murat ülgen

6.3K posts

murat ülgen banner
murat ülgen

murat ülgen

@murivank

Hamburg, Deutschland เข้าร่วม Ağustos 2023
451 กำลังติดตาม3.6K ผู้ติดตาม
ทวีตที่ปักหมุด
murat ülgen
murat ülgen@murivank·
Tc hesabımı engelledi. Yeni hesabım aşşağıda paylaşırsanız sevinirim. Elden ele lütfen. @MUlgen91854
Türkçe
5
34
54
4.9K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Utanmanız için daha ne desin önderliğiniz? “Yani ben milliyet itibarıyla dediğim gibi anne tarafı bir, baba tarafı bir olan şeydenim. Kendimi her Türk’ten daha iyi Türk gibi hissederim; yani ben bunu her zaman da söyledim.” “Hiçbir milliyetçi Türk, hatta kendini benden daha iyi Türk saymasın.” “Kürt halkı akılsızdır, menfaatine düşkündür, güce tapar.” “Her şeyimi Türkçe yürütüyorum; pratik olarak en iyi bir Türk’üm, öyle değil mi?” “Büyük Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne hizmet etmek acılarımı biraz olsun hafifletecektir.” “Türk ulusu ağacın asıl köküdür. Kürtler büyük bir daldır.” “Doğu’daki halkın cumhuriyetin taze kanı hâline getirilmesi söz konusu.” “Devlet bana hizmet imkânı versin, inanılmaz girişimler ortaya çıkacak.” “Gel diyorsun, şu doğru, yap… Yapayım. Benim için bir emir diyorum.”
Murat Ülgen tweet media
Türkçe
21
45
183
8.2K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Kesire konuşursa Öcalan biter “Öcalan hakkında Kesire konuşursa ve gerçekten bildiklerini doğru şekilde anlatırsa, Öcalan biter. Çünkü kimsenin bilmediği şeyleri Kesire biliyor. Bir ipucu vereyim: Ayrıldığım zaman Kesire bana, “Sen kendine çok dikkat et” demişti. Ben de bunun üzerine, “Hiçbir şey yapamazlar” dedim. Kesire ise, “Öcalan bağlı bulunduğu güçleri harekete geçirir” dedi. Peki, onun bağlı bulunduğu güçler kimdir? Bunun Ergenekon’a bağlı, hatta teslim olduğunu anlamayanın gözü kör, kulağı sağır mıdır? İnsanlar bunu nasıl göremiyor? Ben onların içinde bulunduğum için sürekli anlatıyordum. Avrupa basını ve Türk basını beni PKK sözcüsü olarak lanse etti. Onlar da sanki bunu kabul etmiş gibi davrandılar. Herkesin kafasında Kesire’nin ajan olduğuna dair bir kanaat var. Fakat Kesire ajan değil. Ben onunla Avrupa’da görüştüm; ajan değil ama suçludur. APO’cu yıkıcı mantığın oluşmasında Kesire mimardır. Birçok insanın katledilmesine neden olmuş biridir. Babası Ali Yıldırım da ajan değildir; Tunceli’de adliyede çalışmıştır. Kesire yaşıyor ve bizden koptuktan sonra doğrudan Mihri Belli’nin yanına gitti. Bana göre Kesire tehdit ediliyor. Mihri Belli ile Öcalan’ın arası çok iyiydi. Oraya gittikten sonra bir anlaşma sağlandı. Bence Kesire şöyle dedi: “Siz bana karışmayın, ben de size karışmayayım.” Ancak bu anlaşma Kesire’yi bağlıyor mu, bağlamıyor mu, bilmiyorum.” Hüseyin Yıldırım.
Murat Ülgen tweet media
Türkçe
17
41
211
45.6K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Bana her diktatör seni hatırlatıyor. “Saygıdeğer Yoldaş Kim Jong-un çok yaşa!” “Mareşal Kim Jong-un’u ölümüne savunalım!” “Tek yürek, tek lider Kim Jong-un’un etrafında kenetlenelim!” Lider, genellikle “Güneş”, “Mareşal”, “Yoldaş”, “Ebedi” gibi yücelten unvanlarla anılır. Sloganlar toplu yürüyüşlerde, okul törenlerinde ve askerî geçitlerde yüksek sesle tekrar edilir.”
Murat Ülgen tweet media
Türkçe
0
2
24
1.1K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Ahmaklar… Ağızlarını açtıklarında utanma duygusu bile sığınacak yer arıyor. “Git, ordu kur; ülkeni özgürleştir” diyorlar. Bizim ordumuz yok muydu? Biz o ordunun etinden, kemiğinden değil miydik? Evlatlarımızı üniforma giysin diye kapınıza biz teslim etmedik mi? On üçünde, on dördünde çocukları zorunlu yasalarla dağa sürdüğünüzde, o körpecik bedenleri Uganda’dan mı ithal ettiniz? Yedi bin gencin kopan kolu, bacağı, sönen gözü gökten mi yağdı? Erzak olsun diye üç çuval unun ikisini önünüze koymadık mı? Açlığı biz çektik, yokluğu biz büyüttük, yasları biz taşıdık. Hapis yatmadık mı? Duvarlar üstümüze yıkılmadı mı? Az mı işkence gördük? Az mı evlat gömdük toprağa? Hendeklere çocuklarımızı attınız; susun dediniz. Emanet ettiğimiz canları haksız infazlarla toprağa düşürdünüz; susun dediniz. Her cephede kaybettiniz, her sözünüzde döküldünüz; yine de susun dediniz. Şimdi utanmadan dönüp “Git, ordunu kur; savaş” diyorsunuz. Biz savaştık. Öldük. Aç kaldık, susuz kaldık. Arkadaşlarımızın yasını tutmaya bile vakit bulamadık. Sokak ortasında satırlarla doğranan çocuklar bizim değil miydi? Dağda vurulanlar, zindanlarda çürütülenler, insanlıktan çıkarılmak istenenler kimin evladıydı? Verdiğiniz tek bir sözü tutmadınız. Hesap sorulunca gölgelerin arkasına saklandınız. Tek bir gün bedel ödemeyenler, şimdi bize cesaret dersi veriyor. Sizin adaletiniz de sözünüz gibi çürük. Sizin vicdanınız da kurduğunuz düzen gibi çorak. Allah’tan bulasınız.
