veysel gökberk manga

289 posts

veysel gökberk manga

veysel gökberk manga

@vgokberkm

@ayarsizdergi @tunkitap Dünya Dönmeden Önce (2017)/Tanıdıklar ve Başka Bildik Yüzler (2021)/Birazdan Dünyanın Başına Gelecekler Hakkında (2025)

Adana Katılım Haziran 2024
380 Takip Edilen408 Takipçiler
Sabitlenmiş Tweet
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Yangında İlk Yakılacaklar-I Türk edebiyatı neden bu hâle geldi, okura neden bu denli kötü metinler sunuluyor, memleketin edebi hayatına yön veren yayınevleri nasıl oluyor da bu kadar kötü metinler basıyor, edebiyat jürileri niçin hiç değişmiyor, nasıl oluyor da bütün “büyük” eserlerin sahipleri birbirlerinin arkadaşları çıkıyorlar? Putları -ikinci kez- kırıyoruz. Türk edebiyatını, gark olduğu bu karanlıktan hep beraber kurtarmak zorundayız. Fakat evvela, meselenin tarihi-siyasi arka planını bilmeye ihtiyacımız var. 1940'lar bitip 50'ler başlarken Fransa’nın entelektüel hayatı Sartre’ın hâkimiyeti altındaydı. Sartre, kendisinden önceki edebiyatı, yazarın ve metnin siyasi bakımdan tarafsız olduğu iddiasında bulunduğu için eleştiriyordu. Birey özgürleşsin, özgürlüğünden doğan sorumluluğu almaktan da çekinmesin istiyordu. Dünyayı, yazmakla, belirlenmiş bir açıdan ele aldığını, okuru da belirlenmiş bir gerçeklik temelinde eyleme çağırdığını söylüyordu. Edebi estetiği toplumsal amaç için seferber etmek gerektiğini düşünüyordu. Politik bir kalem sahibi olarak yazarı ortaya atıyordu yani. 60'lara gelindi ve Barthes, Foucault ve Lévi-Strauss gibi düşünürler yapısalcı hareketi kurdular. Sartre’ın cogito kökenli öznesine, doğrudan ve cepheden saldırdılar. Çünkü Sartre’da yazar, her şeye muktedir bir tanrı gibiydi bir nevi. Toplumu dönüştürebilirdi ve dönüştürmeliydi de, hatta, vazifesi buydu. Metin, onun özgür iradesinin, kendi bilinciyle yaptığı seçimlerin, siyasi “angajman”ının verimiydi. Farkındaysanız, böyle bir durumda metin, yazarın zihninden başka hiçbir yerden neşet edemeyecektir. İşte Roland Barthes, tam da bu temelde itiraz etti ona: bunun hem dilbilim bakımından, hem de siyaseten yanlış olduğunu söyledi. Dilin söylediğinin kişinin niyetinden bağımsız olduğunu düşünüyordu, bunu da tabii ki Saussure’den öğrenmişti, ayrıntılara girmeye gerek yok burada, gevezelik olur. Diğer yandan, yazar da bir insan olduğuna göre, onun iradesini merkeze almak, burjuva bireyciliğinin yansımasıydı: yazar öldü, yerine kim geçsin istersiniz? Siz: okur olarak siz. İşte bütün felaket, tam da buradan başladı. Foucault, söz konusu analizi biraz daha derinleştirdi. Bilginin ve metnin güçle ilişkisinin etle tırnak ilişkisi olduğunu söyledi bir bakıma. Ona göre, her anlatı, belirli bir epistemolojik rejim ve iktidar ilişkisini sürdüren bir söylemin parçasıydı. Edebi eser, estetik yeterliliğiyle değil, bir sınıfı meşru kılıp kılamamasıyla var oluyordu. Estetik, ideolojinin görünür yüzüydü sadece. Bu süreçte, Osmanlı’da ve Türkiye’de de çokça tartışılan, sanatın ne için eylendiği meselesi, Marksist ve postkolonyal eleştirinin okları altında sırılsıklam kaldı. Sanat, apaçıktı ki toplum içindi. Toplum için yapılmayan sanat yansın kül olsun, burjuvanın malıdır o olsa olsa. Tabii ki bütün postyapısalcılar aynı şeyi savunmuyordu, her birinin evrenleri arasında ciddi farklar vardı ama hâkim görüş buydu. Buraları çokça uzatabilirim: sıkıcı yerlerdir, akademik olan her şey sıkıcıdır çünkü benim nezdimde. Meselede derinleşmek isteyenler Gramsci, Althusser ve Eagleton’a bakarak bu tartışmaların tarihini biraz daha ayrıntılı vaziyette inceleyebilirler. Özetle, sanat ve benim tartışacağım edebiyat, estetik bir değerden ideolojik bir aygıta dönüştü ve kendisinden, toplumu dönüştürmesi beklendi. Bunu da becerdi tabii ki, kendi altına dinamit koyduysa da: edebi metinden, yazarının dehasını yansıtması istenmiyordu artık, toplumsal cinsiyeti, ırk ve sınıf tartışmalarını merkeze alan sosyal bir laboratuvar olması umuluyordu ondan. Şimdi asıl meseleye gelelim, hâl-i pürmelalimizin gerçek sebebine. 68 Olayları edebiyat çevrelerinde Fransız Teorisi diye anılan bu fikirleri Amerikan Üniversitelerine soktu. Bu dönemde yetişen Foucault, Deleuze, Derrida ve daha birçok düşünürün yazıları, Amerikalı akademisyenlerin elinde sistemi içeriden yıkmak için kullanılan araçlar oluverdiler. Fransız entelektüellerin sanat hakkındaki tartışmaları, bağlamından Amerikalılarca koparıldı, sivil hakları savunan hareketlerle, kimlik politikalarıyla sentezlendi. Bu atılımda özellikle Sylvére Lotringer’in Columbia Üniversitesi’nde kurduğu Semiotext(e) Dergisi büyük bir rol oynadı. 70'lere gelindiğindeyse Yale’de, de Man, Miller ve Hartman’ın başını çektiği “Yale Okulu”yla yapısöküm kurumsallaştı. 80'lerle birlikte de edebiyat kürsüleri, giderek, kültürel çalışmalar kürsüsüne evrildi. Kısaca özetliyorum, burayı çokça aşar bu konular. Ama özetlemeden geçemem çünkü gerçekten de Türkiye’deki ve dünyadaki kötü metinlerin müsebbipleri bunlardır. Kanonik eserler bunlar tarafından küçümsendi. Marjinal grupların metinleri ve kimlik politikaları bunlarca önemsendi. Akademi kürsüleri sol entelijansiyanın eline geçti. Postmodernizm, değerleri ve değer politikalarını zaten paramparça etmişti, yani edebiyat kürsülerinin savunduğu tek değer, temelde bir tür değersizliği içkin bir değerdi bundan böyle: topluma yön verilecek ama nereye çıkar ki bu yol? Bana kalırsa sol entelijansiyanın varılsın istediği yere: Netflix edebiyatına, Woke goygoyculuğuna. Çıktı da, görüyorsunuz. Jonathan Haidt’in Heterodox Akademisi’nin ve ACTA’nın verilerine göre üniversite kürsüleri bugünlerde iyice tektipleşti: Amerikan Üniversitelerinin beşeri bilimler fakültelerinde, bazı uç hâllerde solcu akademisyenlerin sayısı sağcılarınkinin on, hatta bazen yirmi katı. Genel dağılım da şöyle: kürsülerdeki koltukların yüzde altmışını sol liberal görüşlü akademisyenler, yüzde on beşini muhafazakar akademisyenler, yüzde yirmi beşini de görece daha ılımlı akademisyenler tutuyorlar. Bunlar Amerika verileri. Türkiye’de de durum aşağı yukarı böyledir sanıyorum, oranlar biraz oynar ama çok büyük değişiklikler olmaz, en azından, değerleri ve eğilimleri belirleyenler Türkiye’dekiler değil, bunu biliyoruz. Buradan çıkarılacak sonuç solcuların daha iyi okuduğu, kendilerini daha iyi geliştirdikleri mi sizce? Bana kalırsa, dünyanın her yerinde çeteleşmeyi çok iyi becerdikleri ve edebiyatı kendi belirlenmiş değerlerine göre manipüle ettikleri. Söz konusu sayısal dengesizlik, klasiklerin, yani kanonik eserlerin, modası geçmiş ya da kötü yazılmış sayılmasına, sol ve yeni sol değerleri temsil etmeyen eserlerin kıymetsizleştirilmesine yol açıyor. Akademi de böylece bir tür onay kurumuna dönüşüyor. Ya onlardansınız ya da hiçbir yerli: uzaylı bile değilsiniz. Farklı bakış açıları ve işte, Peyami Safa yahut daha sonra bahsedeceğim birçok örnekte de görüleceği üzere, farklı siyasi görüşlerden yazarların eserleri de böylelikle tasfiye ediliyor. Buna dense dense fakülte siyaseti denir. Edebiyat yahut sanat denemez. Verimi de kötüdür epeyi. Yine bir ACTA çalışmasına göre 2021 yılında üniversitelerin yüzde otuzunda en az bir edebiyat dersi zorunlu tutulurken 2026’da bu oran yüzde yirmi ikiye gerilemiş ve 2025’te üniversite öğrencilerinin yüzde yetmiş dokuzu da hiçbir edebiyat dersi almadıklarını belirtmişler. Edebiyat gittikçe marjinalleşiyor, yangında ilk yakılacaklar -yani bu çevreler tarafından tayin edilmiş bir edebi değere sahip eserler- da belirli bir çevre, bir çete tarafından "seçiliyor." Sizler sırf bu yüzden bu kadar kötü metinler okumak zorunda kalıyorsunuz. Yale Okulu’nun bir parçası olsa da Harold Bloom, estetiğin ideolojiye kurban kılınmasına yüksek sesle karşı çıkan bir isim ama. 94’te yazdığı Batı Kanonu’nda bugünün, son günlerde bizim de gözümüze sokulan “iptal kültürü”nü ve “duyar kasma”larını öngörür o. “Hınç Okulu” der Bloom yukarıda mevzubahis ettiğim at gözlüklü çeteye. Onların ideolojik bir körlüğün pençesinde kıvrandıklarını söyler. Ve bu çete yüzünden edebiyatın kanonu reddettiğinden, yazarın kendisinden önceki devlerle rekabet etme ihtimalinin ortadan kalktığından, özgünlüğe ulaşma şansını da böylece yitirdiğinden bahseder. Edebiyat, bu yolla evcilleştirilmiş, ruhsuz kılınmıştır. Politik doğruculuğun edebiyata eylediği budur. Daha birçok şey söyleyeceğim. Meseleye buradan başlamayı tercih ediyorum. Görüldüğü üzre, sol entelijansiyanın dünya edebiyatına yaptığı biraz bu fakat bundan çok daha fazlası. Elbette tüm bunlar Türkiye’de de bir karşılık buldu. Önce dünyayı toparlayalım. Türkiye'ye ondan sonra geleceğim. Edebiyatımızın çeteler eliyle, hem de en az elli senedir nasıl dönüştürüldüğünü, alımlama kuramının politik maksatlarla nasıl kullanıldığını, okurun bu denli kötü metinlere nasıl mahkum edildiğini hep beraber göreceğiz. Biliyorsunuz, putlar birçok malzemeden yapılırlar. Karşımızda bu kez çelik putlar var. Edebiyatımızı bu putlar, yayınevleriyle, jürileriyle ve arkadaş çevreleriyle ele geçirdiler. Sevgili Türk okuru, bunlara ve sözde eserlerine mecbur değilsiniz. Çeliği kırmanın bir yolu da elbet ve hep beraber bulunacaktır.
Türkçe
4
23
81
10.3K
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
@melinmelinda80 @sivriikalemler Dostaski'nin Bu Dala, Kara Mazot Sar Beş Ver ve Ser Gümüşten Gotlar kitaplarında geçen üç ayrı cümleyi birleştirdikleri için tanıyamadınız siz. Ama Dostsoy, Toltavski'nin Rus Demokrat Parti'ye muhalefetini eleştirmek için yazdığı Gacı Kır At eserinde bu şifreyi faş eder.
Türkçe
1
0
1
102
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Devamı: Iowa'nın Amerikan tipi yaratıcı yazarlık okulu rahlelerinde kimlerin diz kırdığı. x.com/vgokberkm/stat…
veysel gökberk manga@vgokberkm

