Yusuf

8.9K posts

Yusuf banner
Yusuf

Yusuf

@harputunoglu

Din ü Devlet Mülk ü Millet

เข้าร่วม Nisan 2014
2K กำลังติดตาม750 ผู้ติดตาม
Yusuf รีทวีตแล้ว
Yaman Özel
Yaman Özel@ymnozl·
1/ Bugünlerde önüne geleni "Epsteincı" diye yaftalamadan cümle kuramayan İrancı domuzları, kendi tarihleriyle terbiye etmeye devam edelim. Hazırsanız, Jeffrey Epstein’ın kariyerine bizzat Humeyni İran’ına silah satarak başladığı o karanlık döneme giriyoruz 😎👇
Yaman Özel tweet media
Türkçe
51
243
603
32.2K
Yusuf รีทวีตแล้ว
Mustafa Doğan
Mustafa Doğan@mr__dgn·
İRAN YAHUDİLERİ √ İran ile İsrail arasında Bölgesel Egemenlik Savaşı yaşanıyor olsa da Perslerle Yahudiler arasında 2600 yıllık bir ilişki bulunuyor. √ Yahudiler büyük ölçüde kendilerini İranlı hissettiği kadar İsrailli hissetmedi hiçbir zaman. √ Babil Sürgünü (MÖ 6. yüzyıl) ile başlayan ilk karşılaşma daha sonra Büyük Kiros'un Yahudilerin Kudüs’e dönmesine izin vermesi, II. Mabed Dönemi'ni başlatması, Tevrat'ın yeniden derlenmesi ve Yahudiliğin ehlileşerek modern bir form kazanması sonucunu doğuracaktı. √ Yahudi - Pers karşılaşması aynı zamanda Yahudiler lehine dönüşüm ve değişimi de içeren zorunlu ama sorunsuz bir etkileşimi de ihtiva eden bir sürecin de başlangıcıdıdır aynı zamanda. √ Tevrat Ezra kitabında Mesih/Kurtarıcı/Kral olarak kabul edilen Kral Kiros ile birlikte Yahudiler için Persler engin bir bilgelik ve yücelik makamında kabul edilir. √ Ahamenişler, Seleukoslar, Partlar, Sasaniler, Emevîler, Abbâsîler, Tahirîler, Saffârîler, Sâmânîler, Büveyhîler, Gazneliler, Büyük Selçuklu Devleti, İlhanlılar, Timurlular, Safevîler, Afşarlar, Zendler, Kaçarlar, Pehlevîler ve günümüz İran İslam Cumhuriyeti dönemi dahil tarihin her döneminde Yahudiler toplumsal hayatı dönüştüren bir unsur olarak varlığını koruyarak günümüze gelmiştir. √ Günümüzde İsrail dışında en fazla Yahudi nüfus her türlü imtiyaza mâlik bir vaziyet içinde ticaret ve siyaset üzerinde ciddi nüfûz sahibi olarak İran'ın #Yazd, #Shiraz, #Mashad, #Tehran ve #Isfahan kentlerinde yaşamaya devam etmektedir. √ Bugün İsrail nüfusunun %6'ını oluşturan İranlı Yahudiler aynı zamanda İsrail ordusunda yaklaşık 25.000 kişilik bir sayısal çoğunluğu oluşturmaktadır. √ #TelAviv başta olmak üzere İsrail'in bir çok kentinde İranlı Yahudiler için Farsça'nın eğitim ve öğrenim dili olarak kullanıldığı, Farsça konuşulan çok kültürlü Yahudi mahalleleri de bulunmaktadır.
Türkçe
9
165
295
34.3K
Yusuf รีทวีตแล้ว
Kuşçubaşı Zenci Musa
Kuşçubaşı Zenci Musa@onlyhuman999999·
Türkiye'de Müslüman halka at eti Almanya'da Müslümanlara domuz eti yediren Yahudilerin süzülmüş damıtılmış yancısı Alihan kuriş terör örgütü.
Kuşçubaşı Zenci Musa tweet media
Türkçe
61
431
920
20.9K
Selim Gürselgil
Selim Gürselgil@gurselgil·
Kusura bakmayın, bunu uzun zamandır söylemek istiyordum: İslâmî hareketin iki gerçek üstadı vardır: Necip Fazıl ve Bediüzzaman... Bunun dışında herkes sevdiğine, inandığına üstad diyebilir. Ama işin aslını bilmek gerekir. Binaenaleyh; Üstad Bediüzzaman'ı vefat yıldönümünde rahmet ve minnetle anıyoruz.
Türkçe
17
10
175
9.9K
Yusuf
Yusuf@harputunoglu·
@gurselgil @akademyadergisi Hem Arvasî-Kısakürek, hem Nursî taraftarı olmak, hem Halid Bağdadi, hem Cemaleddin Afgani taraftarı, hem sünnî, hem Şii olmak gibidir. Dediğim gibi Allah cümlemize mümin feraseti versin. Çıkmaz yoldasın.
Türkçe
0
0
0
42
Selim Gürselgil
Selim Gürselgil@gurselgil·
İmam Buhari, İmam-ı Azam hakkında bir şeyler söylemiş. Ben bunu bilsem ne olur, bilmesem ne olur? Gayemiz fitne fesadsa, bunlarla teselli buluruz. Yok dava ise İmam-ı Azam mezhep imamımızdır, İmam-ı Buhari'nin de derlediği hadisleri saygıyla okuruz. Bizim bilmemiz gereken bu kadardır.
Türkçe
2
0
3
225
Yusuf รีทวีตแล้ว
Bedri Gencer
Bedri Gencer@BedriGencerY·
FİKİR-KÜFÜR Bedri Gencer Arapça “fikir” ile “küfür” kelimeleri, sırası değişik aynı üç harften (f + k + r = k + f + r) oluşur. Buna göre fikir yoksa küfür vardır. Fikir, hakkı göstermek, küfür, hakkı örtmek demektir. “Küfür”, hakkı örtmesinden dolayı “iman”ın zıddı, nimeti örtmesinden dolayı “şükr”ün zıddı olmuştur. Fikirbaz, hakkı din edinen, küfürbaz, kinini din edinen demektir. Bu tivitime yapılan yorumlara bakınca bir kez daha görüyor insan. Türkiye’de muhataplarına fikir yerine küfürle hitap eden, fikirbaz olmak yerine küfürbaz olmayı seçen, en küfürbaz ve saldırgan beş kesim var: 1. Kemalist 2. Gülenist 3. Cübbelist 4. Şiist 5. Alevist
Bedri Gencer@BedriGencerY

