Sabitlenmiş Tweet

Mt rewatch atarken seri hakkında düşündüklerimin bir kısmını yazdım, okumaya üşenmeyecek ve okuyacak arkadaşlara şimdiden teşekkürler okumayacak olanlara da teşekkürler
Bu sıralar yeni sezon geldiği için Mushoku Tensei'ye tekrar rewatch atmaya karar vermiştim ve kendi kendime bir soru sordum: "Ben bu seriyi neden bu kadar seviyorum ve neden bana diğer animeler gibi hissettirmiyor?" Biraz düşündükten sonra cevabın sadece hikâyede, dövüşlerde veya dünya inşasında olmadığını fark ettim. Asıl cevap karakterlerde. Ama burada sadece "karakterler iyi yazılmış" gibi genel bir şeyden bahsetmiyorum. Mushoku Tensei'deki karakterler gerçekten yaşamış insanlar gibi hissettiriyor. Onların korkuları, travmaları, minnettarlıkları, önyargıları, kırgınlıkları ve sevgileri tek bir arc içinde başlayıp bitmiyor. Yaşadıkları her şey, sonraki hayatlarına taşınıyor.
Birçok animede karakter ilişkileri belirli dönüm noktaları üzerinden ilerliyor. İki karakterin arasının bozulması için genellikle çok büyük bir olay gerekiyor. Birisi diğerine ihanet ediyor, sırtından vuruyor, büyük bir yalan söylüyor ya da geri dönüşü zor bir hata yapıyor. Aynı şekilde barışmaları da büyük bir konuşma veya dramatik bir olayla gerçekleşiyor. Sonrasında ise ilişki yeni haline sabitleniyor ve çoğunlukla bir daha değişmiyor. Bir karakter artık iyiyse hep iyi kalıyor. İki karakter barıştıysa bir daha araları bozulmuyor. Bozulsa bile bu genelde çok dramatik, çok büyük ve çok kalıcı bir kırılma oluyor.
Mushoku Tensei'de ise ilişkiler çok daha farklı işleniyor. Burada bahsettiğim şey karakterlerin sadece kavga edip küsmesi değil. Daha çok gerçek hayatta gördüğümüz ilişki dinamiklerinden bahsediyorum. Gerçek hayatta insanlar birbirleriyle sürekli büyük olaylar yaşamazlar. Çoğu zaman ilişkileri değiştiren şey küçük sürtüşmelerdir. Bir konuda anlaşamazsın, bir davranış seni rahatsız eder, karşındaki insanı biraz daha iyi tanırsın, ona biraz daha saygı duymaya başlarsın ya da biraz daha uzaklaşırsın. Bunların hiçbiri tek başına ilişkiyi tamamen değiştirmez ama zamanla birikir ve insanların birbirleri hakkındaki düşüncelerini etkiler.
Mushoku Tensei'de karakter ilişkileri tam olarak böyle ilerliyor. Karakterler birbirlerini sevmeye başladıktan sonra o sevgi sabit kalmıyor. Birbirlerine güvenmeye başladıktan sonra o güven sonsuza kadar aynı seviyede devam etmiyor. Birbirleri hakkındaki düşünceleri sürekli değişiyor, güncelleniyor ve yaşadıkları her yeni olaydan etkileniyor. İnsanlar birbirlerini tek bir olayla sevmez veya tek bir olayla tamamen tanımazlar. Yıllar boyunca yaşadıkları yüzlerce küçük olayın toplamı üzerinden birbirleri hakkında fikir oluştururlar. Mushoku Tensei'nin diğer animelerden ayrıldığı nokta da tam olarak bu. Karakter ilişkileri sadece büyük olaylarla değil, büyük olayların yanında biriken yüzlerce küçük etkileşimle şekilleniyor.
