Sınıf Savaşı

66 posts

Sınıf Savaşı banner
Sınıf Savaşı

Sınıf Savaşı

@snfsvs10

Küçük Bir Kıvılcımdan Bir Ateş Alevlenecek!

Katılım Nisan 2025
0 Takip Edilen2.8K Takipçiler
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
18 Mayıs, Türkiye devrimci hareketinin devrimci önderlerinden biri olan İbrahim Kaypakkaya’nın Diyarbakır zindanlarında işkenceyle katledilişinin yıldönümü. 1949’da Çorum’un Karakaya köyünde doğan Kaypakkaya, öğretmen okulunda okuduğu yıllardan itibaren dönemin toplumsal ve siyasal atmosferiyle ilgilenmeye başladı. 1960’ların sonunda yükselen işçi hareketleri, üniversite gençliğinin anti-emperyalist eylemleri ve dünya çapındaki devrimci mücadeleler onun siyasal şekillenişinde önemli rol oynadı. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okurken sosyalist fikirlerle daha yakından tanıştı ve kısa sürede öğrenci hareketinin içerisinde yer aldı. 1968’de Çapa Fikir Kulübü’nün kuruluşunda bulundu. O dönem üniversitelerde yükselen anti-emperyalist mücadelelerin içerisinde aktif şekilde yer aldı. ABD 6. Filosu’nun Türkiye’ye gelişine karşı yapılan protestolar sırasında yayımlanan bildiriler nedeniyle okuldan atıldı. Kaypakkaya’nın politikleşme süreci de tam olarak bu dönemde, sokaktaki mücadeleyle birlikte şekillendi. İlerleyen süreçte FKF, TİP ve MDD çizgisi içerisindeki tartışmalarda yer aldı; işçi direnişleri, köylü hareketleri ve sınıf mücadelesi üzerine yazılar yazdı. Özellikle Aydınlık ve Türk Solu çevresindeki faaliyetleri sırasında teorik tartışmaların içerisinde bulundu. Ancak onu döneminin birçok sosyalistinden ayıran nokta, hâkim anlayışlara yönelttiği sert eleştirilerdi. Kemalizme dair geliştirdiği çözümlemeler, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkına ilişkin görüşleri ve revizyonizme karşı tutumu nedeniyle farklı bir politik hatta yöneldi. 1972’de ayrıldığı TİİKP çizgisini revizyonist olarak eleştirdikten sonra TKP/ML’nin kurucu kadrosunda yer aldı. Dersim bölgesinde sürdürülen faaliyetlerde bulundu. Onun için teori yalnızca yazılarda kalan bir mesele değil; doğrudan pratiğin, direnişin ve mücadelenin parçasıydı. 24 Ocak 1973’te Vartinik’te yaşanan çatışmanın ardından yaralı olarak yakalandı. Günlerce dağda aç ve yaralı şekilde kaldıktan sonra gözaltına alındı. Soğuk ve yaraları nedeniyle ayak parmaklarının büyük kısmı kesildi. Ardından Diyarbakır Cezaevi’ne götürüldü ve burada aylar boyunca ağır işkencelere maruz bırakıldı. Tüm işkencelere rağmen ser verip sır vermemesi, boyun eğmemesi ve geri adım atmaması onu Türkiye devrimci tarihinde simge isimlerden biri hâline getirdi. 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır zindanında katledildiğinde henüz 24 yaşındaydı. Aradan geçen yıllara rağmen İbrahim Kaypakkaya; işkence karşısındaki direnişi, politik kararlılığı ve Türkiye sosyalist hareketi içerisinde yarattığı tartışmalarla hatırlanmaya devam ediyor. İşkenceyle susturulmak istendi, ama adı yıllardır direnişle birlikte anılıyor. 18 Mayıs’ta İbrahim Kaypakkaya’yı ve düşen tüm devrimcileri anıyoruz.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
13
65
1.2K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
Harlayan Bir Alev! Feliks Dzerjinski'nin ölümünün ardından Stalin'in veda konuşması. "Eski Leninci hassa alayı yine en iyi önderlerinden ve en iyi savaşçılarından birini yitirdi. Parti yine yeri doldurulmaz bir kayıp daha verdi. Şimdi insan tabutunun başında, Dzerjinski yoldaşın katettiği tüm yolu anımsadığında -hapishaneler, kürek cezası, sürgün, Karşı Devrimle Mücadelede Olağanüstü Komisyon, harap olmuş ulaşım sisteminin restorasyonu, genç sosyalist sanayinin inşaası- dur durak bilmez faaliyetle dolu bu yaşama bir tek sözcükle karakterize edip şöyle demek istiyor: Harlayan Bir Alev'e benziyordu. Ekim Devrimi, Dzerjinski’yi ağır bir görev -Karşı Devrimle Mücadelede Olağanüstü Komisyonu’nun yöneticiliği görevi verdi. Burjuvazi, proleter devrimin düşmanlarının darbelerini çelikten bir yumrukla savuşturan Dzerjinski adından daha nefret edilesi bir ad bilmiyordu. “Burjuvazinin korkulu rüyası” -O zamanlar Feliks Dzerjinski yoldaşa böyle deniyordu. … Dur durak nedir bilmez, en ağır işlerden çekinmez, zorluklara karşı cesaretle mücadele eder ve onları aşar; tüm gücünü, tüm enerjisini partinin ona emanet ettiği davanın hizmetine sunar ve onun coşkulu yaşam alevi, çalışmanın orta yerinde sadece proletaryanın çıkarlarını, komünizmin zaferini düşünen bir çalışmanın ortasında sönüverdi. Elveda Ekim Kahramanı! Elveda partinin sadık oğlu! Elveda partimizin birliğinin ve gücünün mimarı!”
