furkan
422 posts

furkan
@tfdogan
Tech stratejisi, davranışsal ekonomi, growth, AI Agents ve consumer app’ler üzerine tweet atıyorum.
İzmir, Türkiye Katılım Kasım 2019
466 Takip Edilen295 Takipçiler

"Ölünce uyurum" diyen herkesin izlemesi gereken bir konuşma var. Berkeley'de uyku araştıran bir profesör anlatıyor ve verdiği rakamlar insanı koltuğunda doğrultuyor.
Mesela şu: dünyada 1.6 milyar insanın aynı anda katıldığı bir deney var, yılda iki kere tekrarlanıyor. Yaz saati uygulaması. İlkbaharda bir saat uyku kaybettiğimiz gün, ertesi sabah kalp krizleri yüzde 24 artıyormuş. Sonbaharda o saati geri aldığımızda da düşüyormuş. Tek bir saat.
Bir de öğrenme kısmı var ki beni asıl orası vurdu. İki grup öğrenciye aynı şeyi öğretmişler, biri normal uyumuş, biri uykusuz kalmış. Uykusuz grubun hafızasında yüzde 40 açık çıkmış. Yüzde 40, sınavı geçmekle kalmak arasındaki fark.
Adamın en can alıcı cümlesi de şu, uyku hayatın lüksü değil, pazarlık edilemez biyolojik zorunluluk. Biz onu tembellik sayıp kırpıyoruz, sonra gündüz performans arıyoruz.
Ben yıllarca geceyi çalışarak uzatmanın disiplin olduğunu sandım. Meğer masadan çalıp motordan kesiyormuşum.
youtube.com/watch?v=5MuIMq…

YouTube
Türkçe

Bu hafta bir ilk yaşandı ve çoğu kişinin haberi yok. Hugging Face, dünyanın en büyük AI model deposu, otonom bir yapay zeka ajanı tarafından hacklendi.
İnsan değil, ajan. Binlerce işlemi kendi başına yürütmüş, kısa ömürlü sandbox sürüleri kurmuş, komuta merkezini kendi kendine taşımış. Bir hafta sonu boyunca içeride gezmiş.
Ama hikayenin asıl çarpıcı yeri saldırı değil, savunma.
Hugging Face olayı çözmek için adli analiz yapmaya kalkınca Batılı büyük modeller yardım etmeyi reddetmiş. Çünkü analizde gerçek saldırı komutları var ve modellerin güvenlik bariyerleri "bu zararlı içerik" diye kilitlenmiş. Saldırganla savunmacıyı ayırt edememişler. Sonunda şirket analizi Çin'in açık kaynak modeliyle yapmış.
Yani tablo şu. Saldıran taraf hiçbir kural kitabına bağlı olmayan bir modelle çalışıyor. Savunan taraf ise kendi kiraladığı modelin güvenlik duvarına takılıyor. Saldırgan sınırsız, savunmacı izinli.
Şirketin kendi çıkardığı ders de ilginç, "olay olmadan önce kendi altyapınızda çalışan, incelenmiş bir modeliniz hazır olsun" diyorlar. Yani AI güvenliğinde yeni gerçek şu, kriz anında bulut sana sorar, kendi makinen sormaz.
thehackernews.com/2026/07/worlds…
Türkçe

TED tarihinin en çok izlenen konuşmalarından biri var, 70 milyon izlenme. Harvard'lı psikolog anlatıyor: iki dakika "güç pozu" ver, testosteronun artsın, kortizolün düşsün, mülakata kendinden emin gir. Milyonlar denedi. Şirketler eğitimlere koydu. Herkes tuvalette süpermen pozu verdi.
Sonra bilim kendi işini yaptı.
Başka araştırmacılar aynı deneyi tekrarladı ve hormon etkisini bulamadılar. Daha da çarpıcısı, konuşmadaki araştırmanın ortak yazarı çıkıp "artık bu etkinin gerçek olduğuna inanmıyorum" dedi. Kendi araştırması hakkında. TED de sayfasına düzeltme notu koydu.
Burada iki ders var, ikisi de konuşmadan değerli.
Birincisi, izlenme sayısı doğruluk göstergesi değil. 70 milyon kişi izledi diye bir şey doğru olmuyor, sadece iyi anlatılmış oluyor. İyi hikaye ile iyi bilim ayrı şeyler ve biz hep hikayeye oy veriyoruz.
İkincisi, o ortak yazarın yaptığı şey, konuşmadaki her şeyden daha öğretici. Kariyerinin en ünlü işine "yanılmışım" diyebilmek. Herkes fikrini savunmayı güç sanıyor, halbuki asıl güç kanıt gelince fikri bırakabilmek.
Konuşmayı hâlâ izleyebilirsin, güzel anlatıyor. Sadece artık neyi izlediğini bilerek izle:
youtube.com/watch?v=Ks-_Mh…