İRAN’IN BOSNA HIYANETİ Bedri Gencer Arayan güncel-tarihî sayısız delilini bulur. Şiîler-İranlılar, tarih boyunca hep Müslümanlara karşı kâfirlerle (Haçlılar, Bizanslılar, Portekizliler, Moğollar, Ruslar, Amerikalılar vs.) işbirliği yapmışlar ve Müslümanları arkadan vurmuşlardır. İran piyonları, şimdi de İran’ın Bosna Savaşında (1992-1995) Bosna’ya en çok silah yardımı yapan ülke olduğu yalanını savuruyorlar. Yalan, yardım konusunda değil, yardımın kirli hedefi konusunda. Tarih boyunca hep kâfirlerle elele Müslümanları arkadan vuran, siyonizmin İslâm dünyasındaki Truva atı, mayın eşeği olan Şiîler-İranlılar, hiç İslâm’ın, Müslümanların hayrına bir şey yaparlar mı? Elbette hayır! İran, Bosna’ya Müslüman olduğu için yardım etmedi, mezhepçilik şehvetiyle Balkanları Şiîleştirmeye yönelik şeytanî planı doğrultusunda yardım etti. Tarihin en büyük Müslüman katillerinden Halep Kasabı Kasım Süleymanî’nin kustuğu gibi: "Zafer Şiîlerindir. Sünnîler, Yahudiler, Hristiyanlar, doğudan batıya dek tüm dünya bir araya gelse yine de Şiîlerin önünde duramazlar. Bu bir ilahî emirdir." (x.com/filhaqiqa/stat…) Buyurun bir ilahiyat akademisyeninin tarafsız akademik makalesinden İran’ın Bosna hıyaneti: “İran’ın Balkanlara ilgisi, Bosna Savaşı ile somut hale gelmiştir. Şiî İran, Sünnî Boşnaklara siyasî, askerî ve lojistik destek sunmuş; Devrim Muhafızları ve mücahit birlikleriyle fiilen savaşa katılmıştır. Bu müdahale, İran’ın bölgedeki jeopolitik etkisini artırmıştır. Sünnî ağırlıklı bölgede temkinli hareket eden İranlılar, beraberlerinde mezhebî eğitimli mollalar getirmiştir. Örneğin bu mollalar arasında genç bir medrese öğrencisinin yer aldığı, kendisinin özellikle çocukların eğitimiyle görevlendirildiği ve onlara tarihî mezhebî anlatılar doğrultusunda Ebu Bekr’in Fedek arazisini nasıl gasp ettiği ya da Ömer’in kapıyı acımasızca çarparak Fatıma’nın karnındaki çocuğu nasıl düşürdüğünü vecd içinde anlattığı aktarılmıştır.” (Durguti, Abdylkader. “İran’ın Balkanlar’daki Kültürel Faaliyetleri ve Şiîliğin Yayılımına Etkisi Üzerine Bir Değerlendirme”, e-Makalat Mezhep Araştırmaları Dergisi 18/1 (01 Haziran 2025): 110-132, dergipark.org.tr/tr/pub/emakala…). Evet, küfürbaz Şiîler, Müslümanlara yardım için mi, yoksa küfür dinlerini yaymak için mi Bosna’ya yardım etmişler? Şimdi -Bütün dinlerini Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Ümmet-i Muhammed’in gözbebekleri olan Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e kin, küfür ve lanet üzerine kuran, Şiî olmayan Müslümanlara kâfir diyen Şiîler “vahdetçi” -Rasûlullah’ın (s.a.v.) bütün ashabını Ümmetin hidayet yıldızları olarak gören, seven Müslümanlar “mezhepçi” Öyle mi necis muta çocukları?