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
1
18
79
2.8K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
Filistin topraklarının işgali üzerine kurulan İsrail, 15 Mayıs 1948 tarihinde ilan edildi. Filistinliler ise bu tarihi, Arapça’da “felaket” anlamına gelen Nakba olarak anıyor. Bu yıl, Filistin halklarının yurtsuzlaştırılmasının, zorla göçe maruz bırakılmasının ve mülteci haline getirilmesinin üzerinden 78 yıl geçti. 1948’de 750 binden fazla Filistinli topraklarından sürüldü; resmi kayıtlara geçen bu sayının gerçekte çok daha yüksek olduğu biliniyor. Filistinlilerin evlerine, köylerine ve şehirlerine el konulurken, halk kendi yurdunda mülteci konumuna itildi. İsrail, kuruluşundan bu yana yalnızca Filistin halklarına değil, bölgedeki diğer halklara karşı da saldırgan ve yayılmacı politikalar yürüttü. Filistinliler her yıl Nakba Günü’nde yaşananları unutturmamak, hafızayı canlı tutmak ve haklarını savunmak için dünyanın dört bir yanında eylemler düzenliyor; milyonlarca insan Filistin’le dayanışma için sokaklara çıkıyor.
Sınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
8
38
523
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
Lviv halkı, kentin Nazi işgalcilerinden kurtuluşunu kutluyor
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
4
45
678
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
13 Mayıs Fransa Genel Grevi| 1968 Fransa’sı, işçi sınıfı tarihinde önemli tarihsel kırılmaları barındırır. Bu kırılmalar yalnızca öğrenci isyanları ya da reform arayışlarıyla kalmayacak, kapitalist üretim ilişkilerinin içerisinde var olan sınıf çelişkilerinin keskinleşmesiyle işçi sınıfının iktidar provasına dönüşecekti. Öğrenci hareketinin dinamizmi ve işçi sınıfının devrimci rolünün kesiştiği bu tarihsel momentte ilk kıvılcım üniversitelerden çıktı. Başlangıçta eylemler, öğrencilerin yurt kurallarının esnetilmesi gibi basit taleplerinden başlasa da kısa sürede kapitalist eğitim sistemi ve Vietnam Savaşı’na karşı politik bir çizgiye evrildi. Eylemler kısa sürede Nanterre şehrinden Sorbonne şehrine kadar yayıldı. Sorbonne’da yapılan bir eylem polis tarafından bastırıldı ve üniversite kapatıldı. Bunun üzerine 10 Mayıs’ı 11 Mayıs’a bağlayan gecede öğrenciler sınıflarına dönmek isterken,polisin saldırılarına kaldırım taşlarıyla yanıt verdi.Sonrasında "Barikatlar Gecesi" diyeceğimiz destansı bir direniş ortaya çıktı. Birçok öğrenci yaralandı ve tutuklandı. Basın ve De Gaulle hükümeti olayı birkaç marjinalin işi diyerek baltalamaya çalışsa da uygulanan şiddet Fransa’da büyük bir yankı bulmuştu. Öğrenci hareketi toplumdaki öfkeyi politik bir krize dönüştürdü. Bu kriz, işçi sınıfının üretimden gelen gücüyle birleşince de Fransa’da hayat durdu. 13 Mayıs 1968’de sendikaların çağrısıyla polis şiddeti ve tutuklanan öğrencilerin serbest bırakılması talebiyle 1 günlük genel grev ve yürüyüşler düzenlendi. Paris’te yüz binlerce insan Cumhuriyet Meydanı’ndan Denfert-Rochereau Meydanı’na yürüdü. En ön saflarda ise sendika başkanlarıyla öğrenci hareketi liderleri beraber yürüyordu. İşçiler, De Gaulle rejimine karşı halk iktidarı sloganları atıyordu. Aynı gün öğrencilerin serbest bırakılacağı ve üniversitenin açılacağı duyuruldu. 