YouTube
Türkçe

Bir süredir garip bir şey fark ediyorum.
Eskiden bir problemle karşılaştığımda ilk refleksim düşünmekti. Birkaç dakika ekrana bakar, ihtimalleri kafamda çevirir, yanlış yollar dener, bazen saatlerce aynı meseleyle uğraşırdım. Yorucuydu ama problemin sonunda yalnızca cevabı bulmuş olmazdım; o cevaba nasıl ulaştığımı da öğrenmiş olurdum.
Şimdi işler çok daha hızlı.
Bir sorun çıkıyor, yazıyorum.
Bir fikir gerekiyor, soruyorum.
Bir metin hazırlamam gerekiyor, tarif ediyorum.
Kodda bir hata var, yapıştırıyorum.
Birkaç saniye sonra önümde bir cevap beliriyor.
Sonra başka bir pencere açıyorum.
Bir tane daha.
Bazen aynı anda beş-altı farklı yapay zekâ oturumu çalışıyor. Biri kod yazıyor, biri araştırıyor, biri bir problemi çözüyor, diğeri henüz aklımda tam olarak şekillenmemiş bir fikri benim yerime tamamlamaya çalışıyor.
Ben ise çoğu zaman cevapların gelmesini bekliyor ve doğru görünen yerde “enter” tuşuna basıyorum.
İlk başta bunun saf bir verimlilik artışı olduğunu düşünüyorsunuz.
Bir günde eskiden bir haftada yapacağınız kadar iş çıkarabiliyorsunuz. Daha hızlı üretiyor, daha fazla şey deniyor ve normalde hiç girişemeyeceğiniz projelere cesaret ediyorsunuz.
Sonra bir gün çok basit bir problemle tek başınıza kalıyorsunuz.
Ve zihninizin eskisi kadar sabırlı olmadığını fark ediyorsunuz.
Cevabı hemen bilmiyorsanız düşünmek yerine bir yere sormak istiyorsunuz.
Bir şey hatırlamıyorsanız hafızanızı zorlamak yerine arama kutusuna gidiyorsunuz.
Bir cümle tam oturmuyorsa üzerinde beş dakika düşünmek yerine yeniden yazdırıyorsunuz.
Sorun yapay zekânın bizi aptallaştırması kadar basit olmayabilir.
Belki de sorun, zihinsel sürtünmeyi hayatımızdan tamamen çıkarmaya başlamamız.
Oysa öğrenmenin önemli bir bölümü tam olarak o sürtünmenin içinde gerçekleşiyordu.
Bir problemi çözemeden önce geçirilen yarım saat.
Yanlış yazılan kod.
Silinip yeniden yazılan paragraf.
Bir fikrin neden çalışmadığını anlamaya çalışırken geçirilen gece.
Bunların hepsi verimsizlik gibi görünüyordu ama aynı zamanda beynin antrenmanıydı.
Şimdi ise tarihin en güçlü zihinsel kaldıraçlarından birine sahibiz.
Ve kaldıraçların garip bir özelliği var:
Sizi daha güçlü yapabilirler.
Ama kendi kaslarınızı kullanmayı bırakırsanız, bir süre sonra kaldıracı bıraktığınız anda eskisinden daha güçsüz olduğunuzu fark edebilirsiniz.
Yapay zekâyı bırakmak çözüm değil.
Böyle bir teknolojiyi kullanmamak, hesap makinesi çıktıktan sonra bütün işlemleri elle yapmaya devam etmek kadar anlamsız olabilir.
Asıl mesele, onu nerede kullandığımız.
Cevabı üretmek için mi?
Yoksa düşüncemizi büyütmek için mi?
Belki de bundan sonra korunması gereken en önemli beceri, doğru prompt yazmak değil.
Bir soruyla yeterince uzun süre yalnız kalabilmek.
Bir fikri yardım almadan birkaç adım ileri taşıyabilmek.
Yanlış yapmayı göze alabilmek.
Ve bazen, cevabı birkaç saniye içinde alabileceğimizi bildiğimiz hâlde yine de önce kendimiz düşünmeyi seçebilmek.
Çünkü gelecekte bilgiye ulaşmak giderek daha ucuz olacak.
Kod yazmak daha ucuz olacak.
Metin üretmek daha ucuz olacak.
Araştırmak, tasarlamak ve hatta karar alternatifleri oluşturmak daha ucuz olacak.
Bolluğun içinde kıtlaşacak şey belki de cevaplar değil; bağımsız düşünme kapasitesi olacak.
Yapay zekâ bizi daha üretken hâle getiriyor.
Bundan pek şüphem yok.
Ama önümüzdeki yılların asıl sorusu şu olabilir:
Daha fazla şey üretebildiğimiz bir dünyada, kendi başımıza düşünme yeteneğimizi de aynı hızda geliştirebilecek miyiz?
Çünkü bir gün makineler hemen hemen her soruya cevap verebilir.
Ama hangi sorunun sorulmaya değer olduğuna hâlâ bizim karar vermemiz gerekecek.
Türkçe