Yangında İlk Yakılacaklar-XVIII Ülkemizde bu ifade kalıbını genellikle eşekler için kullanırız ama bence domuzlara da çok haksızlık ediyoruz. Pis hayvanlar diye tanıyoruz onları. Çamura, pisliğe bulanmış fotoğraflarını seyreyliyoruz. Domuz eti yemiyoruz çünkü pislik yiyor diyoruz domuzlar. Haklıyız. Zaten domuzların DNA’sının bizimkine bu denli yakın olması da onları yemememiz için bir neden. Onlarda tutunan virüsler ve bakteriler bizim de hücrelerimizin içine girebiliyor. Hem insan, kendini yemekten de pek hoşlanmıyor. Depresyona giriyor. Domuzun içine bakıyoruz. İçinde gördüğümüzü dışında da görüyoruz. İnsanın içine bakınca ne göreceğimizi Žižek söylemişti ama bize. Domuzun içindekinden ve dışındakinden pek de farklı değildi içimizdeki. Haksızlık ediyoruz deme sebebim işte bu. Başka bir şey değil. O zaman: içimize bakalım, bakalım görelim ne var içimizde ve kendimize etmediğimiz haksızlığı hiçbir hayvana da etmeyelim, önce kendimize kıyalım, sonra da domuzlarla bonobo maymunlarını rahat bırakalım, cümle içinde kullanırken dahi dişlerimizi fırçalayalım. Biz, insanlık ailesi olarak, daha kötüyüz onlardan, insan eti yemeyi de çok severiz, dişlerimiz hiç fena değildir bu işlerde. Şimdi, andığımıza göre domuzu, topuzumuzu çuvaldızlarla kaplayalım ve kendi kafamıza geçirelim. İçimizdeki İrlandalılara bakalım biraz. İçimizdeki Iowalılara. Oralılara. Dışımızdaki Iowalıların en sevdiği yemek ekmek arası domuz sandviçi. Buraya da oradan geldik zaten. İçimizdeki Iowalılarsa en çok bizi yemeyi seviyorlar. Yemeyi de çok anlamlı düşününüz. Argosuyla falan birlikte. Bizi yemeyiniz sevgili büyük Türk yazarlar, kim olduğunuzu, nerelerde yetiştiğinizi, ne işler eylediğinizi çok iyi biliyoruz sizlerin, yapmayın yahu. Christopher Merrill, 2000’den 25’e kadar Iowa IWP’yi yönetmiş, çok çok önemli bir insan. Onun DNA’sı da bizimkiler gibi, yüzde seksen dört oranında benziyor domuzlarınkine. Ama onu bizden ayıran başka özellikleri de var. Elliden fazla ülkede kültürel diplomasi misyonları yürütüyor. 11-18 arasında ABD UNESCO Milli Komitesi üyeliği yapıyor. 12’de bizzat Obama tarafından Milli Beşeri Bilimler Konseyi’ne atanıyor. Fransız Hükümeti Chevalier des Arts et des Lettres Nişanı sahibi. (Aaa, bu madalyadan Elif Şafak’ta da vardı, ne tesadüf!) 25’te de WWB’nin Ottaway Ödülü’nü (Hayatını edebiyat çevirilerine adamış kişilere verilen bir ödül ve nedense PENlilerle Iowalılar çok çok almışlar bu ödülü, dünyanın küçük olduğunu söylemiş miydim daha önce?) alıyor. Bir dakika? WWB? Yine mi? Joanne Leedom-Ackerman’ın yönetim kurulu üyeliği yaptığı, Elliot’ın sayılar çıkardığı WWB mi? Biraz olsun nefeslenelim, şu çevreden biraz çıkalım, Iowa takosu yiyip karnımızı doyuralım diyoruz, Uroboros geliyor ve bizi de ısırıyor illaki. Üstüne, durmuyor, ısırmaya da devam ediyor: 9/11 sonrasındaki süreçte dünya tekrar normalleşirken IWP’nin oynadığı rolle gurur duyuyor Merrill, dünya normalleşirken, yani Afganistan işgal edilip eski dostlarımız Schoulginler, Ackermanlar ve Tornerler buraları ziyaret ederken, Suriye yıkılırken, Ukrayna işgal edilirken falan. Tabii Merrill’in övünmesi çokça olağan. Hangi birimiz bir yazarlık programı yürütüp oradan çıkma üç yazara Nobel kazandırdıktan sonra övünmekten geri durabiliriz ki? Evet, IWP’nin üç adet Nobellisi var. Diğer ödülleri saymıyorum bile, Nobel’i konuşuyorum sadece. Üç yazar, IWP’den yetişmiş ve Nobel almış. Hatta Han Kang’ın Nobel’i aldığı sene listeye giren ve değerlendirilen en az beş aday daha varmış Merrill’in dediğine göre. Maşallah, Nobelli yazar fabrikası gibi bir şey. Gördüğünüz üzre, birinci Nobelli Han Kang. İkincisi Mo Yan. O yana da dönder sar beni, bu yandaki kim: üçüncüsü, medar-ı iftiharımız, Orhan Pamuk. Önce söz vardı. Sonra yazı icat edildi. Mertlik böyle mi bozuldu dersiniz? Yazının icadından beş bin yüz seksen beş falan yıl sonra, yani 1985’te Orhan Pamuk IWP’den yazarlık dersleri alıyor. IWP’den önce yayımladığı üç kitap: Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev, Beyaz Kale. Kara Kitap 90’da çıkıyor. Fethi Naci’nin iyi bir marksist olduğunu ve Amerikan tarzı yazarlığa prim vermediğini önceki yazılardan hatırlayacaksınız. İşte bu Naci, Pamuk’un ilk üç kitabını beğeniyor, övüyor ve bunların Türk edebiyatına yenilikler getiren, iyi kitaplar olduklarını düşünüyor. Kara Kitap’la birlikte gelen postmodern tınılardansa hoşlanmıyor. Bana kalırsa Pamuk’un en iyi kitabı hâlâ Kara Kitap’tır. Geçebilmiş değildir onu. Fethi Naci gibi düşünmem ben. Ama bu eski tüfek adamı rahatsız eden şey başka bir şey işte. Pamuk’un Iowa ve Columbia Üniversitesi’nde eylediği işler. Kokusunu alıyor Fethi Naci demek ki domuz etinin. Bu koku sadece Pamuk’a sızmamış tabii. Birisi bir yol açar, yolbaşçıdır o, sonra başkaları da aynı yolu yürümek isterler. Mesela, Elif Şafak’ın kaybettiği, ısrarla ve altını çizerek söylüyorum, kaybettiği intihal davasından sonra Şafak’a desteklerini açıklayan kişiler arasındaki Buket Uzuner de Iowalı. 96’da Iowa’da. Ve Iowa’nın tanıtım metninde kendisinden “sıradaki Pamuk” diye bahsediliyor. Buyrun bu su, bu da çelik, çeliğe su verin. Nasıl verelim? Mesela kendisinden, eski dostumuz Schoulgin’in Bir Başka Dünya’dan başlıklı kitabında bahsedelim. Kültürel diplomasi vasıtası edebiyattan konuşuyoruz sevgili Türk okuru. Edebiyat hiçbir şey değildir hayat karşısında ama bazı hâllerde de her şeydir. Dünyanın böyle garipliklerinin sayısı ve miktarı artar bazen; fakat böyle hâllerde de bunların rastgele gariplikler olmadığının farkına varmak gerektir. Iowa’nın hedef ülkeleri ve kültürleri var. Bu hedef ülkeler ve kültürlerden yazarlar seçiliyor. Sistem şöyle işliyor: Türkiye’deki Amerikan Büyükelçiliği ve Konsoloslukları bünyesindeki Kültür Ataşeliği yahut Heyeti ve bunlara bu konularda danışmanlık yapan Türk edebiyat çevreleri, Iowa’da eğitim alabilecek genç ve yetenekli Türk yazarları seçiyor, onlardan Türkçe ve İngilizce yazı örnekleriyle özgeçmiş talep ediyor, dosyalarını da Amerika’ya, “Türk adaylar” başlığı altında gönderiyor. Ardından, büyükelçilikçe sunulan bu aday listesi, Washington’da, bursu finanse eden Amerikan Dışişleri Bakanlığına bağlı Eğitim ve Kültür İşleri Bürosu’nun onayına sunuluyor. Onay alındıktan sonra da Iowa Üniversitesi’nin IWP ekibi -ki bu yıllarda adını geçirdiğimiz Paul Engle yönetiyor bu ekibi-, gelen uluslararası dosyaları edebi açıdan (Yerseniz. Yer misiniz: domuz eti.) inceliyor, söz konusu isimleri kabul ve davet ediyor. Bu kısım hakkında yorum bile yapmayacağım. Her şey ortada. Söylenecek hiçbir söz yok. Dünyanın bütün sözleri bitti. Her dem yeni doğmayız, sizden de çok usandık. Başka şeylerden konuşalım. Mesela 25’te, kelimesi kelimesine, şu türden temaların arandığı söyleniyor Iowa’da: kimlik, göç, ekolojik krizler, zihinsel krizler ve kültürel-ruhani geleneklerin kesişimi hakkında yazmaları isteniyor yazarlardan. lgbt… meselesi temalar arasında açıkça geçmiyorsa da katılanların kimliklerine bakılınca bunun da teşvik edildiği kolaylıkla anlaşılıyor. Postkolonyal çorba bir kez daha karşımızda. 08’den bu yana Iowa bünyesinde Between the Lines adlı bir program da var. Buraya da yaşları on beş ila on sekiz arasında değişen lise öğrencileri seçiliyor, bu genç yazar adayları da Iowa’da ağırlanıyor. 25’te şu ülkelerden: Cezayir, Ermenistan, Bahreyn, Bangladeş, Botsvana, Burkina Faso, Kamerun, Mısır, Hindistan, Irak, Malavi, Fas, Nepal, Suudi Arabistan, Sri Lanka, Türkiye, Ukrayna, Katar, Zimbabwe. Baştan ayağa bir “demokrasi ihraç edilecekler” listesi bana kalırsa. Mesele çok uzun ve karışık. Karnımız acıktı, epeydir buradayız. Yiyebiliriz tabii ama mecbur da değiliz, yani, domuz eti yemeye demek istiyorum. Iowa’da, şimdi Google’dan baktım, Türk lokantaları da var. İşimiz epeyi uzun sürecek bu şehirde. Gelirken söylememişlerdi, çok yazık, gördünüz, özgeçmişimizi de getirmemiz gerekiyormuş. Biz sıradan Türkler çok iyi biliriz ki bir yerde bürokrasi varsa orada işler uzun sürecektir. Ne olur ne olmaz diyerek pasaportumuzun da fotokopisini çektirelim bir. Talihliyiz, çelikten putların genel merkezindeyiz, fotokopi makinesi bulmakta da hiç güçlük çekmeyeceğiz. Biraz mola. Yarın ola hayrola.