Türkçe
5
29
59
2.9K
Yusuf รีทวีตแล้ว
Bedri Gencer
Bedri Gencer@BedriGencerY·
Dünyada milleti tarafından sevilip de kanunla korunan bir lider yoktur. Dolayısıyla 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunun varlığı Atatürk’e hakarettir. O yüzden #5816SayılıKanunKaldırılsın #ramazanhocayaözgürlük
Bedri Gencer tweet media
Türkçe
10
69
217
2.3K
Yusuf รีทวีตแล้ว
Bilgisel Analiz
Bilgisel Analiz@bilgiselanaliz·
FETÖ’nün yeni yapılanma hattı İstanbul’da “Nurkasrı” adı altında yeniden sahnede. ByLock hükümlüsü Abdullah Yuyucu’nun kardeşi olan müebbetlik FETÖ’cü emniyet amiri, Selam Tevhid ve Tahşiye kumpasında yer alan, Selman Yuyucu bağlantısı; Paralel Nurcu abiler Alaattin Başar, Şener Dilek, İrfan Küfrevioğlu, Mustafa Karaman ve Burhan Sabaz hattıyla destekleniyor. Sosyal medyada yüz binlerce takipçi üzerinden organize olup, adeta FETÖ için bir kuluçka merkezi gibi faaliyet yürütüyorlar. Bu yapı görmezden gelinemez.
Bilgisel Analiz tweet mediaBilgisel Analiz tweet media
Türkçe
40
248
602
71.5K
Yusuf รีทวีตแล้ว
Furkan Bölükbaşı
Furkan Bölükbaşı@furkancerkesx·
İlber Ortaylı da Kırım’ın bir köyünden gelmiş. Zannedersiniz yedi kuşak asilzade de kendisinden sonra gelenleri beğenmiyor. İstanbul’un elitleriyle çok oturup kalktım, evlerini ziyaret ettim, meclislerinde bulundum. Elitler, İlber Ortaylı gibilere sonradan görme taşralı olarak bakarlardı. Taşralıları normal görürlerdi de sanki kendisi taşralı değilmiş gibi başkalarına elitlik taslayan İlber Ortaylı gibilerden hiç hazzetmezlerdi. Ömrünü insanları aşağılayarak, şunlar gelmesin bunlar gitsin diyerek geçirdi. İnsanların moralini bozmaktan, özgüvenlerini kırmaktan başka bir işi yoktu. Zaten tek yeteneği de buydu. Oysa insan merak etmeden duramıyor, sık sık görüştüğünü söylediği Fetullah Gülen elit miydi? Taşralı bir vaiz değil miydi? Ona elitlik taslamıyordu ama. Hz. Peygamber toplumun en alt tabakasından birkaç yılda alimlerden müteşekkil bir sahabe topluluğu çıkardı. Toplumun elitleri ise kibirlerinden dolayı cahiliye içinde kıvranmaya devam etti. Bu milleti aşağılama işini oldum olası sevmemişimdir. Gördüğüm yerde suratımı ekşitirim. İlber Ortaylı’nın da tek alameti farikası milleti aşağılamaktı. Ne iyi bir tarihçiydi, ne iyi bir akademisyendi. Elit rolü oynayarak prim yaptı. Kendisini olmadığı bir şeymiş gibi herkese pazarladı. Bakalım gittiği yerde de başkalarını aşağılayabilecek mi, hep beraber göreceğiz.
🎙️ Muhbir@ajansmuhbir1923

İlber Ortaylı: “Yetkim olsa İstanbul'un içini dışını tararım. Daha 40 sene evvel bir ressam yeşil surların dışını resmetmiş bugün gidiyorsun oraya pis matbaa binaları var. Ne alakası var ya? İstanbulluların içinde bir takım vardı, 'Efendim onlar da Anadolulu, gelecekler buraya medeniyeti öğrenecekler' diyordu. 'Ay çok medenisiniz' dedim. Sen kendin nesin ya? Kimi adam edeceksin? Bir kere gelen adam senden daha zengin, Çukurova'dan falan geliyor. Senden daha kalabalık, sana tabii olur mu? Sen ona olursun. Nitekim biz kebap yiyoruz.”

Türkçe
69
55
376
40K
Yusuf รีทวีตแล้ว
Mehmet Ali ÖNEL
Mehmet Ali ÖNEL@Mehmetali_Onel·
İran rejiminin Batı medyasında en çok tanınan gayri resmi sözcüsü Prof. Mohammad Marandi’nin paylaştığı mesaj; “Erdoğan Epstein çetesinin küçük partneri” Bu alçak adam öyle sıradan biri değil, babası Ali Hamanei’nin özel doktoruydu. Kendisi de hükümet adına nükleer görüşmelerde danışmanlık yapan bir akademisyen. Ulan iftira attığınız o Erdoğan bu savaş olmasın diye sizden daha çok çabaladı ve halen çabalıyor. Bu Şia sapıkları için mesele Erdoğan’ın şahsı değil, bunların Sünni düşmanlığı hiç bitmez ve bitmeyecek!
Mehmet Ali ÖNEL tweet mediaMehmet Ali ÖNEL tweet media
Türkçe
454
902
3.1K
189.8K
Yusuf รีทวีตแล้ว
Ebabila Kusu
Ebabila Kusu@Kusu_Ebabila__·
İsmi Cem Congar Avukat'mış ama tescilli mason bir siyonist Türkiye düşmanı İsrail'de yaşayan Türkü Avcı'nın avukatlığını üstlenen siyonist bu siyonist'in kariyeri sonlanmalı açığa alınmalı: Ülkemde siyonist Avukat İstemiyorum...
Ebabila Kusu tweet mediaEbabila Kusu tweet media
Türkçe
35
634
1.5K
10.8K
Yusuf รีทวีตแล้ว
ENGİN KÖSEN
ENGİN KÖSEN@engin_kosen1·
Yeni Şafak videoyu neden kaldırdı bilmiyorum ama Hikmet Cem Congar kimdir, Türkiye’de kimlerle ilişkilidir mutlaka araştırılmalı. Mesela Ümit Özdağ senin Cem Congar’la samimiyetin nedir ? Kendisini tanır mısın? @umitozdag
ENGİN KÖSEN@engin_kosen1

Pro İsrail propagandası yapan Özlem Gürses’in programına çıkardığı siyonist kadının avukatıda deşifre oldu. Tesadüf öyle mi? @OzlemGurses x.com/yenisafak/stat…

Türkçe
20
717
1.7K
52.2K
Yusuf
Yusuf@harputunoglu·
30 yılda geldiğimiz nokta Müslümanlara bir tane sağlam, güçlü gazetesi, yayınevi yok.
𝔐𝔲𝔰𝔱𝔞𝔣𝔞 𝔐𝔞𝔩𝔬 ⚖️@mustafamalo41

