Sınıf Savaşı

106 posts

Sınıf Savaşı banner
Sınıf Savaşı

Sınıf Savaşı

@snfsvs17

Küçük Bir Kıvılcımdan Bir Ateş Alevlenecek!

เข้าร่วม Nisan 2025
0 กำลังติดตาม3.1K ผู้ติดตาม
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Teslim Alınamayan İrade: Mehmet Fatih Öktülmüş | “Apo, Fatih, Hasan, Haydar Yanar hücre hücre yanar Kızıl karanfiller gibi Elde bayraklaştılar” İlk ölüm orucu şehitlerinden biri olan Mehmet Fatih Öktülmüş, 17 Haziran 1984’te yaşamını yitirdi. 49 yılında Trabzon’da doğan Öktülmüş, hem yoldaşı hem de kuzeni olan Osman Yaşar Yoldaşcan’la birlikte daha lise yıllarında omuz omuza mücadeleye atıldı. ODTÜ’yü kazanmasının ardından Ankara’da 68 ruhunu yaşamış, aktif bir parçası olmuştu; 6 Ocak 1969’da ABD büyükelçisinin arabasının yakılmasında da yer almıştı. Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) ve onun öncülü sayılan Basın Yayın Komünü’nde, diğer adıyla “Aktancılar”da faaliyet yürüttü. Fatih Öktülmüş, devrimci hareketin ihtiyaç duyduğu, yaşamını devrim yoluna adayan profesyonel devrimci kadrolardan biriydi. Mücadele yaşamı boyunca tek bir alana sıkışmayan; politik, örgütsel, askeri ve ideolojik pek çok çalışmada yer alan çok yönlü bir devrimciydi. Hapishanede başı dik bir direnişçi; gerektiğinde silah kullanmaktan çekinmeyen, alçakgönüllü, fedakar, devrime irade koyan ve işkenceye karşı direnişiyle örnek olan bir devrimciydi. Son yakalandığında sahte kimliğinde kullandığı isim “Dilaver Yanar”dı. İşkencelerde başka isim söylemez ben Dilaver’im derdi. Basın Yayın Komünü tarafından Temmuz 1971’de gerçekleştirilen ve Türkiye’nin en büyük siyasi soygunlarından biri olarak bilinen Denizli Ziraat Bankası aracı soygununda da yer aldı. İzmir’den Denizli’ye taşınan yaklaşık 4 milyon TL, halk adına kamulaştırılmıştı. 1975 sonunda THKO ile birleşilmesiyle başlayan ve 1977 Mayıs’ında ayrılıkla sonuçlanan süreç ve sonrasındaki Adana zamanları; Fatih’in hem kendisini hem de çevresini eğittiği, kime dokunsa iradesini güçlendirdiği, yüzünü güldürdüğü; dertlerine ortak olduğu yıllar oldu. Bu süreç, onun örgütçü yanının ve devrimci önderlik özelliklerinin daha da belirginleştiği bir dönemdi. Adana Hapishanesi’nden Konya Hapishanesi’ne sürgün edilmesiyle birlikte, mücadele koşulları değişmemiş sadece mekan değişmişti. Konya Hapishanesi’nde de beraber kaldığı siyasi tutsakları örgütlemiş, idareye kendi şartlarını kabul ettirmişti. 12 Eylül darbesinden sadece 17 gün sonra, Osman ve Fatih; yanlarında silah ve el bombalarıyla bir soyguna giderken, arama yapan jandarmalarla karşılaştı. O saatten sonra aralarında saatler süren bir kovalama yaşandı. Ertesi gün, bir başkomiseri öldüren, bir polisi ve iki askeri yaralayan Osman’ın çatışmada şehit düştüğü öğrenildi. Kolundan yaralanan Fatih ise kaçmayı başarmıştı. Gittiği yerin kurallarına uymaz aksine kuralları yıkar kendi kurallarını inşa ederdi. 29 Mart 1981 tarihli Milliyet gazetesinin birinci sayfasında, işkence gördüğü hırpalanmış yüzünden açıkça belli olan fotoğrafıyla yer aldı. Devrimci Yolcu Durhasan Şahin’in anlatımına göre, Fatih ağır yaralıydı; yarasına kalem sokulacak kadar insanlık dışı işkencelere maruz kalıyordu. Buna rağmen tek bir “ah” bile demiyordu. 