Harvard 1938'de bir araştırma başlatmış. 724 adamı gençliklerinden ölümlerine kadar takip etmişler, 85 yıldır sürüyor, tarihin en uzun mutluluk çalışması. Ne yapıyorlar, ne kazanıyorlar, kaç yaşında neyden hastalanıyorlar, hepsi kayıtta.
Araştırmayı yöneten psikiyatr konuşmanın başında hoş bir detay veriyor. Gençlere sormuşlar, hayattaki en büyük hedefin ne diye. Yüzde 80'i zengin olmak demiş, yarısı da ünlü olmak. Yani hepimiz.
85 yıllık verinin söylediği şeyse bambaşka. İnsanları sağlıklı ve mutlu tutan ne para çıkmış ne kariyer ne şöhret. İlişkiler çıkmış. Bu kadar. Adamlar 50 yaşındayken ilişkilerinden ne kadar memnun olduklarına bakarak, 80 yaşında ne kadar sağlıklı olacaklarını kolesterol değerlerinden daha iyi tahmin edebiliyorlarmış.
Bir de şu var, kalabalık içinde de yalnız olabiliyorsun, evliliğin içinde de. Mesele kaç arkadaşın olduğu değil, o ilişkilerin kaç para ettiği.
youtube.com/watch?v=8KkKuT…

YouTube
Türkçe

Adam Grant'in öğrencileri gelip şirketlerine yatırım teklif etmiş. Bakmış çocuklar ciddiyetsiz, yedek plan olarak staja girmişler, lansmandan bir gün önce siteleri bile çalışmıyor. Reddetmiş.
Şirket Warby Parker. Bugün milyar dolarlık.
Adam bu hatayı unutamamış ve oturup yıllarca "orijinal" insanları araştırmış. Çıkan sonuçlar bayağı can sıkıcı çünkü hepimizin inandığı şeylerin tersi.
Mesela ilk olmak diye bir avantaj yokmuş, büyük oranda efsaneymiş. Facebook ilk sosyal ağ değildi, Google ilk arama motoru değildi. Geç gelip iyi gelenler kazanmış hep.
Erteleyenler de sanıldığı gibi tembel değilmiş. Orta karar erteleyenler hemen başlayanlardan %16 daha yaratıcı çıkmış, çünkü fikir kafada demleniyor. Hemen başlayan ilk fikrine saplanıp kalıyor.
Ve en acısı: o reddettiği öğrenciler aslında ciddiyetsiz değilmiş. Riski dağıtıyorlarmış sadece. Adam, orijinalliğin işaretlerine bakıp zayıflık sanmış.
Videoyu izlerken ben de aynı şeyi düşündüm, kendimde eksiklik sandığım şeylerin kaçı aslında normaldi kim bilir.
youtube.com/watch?v=fxbCHn…