14 Mayıs’ta ise sendikalar normal hayata dönüş çağrısı yaparken, haftalardır çalışma saatleri ve ücret kaybına karşı grevler yapan Nantes’daki Sud-Aviation uçak fabrikası işçileri, 13 Mayıs’ın getirdiği özgüvenle beraber işbaşı yapmayı reddettiler. Fabrikayı işgal edip fabrika müdürünü odasına kitleyen işçiler, Fransa’daki birçok fabrikayı etkilemiş, büyük fabrikalarda işgallerin başlamasına sebep olmuştu. Birkaç günde demiryolları, limanlar ve kamu hizmetleri tamamen durmuştu. Mayıs ayının 3. haftasına geldiğimizde Fransa, tarihin gördüğü en büyük, en kapsamlı genel greve ev sahipliği yaptı. Yaklaşık 10 milyon işçi iş bırakmıştı. Bu, o dönemki işgücünün üçte ikisine tekabül ediyordu. Ülkede üretim yavaşlamış, ulaşım durmuş, çoğu kamu hizmetine erişim azalmıştı. Üstelik fabrikalar işgal edilmiş, komünler oluşturulmuştu. İşçiler “Fabrikalar İşçilere!” sloganlarıyla iktidara yürüyor, mevcut devlet aygıtına karşı kendi öz örgütlenmelerini oluşturuyorlardı. Bazı yerlerde grev komiteleri kendi para birimlerini kullanmaya başlamıştı. Nantes gibi şehirlerde grev komitesi şehrin yönetimini almış, hatta çiftçilerle organize şekilde gıda dağıtımları yapmaya başlamıştı. Grev, sanayi işçileriyle sınırlı kalmamıştı. Her meslek grubundan greve destek vardı. Doktorlar hastaneleri, sanatçılar tiyatroları işgal ettiler. Akademisyenler, burjuva ideolojilerini sorgulayan paneller düzenlediler. Nantes’ta CSF fabrikası işçileri, polisin hareketlerini izlemek için telsiz üretmeye devam ettiler ve telsizleri direnişçilere dağıttılar. Üretim artık sermaye için değil, işçi sınıfı için yapılıyordu. 13 Mayıs’tan sonra öğrenciler Sorbonne Üniversitesini işgal etti. Halk Üniversitesi (Université Populaire) ilan edilen üniversite, işçilerin girişine 24 saat boyunca izin veriyor, işçiler öğrencilerle birlikte amfilerde devrim ve sosyalizm üzerine tartışıyordu. Fabrikada eşya-insana dönüşen, makinenin bir uzantısı olan işçiler amfilerde birer özneye dönüşüp yabancılaşmayı kırıyordu. Öğrenciler ise kampüsün dışındaki emek sömürüsünün en şiddetli haliyle karşılaşmıştı. Hareket, bu haliyle sınıf zemininde birleşmişti. Bu birlik, Fransız Komünist Partisi ve onun yönetimindeki CGT sendikalarıyla birlikte baltalanmaya çalışılacak, parti ve sendika bürokratları tarafından öğrenciler “radikal” ve “provokatör” ilan edilecek, öğrenciler fabrikalara sokulmayacaktı. Sendika, işçileri ekonomizme sürüklemeye çalışıyor, işçilerin devrimci taleplerine yüz çeviriyordu. Mayıs ayının sonunda De Gaulle hükümeti can çekişiyordu. Hükümet o kadar zayıflamıştı ki De Gaulle istifa etmeyi bile düşünmüştü. Ama bu tarihsel momentte burjuvazi, reformist CGT liderleriyle anlaşarak kendini kurtaracaktı. 25-27 Mayıs tarihlerinde Çalışma Bakanlığı’nda toplanan De Gaulle hükümeti ve CGT, asgari ücrette artış, çalışma saatlerinde azalma gibi sınırlı taleplerde anlaştılar. Haberi işçilere götüren sendikacılar işçiler tarafından yuhalandı. İşçiler “Halk Hükümeti” sloganları atıyordu. Sorun maaş zammı değil, fabrikaların ve ülkenin yönetimi olmuştu. 