Murat Ülgen tweet media
Türkçe
20
64
282
13.2K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Dilaver 1957 yılında Elazığ’da doğdu Dilaver Yıldırım. Gençlik yıllarında Ankara’ya üniversite için geldiğinde, şehir onun için yalnızca bir eğitim alanı değil, aynı zamanda dönemin politik dalgasının içinde bir dönüşüm yeriydi. Üniversite yıllarında bir grubun çalışmalarına katıldı. Bilgi düzeyi, tartışmalardaki sertliği ve eyleme yatkınlığı nedeniyle dikkat çekti. Arkadaşları ona “Castro” lakabını verdi. Bu lakap, hem hayranlığın hem de ondan beklenen radikal çizginin bir yansımasıydı. O, hareketin en erken dönemlerine, henüz yapı kurumsallaşmadan önce Kürdistan Yurtseverleri’ne dahil olmuştu. Ve bu dönemde adını ilk kez ciddi bir eylemle duyurdu: Kemal Pir’in Ordu Cezaevi’nden kaçırılması girişimi. Bu eylem, onun örgüt içindeki yerini belirleyen ilk büyük adımdı. Artık sadece bir öğrenci değil, risk alan, eylem yapan, kadro olarak görülen bir isimdi. 1978 yılında Ankara’da örgütsel faaliyetlerin finansmanı için Güven hastanesi soygunu planlandı. Dilaver bu planın içindeydi. Ancak operasyon sırasında yaşanan aksilikler nedeniyle yakalandı ve cezaevine konuldu. 12 Eylül askeri darbesi geldiğinde Mamak Cezaevi’nde bulunuyordu. Uzun yıllar burada kaldı. Tahliye edildikten sonra askere alındı. Askerde, bir fırsatını buldu ve yanındaki arkadaşıyla birlikte firar ederek Bulgaristan sınırına yöneldi. Sınırda “dur” ihtarına uymadığı için vuruldu. Ağır yaralı halde Bulgaristan’da hastanede tedavi gördü. İyileştikten sonra iltica etti. Burada hızla Bulgarca öğrenmeye başladı; yeni hayatına kısa sürede uyum sağlaması dikkat çekiyordu. Bu süreçte onun Bulgaristan’da olduğu bilgisi örgüt yönetimine ulaştı. Ve Apo, Suriye’den izin alarak Bulgaristan’a geçti ve Dilaver ile görüştü. Aktarılanlara göre karşılaşma kısa sürdü. Soğuktu. Mesafeliydi. Dilaver, cezaevi geçmişinden gelen özgüveniyle kendisini örgütün kurucu çizgisine yakın görüyordu. Ama karşısındaki yapı artık farklıydı; merkezileşmiş, sertleşmiş ve tek bir irade etrafında toplanmıştı. Bu görüşmeden sonra Öcalan Suriye’ye döndü ve Dilaver hakkında örgüt içinde yeni bir anlatı kurulmaya başlandı. Ona göre Dilaver, cezaevinden çıkar çıkmaz Bulgarca öğrenmiş, sosyalist ülkelerle temas kurmuş ve “sosyalist ülkelerin temsilcisi gibi davranan” bir figüre dönüşmüştü. Hatta “PKK’nin gelecekteki genel sekreteri gibi hareket ettiği” yönünde yorumlar yapıldı. Bu söylem zamanla daha da sertleşti; Dilaver’in Türk devleti ve Bulgar istihbaratıyla ilişkili olabileceği iddiaları bile dile getirildi. Dilaver Bekaa kampına döndüğünde bu atmosferi doğrudan hissetti. Önce anlam veremedi. Sonra bakışlar değişti. Konuşmalar kısaldı. Sessizlik büyüdü. Ardından yüzleşme geldi. Bazı anlatımlara göre Öcalan, tüm bu iddiaları doğrudan onun yüzüne söyledi ve ona söz hakkı tanımadı. Bu artık bir tartışma değil, kapanmış bir hüküm gibiydi. Bu noktadan sonra olay iki farklı şekilde anlatılır. Birinci anlatıya göre Dilaver, bu dışlanmayı kabul etmedi. Örgüt hapishanesine giderek “beni tutuklayın” dedi. Ama kimse onu tutuklamadı. Bunun üzerine kampın eğitim meydanına indi. Silahını çıkardı. Başına dayadı. Ve Apo’yu’ protesto ederek tetiği çekti. İkinci anlatı ise daha karanlıktır. O gece Dilaver kamp içinde ya da nöbet sırasında açık bir alandadır. Hakkındaki ağır suçlamalar nedeniyle zaten hedef haline gelmiştir. Tam bu sırada Veli Tayhani olay yerine ulaşır. Dilaver’i yaralı halde gördüğünde müdahale eder. “Götürelim” der, “yaşıyor.” Ama kampın sert atmosferi içinde başka bir ses yükselir: “Hiçbir yere gitmeyecek… bırak gebersin.” Veli Tayhani ısrar eder. Tartışır. Ama engellenir. Dilaver hastaneye götürülmez. Zaman uzar. Ve kısa süre sonra Dilaver hayatını kaybeder. Resmi açıklama nettir: intihar. Ne şehid ilan edilir, ne de kendisinden örgüt içinde bir daha bahseden olur. Hiç yaşamamış gibi. Hiç direnmemiş gibi.