Türkçe
0
0
2
69
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Devamı: Iowa'nın yaratıcı yazarlık atölyelerinde caz yapmak, yani kafa şişirmek, hem de CIA destekli. x.com/vgokberkm/stat…
veysel gökberk manga@vgokberkm

Yangında İlk Yakılacaklar-XVII Pandemi zamanlarını anımsayın lütfen. İnsan olmaklık dediğiniz şey genellikle sokakla ilişkilidir. Sokakta gezer, sokakta yer içer, sokakta iletişir, sokak sayesinde kültür çevresi edinirsiniz. Pandemi yüzünden ilk önce sokağın dışında bulmuştuk kendimizi. Ve kendi içimize dönmüştük. Sonra da, kendi içimiz denen yerde bulacağımız şeyler nihayetinde pislikten ve atomdan ibaret bulunduğu için, başka başka şeyler yapmaya girişmiştik: yemek, ekmek, temizlik, kilden bir şeyler ve edebiyat. Evet, edebiyat. Bizde edebiyat yapmanın birçok manası var. Mesela bunlardan birisi caz yapmakla eş anlamlı. Iowalı ünlü caz sanatçısı Glenn Miller, 1939-42 arasında o kadar ünlü parçalar yapar ve Amerikan müzik listelerini öyle bir domine eder ki onun başarısına ne Elvis Presley ne de Beatles ulaşabilir sonralarda. Iowa’da caz yapılır yani, köklü bir caz geleneği var bölgenin. Tabii sadece caz değil, edebiyat geleneği de köklü. Pandemiden sonra hayatımızı tutan yazar olma arzumuzu, dilersek, Iowa’ya gidip giderebiliriz. Orhan Pamuk öyle yapmıştı, yaratıcı yazarlık okuluna katılmıştı Iowa’da ve Nobel’e dahi erişti. Nasıl, fena değil, değil mi? Şimdi, Iowa toprakları o kadar bereketli topraklardır ki burada uzun boylu çayırlar, bur meşeleri, yaban gülleri ve yabancı yazarlar yetişir sevgili Türk okuru. 15 senesinde, artık kendisini iyice tanıdığım aile dostumuz Elliot Ackerman mesela, bir yabancı değildir belki ama, yabancı yazarlar yetişmesine yardımcı olabilmek için Ukrayna’dadır. IWP’yle birlikte. Iowa Üniversitesi’nin Uluslararası Yazarlık Programı’yla yani. Kırım’ın ilhakından hemen sonra. Ukrayna’nın birçok şehrini gezer. Ve Rusların Ukrayna’ya saldırılarının ardından Ukrayna’nın haklarını Time ve New York Times gibi yayın organlarında yazdığı yazılarla savunur. Biliyoruz, Elliot böyle mangal yürekli bir delikanlıdır, dünyanın neresinde Amerikan çıkarlarını ilgilendiren bir mesele var, Elliot orada biter, meseleye dahil olur, konferanslar verir, konuşmalar yapar ve Amerika’yla ortak bir zeminde buluşabilen kim varsa haklarını savunur onların. Ama biz şimdi bugünkü yazıda Iowa sınırlarının dışına çıkmayalım pek öyle. IWP 67’de kuruluyor. Dünyanın dört bir yanından yazarları Iowa’ya getiriyor. Amerika’yla dünyanın dört bir yanı arasında yol yabıyor köbrü yabıyor seçimlere girse yüzde elli iki falan alır yani. Bu yazarlara burslar veriyor. CCF, önceki yazılardan hatırlayın onu da, işlevini kaybedip -yani faş olup- geri çekilmek zorunda kalınca IWP giriyor devreye. Ama foncusu, artık, CIA değil tabii, ABD Dışişleri Bakanlığı ve özel fonlar. Mesela Truman Capote Vakfı. Vakfın fonladığı yaratıcı yazarlık atölyelerinin hepsinin edebi eserlerde aradığı bazı ortak şartlar var: çeşitlilik, dezavantajlı grupların öne çıkarılması. Putların çelikleri. Burada da dünyaya yazar ihraç eden Iowa Üniversitesi’nin en büyük foncuları arasında bu vakfın olduğunu söylemekle yetineceğim. Ama biraz derinleşelim. IWP’yi Paul Engle kuruyor. Kurarken de gerçekte var olmamış bir vakıftan, Farfield Vakfı’ndan para alıyor. Engle o kadar çok ilgileniyor ki bu işlerle, Nobel Barış Ödülü Adayı dahi oluyor. PEN Amerika ve PEN International’la çok yakın bağları var. Farfield Vakfı da bir paravan vakıf. Maksadı Soğuk Savaş döneminde Amerikan çıkarlarını savunmak, dünyanın yazarlarıyla bağlar kurmak. Her neyse, IWP’nin diğer foncuları arasında da CIA’nın başka paravan vakıflarına rastlanıyor. İsteyenler internetin nimetlerinden faydalanıp daha derin araştırmalara girişebilirler. Bize bu kadarı yeterli. Kısa konuşmak için lafı Eric Bennett’e bırakalım: “Iowa Yazarlık Atölyesi, Amerikan tarzı bireyciliği ve maddeciliği sosyalist ideallerin karşısına diken bir edebiyat anlayışını desteklemek için CIA destekli bir gayretle şekillendirildi.” Evet. Basit. Ama tabii ki sadece bir edebiyat hareketi değil bu çünkü Engle’ın Rockefeller Vakfı’na, Sovyetler Birliği’ndeki muhalif öğrenciler için Moskova’da üniversite kurmak gayesinde olduğunu duyunca teşekkür ettiği de biliniyor. 2025’te Marco Rubio imzasını taşıyan bir yazıda, ne talihsizliktir, IWP’ye verilen bir milyon dolarlık fonun da kesildiği bildiriliyor. Gerekçe, fonlanan kuruluşların eylediği işlerin milli çıkarlarla “artık” örtüşmediği. 1967’den 2025’e kadarki sürede Amerikan Dışişleri fonlarıyla ABD’ye en az bin altı yüz yirmi beş yazar götürülmüş. Bu da bu yazarların oralara götürülmesinin Amerikan milli çıkarlarıyla uyuştuğunun itirafı demek. Türkiye bir roman ülkesidir. Tabii ki böyle demekle Roman vatandaşlardan yahut Romalılardan bahsetmiyorum. Romalılar, vatandaşlarım, hanginiz romanlara layık bir hayat yaşamadınız ki? Hanginizin hayatı -anlatsanız- roman olmaz; söyleyiniz bana. Hem hangi biriniz, başınızı gecenin bir vakti yastığa koyduğunuzda hayatınızı tek bir çizgi hâlinde görmediniz yani, olayları büyük bir heyecanla birbirine bağlamadınız, bir tanıdığınızın bir diğerine dediklerinden bir diyalog, yolda rastladığınız bir kedinin size bize rastgeleymiş gibi gelen hareketlerinden bir sahne, dünyanın tesadüflerinden bir olay çıkarmadınız? Ve itiraf edin: hangi biriniz, bir gün elinize bir kâğıtla bir kalem alıp bütün bunları yazıp halanızın kızıyla teyzenizin oğlunu, yazının o gelecek nesillere kalacak kutsallığının büyük sayesi altında rezil etmek arzusuna kapılmadınız? Kapıldıysanız doğru yerdesiniz: Iowa’nın yaratıcı yazarlık atölyelerinde yani. Hoş geldiniz, neler yazmak istersiniz? Dünyanın -ve tabii Türkiye’nin de- yaratıcı yazarlık atölyelerinin yarısından fazlası Iowa Yaratıcı Yazarlık Atölyesi mantığıyla kurulmuştur. Üçüncü, dördüncü ve beşinci dalga yaratıcı yazarlık atölyelerinin önemli bir kısmı Iowa merkezlidir. Memlekette adını duyduğunuz yaratıcı yazarlık hocalarının çoğu da aslında aynı temel matristen beslenir, ayrıntılarını yazmayacağım, araştırabilirsiniz, gelecek haftaki ödeviniz de bu, yazacaksınız ve gelecek haftaki dersimizde hep birlikte… Şaka şaka. Eleştirmeyeceğiz yazdıklarınızı, Iowalı mıyız biz allasiz kendi hâlinde yazıp eden insanlar olmakla? Ne işimiz olur bizim Iowa’yla falan? Olsaydı, mesela, elimiz kalem tutar tutmaz bazı şeylerden bahsetmemiz beklenirdi bizlerden de: ilk anda bize, kendi içimize dönmemiz söylenirdi, kendi tecrübelerimizden bahsetmemiz, insan olmanın faziletlerini konuşmamız, kendimizi yazmamız, dünyayı deneyimleyişimizi anlatmamız, toplumu falan pek öyle takmamamız ve böylece dönüştürmemiz toplumu, kendi kültürümüzün inceliklerinden kendiliğimiz içinde bahsetmemiz, Walt Whitman’ı örnek almamız (Iowa’da çok önem verilir Whitman’a, buraya geleceğiz, buraya, yani, Song of Myself’e) ve kendimizden konuşup durmamız. Güzel, peki kendi içimizde ne var? Slavoj Žižek’e bir kez daha kulak vermemiz gerekirse bok. Evet, gerçekten de insana, kendi içine dönmesi söylenip duruldu ama kendilik denen bu şeyi kazıyınca altından sadece bok çıkıyor. Ne ekerseniz onu biçersiniz. Ama böyle diyince yine fazlaca egzotikleşiyorum, daha evrensel konuşmalıyım: ne yerseniz onu çıkarırsınız Romalılar, vatandaşlarım, evrensel gerçek budur, bütün insanlar için de geçerlidir. Granta’dan bahsetmiştim, Everest bünyesinde, büyük bir müjde diye duyurulup bir sayı basılmıştı hani, konusu da kimlikti. İşte bu Granta’nın da Iowa’yla yakın bağları var şaşırtıcı olarak. Aslında şaşırtıcı değil ya, hayat yine de şaşırtıcıdır ve şaşırma kabiliyetini kaybederse insan, dünyada tadına bakılacak hiçbir şey kalmaz geriye, yaşamaklığa ram olmanın hiçbir zevki de kalmaz, şaşıralım onun için biz. Granta’nın her on yılda bir ilan ettiği kırk yaş altı Amerikan yazarlarının en iyileri listesi Iowa mezunlarıyla dolup taşmada. Ve tüm bunlar da kendi içlerine bakan yazarlar hep. Yiyun Li, Dinaw Mengestu, Nam Le, Anthony Doerr gibi yazarlar işte bu kendi içlerine bakanlardan. Peki kendi içlerinde ne var? Pulitzer ödüllü Yiyun Li’nin konusu lgbt… meselesi. Guardian ve Los Angeles Times kitap ödüllü Dinaw Mengestu, Afrikalı göçmenlerin yaşadıkları zorlukları anlatmada. Kendisi de Vietnamlı bir kaçak göçmen Nam Le’nin ne yazdığını yazmama dahi gerek yok, büyük ödüllerinden konuşayım: Dylan Thomas ve PEN/Malamud ödülleri (İki ödül de maşallah, çeşitliliğe kıymet veren ve dezavantajlı grupları öne çıkaran yazarlara gidip duruyor son on yılda). Yine Pulitzer ödüllü Anthony Doerr’se posthümanist ve eko-kritikçi yazdığı için övülen bir yazar. Kendi bildiğini yaz. Bir Brecht cümlesi gibi çınlıyor kulağınızda, değil mi? Anladık bilicisin; ama neye yarıyor kendi bildiğin? Anladık bilirsin ama bildiğin ne? Hayır, Brecht cümleleri değil bunlar. Kendi içime baktım ve ben uydurdum. Kendi içimde bir Brecht de yok ama hayrolsun. Neyse, soruların cevaplarını bulmakla uğraşmayınız, Iowa, PEN ve Granta yardım edecektir sizlere. Ne biliyorsunuz ya da ne bilmelisiniz? Iowa’nın Cuma Panelleri’ne katılın mesela. Yazarın Sesi, Okurun Kulağı gibi işlerde kulağınıza şunlar çarpacak: kaçak göçmenlik, lgbt… hakları, etnik azınlık kimliklerinin ne kadar değerli olduğu ve kendi ülkenizin liberal Batı için ne kadar egzotik bulunduğu. Formül budur. Yazmanız lazım gelen, istenen şeyler de bunlardan ibarettir. Çeşitlilikten, hakkaniyetten ve kapsayıcılıktan konuşmanız gerekir. Bu vardır kendi içinizde, yoksa da var olmalıdır, emrediyoruz, ol! Iowa da PEN de Granta da hepsi birden bunu söylemektedir sizlere. Rüyalarınızı gerçekleştirebilmeniz, DREAMing Out Loud’la desteklenebilmeniz, sesinizi tüm dünyaya, sol liberal Batı’nın yaptığı köprülerle duyurabilmeniz bunlara bağlıdır. Ne kolay değil mi dünyaca tanınmak? Caz bitti, Amerika seyahatimizse biraz uzun sürecek. Geç kurulmuş bir ülke burası, yine de dünyanın bütün çeliklerini çalmışlar belli ki. Ve çokça putlar dikmişler kendilerine bu çeliklerden. Bizim gibi zavallılara da bu putların o sözde mükemmel fotoğraflarının -kendilerini de değil- birer fotokopisini, uçaklardan atmak suretiyle dağıtmışlar. Yarın da buradayız. Hiçbir yere kaybolmayınız.