30 Mayıs'ta ise Elysee Sarayı'na düzenlenen yürüyüşe 500 bin kişi katıldı. Bundan bir gün önce ise De Gaulle kendi kabinesine dahi haber vermeden Almanya'daki Fransız Ordusu üssüne kaçmıştı. Burada ordunun kendi tarafında olduğunun garantisini alıp erken seçim çağrısında bulundu. Grevler son bulmazsa sıkıyönetim ilan edileceğini söyledi. Fransız Komünist Partisi ve CGT ise devrimci bir iktidar yerine De Gaulle hükümetinin erken seçim çağrısını halkın önüne kurtuluş olarak koydu. Sonrasında sendika bürokrasisi ve reformist oluşumlar yüzünden devrimci enerji zaman içinde sönümlendi. Reformizmi ve sendika bürokrasisini aşacak bir devrimci öncü olmadığından iktidar şansı kaybedildi. 1968 Mayıs’ı işçi sınıfının, ezilenlerin iktidar provasıdır. O gün Paris’te barikatlarda dövüşen gençliğin, fabrikaları işgal eden işçilerin iradesi bugün bize hâlâ yol gösteriyor.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
11
51
1.2K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
Soma Maden Katliamı| Bu düzen, yerin yüzlerce metre altında çalışan işçilere ölümü; patronlara ise kârı reva gördü. 13 Mayıs 2014’te Soma’da 301 madenci yaşamını yitirdi. Ancak Soma, yalnızca bir “maden kazası” değil; yıllardır sürdürülen özelleştirme politikalarının, denetimsizliğin, taşeronlaştırmanın ve işçi yaşamını maliyet kalemi olarak gören sermaye düzeninin sonucuydu. Türkiye’de madencilik sektörü Soma’dan çok önce de ağır çalışma koşulları ve iş cinayetleriyle gündeme geliyordu. Madenciler düşük ücretlere, uzun mesailere ve yetersiz güvenlik önlemlerine karşı defalarca ses çıkarmıştı. Soma’daki maden ocağı hakkında araştırma önergesi verilmiş, ancak faciadan yalnızca haftalar önce TBMM’de reddedilmişti. Aynı süreçte işletme, resmi makamlar tarafından “örnek maden” olarak gösteriliyordu. 13 Mayıs günü çıkan yangının ardından maden karbonmonoksit gazıyla doldu. Yüzlerce işçi yerin altında mahsur kaldı. Çoğu, çıkış yollarına ulaşamadan zehirlenerek hayatını kaybetti. Arkalarında parçalanmış aileler, babasız büyüyen çocuklar ve cevapsız bırakılmış yüzlerce soru kaldı. Katliamın ardından başlayan dava süreci ise Türkiye’de işçi ölümlerine karşı işleyen cezasızlık politikasının en görünür örneklerinden biri haline geldi. İlk aşamada sanıklar hakkında ağır suçlamalar gündeme gelse de yıllar içinde cezalar düşürüldü, birçok sanık tahliye edildi ya da beraat etti. Kamu görevlilerinin sorumluluğu büyük ölçüde yargı dışında bırakıldı. Bugün Soma’da 301 işçinin ölümünde sorumluluğu bulunan isimler tutuklu değil. Dava boyunca madenci ailelerinin avukatlığını üstlenen isimler arasında Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay da vardı. Soma’da 301 işçinin ölümünde sorumluluğu bulunan birçok isim yıllar içinde serbest bırakılırken; madenci ailelerinin adalet mücadelesinde yer alan, duruşma salonlarında işçilerin sesi olan avukatların bugün tutuklu olması, bu ülkede adaletin kimler için işlediğine dair en çarpıcı örneklerden biri olarak hafızalara kazınmaktadır. Aradan yıllar geçse de Soma hâlâ kapanmış bir yara değil. Çünkü Soma yalnızca geçmişte yaşanmış bir katliamın adı değil; bugün hâlâ madenlerde, fabrikalarda ve şantiyelerde güvencesiz koşullarda çalıştırılan işçilerin gerçeğidir. Her yeni iş cinayetinde, her denetimsizlikte Soma yeniden hatırlanmaktadır. 301 madencinin ardından yükselen adalet talebi ise yalnızca kaybedilen canlar için değil, işçi yaşamının sermaye karşısında değersiz görülmediği bir düzen özlemi için de sürmektedir. Bugün Soma’yı anmak, yalnızca yas tutmak değil; emeği, insan hayatını ve adaleti savunmaya devam etmektir.