Bugüne dek, bünyesinde kalem oynatan ve samimiyetine inandığım Nisanur Çavuşoğlu ve Ersin Çelik gibi gazetecilerin hatrına sükut ettim. Lakin görüyorum ki, sessizlik bazen hakikate hürmet değil, ihanete cüret oluyormuş. Artık susmak, hakikatin izzetine ihanet korkusunu içime düşürdü. Sadece @haanozz ‘ün bu Mason’ları ve siyonist işbirliklerini ifşa etmesinde değil, Yeditepe Üniversitesi’ndeki Siyonizm destekçisi uygulamaları ifşa ettiğimizde de gördük ki; başta Yeni Şafak olmak üzere "bizim" dediğimiz o mecmuaların neredeyse hepsi manşetlerini birer birer geri çektiler. Kimisi "yukarıdan gelen baskıyı" bahane etti, kimisi "strateji" kılıfına sığındı... Veyl olsun sizin stratejinize ! Müslümanların parasıyla ve duasıyla iktidar devşirip, yine Müslümanların davasına sırt dönmek, kelimenin tam anlamıyla bir haysiyet sürgünüdür. Bu topraklarda kalemini kiraya vermeyen, izzetini paraya tahvil etmeyen bir basın organı hiç mi kalmadı? Şu acı tabloyu artık okuyoruz: Bu sözde muhafazakar basın organları, Erdoğan’ın safına geçmiş değil, sadece onun tarafından "satın alınmışlardır." İslam’a gönül bağıyla değil, cüzdan bağıyla bağlı olan bu medya; daha büyük bir ücret ödeyeni bulana dek "Erdoğan’a sadakat" tiyatrosunu oynamaya devam edeceklerdir. Sayın Cumhurbaşkanı eğer İsrail ve Siyonizm ile sahici bir kavga verecekse; evvela yanındaki bu maskeli namertleri temizleyerek işe başlamalıdır. Zira içerideki gedik kapanmadan, dışarıdaki cephe kazanılmaz.