YouTube
Türkçe

Erteleme hakkında bildiğin her şey eksik. Asıl tehlikeli erteleme, deadline'ı olan işlerde değil.
Tim Urban bunu tek metaforla anlatıyor. Kafanın içinde mantıklı bir karar verici var ama direksiyonda çoğu zaman o değil, anlık zevk maymunu oturuyor. Maymun seni YouTube'a, buzdolabına, Wikipedia kuyularına sürüklüyor.
Onu korkutan tek şey ise panik canavarı, o da sadece deadline yaklaşınca uyanıyor. O yüzden iki hafta boş oturup son üç gecede 90 sayfa yazabiliyorsun.
Asıl mesele konuşmanın sonunda. Ya deadline'ı olmayan işler? Kendi işini kurmak, sağlığına bakmak, o telefonu açmak, hayalindeki şeye başlamak. Bunların teslim tarihi yok. Teslim tarihi olmayınca panik canavarı hiç uyanmıyor. Maymun direksiyonu hiç bırakmıyor. Ve sen hiçbir şeyi "ertelediğini" fark etmeden yıllarca erteliyorsun.
Sınavı erteleyen bir gece kaybediyor. Hayatı erteleyen, kaybettiğini hiç fark etmiyor. Çünkü kimse ona kızmıyor, hiçbir alarm çalmıyor, her gün "yarın bakarız" demek serbest.
Herkesin güldüğü ama sonunda kimsenin gülemediği bu konuşmayı, "bir ara başlayacağım" diyen herkes izlemeli. 6 dakikanı alır, belki 6 yılını kurtarır.
youtube.com/watch?v=arj7oS…

YouTube
Türkçe


İki AI devi birbirine girdi! 🫨😯😮😧😦
İşte bundan çıkarmanız gereken 10 ders:
michael hess@mchlhess
LinkedIn is gonna go crazy when they hear about the Sam vs Elon beef in 2 weeks
Türkçe

Artık her yerden dopamin almamızı istiyorlar sanırım.
luis.@disco_lu
These new WhatsApp message delivery animations 😳 It’s like baby’s first easing curve
Türkçe

Yetenekli insanların neden çoğu zaman kaybettiğini açıklayan bir araştırma var ve sonucu rahatsız edici.
Psikolog Angela Duckworth binlerce öğrenciyi, askeri okul adayını ve satış temsilcisini yıllarca takip etti. Kimin başaracağını en iyi tahmin eden şey zeka değildi, yetenek değildi, aile geliri değildi. Azimdi. Yani bir hedefe yıllarca, kimse alkışlamazken bile sadık kalabilme gücü.
Daha rahatsız edici olanı şu, verilerde yetenek ile azim arasında bağ yok. Hatta bazen ters. En yetenekliler, işler ilk zorlaştığında bırakanlar oluyor. Çünkü hayatları boyunca her şey kolay geldi, zorlanmayı hiç öğrenmediler. Vasat başlayan ama bırakmayan, parlak başlayıp sıkılandan neredeyse her seferinde daha ileri gidiyor.
Bu, yeteneği olmayanlara teselli değil. Yeteneği olanlara uyarı. Elindeki yetenek, devam etmeyi öğrenmediğin sürece sadece iyi bir başlangıç.
Araştırmanın tamamı bu 6 dakikalık konuşmada. "Ben yetenekliyim ama bir türlü olmuyor" diyen herkes izlemeli.
youtube.com/watch?v=H14bBu…

YouTube
Türkçe

Çoğu insan bir işe başlamak için izin bekliyor. Kimse fark etmiyor ama bekledikleri şey tam olarak bu, izin.
Birinin gelip "sen bu işi yaparsın" demesini, bir müşterinin "senden alırım" demesini, piyasanın "hazırsın" demesini bekliyorlar. Sonra o onay hiç gelmiyor, çünkü kimsenin işi sana onay dağıtmak değil.
İşin garip tarafı şu, onay hep iş yapıldıktan sonra geliyor. Önce yazıyorsun, sonra okuyucu geliyor. Önce ürünü çıkarıyorsun, sonra müşteri geliyor. Önce paylaşıyorsun, sonra takipçi geliyor. Sıra hiç değişmiyor ama herkes tersini bekliyor.
Yani bekleyen, hiç başlayamıyor. Çünkü beklediği şey ancak başladıktan sonra var olabilecek bir şey.
Bir yıl sonra da tablo hep aynı. Bekleyen hâlâ bekliyor, başlayan çoktan onaylanmış.
Sen başlamak için ne bekliyorsun, gerçekten eksik olan bir şey mi, yoksa birinin sana izin vermesini mi?
Türkçe