20 gün süren sorgulama boyunca gerçek kimliğini gizledi ve “Benim adım Dilaver Yanar” sözünden başka tek bir kelime etmedi. İfade vermedi, tutanak imzalamadı, yüzleşmeleri reddetti ve acıya tepki vermeyerek işkencenin amacını boşa düşürdü. Ona işkence edenler yüzünü dahi ekşitmeyen Fatih karşısında bir böcekten farksızdı. Devrimcileri davalarından döndürmek, kişiliklerini sindirmek ve askeri disiplin altına almak; Fatih, bu dönemde direngenliğiyle en büyük cevabı vermişti. Birçok kentin işkence odalarından ve İstanbul’un en zorlu zindanlarından ser verip sır vermeden başı dik çıkmıştı. 1984 yılında tek tip elbise uygulamasına karşı başlatılan açlık grevleri sırasında, Metris Cezaevi’nde diğer üç Devrimci Solcu Abdullah Meral, Haydar Başbağ ve Hasan Telci ile birlikte ölüm orucuna girerek şehit düştü. Ömrü boyunca insanlık onuruna yaraşır bir şekilde yaşasın diye halklar; ardında boyun eğmeyen bir duruş, sarsıcı bir direniş ve devrimci irade bıraktı.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
25
151
6.8K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Devrimci Bir Subayın Gözünden 15-16 Haziran Direnişi| 15-16 Haziran Direnişi sırasında devlet işçi sınıfının büyük direnişini engellemek adına kolluk kuvvetlerini yeterli bulmamış, Gebze’den Kadıköy’e yürüyen işçilerin önüne polisin yanı sıra askerler de dikilmişti. Direniş sırasında Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü üyesi olan Atilla Özsever’in “Mesele Teslim Olmamakta” kitabında yazdığı 15-16 Haziran hakkında izlenimlerini, hem o dönem sosyalist kesim içinde birçoğu düşünürün devrimci özne rolünü oynayabileceğini düşündüğü ordunun direnişe nasıl baktığını hem de bir devrimci subayın çelişkili durumunu yansıtması adına burada paylaşmaya uygun gördük. “15-16 Haziran 1970 tarihinde meydana gelen işçi olaylarında görev yaptığım askeri birliğin bizzat yer alması, beni çok daha fazla etkiledi. Zamanın Demirel hükümeti, sendikal örgütlenmeyi ve özellikle Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (DİSK) örgütlenmesini engellemek için bir yasa hazırlamıştı. Bu yasaya karşı 150 bine yakın işçi, iki gün boyunca İstanbul ve Kocaeli’de yürüyüşe geçti, fabrikalar işgal edildi. Bölük komutanı 1965'li Üsteğmen Faruk Tanrıverdi'nin Doğu Anadolu bölgesine tayini çıkması nedeniyle bölüğü devir teslim alıyordum. 15 Haziran günü, Tugay'ın Ankara asfaltına bakan tarafında işçi ve öğrencilerle Emniyet güçleri arasında taşlı sopalı bir çatışma çıkmıştı. Polisler iri yarı bir işçiyi yakalayıp nizamiye kapısına getirdiler. Kapıda sivil polisler ile binbaşı, yarbay rütbesinde subaylar vardı. Polisler işçiyi hırpalarken içlerinden bir sivil polis, "Ulan, Stalin’den aldığın rubleleri ne yaptın?" diye sordu. Stalin 1953'te ölmüş, yıl ise 1970'ti; öte yandan Rus para birimi olan "ruble"yi işçi nereden bilebilirdi. Nitekim işçinin verdiği cevap oldukça ilginçti: “Ben Türk'üm ve Müslüman'ım…” İşçiye yapılan kötü muamele karşısında çaresiz bir şekilde üzüntülü bir durumdaydım. O sırada tanıdığım ve benden daha yaşlı olan bir astsubay başçavuş, nizamiyede beni kenara çekerek teselli etmeye çalışmıştı. 15 Haziran günü öğleden sonra Kartal'da bulunan Haymak Demir Döküm Fabrikası'nı işçilerin işgal ettiği ve makinelere zarar verdikleri haberi geldi. Haymak Fabrikası zamanın Başbakanı Süleyman Demirel'in kardeşi Şevket Demirel'in ortağı olduğu bir fabrikaydı. 