Türkçe
0
11
32
531
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
James Connolly| İskoçya'da İrlandalı göçmen işçi bir ailede büyüyen Connolly, abisinin peşinden 20'li yaşlarında İskoçya Sosyalistler Federasyonu'na katıldı. Orada tanıştığı bir başka aslen İrlandalı sosyalistin yönlendirmesiyle Dublin'e yerleşti ve orada İrlanda Sosyalist Cumhuriyet Partisi'ni kurdu. Partinin çıkışında yazdığı yazıda İrlanda'nın kurtuluşunun yalnızca sosyalizm ile olabileceğini anlatıyordu: "Yarın İngiliz ordusunu İrlanda'dan kovulsa ve yeşil bayrak Dublin kalesine dikilse, sosyalist bir cumhuriyetin kurulması için çabalanmadığı sürece bu nafile olur. İngiltere hala İrlanda'ya hükmeder. Kapitalistleriyle, toprak sahipleriyle, finansörleriyle ve analarımızın gözyaşlarıyla, şehitlerimizin kanlarıyla kurdukları ticari ve bireyci kuruluş ağlarıyla hükmeder." Ulusal kurtuluşun ancak ve ancak sosyalizmle olabileceğini ısrarla söyleyen Connolly, sosyalist olmayan bir kurtuluş hareketine sert dille karşı çıkar: "İrlanda özgür olduktan sonra, der sosyalizme dokunmayan yurtsever, biz her sınıfı koruyacağız ve kiranı ödeyemezsen bugünkü gibi evinden atılırsın. Fakat seni evinden atanlar yeşil üniformalar giyecek ve armalarındaki arpın üstünde taç olmayacak ve ellerindeki kararın üstündeki damgada İrlanda Cumhuriyeti'nin arması olacak. Bunun için savaşılır mı? ... Dolayısıyla diyorum ki, bir sınıf olarak örgütlenip efendilerimizin karşısına çıkalım ve efendiliklerini yok edelim; örgütlenelim ki toplumsal hayat üzerinde tahakküm kurmalarını sağlayan siyasi güçlerini ellerinden alalım; örgütlenelim ki bizi köle gibi çalıştırdıkları topraklar ve atölyeler bizim olsun; örgütlenelim ki hayatımızdan sosyal yamyamlık kiri silinsin." Ulster Birlikçilerin (Unionist) silahlı gönüllü birlikleri kurmasına karşın, yurtseverlerin de aynısını yapabileceğini düşüne Connolly, İrlanda Yurttaş Ordusu'nu kurdu. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşına karşı İrlanda Tarafsızlık Ligasının başına geçti ve savaşa karşı aktif, gerekirse silahlı mücadele verilmesi gerektiğini savundu. İrlanda Cumhuriyetçiler Birliği de, ne kadar Connolly'nin ekonomik düşüncelerine katılmasalar da, savaşın İrlanda'nın kurtuluşu için bir fırsat olduğu konusunda Connolly ile ortaklaşıyordu. Paskalya Ayaklanmasını birlikte örgütlediler, fakat Connolly ayaklanmadan önce yoldaşlarına şunu da tembihledi: "Kazanırsak silahlarınızı bırakmayın, biz hem politik hem de ekonomik özgürlük için savaşacağız." Ayaklanma İngiliz ordusunun binlerce askeri Dublin'e yığmasıyla ve şehri bombalamasıyla bastırıldı ve Connolly ve diğer önderler katledildi ancak Connolly'nin anısı İrlanda halkının mücadelesine yön vermeye devam ediyor.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
6
28
658
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
Teófilo Stevenson | “Ben dürüst bir adamın palmiyelerin büyüdüğü yerden…” Teófilo Stevenson, 1952 yılında Küba’da dünyaya geldi. Henüz 9 yaşındayken bir boks salonuna gitmeye başladı ve burada eski boksör Herrera ile tanıştı. Herrera, onun yeteneğini görmüş ve yol göstericisi olmuştu. O yıllar, Küba Devrimi’nin henüz çok yeni olduğu dönemlerdi. 