böyle döndüğünü bilecek yaştaydım. yine de insan umut ediyor işte. avukatımla birlikte temyize gittik, itiraz dilekçeleri verdik. türkiye’de sonuç alamayınca bu kez hakkımızı avrupa’da aramaya karar verdik. dosyamızı hazırlayıp avrupa insan hakları mahkemesi’ne (aihm) başvurduk. yıllar süren bir bekleyiş başlamıştı. o karanlık gecenin üzerinden tam 6-7 yıl geçmişti. hayat bir nebze normale dönmüş, ben de gündelik koşuşturmanın içinde davayı neredeyse unutmaya başlamıştım. bir öğle vakti telefonum çaldı. arayan kamil abi’ydi. “neredesin, hemen iş bankası pangaltı şubesine gel.” koşar adım pangaltı’daki bankaya gittim. kamil abi’nin yüzünde beliren gülümseme her şeyi anlatıyordu: strasbourg’dan zafer çıkmıştı! meğer aihm, polis işkencesi nedeniyle türkiye’yi mahkûm etmiş. mahkeme kararı kesinleşince, içişleri bakanlığı uzlaşma yoluna gitmek istemiş. önerdikleri tazminat miktarı tam 15 bin euro idi. dile kolay, on beş bin euro! yıl 2003 ya da 2004. o zamanlar için muazzam bir paraydı bu. avukat masrafları düşüldükten sonra bile elime yaklaşık 28 milyar lira (yeni parayla 28 bin lira) geçecekti. dört saatlik bir işkencenin, kırılan dişlerimin, çekilen acılarımın maddi karşılığı olabilir miydi? elbette hiçbir para yaşananları silemezdi. ama yine de içimde tarif edemeyeceğim bir rahatlama ve sevinç belirdi. “adalet geç de olsa yerini buldu,” diye geçirdim içimden, “hiç yoktan iyidir.” bankada işlemleri başlatmak için vezneye geçtik. veznedar, uzlaşma kapsamında ödenecek 15 bin euro’yu deste deste önümüze koymaya başladı. bu kadar parayı ilk kez bir arada görmüş ve parayı taşımak için bir çanta bile yanıma almayı düşünmemiştim. hemen oracıkta bir banka hesabı açtırdım. paranın büyük kısmını hesaba yatırdık. yalnız o anın hatırası olarak küçük bir desteyi nakit alıp cebime koydum. “bedavaya dayak yemedim,” diye acı acı gülümsedim kendi kendime. böylece uzun bir hukuk mücadelesinin sonunda bir nebze olsun hakkım yerini bulmuştu. arkadaşlarım ise bu olayı dillerine pelesenk edip benimle dalga geçmeyi ihmal etmediler. onların dilinde bu yaşadıklarımın adı çoktan “15 bin euroluk dayak” olmuştu bile. ne zaman sohbet arasında konu açılsa, “senin o 15 bin euroluk dayak var ya.” diyerek takılır, gülerlerdi. ben de acıyla karışık bir gururla ve buruk bir gülümsemeyle onları dinlerdim. evet, benim beyaz toros hikâyem de böyleydi – unutulmaz anılarım arasında yerini acısıyla tatlısıyla almış olan 15 bin euroluk bir dayak olarak...
