Kemal Büyükyüksel@KBuyukyuksel
Devasa ve müthiş bir yeni çalışma. Demokrasi gerçekten sadece Antik Yunan ve Roma'ya mı ait yoksa dünyada toplumlarda farklı yerlerde ve zamanlarda tekrar tekrar ortaya çıkan bir yönetim biçimi mi? Araştırmacılar 31 farklı siyasi toplumu (toplam 40 örnek) incelemiş bunun için. ++
Bunu basitçe yazılı metinleri inceleyek de yapmamışlar, arkeolojik verilerle inşa etmişler. Yani şehirlerin planı, kamusal alanların büyüklüğü, sarayların konumu hatta mezar ritüelleri bile kim karar veriyordu ve kim dahil ediliyordu sorusuna veri sağlamış araştırmacılar için. Çok yaratıcı bir yöntem.
Yaptıkları en önemli ilk şey demokrasiyi seçimlere indirgememek. Onun yerine iki temel boyut üzerinden gidiyorlar. İlki gücün ne kadar merkezileştiği, ikincisi de toplumun ne kadarının karar alma süreçlerine dahil olduğu. Bu iki boyutu ölçmek için oldukça somut göstergeler kullanmışlar. Mesela kararlar tek bir sarayda mı alınıyor, yoksa farklı ve daha erişilebilir mekanlara mı yayılıyor? Büyük bir merkezi saray var mı ve sıradan evlere göre ne kadar büyük? Kamusal meydanlar geniş ve herkese açık mı, yoksa sınırlı ve kontrol altında mı? Yazıtlar ve sanat eserleri bir hükümdarı mı yüceltiyor, yoksa daha kolektif bir düzeni mi yansıtıyor? Bu tür göstergeler bir araya getirilerek her toplum için bir otokrasi indeksi oluşturmuşlar.
Makaledeki somut karşılaştırmalardan biri bu farkı çok net göstermiş. Mesela Atina'da karar alma mekanları daha açık, kolektif tartışmaya uygun alanlarken, Tikal'deki merkezi akropol kompleksi daha kapalı, saray ve elit mekanlarına odaklı bir yapıya sahip. Bu tür mekansal farkların karar alma süreçlerinin ne kadar paylaşıldığını doğrudan yansıttığını belirtiyorlar. Benzer şekilde bazı toplumlarda devasa, izole saraylar ve hanedan anıtları görülürken, diğerlerinde daha dağınık ve erişilebilir kamusal yapılar öne çıkıyor.
Makalenin kapsadığı örnekler de bu çeşitliliği çok somut biçimde göstermiş. Çalışmada yer alan toplumlar arasında yalnızca Atina ve Roma yok. İrokua Konfederasyonu (Kuzey Amerika), Teotihuacan (Meksika), Tlaxcallan, Mohenjo-daro ve Dholavira (İndus Vadisi), bazı Orta Amerika şehirleri ve hatta Ortaçağ Avrupa'sındaki bazı şehir devletleri de daha kolektif, yani daha demokratik sayılabilecek örnekler arasında yer alıyor. Buna karşılık aynı coğrafyalarda, hatta bazen aynı dönemlerde, Tikal, Anyang ya da Angkor gibi daha merkezi ve hiyerarşik yapılar da mevcut. Yani mesele Batı ve diğerleri gibi bir ayrım değil. Aynı dünyada benzer işlevleri gören farklı kurumsal yollar birlikte varlar.
Araştırma uzun süredir sosyal bilimlerde kabul gören, toplum büyüdükçe ve karmaşıklaştıkça yönetim daha otoriter olur, varsayımının verilerle desteklenmediğini bulmuş. Nüfus büyüklüğü ile otoriterlik arasında çok zayıf bir ilişki var. Aynı şekilde coğrafya da belirleyici değil. Avrupa, Asya ve Amerika arasında sistematik bir fark çıkmıyor. Hatta daha çarpıcı olanı, aynı toplum bile zaman içinde farklı yönetim biçimlerine kayabiliyor. Roma'nın cumhuriyetten imparatorluğa geçişi bunun klasik bir örneği çünkü seçilmiş pozisyonların yerini imparatora bağlı elitler alıyor ve kamusal alanlar giderek saray çevresine çekiliyor.
Peki bu farklılıkları gerçekten ne açıklıyor? İktidarın nasıl finanse edildiği. Çalışmanın en güçlü çıkarımı bu. Eğer bir yönetim vergiler, yerel üretim ya da emek yükümlülükleri üzerinden toplumun geniş kesimlerine dayanıyorsa, bu insanlar doğal olarak söz hakkı talep edebiliyor. Vergi veren, üretime katılan, pazara dahil olan kesimler yönetim üzerinde baskı ve müzakere gücü kazanıyor. Buna karşılık yönetim dış kaynaklara dayanıyorsa (madenler, uzun mesafe ticaret yolları, savaş ganimetleri, köle emeği vs.) bu kaynaklar daha kolay tek elde toplanabildiği için yöneticilerin topluma hesap verme ihtiyacı azalıyor ve güç daha rahat merkezileşiyor. Makalede bu ilişki bayağı güçlü bir korelasyonla gösterilmiş.