1962’de “Spor vatandaşların hakkıdır” politikasıyla profesyonel sporlar yasaklanmış, devlet spor alanındaki tüm imkânları halkın kullanımına açmıştı. Bu destek yalnızca söylemde kalmamış; Sovyetler Birliği’nden antrenörler getirilmiş, altyapı güçlendirilmişti. Stevenson da bu ortamda yetişti. Küba’da birçok kez ringe çıktı, madalyalar kazandı ve artık uluslararası sahneye çıkma zamanı gelmişti. 1972’de Münih Olimpiyatları’na katıldı. Dışarıdan bakıldığında yüz ifadesiyle sakin, naif ve kimseye zarar vermeyecek biri gibi görünüyordu. Ancak 1.96’lık boyuyla adeta bir devdi ve gong çaldığı anda bambaşka birine dönüşüyordu. Çeyrek finalde karşısında ABD’li Duane Bobick vardı. Bu eşleşme yalnızca sportif bir karşılaşma değildi; aynı zamanda politik anlamlar da taşıyordu. Stevenson o gün Bobick’in hakkından gelmişti. Gazeteci Tembra bu maçı şu sözlerle anlatmıştı: “O gün Teófilo onu harap etti. Onu kötü bir şekilde dövdü. Bobick’i harap ederken Amerikan propagandasını da harap etti.” Stevenson’ın yükselişi yalnızca sportif başarılarla sınırlı değildi. ABD’li organizatörler, onu para ve şöhretle kendi saflarına çekebileceklerini düşündüler. Hatta Muhammed Ali ile karşılaştırmak istediler. Ancak Stevenson, bu teklifleri reddetti. Kendisine sunulan 1milyon( bazı kaynaklarda 5 olduğu söyleniyor.) doları kabul etmeyerek “Milyonlarca Kübalının sevgisi, bir milyon dolardan daha değerlidir” demişti. Küba’nın ilerleyen yıllarda olimpiyatları boykot etmesi nedeniyle daha sınırlı şekilde ringe çıkabildi. Buna rağmen 1972, 1976 ve 1980 Olimpiyat Oyunları’nda altın madalya kazanarak tarihe geçti. Teófilo Stevenson yalnızca büyük bir boksör değildi. O, aynı zamanda Küba Devrimi’nin sembollerinden biri, yaratılmak istenen yeni insan modelinin temsilcilerinden biriydi. Uluslararası arenada rakiplerine indirdiği yumruklarla yalnızca sporcuları değil, kendi gözünde emperyalizmi de hedef aldı. Ülkesine bağlı duruşuyla tarihe kazındı.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
3
21
506
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
Fransız Cumhuriyetçi Takvimi| Yeni toplumun inşaası sürecinde geçmişin, "Ancien Régime"in, ve dolayısıyla feodalizmin bütün izlerini yok etmekte kararlı olan Fransız devriminin öncüleri, ölçüm birimlerinden bölge sınırlarına kadar birçok olguyu yeniden yaratmışlardı. Bunun bir ayağı da tabii Katolik Kilisesinin kontrolünde olan Gregoryen Takvimdi. Yeni bir takvim oluşturulması düşüncesi 1789'a dayansa da 1793 yılına kadar yeni takvimin tasarısı sürdü. Yeni takvim ancak 1793 yılında kabul edilebildi ve takvimin ilk günü olarak İlk Fransız Cumhuriyeti'nin ilk günü olan 22 Eylül 1792 seçildi. Artık takvimin ilk yılı İsa'nın doğumundan değil, Fransa halklarının feodalizme karşı zaferinden başlayacaktı. Takvim 30'ar güne sahip 12 ay, ve artık yıl olup olmadığına göre değişen 5 veya 6 yılsonu festival günlerinden oluşuyordu. Her ay 3 ongünlük haftaya bölünmüştü ve her 10. gün, decadi, tatil günü olarak belirlendi. Tatil gününün değiştirilmesi kiliseye bir başka bir vurgun olarak ayin günlerini tatil olmaktan çıkarıyordu. Takvimin 12 ayının isimleri sırasıyla şöyleydi: Vendémiaire Brumaire Frimaire Nivôse Pluviôse Ventôse Germinal Floréal Prairial Messidor Thermidor Fructidor 1793'te yürürlüğe giren takvim, Termidor ve Direktorya gericiliğinden sağlam çıkmış olsa da, Napolyon ve Katolik Kilisesi arasında 1801'de yapılan anlaşma sonucunda haftalar yeniden 7 günlük olmuş ve Pazar günü tatil gününe dönmüştü. 