Şendoğan Yazıcı 🏴 tweet media
Türkçe
4
13
87
15.1K
Şendoğan Yazıcı 🏴
telefon rehberimde en çok avukat numarası var. bunu ilk fark ettiğimde çok güldüm. devleti reddeden birinin devletin hukuk sistemiyle bu kadar haşır neşir olması komik bir şey aslında. trabzon'da başladı her şey. ktü'de ne zaman başımız belaya girse hiçbir ayrım yapmadan koşan ilk kişi sinan kutay'dı. ihd başkanıydı, hepimiz için oradaydı. sonra istanbul. gençliğin sesi, özgürlük dünyası. yirmi küsur yaşındayım, ceza davası üstüne ceza davası. şeref turgut, kamil tekin sürek, semih mutlu duruşmadan duruşmaya yanımda. bir gece aldılar beni. toros marka meşhur polis arabasıyla istanbul turu. aralıksız işkence. sonra eminönü emniyetine bıraktılar. şeref turgut geldi almaya. "yirmi dört saat dolmadı" dediler, bir saat bekletmek istediler. yirmi üçüncü saatti. şeref turgut polislerle kavga etti, beni çıkardı. o bir saat için kavga eden adamı unutmuyorsun. bu konu davalık oldu, davaya kamil abi girdi. ilk duruşmada alışkanlıktan sanık bölümüne yöneldim. kamil abi "bu tarafa, senin yerin bu kez burası" diye yanına aldı beni. polisler beraat etti. biz aihm'ye gittik, oradan mahkum ettirdik. özcan karakoç'a ne çok şey danışmışlığım vardır. ümit altaş'la hukukpolitik.com.tr'yi inşa ettik. savunmanın ötesinde bir şey ürettik. derken artvin. memlekete döndüm ama devletle problemim hiç bitmedi. cömert uygar erdem, en yakın arkadaşlarımdan, tüm davalarımı uzaktan takip etti. vicdani ret, asliye ceza, ağır ceza. bedrettin kalın artvin'de. ağır cezada ilk duruşmada on sekiz yıl istediler. ikincisinde üç yıl dört ay. üçüncüsünde avukat odasında strateji yapıyoruz. ben şunu söyleyeyim, sen bunu söyle. kesin ceza bekliyoruz. girdik. savcı beraatimi istedi. o an yüzümüze bakmak lazımdı. elif bekar hopa'da, her zaman yanımda olduğunu hissettirmiştir. ibrahim kaboğlu hocam, ahmet ergin, mehmedali barış beşli, tüm saçma sapan sorularıma muhatap olmuş, hiçbirini geri çevirmemişlerdir. ve adını sayamadığım nice arkadaşım. devleti reddediyorum. bunu hâlâ söylüyorum. ama devletle her başım belaya girdiğinde yanı başımda duran insanlar hep avukatlar oldu. hepinizin 5 nisan avukatlar günü kutlu olsun.
Şendoğan Yazıcı 🏴 tweet media
Türkçe
0
0
2
193
Şendoğan Yazıcı 🏴
yıllardır adaleti bir eziyet mekanizmasına çevirip, "tahliye" kararıyla sevindirdikleri insanları savcı itirazıyla cezaevi kapısından döndürerek, yaşam alanlarından koparılarak resmen psikolojik işkence yaptılar. #İBBDavası'nda umarım bu karanlık senaryo tekrarlanmaz. insanların sevincini kursağında bırakacağınız o rehin alma oyunlarına bu kez kalkışmayın...
Türkçe
0
0
3
105
Şendoğan Yazıcı 🏴
öpmek için kurumayı beklese keşke, nietzsche'nin bıyıklarına oje bulaşırsa kötü... :)
Şendoğan Yazıcı 🏴 tweet media
Türkçe
0
0
1
104
Şendoğan Yazıcı 🏴
Şendoğan Yazıcı 🏴@sendoganyz·
@cinci_han chatgpt'yi bırakalı neredeyse 6 ay oldu. claude ve gemini muhteşem ikili oldu... claude hiç böyle değil valla, çatır çatır eleştiriyor, yerden yere vuruyor yeminle... :)
Türkçe
1
0
1
103
SURREAL
SURREAL@Surrealhuman1·
@sendoganyz Bıdî bıdı yapma... Femdom içerik paylaş
Türkçe
1
0
1
136
Şendoğan Yazıcı 🏴
Şendoğan Yazıcı 🏴@sendoganyz·