Murat Ülgen tweet media
Türkçe
3
16
57
5.3K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Ey mümin Kürdler İslam’da kefen farzdır. Bir insan öldüğünde, bedeni yıkanır, kurulanır ve sade bir bezle sarılır. Yensiz, yakasız, dikişsiz… Çünkü insan bu dünyadan hiçbir şey götürmez. Üniformasını da, unvanını da, öfkesini de, alkışını da geride bırakır. Kadının kefeni beş parçadan oluşur. Başı örtülür, göğsü örtülür. Hayattaki mahremiyeti nasıl korunuyorsa, ölümünde de korunur. Çünkü bir insanın onuru, toprağa verilirken de emanettir. Bez bulunamazsa eksilir; üç yerine iki olur, beş yerine üç olur. Buna kefen-i kifâyet denir. Hiçbir şey bulunamazsa bir tek parça beze sarılır; buna da kefen-i zarûret denir. Zaruret, çaresizlik demektir. Ama insanın içini asıl sızlatan şey, bezin eksikliği değil; merhametin eksikliğidir. Cenazeye “rıfk” ile muamele edilir. Yani yumuşaklıkla, incitmeden, acele etmeden… Ölü artık cevap veremez. Kendini savunamaz. Ona gösterilen hürmet, geride kalanların kalbini gösterir. Bir cenaze namazında saf tutmak, sadece ölen için değildir. İnsan orada kendi sonunu düşünür. Bir gün kendisinin de aynı şekilde yıkanıp sarılacağını, bir cami avlusunda omuzlarda taşınacağını hatırlar. Bugün Xezal’i uğurluyoruz. Bir Kürt kadını. Bu halkın içinden çıkmış bir evlat. Ve bir Peşmerge. Peşmerge olmak, bu topraklarda sadece bir askeri kimlik değildir. Çoğu zaman bir halkın korkusunu sırtlanmaktır. Köyler boşalırken geride kalmaktır. Annelerin endişesini, çocukların uykusunu korumaya çalışmaktır. Dağda geçen bir ömrü göze almaktır. Xezal de böyle bir hayatın içinden geçti. Gençliğini verdi. Ailesinden uzak kaldı. Belki adını yalnızca dağ rüzgârları duydu. Şimdi ise onun cenazesi için Süleymaniye’de bir cami bulunamadı. Bu cümle ağır. Çünkü cami, insanın en çaresiz anında sığındığı yerdir. Doğduğunda kulağına ezan okunur, öldüğünde cenazesi oradan kaldırılır. Hayatın başı ve sonu aynı kubbenin altında birleşir. Bir kadının tabutu için o kapının kapalı kalması, insanın içine sessiz bir sızı bırakıyor. Bir cenazeye rıfk ile davranmak gerekirken, bir kapının kapalı kalması bizi kendimizle yüzleştiriyor Ey mümin Kürtler… Bu sözler en çok size. Biz acının ne demek olduğunu bilen bir halkız. Cenazelerimizi aceleyle kaldırdığımız günleri, mezarsız bırakılanlarımızı, eksik uğurlananlarımızı unutmadık. Xezal bu halkın kızıydı. Onun Peşmergeliği, bir aidiyetin, bir savunmanın, bir “buradayım” deme biçimiydi. Onun hesabı niyetiyle görülecek. Ama bizim hesabımız, vefamızla görülecek. Bir cenazeye gösterilen hürmet, aslında kendi yaralarımıza gösterdiğimiz hürmettir. Bir tabuta açılan kapı, biraz da kendi kalbimize açılır. Bir gün bizim de bedenimiz yıkanacak. Bir gün biz de sade bir kefene sarılacağız. Bir gün bizim için de bir cami avlusunda saf tutulacak — ya da tutulmayacak. İnsan o günü düşününce, daha yumuşak olmak istemez mi? Xezal şimdi toprağa emanet. Geride kalan biziz. Ve bazen bir cenaze, bir halkın kendine bakma anıdır. x.com/MaziHaber2026/…
Türkçe
9
14
96
7.4K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Ew qas tirsonek e ku li şûna ku here Çiyayên Qendîlê ba hevalên xwe, çû xwe radest kir. Her wiha ev hirç paqijkirina çekê jî nizane.