Bunun en iyi örneklerinden biri Paul ve Rudeus ilişkisi. Serinin başında bile ilişkileri mükemmel değil. Rudeus babasını seviyor ama onu kusursuz görmüyor. Paul de Rudeus'u seviyor ama onu anlamakta çoğu zaman zorlanıyor. Sylphie meselesinde bile aralarında bir anlaşmazlık yaşanıyor. Daha hikâyenin başında bize şunu gösteriyor: Bunlar birbirini seven ama her konuda aynı düşünmeyen iki insan. Sonra Teleport Felaketi geliyor ve yıllar sonra karşılaştıklarında normal bir hikâyede beklenen şey duygusal bir baba-oğul kavuşması olurdu. Ama Mushoku Tensei bunu yapmıyor. Paul ve Rudeus birbirlerine giriyorlar.( Hatta Paulun Rudeusa, çocukluğundan itibaren ara ara, zenithin olayında, rudeusla şeytan kıtasında tekrardan karşılaştıklarında, çocukluğunda gidip ona kızdığı zaman ve onların dövüşürkenki minik diyaloglarında bile paulun rudeus'u oğlu olarak sevse de, kendi çocukluğuyla ya da gençliğiyle karşılaştırıp içten içe istemsiz bir kin biriktirdiğini de anlıyoruz. bu olay zaten şeytan kıtasında direkt paulun kendi dediği bir şey. Bebekliğinden itibaren Rudeusta biriktirdiği bazen kıskançlık, bazen çocuk gibi davranmadığı için kendi babalığını zedelemesi vs gibi olaylardan dolayı Paul Rudeus'un aslında hiçbir suçu ve etkisi olamayacağı konularda bile ona kendi kafasında sorumluluklar ekliyor. Rudeus hiçbir zorluk yaşamadı diye bu kadar kudurmasının nedeni de bu. Çünkü mental olarak yine yenildi. Rudeus orada aşırı yaralansaydı, daha da rahatlamış olacaktı belki. Dediğim gibi bunların hepsini kendisi de diyor zaten. )
Çünkü ikisi de farklı şeyler yaşamış durumda. Rudeus ölüm kalım mücadelesi vererek kıtalar aşmış. Paul ise ailesinin büyük kısmını kaybetmiş, aylardır insanları arayan, suçluluk ve çaresizlik içinde yıpranmış bir adam haline gelmiş. Rudeus kendi yaşadıklarının görülmediğini düşünüyor. Paul ise oğlunun ailesinin geri kalanını umursamadığını düşünüyor. Ve en önemlisi, ikisi de tamamen haksız değil. Mushoku Tensei'nin güçlü tarafı da burada. Karakter çatışmalarını "biri haklı biri haksız" şeklinde yazmıyor. İki taraf da kendi acısının içinden bakıyor.
Daha sonra barışıyorlar ama bu barışma diğer animelerdeki gibi her şeyi sıfırlamıyor. Birbirlerini daha iyi anlamaya başlıyorlar. Daha olgun bir ilişki kuruyorlar. Ama bu, bir daha asla anlaşmazlık yaşamayacakları anlamına gelmiyor. Zenith bulunduğunda yine farklı bakıyorlar. Paul için bu, sevdiği kadının eski haline dönememesiyle yüzleşmek demek. Rudeus ise annesinin en azından hayatta olmasına odaklanıyor. İkisi aynı olaya bakıyor ama aynı şeyi hissetmiyorlar. Çünkü birbirlerini sevmeleri, her konuda aynı düşünmeleri anlamına gelmiyor. Bu bana her zaman gerçek bir baba-oğul ilişkisi gibi geldi.
Aynı durum Norn ile olan ilişkide de var. Norn'un Rudeus'a bakışı tek bir olayla düzelmiyor. Başta onda korku, önyargı ve mesafe var. Zamanla bazı şeyleri görüyor, bazı şeyleri anlıyor, Rudeus'a karşı bakışı değişiyor. Ama bu değişim de dümdüz ilerlemiyor. Bazen iyileşiyor, bazen tekrar geriliyor, bazen yine sürtüşmeler oluyor. Çünkü gerçek hayatta da birine karşı olan kırgınlığın tek bir konuşmayla tamamen yok olmaz. İnsan birini tanıdıkça, onunla yaşadıkça, bazen ona yaklaşır bazen uzaklaşır. (karakter dinamiklerinin birbiriyle olan ufak detaylarının hepsinin detayını verirsem hiç zaman yetmez o yüzden burada bırakıyorum bi tık özet gibi oldu, novelden de çok örnek vermedim bilerek. )
Serinin en sevdiğim taraflarından biri de karakterlerin geçmişlerini asla unutmaması. Bir olay yaşanıyor ve sonraki bölüm silinmiyor. Bir travma yaşanıyor ve sonraki arc yok olmuyor. Bir iyilik yapılıyor ve sadece o anlık dramatik etki için kullanılmıyor. Karakterler yaşadıkları şeyleri hayatlarının sonuna kadar taşıyorlar. Mesela Lilia'nın Rudeus'a duyduğu minnettarlık yıllarca sürüyor. Roxy'nin Rudeus'u çocukluğunda korkularından kurtarmasının etkisi novelin sonlarına kadar hissediliyor.
Bunun daha küçük ama çok etkili örneklerinden biri Norn'un Superd korkusu. Çocukken Zenith'in Superd ırkı hakkında anlattığı hikâyeleri dinlediği küçücük bir sahne var. Belki 5-10 saniye sürüyor. İlk izlediğinde çoğu kişi önemsemiyor bile. Ama yıllar sonra Norn gerçek bir Superd gördüğünde diğer karakterlere oranla çoook daha fazla tepki vererek korkudan adeta donup kalıyor. İlk bakışta bunun karakterin doğal bir özelliği olduğu düşünülebilir. Ama aslında değil. Bu tepkinin sebebi yıllar önce gördüğümüz o küçücük sahne. Mushoku Tensei'de karakterler durduk yere yeni özellikler kazanmıyor. Geçmişte öğrendikleri şeylere uygun davranıyorlar. Bir davranışın sebebi bazen o bölümde değil, yıllar önce gördüğümüz birkaç saniyelik bir sahnede saklı oluyor.