14 zırhlı personel taşıyıcısı (kariyer) ile fabrikaya doğru giderken işçiler bizi alkışlayıp “Ordu işçi el ele”, “Demirel istifa”, “Ordu millet el ele” şeklinde sloganlar atıyorlardı. Bilindiği gibi 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra orduya karşı bir sempati söz konusuydu. Sosyal ve sendikal hakları tanıyan yeni bir anayasa yapılmıştı. Ancak bizim birlik fabrikaya gelince etrafı çevirdik, güvenlik tertibatı aldık, işin rengi değişti. Daha sonra üst rütbeli subaylar ve Emniyet yetkilileri içeri girdi, işçi temsilcileriyle görüşme yaptılar. Bu arada fabrikanın etrafını kariyerlerle çevirdiğimiz sırada genç bir işçi, büyük bir çeviklikle zırhlı personel taşıyıcının üstüne fırladı, göğsünü açtı, "Biz hak mücadelesi veriyoruz. İnanmıyorsan vur beni" diye bağırdı. Ben de kendisine, "Sizin gibi düşünüyorum ancak burada emirleri uygulamak. zorunda yım. Kariyerden inin, sakinleşin" dedim. Bizim Zırhlı Tugay'ın diğer Piyade Taburu'nda görevli sınıf arkadaşım Teğmen Rıfat Kılıç'ın bölüğü de Haymak. Fabrikası'na sevk edilmişti. Teğmen Kılıç, başından geçenleri şöyle anlattı: ‘Askerlerimi fabrikanın etrafına süngülü bir vaziyette dizdim. İşçiler giriş kapısını zorladılar. Yaşlı bir işçi, “Niçin içeri girmemize izin vermiyorsunuz? Burası Başbakan Demirel'in kardeşinin fabrikası diye mi? Aslında sizler de onlara hizmet ediyorsunuz” şeklinde konuşmaya başladı. İşçiler de, “Satılmış Teğmen” diye slogan attılar. Sonra fabrikanın yan tarafından içeri girmelerine izin verdim.’ Akşam bizim birlik kışlaya döndü. Ben de askerleri topladım. “Arkadaşlar! İşçiler, hakları için eylem yapıyorlar. Yarın bir gün siz de işçi olabilirsiniz. Belki de eylem yapanların içinde ağabeyleriniz, kardeşleriniz, yakınlarınız olabilir. Bir çatışma, ateş etme gibi olaylardan kaçınacağız” diye bir konuşma yaptım. Ertesi günlerde bu işin devam edeceğini seziyorduk, müdahaleler olabilirdi. Askerden de işçiden de herhangi bir zayiat olmasını istemiyordum. … …16 Haziranda Kadıköy Yoğurtçu Parkı Kurbağalıdere mevkiinde çatışmaların olduğu söylendi. Bizim birliğe talimat verildi, öğle saatlerinde Tugay’dan hareket edip Ankara asfaltı yoluyla Kadıköy’e oradan da Kurbağalıdere bölgesine gittik. İşçiler de Maltepe’den Bağdat Caddesi yoluyla Fenerbahçe Stadı’nın olduğu yere kadar gelmişti. Onlar Fenerbahçe Stadı'nın önünde, biz de Kurbağalıdere Köprüsü'nün üzerindeydik, üç tane kariyeri köprünün önüne koyduk, askerler de kol kola girmiş biçimde işçileri bekliyorlardı. Fenerbahçe Stadı önünde “Otosan” pankartlı işçiler vardı, yani oradaki işçilerin bir kısmı Otosan fabrikasının işçileriydi. Kadın işçiler de ön tarafta saf tutmuştu. O sırada Birinci Ordu Kurmay Başkanı Vahit Güneri Paşanın binbaşı rütbesindeki emir subayı bana dedi ki, “Teğmenim, işçilerin kariyerleri aşıp Kadıköy vapur iskelesine inmesini istemiyoruz, vapur iskelesinden karşıya geçip Levent veya Eminönü'ndeki diğer işçi gruplarıyla buluşacaklar. Bu durumu engelleyelim.” “Tamam, komutanım” dedim. İşçilerin Kurbağalıdere Köprüsü'nde kurduğumuz barikata yaklaşması üzerine binbaşı manevra mermisi kullanmanın gerekli olduğunu söyledi. Manevra mermisinin öldürme riski yoktu ama 50 metreye kadar yaralayıcı bir