Tekoşer@Amedbuhevi

Serbilindî

Türkçe
5
10
104
7.2K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Apo’nun ayetlerini tefsir ederken kavramları eğip bükerek işinize geldiği için kıçınızdan kavramlar üretmeyin. Belediye ile komün aynılaştırılamaz; bu iki kavram taban tabana zıttır. Belediye varsa komün yoktur, komün varsa belediye yoktur. Komün, devlet aygıtını ve onun tüm hiyerarşik kurumlarını reddeder. Belediye ise bu aygıtın yereldeki doğrudan uzantısıdır. Maliyesiyle, vergi toplamasıyla, ruhsat yetkisiyle ve zorlayıcı idari gücüyle belediye; klasik bir devlet organıdır. Yerel iktidarın ta kendisidir. Komün ise bu iktidar biçiminin karşısında duran, merkeziyetçiliği ve hiyerarşiyi reddeden bir örgütlenme iddiasıdır. Bu kadar açık kavramsal farklar varken, sırf Apo haklı çıksın diye bilinçli şekilde bulanıklaştırmak teorik bir hata değil, doğrudan politik bir çarpıtmadır. Yaptığınız, yanmayan kefen satmak gibi bir şeydir. Artık dalga geçiyoruz sizinle…
DEM Parti Demokratik Yerel Yönetimler@DEMPartiDYYK

“Komün belediyedir, belediye komündür” şiarıyla, Demokratik Yerel Yönetimler İl Konferanslarımızı 18–30 Nisan tarihleri arasında, 15’i aşkın yerelde; kadın özgün ve genel konferanslar biçiminde gerçekleştireceğiz. Kadınların ve gençliğin öncülüğünde, komün ruhuyla hem kendimizi hem de kentlerimizi örgütleyeceğiz.

Türkçe
0
7
61
5K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Terzi Cemal Terzi Cemal kod adlı Ali Ömürcan’ın hikâyesi 1977’de Antep’te başlar. O yıllarda örgüt henüz grup aşamasındaydı. “Kürdistan Devrimcileri”ne katıldı. Kısa sürede ailesinin diğer üyelerini de yanına çekti. 12 Eylül darbesinden önce Antep’te önemli görevler üstlendi. Darbe sonrası Suriye’ye geçti. Bu sırada bir kız kardeşi örgütteyken tutuklanıp Antep Cezaevi’ne kondu. Suriye’de uzun yıllar kaldı, Mahsum Korkmaz Akademisi’nde eğitim aldı ve kongrelere katıldı. İkinci kongreden sonra İran’a, oradan da sırasıyla Hakkâri, Bingöl, Diyarbakır ve Dersim bölgelerine sorumlu olarak gönderildi. 1986’daki üçüncü kongrede akademi divanında yer aldı ve kongre sonrası akademide koordinatör oldu. Koordinatörlüğü sırasında “Burada sorumlu benim, sözüm geçerli” diye konuşması Öcalan’ın dikkatini çekti. “Türk ajanı” suçlamasıyla tutuklandı. On ay süren ağır işkence ve sorgu döneminde kendisine “Ben faşistim!” dedirttiler. Kardeşi Mustafa Ömürcan da daha önce Apo’nun emriyle kurşuna dizilmişti. Ali Ömürcan idam cezası aldı. Sonra “ulu önderin merhameti” ile affedildi, ancak akademide iyice aşağılandı. Tamamen kırılması için Güney-Batı Eyaleti’ne koordinatör olarak atandı. Burada en zor şartlarda örgüt için çalışmaya devam etti. Fakat Abdullah Öcalan onu tamamen tasfiye etmeyi planlıyordu. Görevden aldı ve Antep cezaevi itirafçısı Ömer’in denetimine verdi. Kısa süre sonra Apo’dan gelen talimatla birlikte bir plan yaptılar: Bölgedeki gerillaları Engizek Dağları’nda kış eğitimine alacaklardı. Eğitim sırasında Terzi Cemal, Apo’dan aldığı direkt talimatlarla “Vejin ajanı” oldukları iddia edilen 17 genç militanı tek tek gözaltına aldı. Vejin (Vejîn), Mehmet Cahit Şener önderliğinde PKK 4. Kongresi sonrası ortaya çıkan muhalif bir hareketin adıydı. Şener, PKK’nın kuruluş kadrolarından, eski Merkez Komite üyesi ve Diyarbakır cezaevi direnişçilerindendi. Öcalan’ın diktatörlüğünü, kongre kararlarını hiçe sayan tasfiyelerini ve örgütün gidişatını eleştirerek “PKK-Vejin” adıyla muhalefet grubu kurmuştu. Amaçları, “bağımsız demokratik birleşik Kürdistan” çizgisini savunmak ve Apo’nun tek adam yönetimine karşı çıkmaktı. Apo bu grubu “Türk ajanı, provokatör ve örgüt bozguncusu” ilan ederek büyük bir tasfiye kampanyası başlattı. Vejin bağlantısı, muhalif herkesi ezmek için kullanılan bir bahane hâline geldi. 17 genç gerilla (yaşları 18-27 arasında, 2’si kadın, 15’i erkek), Engizek Dağları’ndaki kış eğitiminde “Vejin ajanı” suçlamasıyla hedef alındı. Önce ağır ve insanlık dışı işkencelerden geçirildiler: Günlerce dayak, elektrik, soğuk su, aç ve susuz bırakma, psikolojik baskı, meşe sopalarla dövülme, bazılarının erkeklik organlarının ve testislerinin bıçakla kesilmesi, böğürlerine kızgın demir şiş sokulması gibi vahşi yöntemler uygulandı. İşkenceciler “Kahrolsun Vejin, Biji Serok Apo!” sloganları atarken, işkence gören gençler de zorla aynı sloganları bağırtılıyordu. İşkenceler günlerce sürdü. Sonunda Terzi Cemal’in emriyle kurşuna dizildiler. Cesetleri karlı dağlarda bırakıldı, kurda kuşa yem oldu. Apo’nun emriyle hareket etmişti. Ancak iş bitince Öcalan bütün suçu Terzi Cemal’in üzerine yıktı. Bu, Apo’nun sürekli başvurduğu klasik yöntemlerden biriydi: Kullandığı kişiyi, işini bitirince “hain” veya “ajan” ilan ederek ortadan kaldırmak. 17 infaz tamamlandıktan kısa süre sonra Terzi Cemal Bekaa Vadisi’ndeki Bar Elias kampına çağrıldı. Orada da aynı yöntem uygulandı: sorgu, işkence ve Apo’nun emriyle infaz. Cesedi bir çukura gömüldü. On beş yıl dağlarda, çatışmalarda, işkencelerde örgüt için savaşan, kardeşini ve birçok yoldaşını kaybeden Cemal, en sonunda kendi örgütü tarafından “ajan” damgası vurularak öldürüldü. Kullanıldı, aşağılandı, affedildi, yeniden kullanıldı ve en sonunda cesedi bir çukura atıldı. Resimdeki Ayakta ortadaki Terzi Cemal.