Türkçe
1
0
3
211
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Yangında İlk Yakılacaklar-I Türk edebiyatı neden bu hâle geldi, okura neden bu denli kötü metinler sunuluyor, memleketin edebi hayatına yön veren yayınevleri nasıl oluyor da bu kadar kötü metinler basıyor, edebiyat jürileri niçin hiç değişmiyor, nasıl oluyor da bütün “büyük” eserlerin sahipleri birbirlerinin arkadaşları çıkıyorlar? Putları -ikinci kez- kırıyoruz. Türk edebiyatını, gark olduğu bu karanlıktan hep beraber kurtarmak zorundayız. Fakat evvela, meselenin tarihi-siyasi arka planını bilmeye ihtiyacımız var. 1940'lar bitip 50'ler başlarken Fransa’nın entelektüel hayatı Sartre’ın hâkimiyeti altındaydı. Sartre, kendisinden önceki edebiyatı, yazarın ve metnin siyasi bakımdan tarafsız olduğu iddiasında bulunduğu için eleştiriyordu. Birey özgürleşsin, özgürlüğünden doğan sorumluluğu almaktan da çekinmesin istiyordu. Dünyayı, yazmakla, belirlenmiş bir açıdan ele aldığını, okuru da belirlenmiş bir gerçeklik temelinde eyleme çağırdığını söylüyordu. Edebi estetiği toplumsal amaç için seferber etmek gerektiğini düşünüyordu. Politik bir kalem sahibi olarak yazarı ortaya atıyordu yani. 60'lara gelindi ve Barthes, Foucault ve Lévi-Strauss gibi düşünürler yapısalcı hareketi kurdular. Sartre’ın cogito kökenli öznesine, doğrudan ve cepheden saldırdılar. Çünkü Sartre’da yazar, her şeye muktedir bir tanrı gibiydi bir nevi. Toplumu dönüştürebilirdi ve dönüştürmeliydi de, hatta, vazifesi buydu. Metin, onun özgür iradesinin, kendi bilinciyle yaptığı seçimlerin, siyasi “angajman”ının verimiydi. Farkındaysanız, böyle bir durumda metin, yazarın zihninden başka hiçbir yerden neşet edemeyecektir. İşte Roland Barthes, tam da bu temelde itiraz etti ona: bunun hem dilbilim bakımından, hem de siyaseten yanlış olduğunu söyledi. Dilin söylediğinin kişinin niyetinden bağımsız olduğunu düşünüyordu, bunu da tabii ki Saussure’den öğrenmişti, ayrıntılara girmeye gerek yok burada, gevezelik olur. Diğer yandan, yazar da bir insan olduğuna göre, onun iradesini merkeze almak, burjuva bireyciliğinin yansımasıydı: yazar öldü, yerine kim geçsin istersiniz? Siz: okur olarak siz. İşte bütün felaket, tam da buradan başladı. Foucault, söz konusu analizi biraz daha derinleştirdi. Bilginin ve metnin güçle ilişkisinin etle tırnak ilişkisi olduğunu söyledi bir bakıma. Ona göre, her anlatı, belirli bir epistemolojik rejim ve iktidar ilişkisini sürdüren bir söylemin parçasıydı. Edebi eser, estetik yeterliliğiyle değil, bir sınıfı meşru kılıp kılamamasıyla var oluyordu. Estetik, ideolojinin görünür yüzüydü sadece. Bu süreçte, Osmanlı’da ve Türkiye’de de çokça tartışılan, sanatın ne için eylendiği meselesi, Marksist ve postkolonyal eleştirinin okları altında sırılsıklam kaldı. Sanat, apaçıktı ki toplum içindi. Toplum için yapılmayan sanat yansın kül olsun, burjuvanın malıdır o olsa olsa. Tabii ki bütün postyapısalcılar aynı şeyi savunmuyordu, her birinin evrenleri arasında ciddi farklar vardı ama hâkim görüş buydu. Buraları çokça uzatabilirim: sıkıcı yerlerdir, akademik olan her şey sıkıcıdır çünkü benim nezdimde. Meselede derinleşmek isteyenler Gramsci, Althusser ve Eagleton’a bakarak bu tartışmaların tarihini biraz daha ayrıntılı vaziyette inceleyebilirler. Özetle, sanat ve benim tartışacağım edebiyat, estetik bir değerden ideolojik bir aygıta dönüştü ve kendisinden, toplumu dönüştürmesi beklendi. Bunu da becerdi tabii ki, kendi altına dinamit koyduysa da: edebi metinden, yazarının dehasını yansıtması istenmiyordu artık, toplumsal cinsiyeti, ırk ve sınıf tartışmalarını merkeze alan sosyal bir laboratuvar olması umuluyordu ondan. Şimdi asıl meseleye gelelim, hâl-i pürmelalimizin gerçek sebebine. 68 Olayları edebiyat çevrelerinde Fransız Teorisi diye anılan bu fikirleri Amerikan Üniversitelerine soktu. Bu dönemde yetişen Foucault, Deleuze, Derrida ve daha birçok düşünürün yazıları, Amerikalı akademisyenlerin elinde sistemi içeriden yıkmak için kullanılan araçlar oluverdiler. Fransız entelektüellerin sanat hakkındaki tartışmaları, bağlamından Amerikalılarca koparıldı, sivil hakları savunan hareketlerle, kimlik politikalarıyla sentezlendi. Bu atılımda özellikle Sylvére Lotringer’in Columbia Üniversitesi’nde kurduğu Semiotext(e) Dergisi büyük bir rol oynadı. 70'lere gelindiğindeyse Yale’de, de Man, Miller ve Hartman’ın başını çektiği “Yale Okulu”yla yapısöküm kurumsallaştı. 80'lerle birlikte de edebiyat kürsüleri, giderek, kültürel çalışmalar kürsüsüne evrildi. Kısaca özetliyorum, burayı çokça aşar bu konular. Ama özetlemeden geçemem çünkü gerçekten de Türkiye’deki ve dünyadaki kötü metinlerin müsebbipleri bunlardır. Kanonik eserler bunlar tarafından küçümsendi. Marjinal grupların metinleri ve kimlik politikaları bunlarca önemsendi. Akademi kürsüleri sol entelijansiyanın eline geçti. Postmodernizm, değerleri ve değer politikalarını zaten paramparça etmişti, yani edebiyat kürsülerinin savunduğu tek değer, temelde bir tür değersizliği içkin bir değerdi bundan böyle: topluma yön verilecek ama nereye çıkar ki bu yol? Bana kalırsa sol entelijansiyanın varılsın istediği yere: Netflix edebiyatına, Woke goygoyculuğuna. Çıktı da, görüyorsunuz. Jonathan Haidt’in Heterodox Akademisi’nin ve ACTA’nın verilerine göre üniversite kürsüleri bugünlerde iyice tektipleşti: Amerikan Üniversitelerinin beşeri bilimler fakültelerinde, bazı uç hâllerde solcu akademisyenlerin sayısı sağcılarınkinin on, hatta bazen yirmi katı. Genel dağılım da şöyle: kürsülerdeki koltukların yüzde altmışını sol liberal görüşlü akademisyenler, yüzde on beşini muhafazakar akademisyenler, yüzde yirmi beşini de görece daha ılımlı akademisyenler tutuyorlar. Bunlar Amerika verileri. Türkiye’de de durum aşağı yukarı böyledir sanıyorum, oranlar biraz oynar ama çok büyük değişiklikler olmaz, en azından, değerleri ve eğilimleri belirleyenler Türkiye’dekiler değil, bunu biliyoruz. Buradan çıkarılacak sonuç solcuların daha iyi okuduğu, kendilerini daha iyi geliştirdikleri mi sizce? Bana kalırsa, dünyanın her yerinde çeteleşmeyi çok iyi becerdikleri ve edebiyatı kendi belirlenmiş değerlerine göre manipüle ettikleri. Söz konusu sayısal dengesizlik, klasiklerin, yani kanonik eserlerin, modası geçmiş ya da kötü yazılmış sayılmasına, sol ve yeni sol değerleri temsil etmeyen eserlerin kıymetsizleştirilmesine yol açıyor. Akademi de böylece bir tür onay kurumuna dönüşüyor. Ya onlardansınız ya da hiçbir yerli: uzaylı bile değilsiniz. Farklı bakış açıları ve işte, Peyami Safa yahut daha sonra bahsedeceğim birçok örnekte de görüleceği üzere, farklı siyasi görüşlerden yazarların eserleri de böylelikle tasfiye ediliyor. Buna dense dense fakülte siyaseti denir. Edebiyat yahut sanat denemez. Verimi de kötüdür epeyi. Yine bir ACTA çalışmasına göre 2021 yılında üniversitelerin yüzde otuzunda en az bir edebiyat dersi zorunlu tutulurken 2026’da bu oran yüzde yirmi ikiye gerilemiş ve 2025’te üniversite öğrencilerinin yüzde yetmiş dokuzu da hiçbir edebiyat dersi almadıklarını belirtmişler. Edebiyat gittikçe marjinalleşiyor, yangında ilk yakılacaklar -yani bu çevreler tarafından tayin edilmiş bir edebi değere sahip eserler- da belirli bir çevre, bir çete tarafından "seçiliyor." Sizler sırf bu yüzden bu kadar kötü metinler okumak zorunda kalıyorsunuz. Yale Okulu’nun bir parçası olsa da Harold Bloom, estetiğin ideolojiye kurban kılınmasına yüksek sesle karşı çıkan bir isim ama. 94’te yazdığı Batı Kanonu’nda bugünün, son günlerde bizim de gözümüze sokulan “iptal kültürü”nü ve “duyar kasma”larını öngörür o. “Hınç Okulu” der Bloom yukarıda mevzubahis ettiğim at gözlüklü çeteye. Onların ideolojik bir körlüğün pençesinde kıvrandıklarını söyler. Ve bu çete yüzünden edebiyatın kanonu reddettiğinden, yazarın kendisinden önceki devlerle rekabet etme ihtimalinin ortadan kalktığından, özgünlüğe ulaşma şansını da böylece yitirdiğinden bahseder. Edebiyat, bu yolla evcilleştirilmiş, ruhsuz kılınmıştır. Politik doğruculuğun edebiyata eylediği budur. Daha birçok şey söyleyeceğim. Meseleye buradan başlamayı tercih ediyorum. Görüldüğü üzre, sol entelijansiyanın dünya edebiyatına yaptığı biraz bu fakat bundan çok daha fazlası. Elbette tüm bunlar Türkiye’de de bir karşılık buldu. Önce dünyayı toparlayalım. Türkiye'ye ondan sonra geleceğim. Edebiyatımızın çeteler eliyle, hem de en az elli senedir nasıl dönüştürüldüğünü, alımlama kuramının politik maksatlarla nasıl kullanıldığını, okurun bu denli kötü metinlere nasıl mahkum edildiğini hep beraber göreceğiz. Biliyorsunuz, putlar birçok malzemeden yapılırlar. Karşımızda bu kez çelik putlar var. Edebiyatımızı bu putlar, yayınevleriyle, jürileriyle ve arkadaş çevreleriyle ele geçirdiler. Sevgili Türk okuru, bunlara ve sözde eserlerine mecbur değilsiniz. Çeliği kırmanın bir yolu da elbet ve hep beraber bulunacaktır.
Türkçe
4
23
81
10.3K