Türkçe
0
0
2
36
Yusuf
Yusuf@harputunoglu·
@haanozz Rabbimiz senin gibi yiğitlere güç kuvvet versin.
Türkçe
0
0
0
70
Yusuf รีทวีตแล้ว
Han Öz
Han Öz@haanozz·
Önce Yeni Şafak yaptığı haberi tüm platformlardan kaldırdı daha sonra Middlesex Freemasonry avukat Cem Congar'ın masonluğa kardeş olarak katıldığını duyuran web sitesi içeriğini kaldırdı Bu mücadele iş birlikçilerin ve para/korku denklemine sıkışmış olanların engeline takılıyor
Han Öz tweet mediaHan Öz tweet media
Türkçe
49
621
1.8K
40.2K
Yusuf รีทวีตแล้ว
Dr. Muhammed Ersin Toy 🇹🇷
Carlson’ın bu röportajdaki müdahalesi, Gazze bağlamında Batı kamusal alanında kurulan söylemin temel bir açmazını görünür kılmaktadır. Çünkü burada tartışmanın merkezine, yaşanan insani yıkımın kendisi değil; sistematik biçimde İsrail’in siyasal ve stratejik meşruiyeti yerleştirilmektedir. Gazze’de toplam ölü sayısının resmî olarak 72 bini aştığına ilişkin veriler dolaşımdayken; ayrıca The Lancet Global Health’te yayımlanan ve Reuters tarafından aktarılan hakemli araştırma, savaşın ilk 15 ayında şiddet kaynaklı ölümlerin 75 bini aştığını ortaya koyarken; tartışmanın hâlâ öncelikle “İsrail’in geleceği açısından bir felaket” diye kurulması, yalnızca bir tercih değil, ahlâkî önceliklerin bilinçli biçimde tersine çevrilmesidir. Burada İsrail’in konumu merkezileştirilmekte, Filistinlilerin acısı ise sistematik biçimde ikincilleştirilmektedir. Bu nedenle söz konusu söylem, yalnızca bir yorum farkına değil, derin ve kurucu bir söylemsel hiyerarşiye işaret etmektedir. **** Bu hiyerarşi yalnızca siyasal değildir. Acıların hiyerarşisidir. Duyguların hiyerarşisidir. Yasın hiyerarşisidir. Bu söylemle birlikte hangi ölümün “gerçek bir kayıp” sayılacağı, hangi ölümün görmezden gelinebileceği ve hangi hayatın kamusal olarak yas tutulmaya değer bulunacağı belirlenmektedir. Bir İsrailli öldüğünde onun hayatı anlatılır; ailesi, çocukları, gündelik hayatı, hayalleri görünür kılınır. Ölüm, bireyselleştirilir, insanîleştirilir ve kamusal olarak yas tutulması gereken bir trajediye dönüştürülür. Ama bir Filistinli öldüğünde çoğu zaman aynı şey yapılmaz. İsim silinir. Hikâye silinir. Bağlam silinir. Ölüm, ya bir rakama indirgenir ya da güvenlik söylemi içinde eritilir. Kimi zaman açıkça, kimi zaman örtük biçimde Filistinlinin ölümü “kaçınılmaz”, “meşru” ya da “tehdit ortadan kaldırıldı” diliyle sunulur. Böylece kurbanın ölümü, yas tutulması gereken bir insanlık kaybı olmaktan çıkarılır; failin eylemini meşrulaştıran anlatının parçasına dönüştürülür. Medya temsillerini inceleyen güncel çalışmalar da Filistinli ve İsrailli kayıpların eşit biçimde insanîleştirilmediğini, Filistinli ölümünün daha kolay istatistiğe ve güvenlik diline indirgendiğini göstermektedir. **** Tam da bu noktada mesele yalnızca ölü sayıları değildir. Mesele şudur: Kimin ölümü insan sayılıyor? Kimin ölümü istatistik olarak kalıyor? Kimin yasına izin veriliyor, kimin yasına bile ihtiyaç duyulmuyor? Dolayısıyla burada karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca fiziksel bir yıkım değil; aynı zamanda insanlığın kimlere tam anlamıyla atfedildiğine karar veren bir söylem düzenidir. Ve bu düzen, soykırımın yalnız sahada değil, anlam dünyasında da sürdürülmesini mümkün kılmaktadır. Bu çerçevede mesele, yalnızca soykırımın ve vahşetin kendisi değil; bu şiddetin hangi kavramsal düzenekler aracılığıyla meşrulaştırıldığıdır. Daha önce de vurguladığım üzere, burada işleyen mekanizma bir meşruiyet algoritmasıdır. 7 Ekim 2023 saldırıları, Batı medyası ve siyasetinde çoğu zaman tarihin başlangıç noktası gibi sunulmuş; böylece işgal, abluka, zorla yerinden etme ve yapısal şiddetle örülü daha uzun tarihsel bağlam görünmez kılınmıştır. Sonuçta 7 Ekim, yalnızca trajik bir olay olarak değil, sonrasında yürütülen geniş ölçekli askerî yıkımı “kendini savunma” kategorisi içinde anlamlandırmaya yarayan söylemsel bir anahtar olarak işlev görmüştür. Uluslararası Adalet Divanı’nın 26 Ocak 2024 tarihli ihtiyati tedbir kararında Gazze’deki Filistinlilerin Soykırım Sözleşmesi kapsamında korunma hakkının bulunduğunun kabul edilmesi; Amnesty International’ın Aralık 2024 raporunda İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği sonucuna varıldığını açıklaması; BM’ye bağlı Özel Komite’nin de Kasım 2024’te İsrail’in savaş yöntemlerini “soykırımın özellikleriyle uyumlu” bulması, bu tartışmanın artık yalnızca siyasî kanaatler düzeyinde değil, ciddi uluslararası hukuk ve insan hakları değerlendirmeleri düzeyinde yürüdüğünü göstermektedir. ***" Ancak 7 Ekim’i tekil ve kurucu bir “ilk an” gibi sunmak, tarihsel gerçekliği açıklamak yerine onu daraltmaktadır. Zira meselenin omurgası çok daha eskiye uzanmaktadır. 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu, Britanya’nın Filistin’de “Yahudi halkı için bir ulusal yurt” kurulmasına verdiği desteği ilan etmiş; 1948 Nakba ise Filistinlilerin kitlesel yerinden edilmesi ve mülksüzleştirilmesiyle yeni bir tarihsel safha açmıştır. Birleşmiş Milletler çerçevesi de Nakba’yı açık biçimde kitlesel yerinden edilme ve mülksüzleştirme olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla bugün Gazze’de yaşananları yalnızca güncel bir güvenlik krizi olarak değil, uzun süreli bir yerleşimci-sömürgeci yapının devamı olarak okumak gerekir. Patrick Wolfe’un klasik formülasyonu burada hâlâ açıklayıcıdır: yerleşimci sömürgecilik “bir olay değil, bir yapıdır.” Bu yaklaşım, Gazze’deki yıkımın ani bir sapma değil, tarihsel sürekliliğe sahip bir tasfiye ve kontrol mantığının güncel tezahürü olduğunu göstermektedir. ***** Tam da bu nedenle, bugün karşı karşıya olduğumuz şeyin yalnızca konvansiyonel askerî şiddet olmadığı vurgulanmalıdır. Daha önce de yazdığım ve tartıştığım algoritmik soykırım kavramı, bu yeni evreyi anlamak için kritik önemdedir. Geçmişte sürgün, açık işgal, kuşatma ve doğrudan bombardıman üzerinden işleyen tahakküm ilişkileri, bugün yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri, veri temelli sınıflandırma, otomatik analiz ve kapsamlı dijital gözetim teknolojileriyle yeniden üretilmektedir. Başka bir ifadeyle araçlar değişmiş, fakat yapı ve mantık sürekliliğini korumuştur. Reuters, Nisan 2024’te ABD yönetiminin İsrail’in yapay zekâ kullanarak hedef belirlediğine ilişkin haberleri incelediğini aktarmış; Human Rights Watch, İsrail ordusunun dijital araçlarının sivil zararı artırma riski taşıdığına dikkat çekmiş; BM uzmanları da yapay zekâ kullanımının Gazze’de sivil nüfus üzerinde “benzeri görülmemiş” bir yıkıcı etki yarattığı uyarısını yapmıştır. Kasım 2024 tarihli BM Özel Komite açıklaması ise açlığın savaş yöntemi olarak kullanılmasını ve toplu cezalandırmayı, bu dijitalleşmiş imha rejiminin daha geniş bir parçası olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle artık yalnızca bombaların değil, verinin, sınıflandırmanın ve otomatik karar zincirlerinin de imha rejiminin parçası hâline geldiği yeni bir savaş formundan söz etmek gerekmektedir. **** Bu dijital safha, meselenin yalnız teknik değil, aynı zamanda siyasal olduğunu da göstermektedir. Çünkü yapay zekâ burada tarafsız bir araç olarak değil, daha önceki sömürgeci yönetimselliğin hızlandırıcısı ve yoğunlaştırıcısı olarak işlev görmektedir. Human Rights Watch’un değerlendirmesinde “Lavender” ve “Where’s Daddy?” gibi sistemlerin kimlerin hedef alınacağına ve ne zaman vurulacağına dair karar süreçlerinde rol oynadığı belirtilmektedir. Bu tablo, sömürgeci mantığın analog çağdan dijital çağa taşındığını; fiziksel imha ile veri temelli ayrıştırmanın birbirine eklemlendiğini göstermektedir. Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz şey, yalnızca savaş teknolojisinin gelişmesi değil; sömürgeci şiddetin daha yoğun, daha hızlı ve daha otomatik bir rejim içinde yeniden örgütlenmesidir. Bu açıdan bakıldığında, yapay zekâ destekli savaş teknolojileri mevcut şiddeti yalnız artırmamakta; aynı zamanda ona görünürde teknik, nesnel ve idarî bir meşruiyet de kazandırmaktadır. Bu ise şiddetin etik ve siyasî sorumluluğunu görünmezleştiren yeni bir yönetimsellik biçimidir. ***** Carlson ile Zanny Minton Beddoes arasındaki tartışmanın asıl önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Bu tartışma, Gazze söz konusu olduğunda Batı’nın ahlâkî öncelik sırasının nasıl kurulduğunu açığa çıkarmaktadır. Sivil kayıpların büyüklüğü, çocuk ölümleri, yerinden edilme ve altyapı çöküşü gibi olguların önüne, çoğu zaman İsrail’in güvenliği, itibarı ve geleceği yerleştirilmektedir. Böylece kurbanın yaşam hakkı, failin stratejik çıkarına tâbi kılınmaktadır. Bu durum yalnızca söylemsel değil, normatif bir sorundur da. Çünkü insan hakları ve uluslararası hukuk dilinin evrensellik iddiası tam da bu tür anlarda sınanmaktadır. Eğer bir yıkım karşısında ilk refleks kurbanı değil faili korumaksa, ortada yalnız siyasî değil, aynı zamanda ciddi bir medeniyet ve normlar krizi vardır. Carlson’ın itirazısı bu nedenle basit bir medya polemiği değil; Gazze etrafında inşa edilen ahlâkî hiyerarşinin görünür kılınmasıdır. Röportajın The Economist tarafından 19 Mart 2026’da yayımlanması da bu tartışmanın güncelliğini teyit etmektedir. ***** Üstelik bu meşrulaştırma rejimi yalnızca medya alanında işlememektedir. Filistin yanlısı demokratik protestolar, küresel ölçekte giderek sistematik biçimde “antisemitizm” ve “güvenlik tehdidi” çerçevesi içine alınarak bastırılmaktadır. ABD’de Columbia Üniversitesi, Gazze’ye destek eylemleri kapsamında Hamilton Hall’u işgal eden öğrenciler hakkında ihraç, uzaklaştırma ve diploma iptali gibi ağır yaptırımlar uygulamış; aynı süreçte federal düzeyde antisemitizm iddiaları üniversiteler üzerinde mali ve idari baskının temel araçlarından biri hâline gelmiştir. Bununla da sınırlı kalınmamış; Filistin yanlısı protestolarla bağlantılı olarak yüzlerce, hatta binlerce vizenin iptal edildiği, sosyal medya paylaşımlarının dahi vize süreçlerinde incelemeye alındığı ortaya çıkmıştır. Benzer bir tablo Avrupa’da da görülmektedir. Fransa’da Sciences Po’daki Filistin yanlısı işgaller polis müdahalesiyle dağıtılmış; Almanya’da Berlin’deki üniversite kampları zorla kaldırılmış; Hollanda’da Amsterdam Üniversitesi protestolar nedeniyle kapatılmak zorunda kalmıştır. Bu örnekler, Filistin’le dayanışmanın giderek ifade özgürlüğü kapsamında değil, kamu düzeni ve güvenlik meselesi olarak ele alındığını göstermektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca bazı protestoların bastırılması değildir. Daha derinde işleyen şey şudur: İsrail’e yönelik eleştiri ve Filistin lehine itiraz, sistematik biçimde kriminalize edilmekte; para cezaları, gözaltılar, okuldan atmalar, fon kesintileri, vize iptalleri ve sınır dışı etme tehditleriyle çevrelenmektedir. Böylece yalnızca Gazze’deki yıkım değil, o yıkıma karşı çıkma hakkı da disipline edilmekte ve kontrol altına alınmaktadır. Bu nedenle bugün Filistin lehine konuşmak, birçok ülkede bir hak olmaktan çıkarılıp bir “sadakat testi”ne dönüştürülmektedir. Bu durum tesadüf değil; meşruiyet algoritmasının medya dışına taşan, kurumsallaşmış küresel uzantısıdır. ***** Aynı yapısal süreklilik, Gazze dışındaki Filistin coğrafyasında da izlenebilmektedir. Reuters’ın 17 Mart 2026 tarihli haberine göre BM verileri, Batı Şeria’da yerleşim genişlemesi ve yerleşimci şiddeti nedeniyle bir yıl içinde 36 binden fazla Filistinlinin yerinden edildiğini ortaya koymaktadır. Reuters’ın aktardığı aynı BM bulgularında, yerleşimci saldırılarının 1.732 vakaya yükseldiği, bu eylemlerin çoğu zaman eşgüdümlü ve büyük ölçüde cezasız biçimde gerçekleştiği belirtilmektedir. OHCHR de ilgili değerlendirmelerinde İsrail’in Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşim genişlemesini ve kitlesel yerinden etmeyi vurgulamış; bunun fiilî ilhak ve zorla nakil riskini büyüttüğünü kaydetmiştir. Bu gelişme, Gazze’deki yıkım ile Batı Şeria’daki mekânsal daraltma arasında organik bir bağ kurmayı mümkün kılmaktadır. Başka bir deyişle mesele yalnızca bir savaş alanındaki askerî operasyonlar değil; daha geniş bir coğrafyada işleyen, demografik ve mekânsal tasfiyeyi hedefleyen bir yerleşimci-sömürgeci mantıktır. ***" Bu daha geniş tablo, “İsrail kendi varlığını başkasının yokluğu üzerinden kuruyor” biçimindeki sert ifadenin neden salt polemik olarak değil, belirli bir tarihsel-siyasal mantığın teşhisi olarak okunması gerektiğini de açıklamaktadır. Yerleşimci-sömürgeci projelerde egemenlik çoğu zaman eşit ortak yaşam üzerinden değil; yerlilerin tasfiyesi, kuşatılması, sürülmesi, parçalanması ve tarih dışına itilmesi üzerinden kurulur. Gazze’de ve Batı Şeria’da gözlenen süreçler bu mantığın farklı tezahürleridir. Burada karşımızdaki şey, yalnızca bir savaş değil; bir halkın yaşam alanını, siyasal varlığını ve tarihsel sürekliliğini sistematik biçimde daraltan uzun erimli bir rejimdir. Bu rejim bugün yüksek teknolojiyle, veriyle ve algoritmalarla tahkim edilmekte; böylece modern savaş ile sömürgeci süreklilik yeni bir bileşim üretmektedir. Reuters, OHCHR, BM ve uluslararası insan hakları raporları birlikte okunduğunda, karşımıza çıkan tablo yalnızca “güvenlik” eksenli bir askerî mücadele değil; mekânı, nüfusu, hareketliliği ve yaşama imkânını yeniden düzenleyen çok katmanlı bir tahakküm düzenidir. Bu nedenle burada analiz edilmesi gereken şey yalnız askerî güç kullanımı değil, aynı zamanda bir nüfus yönetimi, mekân mühendisliği ve tarih silme pratiğidir. ***** Bu yıkımın boyutu yalnız ölüm verileriyle de sınırlı değildir. UNDP’nin Ekim 2024 tarihli değerlendirmesine göre savaşın etkileri Gazze’de insani gelişimi onlarca yıl geriye götürebilecek bir çöküş üretmiştir. Bu veri, yalnız bedenlerin değil, hayat dünyasının da hedef alındığını göstermektedir. Çünkü burada imha edilen şey yalnızca bugünkü nüfus değil; aynı zamanda yarının toplumsal yeniden üretim kapasitesidir. Altyapının, sağlık sisteminin, eğitim ağlarının ve temel yaşama koşullarının çökertilmesi, yıkımı yalnız askerî değil, medenî ve tarihsel bir düzleme taşımaktadır. Bu nedenle Gazze’deki yıkım, yalnızca ölü sayılarıyla değil; sistematik olarak tahrip edilen yaşam imkânlarıyla da değerlendirilmelidir. Başka bir ifadeyle burada hedef alınan şey yalnızca insan bedeni değil, toplumun sürekliliğini mümkün kılan bütün maddî ve kurumsal dayanaklardır. **** Nihai olarak, 7 Ekim’in Batı tarafından yalnızca bir olay olarak değil, bütün tarihi yeniden yazmak için kullanılan bir anahtar hâline getirildiğini söylemek abartılı değildir. 7 Ekim çerçevesiyle siyasî ve ideolojik bir çerçeveleme yapılmaktadır. Bunun en görünür yüzü medya ve dijital platformlar olsa da, bu çerçeveleme tarih yazımında, kurumsal dilde, ekonomik yaptırım rejimlerinde, üniversite siyasetinde ve uluslararası hukuk tartışmalarında da kendisini göstermektedir. Önce Filistin’in yüz yılı aşan tarihsel yarası görünmez kılınmış; ardından İsrail’in yıkımı, soykırımı ve vahşeti “makul cevap” olarak sunulmuş; daha sonra da bu yıkıma itiraz edenler kamusal alandan dışlanmaya başlanmıştır. Böylece hem geçmiş yeniden kurgulanmış, hem bugün meşrulaştırılmış, hem de gelecek buna göre tasarlanmıştır. Dolayısıyla Gazze’de yaşananları anlamak için yalnız bombalara değil, bombaları ahlâkî, hukukî, medyatik ve teknolojik olarak normalleştiren rejime bakmak gerekir. Bugün ortaya çıkan tablo, 1917’den, 1948’den, işgalden, ablukadan ve yerleşimci sömürgeciliğin sürekliliğinden beslenen uzun bir tarihsel hattın, dijital çağda aldığı en görünür ve en yıkıcı biçimidir. Üstelik mevcut saha verileri, hakemli araştırmalar ve kurumsal raporlar, bu yıkımın yalnız geçmişin devamı olmadığını; aynı zamanda yeni bir meşrulaştırma teknolojisi ile tahkim edildiğini göstermektedir. Tam bu nedenle mesele artık yalnız savaşın şiddeti değil, şiddetin hangi dil, hangi kurum ve hangi teknik aygıtlar aracılığıyla normalleştirildiğidir.
Anadolu Ajansı@anadoluajansi