Murat Ülgen tweet media
Türkçe
7
15
50
6.2K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Bir Peşmergeyi İran’a Satan YNK Mustafa Selîmî’nin hikâyesi, bir Kürt babanın gözyaşlarıyla yazılmış en acı destanlardan biridir. 1967’de Seqiz’in Ilou köyünde doğdu. Gözlerini açtığında karşısında Zagros dağları, kulağında annesinin ninnileri vardı. Küçük Mistefa, babasının dizinde dinlediği Peşmerge hikâyeleriyle büyüdü. Gençliğinde tüfeği omzuna aldı, dağlara çıktı; zulme karşı bir umut, bir isyan ateşi taşıdı. 2003’te Nahavand’da yakalandı. “Moharebeh” ile suçlandı — Allah’a karşı savaşmakla. Oysa mahkemede söylediği söz basitti: “Ben halkımın sesiyim. Özgürlük için savaşıyorum.” Tam 17 yıl hücrelerde kaldı. İşkence gördü, kemikleri kırıldı, idam tehdidi altında yaşadı. En ağır olanı yalnızlıktı. Her gece çocuklarını düşünüyordu. Duvarlara fısıldıyordu: “Bir gün döneceğim…” 2020 baharında, pandemi günlerinde Seqiz Cezaevi’nde isyan çıktı. Önlemler alınmamış, virüs yayılmış, mahkûmlar çaresizdi. O kaosun ortasında Mistefa zincirlerini kırdı. Yetmiş kadar mahkûmla birlikte kaçtı. Ayakları kan içinde, ama kalbi umut doluydu. Oğluna mesaj attı: “Başûr’a ulaşırsam güvendeyim.” Penjwin’in Siya Gwuzê köyüne vardığında gözleri doldu. “Artık evdeyim,” dedi. Ama ev sandığı topraklar ona kucak açmadı. YNK’nin kontrolündeki Asayiş güçleri onu yakaladı. O bir sığınmacıydı. İran’dan kaçmış bir siyasi mahkûmdu. Elleri kelepçeliyken haykırdı: “Ben düşman değilim! İran’dan kaçtım. Beni kardeşlerime teslim edin, celladıma değil!” Fakat siyasi hesaplar ağır bastı. İran’la sürdürülen ilişkiler, sınır dengeleri, çıkar hesapları… Mistefa bir insan değil, bir “dosya” gibi görüldü. Sığınma hakkı tanınmadı. Hukuk işletilmedi. Uluslararası koruma yolları denenmedi. Ve YNK, İran’dan kaçan bir Kürt peşmergeyi İran’a teslim etti. Bu teslim sadece bir iade değildi. Bu, bir canın bilerek idama gönderilmesiydi. Mistefa tekrar Seqiz’e götürüldü. Tek kişilik hücreye kondu. Artık umut yoktu; sadece yaklaşan sehpaya dair sessiz bir bekleyiş vardı. 11 Nisan 2020 sabahı ailesine son görüş izni verildi. Çocuklarına sarıldı. “Korkmayın,” dedi oğluna. “Ben gidiyorum ama siz dimdik durun.” Annesinin elini öptü. “Dualarınla Allah’a gidiyorum.” Sonra sehpa kuruldu. İp boynuna geçirildi. Bir baba, bir peşmerge, bir umut daha idam edildi. Onun bedeni asıldı ama asıl ağır olan başka bir şeydi: Bir Kürt’ün, başka Kürt yöneticiler tarafından İran’a teslim edilmiş olması. Bu olay sadece bir idam değil; Kürt birliğine, sığınma hakkına ve vicdana sürülen kara bir lekedir. İran’dan kaçmış bir siyasi mahkûmu geri vermek, onun ölüm fermanını imzalamaktır. Dağlar hâlâ onun adını fısıldar. Bu hikâye bir adamın ölümü değil; ihanetin ve siyasi çıkarların bir cana nasıl mal olduğunun hikâyesidir. Özgürlük için ölenler unutulmaz. Ama onları ölüme gönderen kararlar da unutulmaz. Mustafa Selîmî’nin adı artık sadece bir yara değil; bir hatırlatmadır. Bir halkın hafızasında, ihanete karşı yanan bir ateştir.