1805'te ise takvim tamamen yürürlükten kaldırıldı ve Fransa Gregoryen Takvim'e döndü. Ancak bu cumhuriyetçi takvimin son günü olmadı. 16 Floréal Yıl 79'da (6 Mayıs 1871), Paris Komünü Cumhuriyetçi takvime geri dönüş kararı alsa da, takvim yalnızca Komün'ün son günlerinde kullanıldı ve tarihin tozlu sayfalarına geri döndü. Fakat Cumhuriyetçi Takvim hala Fransız devrimine yapılan referanslarda kullanılmaya devam ediyor. Robespierre'in idamına varacak karşıdevrim Termidor, Napolyon'un konsüllüğünü ilan ettiği darbe ise 18 Brumaire olarak hatırlanmaya devam ediyor. Bir anlamda Fransız Devrimi'nin bu nispeten başarısız denemesi dahi devrimcilerin yeni toplum inşaasında geriye dönüp bakıldığında neredeyse düşünülemez olarak görünen toplumsal değişikliklerin ne kadar da cüretkar bir şekilde gerçekleştirildiğine dair bir tarihsel örnek olarak göze çarpıyor hala Fransız Cumhuriyetçi Takvimi.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
10
23
660
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
Ulrike Meinhof| 1976 yılında bugün, devrimci gazeteci, yazar ve Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) kurucularından Ulrike Meinhof, tutulduğu Stammheim Hapishanesi'nde ölümsüzleşti. 1934 yılında Oldenburg’da doğan Meinhof; Marburg ve Münster üniversitelerinde felsefe, sosyoloji, pedagoji ve Alman edebiyatı eğitimi aldı. 1960’lı yıllarda Batı Almanya solunun en tanınan gazetecilerinden biri hâline geldi. Özellikle konkret dergisindeki yazılarında emperyalizmi, kapitalist düzeni ve savaş politikalarını sert biçimde eleştirdi. Vietnam Savaşı’na karşı yürütülen kampanyalarda aktif rol aldı; öğrenci hareketleri, anti-faşist mücadele ve politik mahkûmlarla dayanışma çalışmalarında yer aldı. 1968 sonrası Batı Almanya’da yükselen devlet baskısı, polis şiddeti ve muhalefetin bastırılması, Meinhof’un parlamenter mücadeleye olan inancını zayıflattı. Andreas Baader’in hapishaneden kaçırılmasına katıldı ve ardından RAF’ın kuruluş sürecinde yer aldı. Yazdığı bildiriler ve politik metinlerle örgütün teorik hattının şekillenmesinde etkili oldu. 1972’de yakalanmasının ardından ağır tecrit koşullarında tutuldu. 9 Mayıs 1976’da hücresinde asılı halde bulundu. Batı Alman devleti olayı “intihar” olarak açıklasa da, yıllar boyunca birçok kişi bunun politik bir cinayet olduğunu savundu. Ulrike Meinhof, bugün hâlâ Avrupa devrimci hareketleri, devlet baskısı ve politik direniş tartışmalarının en çarpıcı figürlerinden biri olarak anılıyor. “Gönüllü köleler özgür olmak isteyenlerden nefret ederler” Ulrike Meinhof
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
17
78
2.2K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
“Kahraman Kızıl Ordumuza şan olsun; yurdumuzun bağımsızlığını savunan ve düşman üzerinde zafer kazanan ordumuza şan olsun!”
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
5
50
742
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
Çağımızın temel olgusunu da, işçileri burjuvazinin çoban değneği altına almak amacıyla onları alıklaştıran, beyinsizleştiren ve birliklerini bozan militan burjuva milliyetçiliği oluşturuyor. - Vladimir İlyiç Lenin / Ulusal Siyaset ve Proleter Enternasyonalizm Sorunları
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
7
42
1.1K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
Bugün, faşist Nazi Almanyası’nın yıkıldığı gün. Şan olsun Kızıl Ordu’ya!