etkisi vardı. Ben, herhangi bir çatışma çıkmadan işçileri engellemeyi ya da işçilerin kol kola giren askerlerin arasından geçip gitmelerini istiyordum. Binbaşıya, manevra mermisinin kullanılması halinde bunun hakiki mermi gibi de algılanabileceğini ve ciddi bir çatışmanın çıkabileceğini ifade ettim. Emir subayı ısrarcı olunca manevra mermilerinin bulunduğu kariyeri arama bahanesiyle zaman kazanmak ve durumu oyalamak istedim. İşçilerle aramızda 100 metreden az bir mesafe kalmıştı, bir an önce bizim barikatı aşmalarını arzu ediyordum. Yoğun bir işçi kalabalığı olduğu için kısa bir süre sonra bizim barikatı aşıp geçtiler. Bizim bölüğün asteğmenini coşkuyla omuzlarına aldılar. Yoğurtçu Parkı'ndaki polis arabasını da ters çevirip tekmelediler. Buradan da işçinin asker ve polise karşı olan tavrını değerlendirebiliriz. Bu arada önlem olarak vapur seferleri iptal edilmişti. İşçiler Kadıköy bölgesinde kaldı. Olaylar böyle cereyan ederken akşam sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetimin ilanından sonra işçi liderleri ve temsilcileri tutuklanmaya başladı. 16 Haziran akşamı, bizim birlik Fenerbahçe Orduevi önüne gönderildi. Orada subay lojmanlarını korumakla görevlendirildik. Daha sonraki günlerde benim ve olaylarda görev alan diğer subayların ifadeleri alındı. Bu ifadelerde olaylarla ilgili gözlemlerimizi aktarmıştık. Bu olayların sonucunda ilk kez işçi sınıfı ile karşı karşıya kalıyordum. İşçilerin sendikal haklarının kısıtlanmasına karşı gösterdiği tepki, bu sınıfın sorunlarına ve sosyalizme olan ilgimin daha da yoğunlaşmasına neden oldu. Öte yandan o zamana kadar ordu içinde işçi sorunlarına sempati duyan Kemalist kesimin 15-16 Haziran olaylarından sonra bu sınıfın sorunlarına sıcak bakmadığını söyleyebilirim. Hatta binbaşı ve daha üst rütbedeki kimi subaylar, bu hareketi bir "ayaklanma" olarak değerlendirip DİSK'e ve eylemlere katılanlara karşı daha sert önlemlerin alınmasını savunuyorlardı. Binbaşı ve daha üst rütbedeki subaylar, bilirkişi göreviyle işgal edilen ve olayların meydana geldiği fabrikalara gittiler, orada işverenlerin de yönlendirmesiyle "fabrikadaki makinelerin, araç ve gerecin tahrip edildiği" yönünde raporlar hazırladılar. Bu durum ve raporlar, birçok ordu mensubunu etkiledi, işçi kesimine karşı olumsuz bir görüşe sevk etti. Ben ve benim gibi sosyalist kimliği ağır basan subaylar ise böyle düşünmüyorduk. Aksine işçi sınıfına olan sempatimiz daha da artıyordu. … 15-16 Haziran direnişi, sermaye sınıfını ürküttü. Ordunun temsilcisi olan Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç da, "Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı" sözüyle bir durum tespiti yaptı. Ve özgürlüklerin, sosyal hakların kısıtlandığı 12 Mart askeri müdahalesine gidişin de işaretleri gözükmeye başlamıştı…”
Sınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
14
47