Murat Ülgen tweet media
Türkçe
0
33
125
5.1K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
“Kampta Viranşehirli İbrahim Halil gece körlüğü hastalığına yakalanmıştı. Saf ve herkese samimi davranan bu savaşçı, kısa sürede “homoseksüel eğilimli” dedikodularının hedefi oldu.” Hunharca katledildi…
Murat Ülgen@MUlgen91854

Lolan Cehennemi Lolan Vadisi’nde (Hakurkê), Türkiye’ye giriş için bekleyenler arasında zincire vurulmuş birkaç kişi vardı. En ağırları Resul Altınok (Davut) ve Baki Karer (Süleyman) idi. Davut’un işkencesi en korkuncu ve en uzundu. Kara Ömer, Duran Kalkan, Cemil Bayık ve Ali Haydar Kaytan tarafından sorgularda ağır hakaret ve sistematik işkenceye maruz kaldı. Lolan’a getirilir getirilmez saçları dibinden kazındı, Duran Kalkan ve Cemil Bayık tarafından tecrit hücresine atıldı. Günlerce, haftalarca, aylarca devam eden o kâbusta defalarca gece yarısı buz gibi dere sularına sokulup çıkarıldı. Ayaklarından baş aşağı, çırılçıplak kampın tavan direklerine asıldı. Hayalarına ve tüm bedenine yaş ağaç sopalarla vuruldu. Acıdan kıvranırken bile sesi dağlarda yankılanıyordu: “Yapmayın! Bu yaptığınız ne devrimciliğe sığar, ne insanlığa!” Bir gün Duran Kalkan, Ali Haydar ve Kara Ömer onu önceden kazılmış mezarın kenarına oturttular. Kara Ömer tabancayı şakağına dayadı ve soğuk bir sesle tehdit etti: “Hain ve ajan olduğunu kabul et, yoksa son sözünü söyle, seni geberteceğim.” Davut’un gözlerinde korku yoktu. Yüksek sesle haykırdı: “Ben ne hainim ne de ajanım! Yaşasın demokratik PKK! Yaşasın Kürdistan!” Bu cesaret karşısında üçü birden üzerine çullandı. Tekmeler, yumruklar, küfürler… Tekrar karanlık hücreye fırlatıldı. O günden sonra ne ekmek ne su kabul etti. İriyarı, güçlü kuvvetli bir adamken kısa sürede eriyip bir deri bir kemik kaldı. 1985 yılında istedikleri itirafı alamayınca Abbas ve yardımcıları tarafından öldürüldü ve hücresinin hemen yanındaki tuvalet çukuruna gömüldü. Yan hücrede Mardinli genç Ayten tutuluyordu. Güzel yüzlü, alımlı bir kadındı. Suriye’den getirilmiş, “güzelliğini kullanarak erkek savaşçıları baştan çıkarmak istiyor” suçlamasıyla tutuklanmıştı. Kara Ömer ona da aynı baskıyı yapıyordu: “Suçunu itiraf et, seni ailene gönderelim.” Ayten gözyaşları içinde yalvarıyordu: “İşlemediğim bir suçu nasıl kabul edeyim heval? Evet, uygun bir yoldaş bulsaydım evlenmeyi isterdim ama bunu partinin onayına sunacaktım. Ben ne ajanım ne hainim. Ne olursunuz beni aileme gönderin, kimseye zarar vermeyeceğime yemin ederim!” Yalvarışları karşılıksız kaldı. Gözyaşları ve çığlıkları vadide yankılandı ama duyacak vicdan yoktu. Merkez kampın batısındaki hücrede Baki Karer (Süleyman) tutuluyordu. Ona da günde bir dilim bayat ekmek ve bir tas su veriliyordu. Haftada ancak bir kez havalandırılıyordu. Kara Ömer’in ağır hakaretleri ise hiç eksik olmuyordu. Kampta Viranşehirli İbrahim Halil gece körlüğü hastalığına yakalanmıştı. Saf ve herkese samimi davranan bu savaşçı, kısa sürede “homoseksüel eğilimli” dedikodularının hedefi oldu. Dört çocuk babası Mardinli Abdülkadir (Cemil Efetürk) ise mücadeleden soğumuştu. Ailesini getirip bir ev yapıp bostan ekip hayvan beslemek istediğini söylüyordu. Abdülkadir ve İbrahim Halil bir gece Cemil Bayık ve Duran tarafından sessizce alınıp Baki’nin tutulduğu kampa götürüldü. Ertesi sabah Cemil Bayık, üstü başı çamur içinde, uykusuz gözlerle kahvaltıya geldi. İki arkadaş bir daha asla görülmedi. 1985 ilkbaharında Lolan’dan Haftanin’e giden grupta bir ayağı aksak Silvanlı Ramazan da vardı. Dostki köyünde konakladıkları gece Sağır Cuma (Metin Gürgöze) firar etti. Ertesi gün Abbas kamptaki tüm savaşçıları dere kenarına topladı. Ramazan elleri arkadan zincirlenmiş hâlde infaz edileceğini anlayınca yalvaran bir sesle “Arkadaşlar, vallahi ben ajan değilim! Sağır Cuma’nın kaçacağından haberim yoktu. Ayağımın aksaklığından eğitimde size ayak uyduramadım. Ben ülkemin kurtuluşu için dört çocuğumu bırakıp buralara geldim. Suçsuzum!” Kimse onu savunmadı. Bir-iki dakika sonra vadide keskin silah sesleri yankılandı. Abbas ve yardımcıları bu vadilerde birçok infaz daha gerçekleştirdi. Delil kod adlı Doğan Süzer ve Komando Ayşe, örgütün izni olmadan evlendikleri için ağır işkenceyle öldürüldü. Kenan kod adlı Ahmet Arı süngülenerek öldürüldü. O sessiz vadiler, hâlâ o çığlıkları ve kurşun seslerini saklıyor.