Rudeusun ne kadar mükemmel yazılmışlığa sahip bir karakter olduğu yeteneklerine kadar uzanıyor. Mesela Rudeus'un kılıç konusunda hiçbir zaman gerçekten olağanüstü bir seviyeye ulaşamaması. İlk bakışta bunun sebebi sadece yetenek eksikliği gibi görünüyor. Ama ilk sezonda Ghislaine'in eğitim sırasında ona söylediği bir şey var: "Rakibinin ne düşüneceğini anlamaya çalış." Bunu birkaç kez tekrar ediyor. İlk duyduğumuzda sıradan bir eğitim tavsiyesi gibi geliyor. Ama aslında Rudeus'un bütün karakteriyle bağlantılı. Çünkü Rudeus insanların ne düşündüğünü ve ne hissettiğini anlamakta hayatı boyunca zorlanan bir insan.
Paul ile yaşadığı sorunların büyük kısmı bundan kaynaklanıyor. Eris'in ayrılışını yanlış yorumlaması bundan kaynaklanıyor. Norn'u anlamakta zorlanması bundan kaynaklanıyor. Rudeus zeki biri ama insanları sezgisel olarak okumakta iyi değil. Yakın dövüşte ise rakibin ne yapacağını sezmek, onun düşünce yapısını okumak ve bir sonraki hamleyi tahmin etmek gerekiyor. Rudeus'un eksik olduğu nokta da tam olarak bu olabilir. Teknikleri ya da fiziksel kapasitesi tek başına sorun değil. Sorun, karşısındaki insanın ne yapacağını içgüdüsel olarak okuyamaması.
Sonra şeytanın gözünü alıyor ve bir anda yakın dövüş seviyesi ciddi şekilde yükseliyor. Çünkü artık rakibinin ne yapacağını tahmin etmek zorunda değil. Doğrudan görebiliyor. Yani eksik olduğu kısmı dışarıdan tamamlıyor. Bu yüzden bana göre Rudeus'un kılıçtaki sınırı sadece fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik. Mushoku Tensei burada bile karakterin savaş tarzını onun kişiliğiyle ilişkilendiriyor.
Benzer bir durumu şifa büyülerinde de görüyoruz. Rudeus neredeyse bütün büyü türlerinde sözsüz büyü kullanabilirken şifa büyülerinde bunu başaramıyor. Üstelik yatkınlığı da var. Annesi Zenith güçlü bir şifacı. Rudeus'un büyü yeteneği zaten tartışılmaz. Buna rağmen hiçbir zaman bu alanda gerçekten öne çıkamıyor. Sylphy'nin başarabildiği şeyleri onun başaramadığını görüyoruz. Ve bu sadece benim yorumum değil; seride bunun mekanik bir açıklaması da veriliyor. Şifa büyüleri element büyüleri gibi çalışmıyor. Hedefin bedenindeki durumu hissetmeyi gerektiriyor.
Bu açıklama bence Rudeus'un karakteriyle çok güçlü bir şekilde birleşiyor. Çünkü Rudeus'un en büyük eksiklerinden biri başkalarının durumunu, acısını ve duygularını tam anlamıyla hissedebilmek. Element büyülerinde hayal gücü, bilgi ve kontrol ön plana çıkarken Rudeus zaten burada inanılmaz güçlü. Ama şifa büyüsü başka bir şey istiyor. Karşı tarafın bedenini, durumunu, acısını hissetmeyi istiyor. Rudeus'un zayıf olduğu yer de tam olarak burası. Bu yüzden onun şifa büyülerindeki yetersizliği bana rastgele bir güç dengesi tercihi gibi gelmiyor. Karakterin psikolojik eksikliğinin büyü sistemine yansıması gibi geliyor. Burada Rudeusun ne kadar detaylı yazılan bir karakter olmasıyla alakalı yazdığım ufak bir şeydi. gelecekte sadece rudeusla alakalı bu tüm yazı kadar uzun bir yazı yazmayı planlıyorum.
İşte Mushoku Tensei'yi benim gözümde özel yapan şey bu. Karakterlerin güçlü ve zayıf yönleri sadece savaş sistemi için dağıtılmış mekanikler gibi durmuyor. Kişilikleriyle, geçmişleriyle, travmalarıyla ve dünyayı algılama biçimleriyle bağlantılı hissettiriyor. Bir karakterin korkusu, minnettarlığı, başarısızlığı veya yeteneği çoğu zaman geçmişte yaşadığı şeylerle açıklanıyor. Bazen bu açıklama çok büyük bir olayla geliyor, bazen de 5 saniyelik bir sahneyle.
Belki de bu yüzden Mushoku Tensei bana diğer animeler gibi hissettirmiyor. Çünkü karakterler yazılmış gibi değil, yaşamış gibi duruyor. Onlar sadece hikâyeyi ilerletmek için var olan karakterler değil. Sanki gerçekten yaşamış, hata yapmış, pişman olmuş, kırılmış, affetmiş, değişmiş ve büyümüş insanlar gibi hissediyorlar. Ve sanırım Mushoku Tensei'yi bu kadar özel yapan şey de tam olarak bu.

Türkçe
