1.2K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Ancak, fabrikalardan caddelere sel gibi akan, tankları ve barikatları aşan, fabrika kapılarını kaynaklayarak militanca direnen on binlerce işçiyi, sendika bürokrasisi yalnız bırakmıştır. Sürece yön verememenin getirdiği büyük bir panikle DİSK yönetimi ve uzlaşmacı bürokratlar, burjuvazinin radyosundan yasalara saygı gösterilmesi ve işçilerin "evlerine dönmesi" çağrısında bulunmuşlardır. Oysa işçi sınıfının gerçek önderlerinin yeri burjuva yasalarının ve düzen kurumlarının yanı değil, sınıf çıkarları doğrultusunda barikatların önünde dövüşen proletaryanın en ön safı olduğunu tarih bize her seferinde göstermiştir. 16 Haziran günü eylemlerin ulaştığı devasa boyut karşısında dehşete kapılan burjuvazi, mülkiyet ilişkilerini ve sömürü düzenini korumak amacıyla devletin çıplak zor aygıtlarını ve askeri bürokrasiyi devreye sokmuştur. Polis barikatlarının işçi seli karşısında yetersiz kalması üzerine, oligarşinin askeri birlikleri tanklarla kordonlar oluşturarak tüm şehri abluka altına almaya zorlamıştır. Proletarya ile egemenlerin silahlı güçleri arasındaki en şiddetli çatışmalar Kadıköy’de ve 4. Levent bölgesinde, fabrikaların hemen önünde yaşanmıştır. Kadıköy Yoğurtçu Parkı ve Doğancılar Parkı önünde kurulan askeri barikatları yaran işçiler, oligarşinin silahlı gücüyle burun buruna gelmişlerdir. Bu kanlı çatışmalar sırasında Kadıköy’de Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak isimli üç işçi, bir polis memuru ve tesadüfen olay yerinde bulunan bir esnaf polis kurşunlarıyla hayatını kaybetmiştir. Çatışmaların ardından ilan edilen sıkıyönetimle birlikte DİSK yöneticileri tutuklanmış, fabrikalarda direnişe devam eden öncü işçilerden 5 binden fazlası işten çıkarılmıştır. Derby Lastik Fabrikası gibi direnişin kalesi olan yerlerde işçiler gözaltılara ve baskılara rağmen mücadeleyi fabrikalarda sürdürmeye çalışmışlardır. 15-16 Haziran Direnişi, resmi yasal sınırları fiili mücadele gücüyle aşarak toplumsal düzeyde büyük bir meşruiyet kazanmış ve nihayetinde gerici 1317 sayılı yasanın Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesini sağlayarak bir zafer elde etmiştir. Ancak bu zafer, sınıfsal çelişkileri ortadan kaldırmamış, aksine egemen sınıfların sınıf korkusunu en üst düzeye çıkarmıştır. Oligarşi, işçi sınıfının bu muazzam uyanışının düzeni tehdit eden devrimci potansiyelini çok iyi kavramış ve bu toplumsal hareketi ezmek amacıyla önce 12 Mart 1971 muhtırasını, ardından da sınıfsal bir intikam harekatı olan 12 Eylül 1980 askeri darbesini tezgahlamıştır. 1982 Anayasası ile işçi sınıfının haklarının büyük oranda kısıtlanması, 1980 darbesinin kimin için ve ne için yapıldığını bize göstermiştir. Gelecekte yaşanacak büyük kitle hareketlerinin ve işçi sınıfı hareketlerinin en somut zaferi, sosyalizm ise; parlamenter rüyalardan arınmış, kendi bağımsız sınıf gücüne güvenen ve devrimci bir sınıf partisi önderliğinde birleşen işçi sınıfının militan mücadelesiyle mümkün olacaktır.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
5
22
480
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Türkiye kapitalizminin 1960’lı yıllardaki gelişim çizgisi, ithal ikameci sanayileşme stratejisinin sınırları ve montaj sanayisine dayalı kentsel üretim merkezlerinin hızla büyümesiyle şekillenmektedir. Bu dönemde, özellikle İstanbul-Kocaeli-Gebze endüstriyel bölgesinde yoğunlaşan sanayi proletaryası, niceliksel bir büyümenin sınırlarını aşıp niteliksel bir sınıf bilinci edinme sürecine girmiştir. 1961 Anayasası’nın getirdiği göreli demokratik ortam, işçi sınıfı hareketinin uyanışına bir zemin oluştursa da, asıl dinamik güç doğrudan fabrikalarda verilen mücadelelerle şekillenmiştir. 