alet çantası bizde... her şey bir iş merkezinin yönetimini devralmakla ve o bitmek bilmeyen, soğuk excell tablolarıyla boğuşmakla başladı. excell, modern bürokrasinin en yetkin silahıdır; insanları, emekleri ve yaşamsal ihtiyaçları cansız hücrelere hapseder. borçlar, alacaklar, muafiyetler o ızgaraların arasında insani bağlamından kopup pür birer rakama dönüşür. bu yabancılaşmayı kırıp sistemi değiştirmek istediğimizde karşımıza çıkan ilk şey, piyasanın bize dayattığı o meşhur kapalı kutu yönetim paketleri oldu. kendi mikro-toplumumuzu, bir iş merkezini, bir apartmanı idare edebilmek için dev teknoloji şirketlerine lisans adı altında haraç ödememiz bekleniyordu. bize "kullanıcı" rolü biçilmişti: edilgen birer tüketici. verimizi alıp, kurallarını kendilerinin yazdığı bir mekanizmanın içine sokmak istediler. "kodlara dokunamazsın, mantığı sorgulayamazsın; sadece aylık aidatını öde ve bu tuşa bas." insanın kendi yaşamını organize etme pratiğinin arsızca metalaştırılması. biz bu hazır paketleri reddedip alet çantasını elimize aldık. sadece bir yazılım geliştirmiyorduk; ihtiyaçlarımızdan doğan, şeffaf, esnek ve tamamen bizim kontrolümüzde bir sistem kuruyorduk. bir grafik tasarımcı olarak bu sürece müdahale etmek, başka bir cepheydi. kötü tasarım hiyerarşiktir. bilgiyi karmaşıklaştırır, saklar ve insanı kendi kullandığı araca yabancılaştırır. ekrandaki o sağa sola savrulmuş butonları hizaya sokmak, muafiyetleri ve borçları göz yormayan, net bir dille sunmak sadece estetik bir kaygı değildi. bilgiyi herkes için erişilebilir, müşterek bir zemine çekmekti. karmaşık dili yıkıp, onu insanın anlayabileceği yatay bir biçime kavuşturduk. bu sistemi yazarken mülkiyet ilişkisinin kendisine dokunamadık. ama yönetimi müşterekleştirdiğimizde, o dokunulmazlığın ne kadar keyfi olduğu da görünür hale geldi.
Şendoğan Yazıcı 🏴 tweet media
Türkçe
1
0
3
333
Şendoğan Yazıcı 🏴
Şendoğan Yazıcı 🏴@sendoganyz·
bir tarafta 453 milyonluk tapu kavgası, öbür tarafta ben: "kayıt bulunamamıştır." mal varlığı açıklamak cesaret istiyormuş bu ülkede. benimkini açıklamak da ayrı bir cesaret istiyor. savcılık isterse soruşturma açsın, 3 dakikada kapanır... :)
Şendoğan Yazıcı 🏴 tweet media
Türkçe
0
0
0
156
Şendoğan Yazıcı 🏴
Şendoğan Yazıcı 🏴@sendoganyz·
hiçbir devlet gerçeğin dostu olmadı. hiçbir iktidar hesap vermeyi gönüllü kabul etmedi. her zaman bir ismail arı'yı hapse atmaya, bir sesi kısmaya ihtiyaç duydular. çünkü devletler gerçeğin değil, rantın ve gücün bekçisidir. sakladıkları şey basit: kimin cebine ne girdiği, halkın parasının kimlerin sofrasına aktığı, yoksulluğun bir kader değil bir tercih olduğu. gazeteci bunu yazdığında devletin maskesi düşer. ve maskesi düşen iktidar, aynayı kırmak yerine aynayı tutan eli kırar. ismail arı'ya yapılan da tam olarak budur. ismail arı'yı bırakın, saçmalamayın!..
Şendoğan Yazıcı 🏴 tweet media
Türkçe
0
0
5
144
Nemesisblack🖤
Nemesisblack🖤@darknessfemme·
Evettt dilek tut sonra sana en yakım görünen desteyi seç ve yoruma yaz. Yorum yapanlara niyetliyorum sadece :) Saat 00.30 da cevaplar gelecek
Nemesisblack🖤 tweet media
Türkçe
17
0
44
2.5K
çingene bozo
çingene bozo@BlacktoGypsy·
Āg hamma-sko, mukāwama hamma-ski. Newroz pîroz bo. #NewrozPîrozBe
çingene bozo tweet media
Latviešu
55
47
1.3K
110K