Lacan şöyle yazıyor:
"Deli kendini kral zanneden sıradan bir insan değildir; kendini kral sanan kraldır."
Kendini kendi "tasarımların" içinde tanımlamak deliliktir.
Kendini çok güzel görmek, kendini çok zeki zannetmek, temelde kendini ötekinin tanımına uydurmaktır.
Kederde boğulmamak için insanın iki seçeneği vardır; insanları terbiye etmek ya da duyguları terbiye etmek. insanları terbiye etmek imkansızdır, elimizde kalan tek şey duyguları terbiye etmek.
Lacan "Tam doyum, Cehennem'in kendisidir." diyor. Arzu, ancak bir engel, bir eksiklik (Lack) olduğunda var olabilir. Eğer her şey tam olsaydı, arzu öleceğinden insan da özne olarak yok olurdu. Bu yüzden biz daima "ulaşamadığımız" şeyleri arzularız.
Lacan'a göre biz asla "gerçek" kişiyle ilişki kurmayız. Biz, o kişinin üzerine giydirdiğimiz bir "ideal imge" ile ilişki kurarız. Ancak o imge gerçeklikle çatıştığında, fantezimiz bir kabusa dönüşür. İlişki, ötekinin "gerçekliğini" değil, "eksikliğini" sevme sanatıdır.
Heraklitos insanlardan kaçıp dağlara sığınmış. Ne yaptığını sorduklarında ise :
ἐδιζησάμην ἐμεωυτόν.
"kendimi aradım." demiş. Heraklitos'a göre "γνῶθι σεαυτόν / Kendini bilmenin" yolu kendini aramaktan/araştırmaktan geçer. Kendini bilmek bu dünyanın en kutsal görevidir.
Spinoza’nın insanın kendini "tam ve bağımsız" sanmasını bir cehalet olarak görmesi, Lacan’ın öznenin yapısal olarak bölünmüş olduğunu ve tamlık hissinin “ego”aslında bir serap olduğunun savunmasıyla benzer şeylerdir. “Ben” bir sanrıdan ibaretti çünkü daima “oluş” içindedir.
Acı genellikle kayıp/oluş korkusuyla beslenir. Spinoza'ya göre sürekli neyin eksik olduğuna veya neyin acı verdiğine odaklanmak, yaşam gücünü (Conatus) aşağı çeker. Bilge kişi, acıyı bastırmak yerine, odağını yaşamı geliştiren, neşe veren ve eyleme geçiren fikirlere çevirir.
Hipokrat'tan beri kadın ruh sağlığı görmezden geliniyor. Histeri kelimesi antik Yunancada "ὑστέρα" vajina demektir. Histeri ve depresyon benzeri ruh krizleri kadının doğası denilerek, yaşadığı acılar, toplum içinde maruz kaldıkları eşitsizlikler görmezden geliniyor.
πάθει μάθος (pathei-mathos) "Acıdan gelen bilgelik"
Aeschylus'a göre bilgelik sadece acıdan gelir. Acı çeken biri öğrenir. Dostoyevski'de bu vardır, isa peygamberde de.
Lacan yazıyor:
"Ne söylediğini biliyor olabilirsin ama diğerinin ne duyduğunu asla."
İnsanlara anlamayacağı şeyleri söylemenin anlamı yok, herkes dünyayı kendine uydurur. Zengin yoksulu, güçlü zayıfı anlamaz. Nietzsche'nin ifadesi ile "herkes kendi algısına mahkumdur."
Unutmak, zihnin kendini iyileştirme biçimidir. Mide kötü bir yiyeceği öğütemediğinde acı verir; bellek de kötü bir anıyı atamadığında melankoliyi doğurur.
Nietzsche’nin dediği gibi: "Unutmayı bilmeyen insan hiçbir şeyin üstesinden gelemez."
"La douleur de l'existence est liée au fait que l'homme est un être de langage, et que le langage ne peut jamais tout dire.”
Varoluş acısı, insanın dilsel bir varlık olması ve dilin asla her şeyi söyleyememesi gerçeğine bağlıdır.
| Lacan
Zeldin insan kaçışçıdır, bir kaçıştır diyor. Ölümden kaçmak için dinler icat etti, yoksulluktan kaçmak için çalışmayı icat etti, çalışmanın stresinden kaçmak için hobiler icat etti, yalnızlıktan kaçmak için aşkı icat etti. Kendinden kaçtıkça kendine yakalanan bir kaçıştır insan.
Çağımızın en büyük sorunlarından birisi insanın kendisine karşı zalimliğidir. Modern kapitalizm insanı kendine karşı acımasız bir savaşçıya dönüştürür. Bu acımasızlık onu ruhsal çöküşe götürür. Antik Yunanların dediği gibi :
"kendine iyilik yap/ kendine karşı merhametli ol”
Bakmak fizyolojiktir, görmek ise psikolojikltir. Her şeye bakabiliriz ama sadece ilgimizin sınırları içinde olan şeyleri görebiliriz. Göz dünyayı zihne uydurur.
" ἀνανθέω/ananthéo" “Yeniden çiçek aç”
Umutsuzluğa;
“Yorulmuş bir kalbin, küllenmiş bir zihnin veya duraksamış bir ömrün kendi baharını yeniden doğurmasıdır. Her şeyin bittiği sanılan noktada, hayatın gizli köklerinden gelen o kadim güçle; yeniden çiçeklenmektir."
Wittgenstein, "Benim acım" (My pain) ifadesindeki "benim" kelimesinin, "Benim cüzdanım" ifadesindeki gibi bir sahiplik belirtmediğini savunur. Cüzdanı kaybedebilir veya başkasına verebilirsiniz, ama acı için bu gramer geçerli değildir çünkü acı bir mülkiyet meselesi değildir.
Antik dillerde "yavaşlık" çoğu zaman "Sophrosyne" (Ölçülülük/Sağduyu) kavramıyla el ele giderdi. Onlar için hızlı olan "vahşi", yavaş olan ise "uygar" kabul edilirdi. Bugün medeniyetimiz hızlı yaşamaya, her şeyi elde etmeye çalışan koca bir barbar sürüsüdür.
Her şeyi başarmak zorunda değilsin, her şeyi yapmak zorunda da değilsin, en iyisi olmak zorunda da değilsin. Düştüğünde kalkmak zorunda da değilsin. Seneca "Nusquam est qui ubique est." diyordu, “her yerde olan hiçbir yerdedir”