İşini büyüten çalışma hiçbir zaman başarı gibi hissettirmez. Bu yüzden çoğu kişi yanlış işlere koşuyor.
Herkes büyük hamlelere aşık. Lansman, yeni tasarım, dev kampanya.
Çünkü bunlar bittiğinde bir şey başarmış gibi hissediyorsun.
Ama bu hamleler bir sıçrama yapıp sönüyor, birikmiyor. Her seferinde sıfırdan plan yapıyorsun, sıfırdan motivasyon buluyorsun ve asıl işe başlayana kadar enerjinin yarısı gidiyor.
Asıl büyüten işlerse sıkıcı olanlar. Her gün iki satış maili atmak, bir içerik paylaşmak, yarım saat yorum yazmak. Bunların hiçbiri o gün bir şey değiştirmiyor, o yüzden kimse yapmıyor. Ama bu işler birbirini besliyor. Bağlantı içeriği büyütüyor, içerik siteyi, site satışı. Çark bir kere dönmeye başlayınca her tur bir öncekinden hızlı dönüyor.
Bir de küçük ama önemli bir ayrıntı var. Görevlerini süreyle değil sayıyla tanımla. Yarım saat mail atmak açık uçlu bir iştir, üç kaliteli mail atmak biter. Biten işe yarın tekrar başlarsın.
Mükemmel olmana da gerek yok. Tek kural üst üste iki gün kaçırmamak. Bir gün kaçtıysa ertesi gün dönersin. Rutini kötü haftanda bile yapabileceğin kadar küçük tut ki hiç durmak zorunda kalmayasın.
Acı olan şu ki bu rutin çoğu gün ilerleme gibi hissettirmeyecek. Zaten bu yüzden çok az insan sonucu görecek kadar devam ediyor. Herkes kahramanlık peşinde koşarken kazanan, her gün aynı sıkıcı şeyleri yapan oluyor.
Sen işinde ilerleme mi kaydediyorsun, yoksa sadece ilerleme hissi mi biriktiriyorsun?
Türkçe


@tfdogan bu konuda gördüğüm nadir iyi çalışmalardan biri. çok iyi açıklamışsınız.
Türkçe

Fiyatlandırmada en pahalı yanılgı, insanların fiyata baktığını sanmak. İnsan fiyata bakmaz, kıyasa bakar.
MIT'de yapılmış meşhur bir deney var. Economist dergisi üç abonelik sunuyor: Sadece web 59 dolar, sadece basılı 125 dolar, basılı+web yine 125 dolar.
Ortadaki seçenek saçma, değil mi? Aynı paraya daha azı. Nitekim kimse onu seçmiyor.
Ama öğrencilerin %84'ü en pahalı paketi seçiyor.
Sonra deneyin ikinci perdesi: O "saçma" orta seçenek kaldırılıyor. Aynı soru tekrar soruluyor. Bu sefer çoğunluk en ucuza kaçıyor.
Yani kimsenin seçmediği o seçenek, aslında oradaki en çok çalışan satıcıydı. Tek işi pahalı paketi mantıklı göstermekti ve işini mükemmel yapıyordu.
Buradan çıkan ders: Müşterin ürününe değer biçmiyor, önüne koyduğun seçenekler arasında kıyas yapıyor.
Fiyatın pahalı ya da ucuz olması diye bir şey yok; neyin yanında durduğu var. Aynı 500 liralık ürün, 300'ün yanında pahalı, 1500'ün yanında fırsat.
Çoğu kişi fiyatını düşürerek satmaya çalışıyor. Akıllı olan, fiyatını değil, fiyatının yanındakini değiştiriyor.
Deneyin tamamı ve dahası bu videoda. Fiyat belirlerken "acaba pahalı mı" diye düşünen herkes izlemeli:
youtube.com/watch?v=9X68dm…

YouTube
Türkçe