Türkçe
33
180
1.1K
44.4K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
İbrahim Gökçek| Bugün, İbrahim Gökçek’in aramızdan ayrılışının yıldönümü. Kayseri’den çıkıp milyonların hafızasına kazınan türkülere sesiyle ve emeğiyle dokunan Gökçek, yıllarca Grup Yorum içerisinde bas gitarist ve bağlamacı olarak yer aldı. Ancak onu yalnızca müziğiyle anmak eksik kalır. O, aynı zamanda baskılara, yasaklara ve susturulmaya karşı direnişiyle de hafızalarda yer etti. 2019 yılında başlayan ölüm orucu sürecinde; Grup Yorum üzerindeki konser yasaklarının kaldırılması, İdil Kültür Merkezi baskınlarının son bulması, tutuklu grup üyelerinin serbest bırakılması ve haklarında açılan davaların düşürülmesi gibi talepler dile getirildi. Günler ilerledikçe bedeni zayıflasa da geri adım atmadı. Ölüm orucunun 323. gününde eylemini sonlandırdığını açıklasa da, yaşadığı ağır sağlık sorunları nedeniyle 7 Mayıs 2020’de hayatını kaybetti. Ardından yaşananlar da en az yaşamı kadar hafızalara kazındı. Cenazesine yönelik müdahaleler, polis ablukaları, mezarına dönük tehditler ve tüm bu gerilim; bu ülkede sanatın, muhalefetin ve hafızanın nasıl bir mücadele alanı hâline geldiğini bir kez daha gösterdi. Bugün onu anarken geriye yalnızca bir isim değil; yarım kalmış türküler, milyonların ezberindeki şarkılar ve direnişin sesi kalıyor. “Toprağa hayat verir sevdamızın bereketi Seni ölecek kadar çok sevdik yurdum Dinsin artık gözünün yaşı...”
Sınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
21
108
4.1K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
1 Mayıs eylemlerinde Kolombiya'nın başkenti Bogotá’dan bir görsel
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
3
24
548
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs10·
6 Mayıs 1972| Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 54 yıl önce bugün darağacında ölümsüzleşti. Deniz'lerin mücadelesini anlatmak için elbette dünyada ve Türkiye’de, farklı seyretse de, 1968 yılında gelişen geniş eylemlilikleri ve Türkiye’de oluşan öğrenci hareketinin devrimci bir çizgiye evrilişini ele almak gerekir. Yılın başında Amerika’da ABD devletinin Vietnam’a saldırısına son vermesi adına başlayan ve genellikle “Yeni Sol” fikirlerinden etkilenen gençlik hareketinin başını çektiği eylemler birçok ülkeye yayıldı. Fransa Mayıs ayında üniversite işgalleriyle başlayan gençlik eylemlerin işçi sınıfının desteğini de arkasına almasıyla Mayıs 68 olarak adlandırılan geniş eylemliklere sahne oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle olayların zirve noktasında adeta ülkeden kaçmasına rağmen eylemlikler, erken seçim kararı ve De Gaulle’ün eylemcileri eylemler son bulmazsa Paris’te sıkıyönetim ilan etmekle tehdit etmesinin ardından son buldu. Gençlik hareketi Amerika ve Avrupa’da ne kadar geniş kitlelere hitap etmeyi başarsa da, militan mücadelenin eksikliği, Avrupa’da 68 hareketinin sönümlenmesine neden oldu. Avrupa’nın aksine Batı Marksizminin izlerini taşımayan Türkiye gençlik hareketinin öncülük ettiği 68 eylemleri farklı bir seyir izledi. Önceki seneye dayanan 6. Filo karşıtı eylemler, bir yandan savaş karşıtı yönüyle benzerlik gösterse de ilerleyen sürecin daha açık halde gösterdiği şekilde Türkiye’de gençlik hareketinin anti-emperyalist mücadelesinin ilk adımlarını attı. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun DEV-GENÇ’e dönüştüğü süreç ile daha da güçlenmiş olan gençliğin anti-emperyalist mücadeledeki tutumu, diğer bir yanıyla da TİP reformizmine karşı bir duruşu da gösterdi. Bu süreçte DEV-GENÇ üyesi olan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve arkadaşları Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunun (THKO) kuruluşuyla emperyalizme, reformizme ve toplumsal muhalefet, ve sosyalist harekette dahi, içinde yaygın kendi özgücüne güvenmeyen, arayışını Türkiye işçi sınıfındansa orduya yönelten cuntacılığa karşı duruşlarını açıkça ortaya koydular. Hüseyin İnan'ın kaleme aldığı Türkiye Devriminin Yolu broşüründe bu duruşlarının gerekçeleri açıklanmıştır. Bir diğer yandansa Filistin’e giderek askeri eğitim almaları hem enternasyonel perspektiflerini hem de hakim düzene karşı silahlı mücadele yolunda kararlılıklarını da göstermektedir. Deniz’ler, 71 Kopuşu’nun ilk kurşununu atarak Türkiye Devrimci Hareketine önemli katkıda bulunmuş ve oligarşinin gözünde affedilmez bir suç işlemişlerdir. Onların mücadelesi her daim Türkiye Devrimci Hareketi’nin mücadelesinde yaşayacak.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
2
13
51
916