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Yangında İlk Yakılacaklar-XVIII Ülkemizde bu ifade kalıbını genellikle eşekler için kullanırız ama bence domuzlara da çok haksızlık ediyoruz. Pis hayvanlar diye tanıyoruz onları. Çamura, pisliğe bulanmış fotoğraflarını seyreyliyoruz. Domuz eti yemiyoruz çünkü pislik yiyor diyoruz domuzlar. Haklıyız. Zaten domuzların DNA’sının bizimkine bu denli yakın olması da onları yemememiz için bir neden. Onlarda tutunan virüsler ve bakteriler bizim de hücrelerimizin içine girebiliyor. Hem insan, kendini yemekten de pek hoşlanmıyor. Depresyona giriyor. Domuzun içine bakıyoruz. İçinde gördüğümüzü dışında da görüyoruz. İnsanın içine bakınca ne göreceğimizi Žižek söylemişti ama bize. Domuzun içindekinden ve dışındakinden pek de farklı değildi içimizdeki. Haksızlık ediyoruz deme sebebim işte bu. Başka bir şey değil. O zaman: içimize bakalım, bakalım görelim ne var içimizde ve kendimize etmediğimiz haksızlığı hiçbir hayvana da etmeyelim, önce kendimize kıyalım, sonra da domuzlarla bonobo maymunlarını rahat bırakalım, cümle içinde kullanırken dahi dişlerimizi fırçalayalım. Biz, insanlık ailesi olarak, daha kötüyüz onlardan, insan eti yemeyi de çok severiz, dişlerimiz hiç fena değildir bu işlerde. Şimdi, andığımıza göre domuzu, topuzumuzu çuvaldızlarla kaplayalım ve kendi kafamıza geçirelim. İçimizdeki İrlandalılara bakalım biraz. İçimizdeki Iowalılara. Oralılara. Dışımızdaki Iowalıların en sevdiği yemek ekmek arası domuz sandviçi. Buraya da oradan geldik zaten. İçimizdeki Iowalılarsa en çok bizi yemeyi seviyorlar. Yemeyi de çok anlamlı düşününüz. Argosuyla falan birlikte. Bizi yemeyiniz sevgili büyük Türk yazarlar, kim olduğunuzu, nerelerde yetiştiğinizi, ne işler eylediğinizi çok iyi biliyoruz sizlerin, yapmayın yahu. Christopher Merrill, 2000’den 25’e kadar Iowa IWP’yi yönetmiş, çok çok önemli bir insan. Onun DNA’sı da bizimkiler gibi, yüzde seksen dört oranında benziyor domuzlarınkine. Ama onu bizden ayıran başka özellikleri de var. Elliden fazla ülkede kültürel diplomasi misyonları yürütüyor. 11-18 arasında ABD UNESCO Milli Komitesi üyeliği yapıyor. 12’de bizzat Obama tarafından Milli Beşeri Bilimler Konseyi’ne atanıyor. Fransız Hükümeti Chevalier des Arts et des Lettres Nişanı sahibi. (Aaa, bu madalyadan Elif Şafak’ta da vardı, ne tesadüf!) 25’te de WWB’nin Ottaway Ödülü’nü (Hayatını edebiyat çevirilerine adamış kişilere verilen bir ödül ve nedense PENlilerle Iowalılar çok çok almışlar bu ödülü, dünyanın küçük olduğunu söylemiş miydim daha önce?) alıyor. Bir dakika? WWB? Yine mi? Joanne Leedom-Ackerman’ın yönetim kurulu üyeliği yaptığı, Elliot’ın sayılar çıkardığı WWB mi? Biraz olsun nefeslenelim, şu çevreden biraz çıkalım, Iowa takosu yiyip karnımızı doyuralım diyoruz, Uroboros geliyor ve bizi de ısırıyor illaki. Üstüne, durmuyor, ısırmaya da devam ediyor: 9/11 sonrasındaki süreçte dünya tekrar normalleşirken IWP’nin oynadığı rolle gurur duyuyor Merrill, dünya normalleşirken, yani Afganistan işgal edilip eski dostlarımız Schoulginler, Ackermanlar ve Tornerler buraları ziyaret ederken, Suriye yıkılırken, Ukrayna işgal edilirken falan. Tabii Merrill’in övünmesi çokça olağan. Hangi birimiz bir yazarlık programı yürütüp oradan çıkma üç yazara Nobel kazandırdıktan sonra övünmekten geri durabiliriz ki? Evet, IWP’nin üç adet Nobellisi var. Diğer ödülleri saymıyorum bile, Nobel’i konuşuyorum sadece. Üç yazar, IWP’den yetişmiş ve Nobel almış. Hatta Han Kang’ın Nobel’i aldığı sene listeye giren ve değerlendirilen en az beş aday daha varmış Merrill’in dediğine göre. Maşallah, Nobelli yazar fabrikası gibi bir şey. Gördüğünüz üzre, birinci Nobelli Han Kang. İkincisi Mo Yan. O yana da dönder sar beni, bu yandaki kim: üçüncüsü, medar-ı iftiharımız, Orhan Pamuk. Önce söz vardı. Sonra yazı icat edildi. Mertlik böyle mi bozuldu dersiniz? Yazının icadından beş bin yüz seksen beş falan yıl sonra, yani 1985’te Orhan Pamuk IWP’den yazarlık dersleri alıyor. IWP’den önce yayımladığı üç kitap: Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev, Beyaz Kale. Kara Kitap 90’da çıkıyor. Fethi Naci’nin iyi bir marksist olduğunu ve Amerikan tarzı yazarlığa prim vermediğini önceki yazılardan hatırlayacaksınız. İşte bu Naci, Pamuk’un ilk üç kitabını beğeniyor, övüyor ve bunların Türk edebiyatına yenilikler getiren, iyi kitaplar olduklarını düşünüyor. Kara Kitap’la birlikte gelen postmodern tınılardansa hoşlanmıyor. Bana kalırsa Pamuk’un en iyi kitabı hâlâ Kara Kitap’tır. Geçebilmiş değildir onu. Fethi Naci gibi düşünmem ben. Ama bu eski tüfek adamı rahatsız eden şey başka bir şey işte. Pamuk’un Iowa ve Columbia Üniversitesi’nde eylediği işler. Kokusunu alıyor Fethi Naci demek ki domuz etinin. Bu koku sadece Pamuk’a sızmamış tabii. Birisi bir yol açar, yolbaşçıdır o, sonra başkaları da aynı yolu yürümek isterler. Mesela, Elif Şafak’ın kaybettiği, ısrarla ve altını çizerek söylüyorum, kaybettiği intihal davasından sonra Şafak’a desteklerini açıklayan kişiler arasındaki Buket Uzuner de Iowalı. 96’da Iowa’da. Ve Iowa’nın tanıtım metninde kendisinden “sıradaki Pamuk” diye bahsediliyor. Buyrun bu su, bu da çelik, çeliğe su verin. Nasıl verelim? Mesela kendisinden, eski dostumuz Schoulgin’in Bir Başka Dünya’dan başlıklı kitabında bahsedelim. Kültürel diplomasi vasıtası edebiyattan konuşuyoruz sevgili Türk okuru. Edebiyat hiçbir şey değildir hayat karşısında ama bazı hâllerde de her şeydir. Dünyanın böyle garipliklerinin sayısı ve miktarı artar bazen; fakat böyle hâllerde de bunların rastgele gariplikler olmadığının farkına varmak gerektir. Iowa’nın hedef ülkeleri ve kültürleri var. Bu hedef ülkeler ve kültürlerden yazarlar seçiliyor. Sistem şöyle işliyor: Türkiye’deki Amerikan Büyükelçiliği ve Konsoloslukları bünyesindeki Kültür Ataşeliği yahut Heyeti ve bunlara bu konularda danışmanlık yapan Türk edebiyat çevreleri, Iowa’da eğitim alabilecek genç ve yetenekli Türk yazarları seçiyor, onlardan Türkçe ve İngilizce yazı örnekleriyle özgeçmiş talep ediyor, dosyalarını da Amerika’ya, “Türk adaylar” başlığı altında gönderiyor. Ardından, büyükelçilikçe sunulan bu aday listesi, Washington’da, bursu finanse eden Amerikan Dışişleri Bakanlığına bağlı Eğitim ve Kültür İşleri Bürosu’nun onayına sunuluyor. Onay alındıktan sonra da Iowa Üniversitesi’nin IWP ekibi -ki bu yıllarda adını geçirdiğimiz Paul Engle yönetiyor bu ekibi-, gelen uluslararası dosyaları edebi açıdan (Yerseniz. Yer misiniz: domuz eti.) inceliyor, söz konusu isimleri kabul ve davet ediyor. Bu kısım hakkında yorum bile yapmayacağım. Her şey ortada. Söylenecek hiçbir söz yok. Dünyanın bütün sözleri bitti. Her dem yeni doğmayız, sizden de çok usandık. Başka şeylerden konuşalım. Mesela 25’te, kelimesi kelimesine, şu türden temaların arandığı söyleniyor Iowa’da: kimlik, göç, ekolojik krizler, zihinsel krizler ve kültürel-ruhani geleneklerin kesişimi hakkında yazmaları isteniyor yazarlardan. lgbt… meselesi temalar arasında açıkça geçmiyorsa da katılanların kimliklerine bakılınca bunun da teşvik edildiği kolaylıkla anlaşılıyor. Postkolonyal çorba bir kez daha karşımızda. 08’den bu yana Iowa bünyesinde Between the Lines adlı bir program da var. Buraya da yaşları on beş ila on sekiz arasında değişen lise öğrencileri seçiliyor, bu genç yazar adayları da Iowa’da ağırlanıyor. 25’te şu ülkelerden: Cezayir, Ermenistan, Bahreyn, Bangladeş, Botsvana, Burkina Faso, Kamerun, Mısır, Hindistan, Irak, Malavi, Fas, Nepal, Suudi Arabistan, Sri Lanka, Türkiye, Ukrayna, Katar, Zimbabwe. Baştan ayağa bir “demokrasi ihraç edilecekler” listesi bana kalırsa. Mesele çok uzun ve karışık. Karnımız acıktı, epeydir buradayız. Yiyebiliriz tabii ama mecbur da değiliz, yani, domuz eti yemeye demek istiyorum. Iowa’da, şimdi Google’dan baktım, Türk lokantaları da var. İşimiz epeyi uzun sürecek bu şehirde. Gelirken söylememişlerdi, çok yazık, gördünüz, özgeçmişimizi de getirmemiz gerekiyormuş. Biz sıradan Türkler çok iyi biliriz ki bir yerde bürokrasi varsa orada işler uzun sürecektir. Ne olur ne olmaz diyerek pasaportumuzun da fotokopisini çektirelim bir. Talihliyiz, çelikten putların genel merkezindeyiz, fotokopi makinesi bulmakta da hiç güçlük çekmeyeceğiz. Biraz mola. Yarın ola hayrola.
Türkçe
0
4
12
1.4K
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
İnsanlar birbirlerini fethullahçılıkla suçladıkça sokağa çıkıp "Ulan hepiniz oradaydınız be!" diye bağırasım geliyor. :) CHP içindeki ulusalcıları hep birlikte yememişler de ulusalcılar kendi kendini yiyen bir virüsmüşler gibi davranmaları çok gülmeli şey. Arkadaşlar, siz beş kişisiniz, birbirinizi bilirsiniz. Biz altıncı kişiyiz, sizin cemaziyelevvelinizi biliriz.
Türkçe
0
0
10
787
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Estağfirullah Kemal Bey, nereden bilecektiniz Baykal'a o operasyonu fethullahçıların çektiğini? yenicaggazetesi.com/mhp-cubbeli-ah…
ibrahim Haskoloğlu@haskologlu