Türkçe
0
11
66
11.1K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
🎼𝓜𝓪𝓿𝓲𝓲🎙
... Tarihimiz gibi kadimdir stranlarımız...💙
Türkçe
0
31
213
3.2K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Lolan Cehennemi Lolan Vadisi’nde (Hakurkê), Türkiye’ye giriş için bekleyenler arasında zincire vurulmuş birkaç kişi vardı. En ağırları Resul Altınok (Davut) ve Baki Karer (Süleyman) idi. Davut’un işkencesi en korkuncu ve en uzundu. Kara Ömer, Duran Kalkan, Cemil Bayık ve Ali Haydar Kaytan tarafından sorgularda ağır hakaret ve sistematik işkenceye maruz kaldı. Lolan’a getirilir getirilmez saçları dibinden kazındı, Duran Kalkan ve Cemil Bayık tarafından tecrit hücresine atıldı. Günlerce, haftalarca, aylarca devam eden o kâbusta defalarca gece yarısı buz gibi dere sularına sokulup çıkarıldı. Ayaklarından baş aşağı, çırılçıplak kampın tavan direklerine asıldı. Hayalarına ve tüm bedenine yaş ağaç sopalarla vuruldu. Acıdan kıvranırken bile sesi dağlarda yankılanıyordu: “Yapmayın! Bu yaptığınız ne devrimciliğe sığar, ne insanlığa!” Bir gün Duran Kalkan, Ali Haydar ve Kara Ömer onu önceden kazılmış mezarın kenarına oturttular. Kara Ömer tabancayı şakağına dayadı ve soğuk bir sesle tehdit etti: “Hain ve ajan olduğunu kabul et, yoksa son sözünü söyle, seni geberteceğim.” Davut’un gözlerinde korku yoktu. Yüksek sesle haykırdı: “Ben ne hainim ne de ajanım! Yaşasın demokratik PKK! Yaşasın Kürdistan!” Bu cesaret karşısında üçü birden üzerine çullandı. Tekmeler, yumruklar, küfürler… Tekrar karanlık hücreye fırlatıldı. O günden sonra ne ekmek ne su kabul etti. İriyarı, güçlü kuvvetli bir adamken kısa sürede eriyip bir deri bir kemik kaldı. 1985 yılında istedikleri itirafı alamayınca Abbas ve yardımcıları tarafından öldürüldü ve hücresinin hemen yanındaki tuvalet çukuruna gömüldü. Yan hücrede Mardinli genç Ayten tutuluyordu. Güzel yüzlü, alımlı bir kadındı. Suriye’den getirilmiş, “güzelliğini kullanarak erkek savaşçıları baştan çıkarmak istiyor” suçlamasıyla tutuklanmıştı. Kara Ömer ona da aynı baskıyı yapıyordu: “Suçunu itiraf et, seni ailene gönderelim.” Ayten gözyaşları içinde yalvarıyordu: “İşlemediğim bir suçu nasıl kabul edeyim heval? Evet, uygun bir yoldaş bulsaydım evlenmeyi isterdim ama bunu partinin onayına sunacaktım. Ben ne ajanım ne hainim. Ne olursunuz beni aileme gönderin, kimseye zarar vermeyeceğime yemin ederim!” Yalvarışları karşılıksız kaldı. Gözyaşları ve çığlıkları vadide yankılandı ama duyacak vicdan yoktu. Merkez kampın batısındaki hücrede Baki Karer (Süleyman) tutuluyordu. Ona da günde bir dilim bayat ekmek ve bir tas su veriliyordu. Haftada ancak bir kez havalandırılıyordu. Kara Ömer’in ağır hakaretleri ise hiç eksik olmuyordu. Kampta Viranşehirli İbrahim Halil gece körlüğü hastalığına yakalanmıştı. Saf ve herkese samimi davranan bu savaşçı, kısa sürede “homoseksüel eğilimli” dedikodularının hedefi oldu. Dört çocuk babası Mardinli Abdülkadir (Cemil Efetürk) ise mücadeleden soğumuştu. Ailesini getirip bir ev yapıp bostan ekip hayvan beslemek istediğini söylüyordu. Abdülkadir ve İbrahim Halil bir gece Cemil Bayık ve Duran tarafından sessizce alınıp Baki’nin tutulduğu kampa götürüldü. Ertesi sabah Cemil Bayık, üstü başı çamur içinde, uykusuz gözlerle kahvaltıya geldi. İki arkadaş bir daha asla görülmedi. 1985 ilkbaharında Lolan’dan Haftanin’e giden grupta bir ayağı aksak Silvanlı Ramazan da vardı. Dostki köyünde konakladıkları gece Sağır Cuma (Metin Gürgöze) firar etti. Ertesi gün Abbas kamptaki tüm savaşçıları dere kenarına topladı. Ramazan elleri arkadan zincirlenmiş hâlde infaz edileceğini anlayınca yalvaran bir sesle “Arkadaşlar, vallahi ben ajan değilim! Sağır Cuma’nın kaçacağından haberim yoktu. Ayağımın aksaklığından eğitimde size ayak uyduramadım. Ben ülkemin kurtuluşu için dört çocuğumu bırakıp buralara geldim. Suçsuzum!” Kimse onu savunmadı. Bir-iki dakika sonra vadide keskin silah sesleri yankılandı. Abbas ve yardımcıları bu vadilerde birçok infaz daha gerçekleştirdi. Delil kod adlı Doğan Süzer ve Komando Ayşe, örgütün izni olmadan evlendikleri için ağır işkenceyle öldürüldü. Kenan kod adlı Ahmet Arı süngülenerek öldürüldü. O sessiz vadiler, hâlâ o çığlıkları ve kurşun seslerini saklıyor.