Burada önemli bir detay daha var. Makale sadece dış kaynaklar otokrasi yaratır deyip geçmemiş, aynı zamanda bunun nedenini de açıklamış. Dış kaynaklara dayanan bir iktidarın toplumla pazarlık yapma ihtiyacı azalıyor. Buna karşılık iç kaynaklara dayanan sistemlerde vergi toplamak, emeği organize etmek ve üretimi sürdürmek sürekli bir müzakere gerektiriyor. Bu da yönetenlerle yönetilenler arasında bir tür karşılıklı bağımlılık yaratıyor. Yani demokrasi bir iyi niyet meselesinden ziyade yapısal bir zorunluluk haline gelebiliyor.
Bu ekonomik yapı da yönetimin diğer boyutlarına doğrudan yansıyor diyorlar. Mesela otoriter sistemlerde bürokrasi genellikle patrimonyal, yani görevler liyakatten çok sadakat ve kişisel bağlar üzerinden dağıtılıyor. Buna karşılık daha kolektif sistemlerde bürokrasi daha kurallı ve yetkinliğe dayalı, yani meritokratik oluyor. Aynı şey ritüellerde de gözlemlenmiş. Makale Anyang gibi yerlerde hükümdarların gücünü pekiştiren, insan kurbanlarıyla birlikte yapılan görkemli törenleri örnek verirken, Teotihuacan ya da Mohenjo-daro gibi yerlerde daha geniş katılımlı, toplumsal birlik ve düzeni pekiştiren ritüellerin öne çıktığını göstermiş.
Eşitsizlik de bu tabloya eklenen kritik bir faktör. Ev büyüklüklerinden mezar eşyalarına kadar farklı göstergeler kullanılarak ölçülen ekonomik eşitsizlik, güç yoğunlaşmasıyla birlikte net biçimde artma eğilimi gösteriyor. Yani siyasi güçle birlikte maddi kaynaklar da aynı doğrultuda toplanıyor. Ama makale eşitsizlikle ilgili ince bir ayrım da yapmış. Güç yoğunlaşması ile ekonomik eşitsizlik arasında güçlü bir ilişki var, ama katılım ile eşitsizlik arasındaki ilişki daha zayıf bulunmuş. Yani bir toplumda belirli düzeyde katılım mekanizmaları olabilir ama bu her zaman düşük eşitsizlik anlamına gelmeyebiliyor. Yani demokrasi tek boyutlu bir şey değil. Farklı bileşenlerinin farklı sonuçlar üretebildiğini görmek mümkün.
Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan resim gayet net. Demokrasi belirli bir coğrafyadan yayılmış bir model değil. Daha çok, belirli koşullar altında farklı toplumlarda tekrar tekrar ortaya çıkan bir toplumsal düzen biçimi. Güç geniş bir toplumsal tabana dayanıyorsa paylaşılma eğilimi artıyor, dar ve kontrol edilebilir kaynaklara dayanıyorsa yoğunlaşma eğilimi güçleniyor. Bu da meseleyi kültür ya da medeniyet tartışmasından çıkarıp daha somut bir soruya indirebilir bizim için. Hangi koşullar gücün paylaşılmasını mümkün ya da zorunlu kılıyor?
Belki de çalışmanın en çarpıcı sonucu, tarımın ortaya çıkışının, nüfusun büyümesinin ya da toplumların karmaşıklaşmasının otomatik olarak otoriterliği üretmediği. Hatta makale bu klasik evrimci anlatının verilerle neredeyse hiç desteklenmediğini göstermiş. Yani siyasi yapılar büyüdükçe güç tek elde toplanır fikri uzun süre varsayım olarak kabul edilse de sistematik karşılaştırmayla test edilmemiş bir anlatı olabilir.
Çalışma sadece geçmişe yeni bir gözle bakmanın yolunu sunmamış bundan dolayı. Aynı zamanda bugüne dair de oldukça doğrudan bir şey söylüyor. Demokrasi kalıcı bir kazanım değil. Tarihte ortaya çıkabildiği gibi, koşullar değiştiğinde geri çekilmesi de gayet mümkün. Bir medeniyete veya topluma ait değil. Farklı yerlerde farklı koşullarda, kurumsal yapısı tümüyle aynı şekilde olmasa da ortaya çıkan bir toplumsal düzen ve ilişkiler bütünü. Bu yüzden demokrasiye bir medeniyet ürünü gibi bakmak yerine, onu farklı koşullar altında tekrar tekrar ortaya çıkan bir örgütlenme biçimi olarak düşünmek daha açıklayıcı olabilir. Aynı tür insan toplulukları, farklı maddi ve kurumsal düzenekler içinde çok farklı siyasal sonuçlar üretebiliyor.