❝Herkes İsrail'e öyle bir şekilde yalakalık yapıyor ki, bu durum onların korktuğunu gösteriyor ve hakikaten herkes korkuyor❞ ABD'li gazeteci Tucker Carlson, The Economist dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Zanny Minton Beddoes'a verdiği röportajda Gazze’deki insani durumu bir felaket olarak nitelendirdi ➕ Gazze hakkında ne düşünüyorsunuz? ➖ Bence Gazze'deki savaş, öncelikle 7 Ekim'deki dehşet verici olaylara karşı son derece makul bir tepkiydi ➖ Bence bu bir felaket; İsrail’in geleceği için bir felaket, Filistin halkı için bir felaket; 70.000 kişinin hayatını kaybetmesi korkunç bir olay ➕ Neden bunu ilk olarak İsrail'in geleceği için bir felaket olarak nitelendiriyorsunuz? ➕ On binlerce sivil öldürüldü, ancak bu her şeyden önce İsrail’in geleceği için bir felaket! Hayır, bu her şeyden önce ölen çocukların aileleri için bir felaket v.aa.com.tr/3874203

Türkçe
6
25
52
3.5K
Yusuf รีทวีตแล้ว
İsmail Halis
İsmail Halis@ismail_halis·
İran'a köpeklik etmeyen herkese mezhepçi diyen bir tür var İran'ın her 1 zerresinin yanımdayım Yeter ki İsrail'e 1 şekilde, bin şekilde zarar ver diyorsun, yetmiyor Milyon evladımı katletsen de ülkeme milyon kötülük etsen de hafızamı sıfırladım ve İsrail'e karşı yanındayım desen de yetmiyor Kendileri gibi Tüm varlıkları ile yoklukları ile, sapkınlık, çirkinlik, çirkeflik, şirretlik, takiyecilik, saldırganlık, meddahlık ve köpeklikleri ile İran için yaşayan kuduz köpek olman gerekiyor seni "mezhepçi" saymamaları için @kilicarslan_is
Türkçe
8
29
244
3.3K
Yusuf
Yusuf@harputunoglu·
@MrtKrtld Şia gibi sahabeye küfreden vahdetçi Müslümanlar gibi bütün sahabe bizim diyen mezhepçi mi oluyor? Müslümanlara mezhepçi diyenler muta çocukları değil mi?
Türkçe
0
0
2
40
Murat Kurtuldu
Murat Kurtuldu@MrtKrtld·
Mezhepçi kimlik siyaseti insanı insanlıktan işte bu örnekteki gibi çıkarıyor. Emperyalist siyasetin aparatı işte böyle olunur. Bu isimleri not edelim, ilim ahlakından zerre nasiplenmemiş bu tiplere artık gereğinden fazla saygı göstermeyelim!
Bedri Gencer@BedriGencerY