Murat Ülgen tweet media
Türkçe
7
41
143
28.4K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Mazlum Abdi, işkence edilerek katledilen Alaa’nın katillerinin bulunacağına dair söz verdi. Taziye evini yakanları bulacağını söz verdi. Bir aydan fazla oldu henüz bir cevap yok. Yardımcı olsun diye Alaa’yı tutuklatan kadın asayişin sorumlusunun resmini bir daha paylaşayım. Adı Destina Kobane’dir. Bana kalırsa Apocu çetenin işlediği bu suçu be katilleri ortaya çıkarmayacaklar. Ve bana göre Mazlum Abdi de suçlular bulunmazsa bu suça ortaktır.
Murat Ülgen tweet media
Murat Ülgen@MUlgen91854

Alaa Al-Amin, Qamişlo’da doğdu, büyüdü. Annesinin kucağında huzur bulduğu günler… IŞİD gelince her şey bitti. Ailesiyle İsveç’e kaçtı, vatandaşlık aldı ama kalbi hep Rojava’da kaldı. “Döneceğim anne,” diyordu gözleri yaşlı. 7 Eylül 2025’te döndü. Nişanlandı. Fotoğrafta gülümsüyordu: siyah smokin, papyon, beyaz güller arasında, hayat dolu, umut dolu bir adam. “Bu sefer kalıyorum,” demişti annesine, sesi mutlulukla titreyerek. 20 Ekim’de Asayiş aldı götürdü. Sebepsiz, suçsuz. Annesi kapıda kaldı, “Oğlum!” diye haykırdı. Aylar geçti. Her gece dua etti: “Gel evladım… Sensiz ev mezar.” Ocak’ta haber geldi: Öldü. 8 Mart’ta cenazeyi verdiler. Sağdaki fotoğraf yürek yakıyor: morarmış yüz, şiş gözler, yaralar, kan izleri, işkenceyle solmuş bir beden. Soldaki gülümseyen Alaa’yla yan yana… Annenin kalbi paramparça oldu. Diz çöktü, elini tuttu: “Neden evladım? IŞİD’den kurtuldun, döndün diye… Bu mu ödülün? Masumdun, sadece evlenmek istiyordun.” Rudaw’a ağlayarak anlattı: “Altı ay haber alamadık. Yüreğimiz yangın yeri. Geceleri kapıyı izliyorum, belki gelir diye… Adalet istiyoruz.” Bu vahşet PKK’nin Rojava’daki eli PYD/YPG’nin kanlı yüzü. “Özgürlük” diye diye kendi halkını işkenceyle öldürüyorlar. Masum bir gencin gülüşünü söndürdüler, bir annenin yüreğini yaktılar. PKK’nin zulmü IŞİD’den aşağı değil; Kürt davasına en büyük ihanet bu. Hesap vermeliler! Alaa’nın hayali yarım kaldı. Düğün şarkıları ağıta döndü. Annesi hâlâ bekliyor… Ama o gülüş, soğuk hücrede sustu. Bir anne daha feryat etti: “Oğlumu geri verin!” Unutmayalım. Unutturmayalım.

Türkçe
10
38
125
4.3K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Xezal xezali bi rebenê keça kurda ye way Xezal xezali bi delalê keça kurda ye way Xezala me egît e lê ji pişta mêra ye way Şehid Xezal Mewlan
Murat Ülgen tweet media
Türkçe
1
13
91
2.9K
murat ülgen รีทวีตแล้ว
Murat Ülgen
Murat Ülgen@MUlgen91854·
Alaa Al-Amin, Qamişlo’da doğdu, büyüdü. Annesinin kucağında huzur bulduğu günler… IŞİD gelince her şey bitti. Ailesiyle İsveç’e kaçtı, vatandaşlık aldı ama kalbi hep Rojava’da kaldı. “Döneceğim anne,” diyordu gözleri yaşlı. 7 Eylül 2025’te döndü. Nişanlandı. Fotoğrafta gülümsüyordu: siyah smokin, papyon, beyaz güller arasında, hayat dolu, umut dolu bir adam. “Bu sefer kalıyorum,” demişti annesine, sesi mutlulukla titreyerek. 20 Ekim’de Asayiş aldı götürdü. Sebepsiz, suçsuz. Annesi kapıda kaldı, “Oğlum!” diye haykırdı. Aylar geçti. Her gece dua etti: “Gel evladım… Sensiz ev mezar.” Ocak’ta haber geldi: Öldü. 8 Mart’ta cenazeyi verdiler. Sağdaki fotoğraf yürek yakıyor: morarmış yüz, şiş gözler, yaralar, kan izleri, işkenceyle solmuş bir beden. Soldaki gülümseyen Alaa’yla yan yana… Annenin kalbi paramparça oldu. Diz çöktü, elini tuttu: “Neden evladım? IŞİD’den kurtuldun, döndün diye… Bu mu ödülün? Masumdun, sadece evlenmek istiyordun.” Rudaw’a ağlayarak anlattı: “Altı ay haber alamadık. Yüreğimiz yangın yeri. Geceleri kapıyı izliyorum, belki gelir diye… Adalet istiyoruz.” Bu vahşet PKK’nin Rojava’daki eli PYD/YPG’nin kanlı yüzü. “Özgürlük” diye diye kendi halkını işkenceyle öldürüyorlar. Masum bir gencin gülüşünü söndürdüler, bir annenin yüreğini yaktılar. PKK’nin zulmü IŞİD’den aşağı değil; Kürt davasına en büyük ihanet bu. Hesap vermeliler! Alaa’nın hayali yarım kaldı. Düğün şarkıları ağıta döndü. Annesi hâlâ bekliyor… Ama o gülüş, soğuk hücrede sustu. Bir anne daha feryat etti: “Oğlumu geri verin!” Unutmayalım. Unutturmayalım.
Murat Ülgen tweet media
Türkçe
5
35
115
7.5K