🔴#SONDAKİKA | Kemal Kılıçdaroğlu: • Zamanında içimize sızmış FETÖ terör örgütü ajanlarını farkedemediğim için sizden özür diliyorum. • Halkın belediyesinden rüşvete bulaşan o belediye başkanlarını tek tek ayıklayamadığım için özür diliyorum. • Hakkınızı helal edin ve beni affedin.

Türkçe
1
1
7
223
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
@mecezey Aaa, çok hoş o halde. :) Şapkam başımdan düştü. Saygımı, düştüğüm kontrpiyeli topraklardan yolluyorum. :)
Türkçe
0
0
2
72
Metin Celal
Metin Celal@mecezey·
@vgokberkm "Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz" demiş Ahmet Haşim. Yapay zeka ile yapılmış bir paylaşım hakkında Yapay Zeka desteği ile cevap vermekte bir neden vardır, diye düşünmenizi beklerdim. Pes ettim.
Türkçe
1
0
1
101
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Öyle bir dünya ki Türk edebiyatının en tanınmış eleştirmenlerinden Metin Bey, Turgut Uyar'a atfedilen bir söz kalabalığının uydurma olup olmadığını yapay zekaya soruyor. Bat dünya bat! :)
Metin Celal@mecezey

@DIskeceli @TamgaSanat Grok "uydurma" diyor. Zaten görseldeki kişi de Turgut Uyar değil, bir benzeri. Neden böyle bir paylaşım yaptığınızı merak ettim doğrusu. kimi kandırmak istiyorsunuz. Ve kandırırsanız elinize ne geçecek?