İRAN’IN BOSNA HIYANETİ Bedri Gencer Arayan güncel-tarihî sayısız delilini bulur. Şiîler-İranlılar, tarih boyunca hep Müslümanlara karşı kâfirlerle (Haçlılar, Bizanslılar, Portekizliler, Moğollar, Ruslar, Amerikalılar vs.) işbirliği yapmışlar ve Müslümanları arkadan vurmuşlardır. İran piyonları, şimdi de İran’ın Bosna Savaşında (1992-1995) Bosna’ya en çok silah yardımı yapan ülke olduğu yalanını savuruyorlar. Yalan, yardım konusunda değil, yardımın kirli hedefi konusunda. Tarih boyunca hep kâfirlerle elele Müslümanları arkadan vuran, siyonizmin İslâm dünyasındaki Truva atı, mayın eşeği olan Şiîler-İranlılar, hiç İslâm’ın, Müslümanların hayrına bir şey yaparlar mı? Elbette hayır! İran, Bosna’ya Müslüman olduğu için yardım etmedi, mezhepçilik şehvetiyle Balkanları Şiîleştirmeye yönelik şeytanî planı doğrultusunda yardım etti. Tarihin en büyük Müslüman katillerinden Halep Kasabı Kasım Süleymanî’nin kustuğu gibi: "Zafer Şiîlerindir. Sünnîler, Yahudiler, Hristiyanlar, doğudan batıya dek tüm dünya bir araya gelse yine de Şiîlerin önünde duramazlar. Bu bir ilahî emirdir." (x.com/filhaqiqa/stat…) Buyurun bir ilahiyat akademisyeninin tarafsız akademik makalesinden İran’ın Bosna hıyaneti: “İran’ın Balkanlara ilgisi, Bosna Savaşı ile somut hale gelmiştir. Şiî İran, Sünnî Boşnaklara siyasî, askerî ve lojistik destek sunmuş; Devrim Muhafızları ve mücahit birlikleriyle fiilen savaşa katılmıştır. Bu müdahale, İran’ın bölgedeki jeopolitik etkisini artırmıştır. Sünnî ağırlıklı bölgede temkinli hareket eden İranlılar, beraberlerinde mezhebî eğitimli mollalar getirmiştir. Örneğin bu mollalar arasında genç bir medrese öğrencisinin yer aldığı, kendisinin özellikle çocukların eğitimiyle görevlendirildiği ve onlara tarihî mezhebî anlatılar doğrultusunda Ebu Bekr’in Fedek arazisini nasıl gasp ettiği ya da Ömer’in kapıyı acımasızca çarparak Fatıma’nın karnındaki çocuğu nasıl düşürdüğünü vecd içinde anlattığı aktarılmıştır.” (Durguti, Abdylkader. “İran’ın Balkanlar’daki Kültürel Faaliyetleri ve Şiîliğin Yayılımına Etkisi Üzerine Bir Değerlendirme”, e-Makalat Mezhep Araştırmaları Dergisi 18/1 (01 Haziran 2025): 110-132, dergipark.org.tr/tr/pub/emakala…). Evet, küfürbaz Şiîler, Müslümanlara yardım için mi, yoksa küfür dinlerini yaymak için mi Bosna’ya yardım etmişler? Şimdi -Bütün dinlerini Hz. Muhammed (s.a.v.) ile Ümmet-i Muhammed’in gözbebekleri olan Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e kin, küfür ve lanet üzerine kuran, Şiî olmayan Müslümanlara kâfir diyen Şiîler “vahdetçi” -Rasûlullah’ın (s.a.v.) bütün ashabını Ümmetin hidayet yıldızları olarak gören, seven Müslümanlar “mezhepçi” Öyle mi necis muta çocukları?

Türkçe
2
2
21
686