Türkçe
1
0
11
1.9K
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Metin Bey, yukarıdaki sözü Turgut Uyar'ın söylediğini düşünmüyorum. Meramımı daha açık ifade edeyim: yapay zeka epeyi güvenilmez bir şeydir, yalancıdır, idare-i maslahatçıdır. Ona hiç itimat etmem. Bilgi kaynağınız yanlış diyorum. Ben olsam ya kitapları sayfa sayfa kontrol eder ve yok derdim yahut kendime güvenir, Uyar'ın böyle ucuz sözler söylemeyeceğini -sizin gibi- ben de zaten bilir, Grok'a hiç sormazdım. Eleştirdiğim budur.
Türkçe
1
0
1
116
Metin Celal
Metin Celal@mecezey·
@vgokberkm Bu sözün Turgut Uyar'ın olduğuna dair kanıtınız nedir? Kaynak gösterebilir misiniz? Hangi kitabında, kaçıncı sayfada yer alıyor?
Türkçe
1
0
2
480
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
@eceeeyyigitt Çete tabiri çok kullanılıyor ama en çok Atay'ın kullandığı bağlamda kullanılıyor. Evet, edebiyatımızda bir çete var ama uluslararası bir ağın parçası. Birkaç gündür bunları yazıyorum buradan. Vaktiniz olursa bakabilirsiniz.
Türkçe
0
0
2
35
Ece Yiğit
Ece Yiğit@eceeeyyigitt·
@vgokberkm İlginç. Şafak da işin içerisindeyse daha da iticileşiyor durum. Kendisi hâlâ Amerika’da İngilizce ilerlediği hâlde Türk edebiyatından ekmek yiyor mu? Edebiyat içerisinde bir çeteleşme varlığı fikri de uzak değil böylece.
Türkçe
1
0
2
58
Ece Yiğit
Ece Yiğit@eceeeyyigitt·
Hasan Ali Toptaş’a ne oldu bilen var mı? Edebiyat çevresinde yayılan bu ifşaların ardından kendisinin ve yayınevlerinin de açıklamalarından sonra akıbeti ne oldu? Tacizi kabul ettikten sonra özellikle.
Türkçe
4
0
4
1.3K
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
@melinmelinda80 Gerçekten de dışarıda içine ne koydukları belli değil. Gerçi bizim durumda belli, sıkıntı da oradan kaynaklanıyor: çeşitlilik, dezavantajlı gruplar falan filan. :)
Türkçe
0
0
3
59
Melinda
Melinda@melinmelinda80·
@vgokberkm Evde kendi edebiyatımızı yapıyoruz, çok güzel kabarıyor. 🫠
Türkçe
1
0
6
121
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Yangında İlk Yakılacaklar-XVII Pandemi zamanlarını anımsayın lütfen. İnsan olmaklık dediğiniz şey genellikle sokakla ilişkilidir. Sokakta gezer, sokakta yer içer, sokakta iletişir, sokak sayesinde kültür çevresi edinirsiniz. Pandemi yüzünden ilk önce sokağın dışında bulmuştuk kendimizi. Ve kendi içimize dönmüştük. Sonra da, kendi içimiz denen yerde bulacağımız şeyler nihayetinde pislikten ve atomdan ibaret bulunduğu için, başka başka şeyler yapmaya girişmiştik: yemek, ekmek, temizlik, kilden bir şeyler ve edebiyat. Evet, edebiyat. Bizde edebiyat yapmanın birçok manası var. Mesela bunlardan birisi caz yapmakla eş anlamlı. Iowalı ünlü caz sanatçısı Glenn Miller, 1939-42 arasında o kadar ünlü parçalar yapar ve Amerikan müzik listelerini öyle bir domine eder ki onun başarısına ne Elvis Presley ne de Beatles ulaşabilir sonralarda. Iowa’da caz yapılır yani, köklü bir caz geleneği var bölgenin. Tabii sadece caz değil, edebiyat geleneği de köklü. Pandemiden sonra hayatımızı tutan yazar olma arzumuzu, dilersek, Iowa’ya gidip giderebiliriz. Orhan Pamuk öyle yapmıştı, yaratıcı yazarlık okuluna katılmıştı Iowa’da ve Nobel’e dahi erişti. Nasıl, fena değil, değil mi? Şimdi, Iowa toprakları o kadar bereketli topraklardır ki burada uzun boylu çayırlar, bur meşeleri, yaban gülleri ve yabancı yazarlar yetişir sevgili Türk okuru. 15 senesinde, artık kendisini iyice tanıdığım aile dostumuz Elliot Ackerman mesela, bir yabancı değildir belki ama, yabancı yazarlar yetişmesine yardımcı olabilmek için Ukrayna’dadır. IWP’yle birlikte. Iowa Üniversitesi’nin Uluslararası Yazarlık Programı’yla yani. Kırım’ın ilhakından hemen sonra. Ukrayna’nın birçok şehrini gezer. Ve Rusların Ukrayna’ya saldırılarının ardından Ukrayna’nın haklarını Time ve New York Times gibi yayın organlarında yazdığı yazılarla savunur. Biliyoruz, Elliot böyle mangal yürekli bir delikanlıdır, dünyanın neresinde Amerikan çıkarlarını ilgilendiren bir mesele var, Elliot orada biter, meseleye dahil olur, konferanslar verir, konuşmalar yapar ve Amerika’yla ortak bir zeminde buluşabilen kim varsa haklarını savunur onların. Ama biz şimdi bugünkü yazıda Iowa sınırlarının dışına çıkmayalım pek öyle. IWP 67’de kuruluyor. Dünyanın dört bir yanından yazarları Iowa’ya getiriyor. Amerika’yla dünyanın dört bir yanı arasında yol yabıyor köbrü yabıyor seçimlere girse yüzde elli iki falan alır yani. Bu yazarlara burslar veriyor. CCF, önceki yazılardan hatırlayın onu da, işlevini kaybedip -yani faş olup- geri çekilmek zorunda kalınca IWP giriyor devreye. Ama foncusu, artık, CIA değil tabii, ABD Dışişleri Bakanlığı ve özel fonlar. Mesela Truman Capote Vakfı. Vakfın fonladığı yaratıcı yazarlık atölyelerinin hepsinin edebi eserlerde aradığı bazı ortak şartlar var: çeşitlilik, dezavantajlı grupların öne çıkarılması. Putların çelikleri. Burada da dünyaya yazar ihraç eden Iowa Üniversitesi’nin en büyük foncuları arasında bu vakfın olduğunu söylemekle yetineceğim. Ama biraz derinleşelim. IWP’yi Paul Engle kuruyor. Kurarken de gerçekte var olmamış bir vakıftan, Farfield Vakfı’ndan para alıyor. Engle o kadar çok ilgileniyor ki bu işlerle, Nobel Barış Ödülü Adayı dahi oluyor. PEN Amerika ve PEN International’la çok yakın bağları var. Farfield Vakfı da bir paravan vakıf. Maksadı Soğuk Savaş döneminde Amerikan çıkarlarını savunmak, dünyanın yazarlarıyla bağlar kurmak. Her neyse, IWP’nin diğer foncuları arasında da CIA’nın başka paravan vakıflarına rastlanıyor. İsteyenler internetin nimetlerinden faydalanıp daha derin araştırmalara girişebilirler. Bize bu kadarı yeterli. Kısa konuşmak için lafı Eric Bennett’e bırakalım: “Iowa Yazarlık Atölyesi, Amerikan tarzı bireyciliği ve maddeciliği sosyalist ideallerin karşısına diken bir edebiyat anlayışını desteklemek için CIA destekli bir gayretle şekillendirildi.” Evet. Basit. Ama tabii ki sadece bir edebiyat hareketi değil bu çünkü Engle’ın Rockefeller Vakfı’na, Sovyetler Birliği’ndeki muhalif öğrenciler için Moskova’da üniversite kurmak gayesinde olduğunu duyunca teşekkür ettiği de biliniyor. 2025’te Marco Rubio imzasını taşıyan bir yazıda, ne talihsizliktir, IWP’ye verilen bir milyon dolarlık fonun da kesildiği bildiriliyor. Gerekçe, fonlanan kuruluşların eylediği işlerin milli çıkarlarla “artık” örtüşmediği. 1967’den 2025’e kadarki sürede Amerikan Dışişleri fonlarıyla ABD’ye en az bin altı yüz yirmi beş yazar götürülmüş. Bu da bu yazarların oralara götürülmesinin Amerikan milli çıkarlarıyla uyuştuğunun itirafı demek. Türkiye bir roman ülkesidir. Tabii ki böyle demekle Roman vatandaşlardan yahut Romalılardan bahsetmiyorum. Romalılar, vatandaşlarım, hanginiz romanlara layık bir hayat yaşamadınız ki? Hanginizin hayatı -anlatsanız- roman olmaz; söyleyiniz bana. Hem hangi biriniz, başınızı gecenin bir vakti yastığa koyduğunuzda hayatınızı tek bir çizgi hâlinde görmediniz yani, olayları büyük bir heyecanla birbirine bağlamadınız, bir tanıdığınızın bir diğerine dediklerinden bir diyalog, yolda rastladığınız bir kedinin size bize rastgeleymiş gibi gelen hareketlerinden bir sahne, dünyanın tesadüflerinden bir olay çıkarmadınız? Ve itiraf edin: hangi biriniz, bir gün elinize bir kâğıtla bir kalem alıp bütün bunları yazıp halanızın kızıyla teyzenizin oğlunu, yazının o gelecek nesillere kalacak kutsallığının büyük sayesi altında rezil etmek arzusuna kapılmadınız? Kapıldıysanız doğru yerdesiniz: Iowa’nın yaratıcı yazarlık atölyelerinde yani. Hoş geldiniz, neler yazmak istersiniz? Dünyanın -ve tabii Türkiye’nin de- yaratıcı yazarlık atölyelerinin yarısından fazlası Iowa Yaratıcı Yazarlık Atölyesi mantığıyla kurulmuştur. Üçüncü, dördüncü ve beşinci dalga yaratıcı yazarlık atölyelerinin önemli bir kısmı Iowa merkezlidir. Memlekette adını duyduğunuz yaratıcı yazarlık hocalarının çoğu da aslında aynı temel matristen beslenir, ayrıntılarını yazmayacağım, araştırabilirsiniz, gelecek haftaki ödeviniz de bu, yazacaksınız ve gelecek haftaki dersimizde hep birlikte… Şaka şaka. Eleştirmeyeceğiz yazdıklarınızı, Iowalı mıyız biz allasiz kendi hâlinde yazıp eden insanlar olmakla? Ne işimiz olur bizim Iowa’yla falan? Olsaydı, mesela, elimiz kalem tutar tutmaz bazı şeylerden bahsetmemiz beklenirdi bizlerden de: ilk anda bize, kendi içimize dönmemiz söylenirdi, kendi tecrübelerimizden bahsetmemiz, insan olmanın faziletlerini konuşmamız, kendimizi yazmamız, dünyayı deneyimleyişimizi anlatmamız, toplumu falan pek öyle takmamamız ve böylece dönüştürmemiz toplumu, kendi kültürümüzün inceliklerinden kendiliğimiz içinde bahsetmemiz, Walt Whitman’ı örnek almamız (Iowa’da çok önem verilir Whitman’a, buraya geleceğiz, buraya, yani, Song of Myself’e) ve kendimizden konuşup durmamız. Güzel, peki kendi içimizde ne var? Slavoj Žižek’e bir kez daha kulak vermemiz gerekirse bok. Evet, gerçekten de insana, kendi içine dönmesi söylenip duruldu ama kendilik denen bu şeyi kazıyınca altından sadece bok çıkıyor. Ne ekerseniz onu biçersiniz. Ama böyle diyince yine fazlaca egzotikleşiyorum, daha evrensel konuşmalıyım: ne yerseniz onu çıkarırsınız Romalılar, vatandaşlarım, evrensel gerçek budur, bütün insanlar için de geçerlidir. Granta’dan bahsetmiştim, Everest bünyesinde, büyük bir müjde diye duyurulup bir sayı basılmıştı hani, konusu da kimlikti. İşte bu Granta’nın da Iowa’yla yakın bağları var şaşırtıcı olarak. Aslında şaşırtıcı değil ya, hayat yine de şaşırtıcıdır ve şaşırma kabiliyetini kaybederse insan, dünyada tadına bakılacak hiçbir şey kalmaz geriye, yaşamaklığa ram olmanın hiçbir zevki de kalmaz, şaşıralım onun için biz. Granta’nın her on yılda bir ilan ettiği kırk yaş altı Amerikan yazarlarının en iyileri listesi Iowa mezunlarıyla dolup taşmada. Ve tüm bunlar da kendi içlerine bakan yazarlar hep. Yiyun Li, Dinaw Mengestu, Nam Le, Anthony Doerr gibi yazarlar işte bu kendi içlerine bakanlardan. Peki kendi içlerinde ne var? Pulitzer ödüllü Yiyun Li’nin konusu lgbt… meselesi. Guardian ve Los Angeles Times kitap ödüllü Dinaw Mengestu, Afrikalı göçmenlerin yaşadıkları zorlukları anlatmada. Kendisi de Vietnamlı bir kaçak göçmen Nam Le’nin ne yazdığını yazmama dahi gerek yok, büyük ödüllerinden konuşayım: Dylan Thomas ve PEN/Malamud ödülleri (İki ödül de maşallah, çeşitliliğe kıymet veren ve dezavantajlı grupları öne çıkaran yazarlara gidip duruyor son on yılda). Yine Pulitzer ödüllü Anthony Doerr’se posthümanist ve eko-kritikçi yazdığı için övülen bir yazar. Kendi bildiğini yaz. Bir Brecht cümlesi gibi çınlıyor kulağınızda, değil mi? Anladık bilicisin; ama neye yarıyor kendi bildiğin? Anladık bilirsin ama bildiğin ne? Hayır, Brecht cümleleri değil bunlar. Kendi içime baktım ve ben uydurdum. Kendi içimde bir Brecht de yok ama hayrolsun. Neyse, soruların cevaplarını bulmakla uğraşmayınız, Iowa, PEN ve Granta yardım edecektir sizlere. Ne biliyorsunuz ya da ne bilmelisiniz? Iowa’nın Cuma Panelleri’ne katılın mesela. Yazarın Sesi, Okurun Kulağı gibi işlerde kulağınıza şunlar çarpacak: kaçak göçmenlik, lgbt… hakları, etnik azınlık kimliklerinin ne kadar değerli olduğu ve kendi ülkenizin liberal Batı için ne kadar egzotik bulunduğu. Formül budur. Yazmanız lazım gelen, istenen şeyler de bunlardan ibarettir. Çeşitlilikten, hakkaniyetten ve kapsayıcılıktan konuşmanız gerekir. Bu vardır kendi içinizde, yoksa da var olmalıdır, emrediyoruz, ol! Iowa da PEN de Granta da hepsi birden bunu söylemektedir sizlere. Rüyalarınızı gerçekleştirebilmeniz, DREAMing Out Loud’la desteklenebilmeniz, sesinizi tüm dünyaya, sol liberal Batı’nın yaptığı köprülerle duyurabilmeniz bunlara bağlıdır. Ne kolay değil mi dünyaca tanınmak? Caz bitti, Amerika seyahatimizse biraz uzun sürecek. Geç kurulmuş bir ülke burası, yine de dünyanın bütün çeliklerini çalmışlar belli ki. Ve çokça putlar dikmişler kendilerine bu çeliklerden. Bizim gibi zavallılara da bu putların o sözde mükemmel fotoğraflarının -kendilerini de değil- birer fotokopisini, uçaklardan atmak suretiyle dağıtmışlar. Yarın da buradayız. Hiçbir yere kaybolmayınız.
Türkçe
1
4
14
1.6K
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Film yönetmeninin dizi, dizi yönetmeninin film çekemeyecekliği (yahut çok iyi çekemeyecekliği) gibi bir durum var fakat burada. İnsanın/yazarın/anlatıcının dikkati ya birinde ya diğerindedir. Ama öykülerin bunca çok yazılmasının sebebi de kısa olması, başka bir şey değil. Okuma yazma bildiğimiz için kısa şeyler yazabiliyoruz. Kendi içimize baktık mı öykübenzer şeyler buluyoruz çünkü.
Türkçe
1
0
2
14
İsmail Uluöz
İsmail Uluöz@uluozi1993·
@vgokberkm @melinmelinda80 Estağfurullah. 😃 Ben ikisi arasındaki geçişi makul buluyorum. Bu geçişin birine bilhassa özlü anlatımı, diğerine de detaycılığı daha iyi özümseteceğini düşünüyorum. İkincisinde ise hemfikirim. Sınırlar genişlese de bir öz, bir çekirdek vardır.
Türkçe
1
0
1
19
Melinda
Melinda@melinmelinda80·
SEVGİLİ YAYINEVLERİ, Neden sürekli öykü kitabı basıyorsunuz? Bizim romancılığımıza ne oldu? Yok mu ülkede bir tane roman matematiği kavranmış, illa deneysel olucam diye kasmayan, güzel bir Türkçe ile yazılmış bir metin? Hiç mi yok ya? Bir tane bile mi yok? Nasıl yok??
Türkçe
19
8
96
21.1K
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
@uluozi1993 @melinmelinda80 Ben öykü yazarının roman, roman yazarının öykü yazamayacağını düşünenlerdenim bu yüzyılda dahi. Kaldı ki bir şeyleri anlatabilmenin, anlatılanı öykü ya da roman yapmadığını düşünen bir mağara adamı da olabilirim. :)
Türkçe
1
0
2
35
İsmail Uluöz
İsmail Uluöz@uluozi1993·
@melinmelinda80 Roman az buçuk yer edinmiş yazarların işi. Ben romanla başladım zira neyin ne olduğundan bihaberdim. Önce dergilerde boy göstermeniz gerekiyor ki fark edilesiniz. Bu da öyküyle oluyor. Roman dosyasıyla bodoslama dalarsanız zamanla ret cevabının dahi lüks olduğunu fark edersiniz.
Türkçe
2
0
0
66
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Akademide bir an var. Tezinizin sizden başka kimseyi ilgilendirmediğini anladığınız an. Orada, kişiliğinize göre, ya gerçeği görmeyip tanrılığa soyunursunuz ya da işinizden soğursunuz. Akademi ve yapay zeka tartışmalarına buradan bakın.
Türkçe
0
2
63
2.4K
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Yangında İlk Yakılacaklar-XVI Tanıdığım birçok kişi, evlatlarının kendi istedikleri gibi yetişmediklerinden şikayet eder durur. Herhalde anne-babalığın en büyük verimi ve en büyük korku kaynağıdır çocuklar. Dünyayı onlar için yapılmış bir yer sanırsınız, onların ayağına taş değmesin, onların karnı doysun, onlar hayattan kâm alsın diye debelenir durursunuz. Bazen istendiği gibi gitmez hiçbir şey, çocuklarınızdan çekersiniz. Bazen de çocuklarınız, hem size hem de ÜLKENİZE layık birer evlat olurlar ve sevinirsiniz. İşte Elliot böyle bir çocuk. İkincisinden. Ülkenize layık, dünyanıza bela. Eh, gerisini de dünya düşünsün, sizin derdiniz değil ya o da. Düşünün, siz Peter Ackerman’sınız, yani Mısır’da Hüsnü Mübarek’i deviren ekibe Belgrad’da eğitim veren sizsiniz. Gürcistan, Ukrayna, Belgrad, Zimbabwe ve Burma’da da faalsiniz. Eşiniz Joanne, Words Without Borders yönetim kurulu üyesi. Oğlunuz Elliot, söylemiştim, eski bir deniz piyade subayı, burada daha önce adını geçirdiğim CFR’nin üyesi, Felluce Muharebesi Gazisi, yani sağ çıkabilmiş o ilk büyük kanlı çatışmasından Iraklılarla Amerikalıların, New York Times ve Time’da yazıyor, yine dediğim gibi romancı ama romanları da hep savaşla alakalı: ABD-Çin Savaşı, Afganistan Savaşı falan filan. Ve tabii ki Türkiye’yle de alakalı. Harcadığınız her kuruşun -ya da sentin- iyi bir yere gittiğini düşünmek hakkınız, Peter olmakla. 17’de, Amerikan Okulu’nun Londra Şubesi’nin toplantısında çekilmiş bir fotoğrafta Joanne, Peter, Elliot ve ünlü Türk yazarımız Elif Şafak aynı masada. On sene geçmiş Joanne ve Şafak’ın PEN Türkiye’nin İstanbul’da düzenlediği toplantıda görüşmelerinin üzerinden. Joanne aslında Türkiye’ye İfade Özgürlüğü Forumu için gelmiş. Öncesinde de İstanbul’da bir PEN toplantısı yapılmış. Burada görüşmüşler. Forum’un konusu, Zarakolu, Şafak, Pamuk ve Mağden gibi isimlere açılan TCK 301. Madde davaları. Aynı sene, Yaşar Kemal’in altı sene sonra alacağı Bjørnson Ödülü törenlerine Elif Şafak’ın onur konuğu diye çağrıldığı sene. Elbette Şafak’la Ackermanların bağının bu yıl başladığını düşünmek için bir sebep yok; fakat o yıllardan beri sürdüğünü düşünmemiz için çok sebep var elimizde çünkü işte 17’de Londra’da birlikteler. Bu yemek Elliot’ın onuruna düzenlenmiş. Bu okuldan mezun bir savaş gazisi, bir yazar gelsin de okulun öğrencilerine tecrübelerini aktarsın diye. Tabii Elif Şafak’ın ilk ASL toplantısı değil bu. Daha önceleri de, Londra’ya yerleştikten sonra tabii, defalarca katılmış bu okulun düzenlediği edebiyat etkinliklerine. Bir yazarın bir okulda dünyanın geleceğini kurtaracak gençlere edebiyat anlatması elbette pek şirin bir şeydir. Fakat o okul, okulda kurulan kulüpler, woke bağları ve başka bazı şeyler aracılığıyla Soros’la ilişkilendirilmek isteniyorsa ve zaten okulun en büyük foncularından biri Ackerman ailesiyse ve zaten Şafak’ın da hem Ackermanlarla hem de Soros’la apaçık bir bağı olduğu ortadaysa, işte o zaman işler değişir elbet biraz. Elliot o kadar iyi bir askermiş ki Afganistan ve Suriye’de altı kere görevlendirilmiş. 11’de emekli olmuş. Sonra da Türkiye’de yazarlık yapmaya koyulmuş. Ne tesadüf: sene 2013! Üç sene boyunca, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarihinin en karışık ve belki de kritik üç yıllarından biri içerisinde bu emekli CIA ajanı Türkiye’de kitaplar yazmaya koyulmuş. Olur öyle şeyler. Suriye İç Savaşı’nı da Türkiye’den izlemiş tabii. Türkiye’de bulunduğu sürede yazdığı kitaplardan birisini de, herhalde annesinin arkadaşı olduğu için -başka neden olacak ki?- Elif Şafak övmüş, kitabın adı Kavşakta Karanlık, olaylar Gaziantep’te geçiyor, konusu, bizi ve sınırlarımızı da ilgilendiren kaçak göçmen krizi ve Şafak kitabı aklından çıkaramıyor, öyle yazıyor arka kapakta, aklından çıkmıyor çünkü o derecede etkileyici ve ihtişamlı bir kitap bu kitap Şafak’a göre. Arap asıllı bir Amerikalı Haris Abadi, Esad rejimiyle savaşmak için Gaziantep’ten çıkarak sınırımızı geçmeye çalışıyor, orada dolandırılıyor ve bir Suriyeli aileyle yolu kesişiyor, Netflix’e çekseniz bir sezon sürer, öyle bir etki ajanlığı romanı. Zaten Londra’daki toplantı da bu kitap çıktıktan beş ay sonra tertip edilmiş. Eee, ne demişler, dünya tesadüfler dünyası. Kitap, Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’nde finale kalıyor. Jüride Dave Eggers, Alexander Chee ve Jacqueline Woodson var. Eggers PEN Amerika yönetiminde, Joanne’la birlikte hem PEN’i yönetiyorlar, hem de birçok sivil toplum faaliyeti yürütüyorlar. Chee ile Elif Şafak Londra ve New York’ta tertiplenen uluslararası edebiyat festivallerine, panellere ve PEN Amerika organizasyonlarına birlikte katılıyorlar, yakın dostlar, aynı zamanda da kaçak göçmenlik, kimlik ve lgbt…lilik gibi, birbirlerinin aynı konularda yazdıkları için kürenin yayıncılık çevresi onların bu dostluklarını kıymetli buluyor. Woodson da Ackermanların fonladığı Londra Amerikan Okulu’nun gediklilerinden. İşte Allah verecekse herkese böyle hayırlı anne-baba, hayırlı aile dostu versin amin! Kurban olduğum Mevlam verdikçe veriyor. Elliot’ın bir de, hepimizin bildiği o ünlü Kırmızılı Kadın fotoğrafını görerek yazdığı Ak ve Kara İçinde Kırmızılı Kadın diye çevrilebilecek bir kitabı da var. Tabii ki Gezi hakkında. İşte tam bu noktada, Şebnem İşigüzel’in yazdığı, Kalem tarafından İngilizceye çevirtilen Ağaçtaki Kız geliyor insanın aklına. (Bu arada Gezi’ye katıldığım için Lobi’nin bana bir para vereceği söylenmişti, dolar hesabı da açtım ama gelen giden yok şimdilik, buradan Soros’u bir kez daha kınım kınım kınıyorum.) Kitap, artık iyice tanıdığımız Frankfurt Kitap Fuarı’yla Berlin Film Festivali’nin düzenlediği Berlinale’de on iki kitaplık seçkiye girerek epeyi bir uluslararası tanınırlık edinmişti kendisine. (Bunlar aslında tek bir şeyi gösteriyor: konular değişiyor, çeper genişliyor ama her zaman için bir konu seçiyorlar kendilerine, onu yazmanızı istiyorlar ve onlara ödül veriyorlar, eğer bir perifer yazarıysanız. Genç Türk yazarına, uluslararası ödül/ler almak istiyorsa kripto parayı yazmasını tavsiye ediyorum çünkü Latife Tekin’in yeni romanı Para Gürültüsü bu konu hakkındaysa demek ki bu işlere ödüller verilecek, bir süre de bu konu üstünde durulacaktır.) Tabii kelimeler, bilirsiniz, sınırlar aşar. Bir de Words Without Borders vardı, hatırlarsınız, bahsetmiştim kendilerinden. Joanne bu kuruluşun yönetim kurulunda. 2016’nın Nisan ayında WWB, Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul’unun Ümit Hüseyince edilen İngilizce tercümesinden kritik bir bölümü İlk Okuma dosyalarından birinde dünyaya tanıtıyor. Sönmez’in 2017’de aldığı Vaclav Havel Ödülü’nün aday listesi belirlenirken WWB, PEN ve Uluslararası Af Örgütü’nden görüş alınıyor. Eski dostumuz Schoulgin de bir WWB dostu. Elif Şafak da bir WWB dostu. Ve WWB, 2017’inin Ekim ayında bir Türkiye dosyası yapıyor. Editör: Elliot Ackerman. Yazarlar: Yalçın Tosun, Deniz Tarsus, Behçet Çelik, Emrah Serbes, Karin Karakaşlı, Sine Ergün. Bazılarını Kalem Ajans listelerinden hatırladık bile. (Ve biliyorsunuz ki Emrah Serbes’in çarptığı insanlar ölür ama Emrah Serbeslere hiçbir şey olmaz çünkü arkaları güçlüdür, yayınevleri hiç vazgeçmez onlardan, neden vazgeçsin ki küresel ağın bir parçasıyken kendileri?) WWB’yi NED, New York State Council on the Arts (Open Society’le kaçak göçmenlik konularını fonluyor ve Norveç Krallığı Başkonsolosluğu’yla ortak da çalışıyor) ve Lannan Foundation fonluyor. Lannan’ın Arundhati Roy bağını da hatırlıyoruz yine dünya ne küçüksün? Uroboros kendi kendisini bir kez daha yiyor böylece. Fethi Naci’nin inşa edip de tuttuğu kapıdan farklı bir kapı bu. Bir Türk yazar ABD’ye açılacaksa Elif Şafak’ın tuttuğu kapıdan geçmesi gerekiyor. Türkiye’nin kültürel sermayesini parmağında oynatan da Şafak burada, özellikle de içinde yaşadığımız yıllarda. Arizona Üniversitesi’nin Yakın Doğu Araştırmaları Bölümü’nde, Kadın Çalışmaları’nda kürsü sahibi kendileri, bu kürsü zaten Ortadoğu politikalarını şekillendirmekle ünlü. Şafak, oranın kadrolu ders verenlerinden eskiden. Edebiyat, sürgün, bellek, politika, Müslüman dünyada cinsellik ve toplumsal cinsiyet anlatıyor. Çelikten putlar aparatı. Fotokopi makinesi toneri. Ne yazmayacağınızı kendisine bakarak şekillendireceğiniz kerteriz noktası. Yahut Şafak’ın, ailesiyle de dostluk ettiği Elliot’ın, Türkiye’de yaşarken, yani henüz 2015’te resmen delege seçildiği, Iowa Üniversitesi’ne bağlı yaratıcı yazarlık kurslarına da gözlerinizi çevirebilirsiniz yazmamanız lazım gelen şeyleri görmek için. Neyi yakacağınızı öğrenmek için yani. Yarın, Iowa’dayız. Kasırgasıyla ünlüdür. Sıkı giyinin.
Türkçe
0
4
14
1.8K
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Sevgili arkadaşlar, Dünyada hiçbir şey sadece kendisi olmak saadetine erişemiyor. Edebiyatın nasıl dönüştürüldüğüyle ilgili araştırmam, bir ideolog, bir yazar, bir saha elemanı ve bir de güreşçiden oluşan tuhaf bir ailenin edebiyatımızla ne için ilgilendiği meselesine geldi dayandı. Dizinin tamamını okumalısınız. Ama bundan sonraki kısmını mutlaka okumalısınız. Bu yüzden de bayram seyran demeden paylaşıp bu metinlerin Türk okuruna ulaşmasını sağlamanızı istiyorum sizlerden. Teşekkürler.
veysel gökberk manga@vgokberkm

Devamı: Amerika'dayız. Bir istihbaratçının edebiyatçı eşi ve saha elemanı-yazar oğlundan konuşuyoruz. x.com/vgokberkm/stat…

Türkçe
0
1
13
585