1961 yılındaki Saraçhane Mitingi ile başlayan süreç, 1970 yılına gelindiğinde kazanılmış hakların savunulması ve genişletilmesi amacıyla militan bir karakter kazanmıştır. 15-16 Haziran Direnişi bu kazanımların fiili bir mücadele yoluyla korunmasını amaçlayan, işçi sınıfının kitlesel, militanmücadelesine dönüşmüştür. Bu uyanışın karşısında konumlanan Türk-İş, Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi sendika bürolarının aktif katılımıyla 1952 yılında antikomünist ve sınıf işbirlikçisi bir sendikal merkez olarak kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD emperyalizminin ve oligarşinin ihtiyaçları doğrultusunda Amerikancı tarzda bir sendikal çizgiyle faaliyetler yürüttü. 1950’li yıllar boyunca Türk-İş’in örgütlediği kitlesel eylemlerin "komünizmi telin" ve 'Kıbrıs Türk'tür Türk Kalacak'' mitinglerinden ibaret olması, bu yapının sınıfsal karakterinin açıkça tezahürüdür. 1960'lı yıllarda sınıf bilinciyle tanışan işçiler, Türk-İş'in bu uzlaşmacı tutumunu sarı sendikacılık olarak mahkum etmiş ve 1967 yılında kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) yönelmişlerdir. DİSK'in ve üye sendikaların işyerlerinde elde ettiği başarılar işçiler arasında DİSK'e yönelik sempatiyi artırırken, sermaye çevrelerinde ve Türk-İş bürokrasisinde derin bir DİSK nefreti büyütmekteydi. Sadece işyerlerinde DİSK'in bitmeyeceğini anlayan egemen sınıflar, çözümü yasal düzenlemelerle bu mücadeleyi engellemekte buldular. Bu amaçla hazırlanan ve 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik öngören yasa tasarısı, doğrudan DİSK’in tasfiyesi demekti. Çalışma eski Bakanı ve Meclis Çalışma Komisyonu Başkanı Turgut Toker, 11 Mayıs 1970 tarihinde Türk-İş’in Erzurum’da toplanan Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada bu niyeti gizleme gereği duymamış, yapılacak değişikliklerden sonra Türkiye'de Türk-İş'ten başka konfederasyon kalmayacağını ve DİSK'in yasanın öngördüğü üçte bir üye barajı gibi ağır şartları yerine getiremeyerek tasfiye olacağını açıkça ilan etmiştir. Yasa tasarısının Meclis'ten geçmesi üzerine DİSK yönetimi, 14 Haziran 1970 Pazar günü Lastik-İş sendikası binasında işyeri temsilcileriyle acil bir toplantı gerçekleştirmiştir. Yönetimin öncelikli planı, yasal çerçeveye sadık kalarak 17 Haziran Çarşamba günü geniş katılımlı bir miting düzenlemek ve hükümetle uzlaşma yapılmasıydı.Ancak proletaryanın tabandaki militan öfkesi , sendika bürokrasisinin belirlediği bu uzlaşmacı takvimi aşmıştır. İşçiler, haklarının gasp edilmesine karşı durmak için sendikal hiyerarşinin karar mekanizmalarını beklemeyerek 15 Haziran Pazartesi sabahı kendiliğinden bir kararla iş bırakmış ve fabrikalardan çıkarak sokağa dökülmüşlerdir. Maden-İş gazetesinin 15 Haziran sabahı "İşçi sınıfı hazır ol! Büyük savaşımız başlıyor!" manşetiyle çıkması, sınıfsal çelişkilerin derinleştiğini gösteren en net belgelerden birisi olmuştur. İlk gün 115 işyerinde yaklaşık 75 bin işçinin katılımıyla başlayan direniş, ertesi gün 168 fabrikaya ve 150 bin işçiye ulaşarak sanayinin kalbi olan İstanbul ve İzmit’i tamamen felç etmiştir. Bu süreçte bir taktik değişikliği yaşanmıştır. 15 Haziran Pazartesi günü Ankara Asfaltı (E-5) üzerindeki birçok fabrikada çalışan işçiler sırtını İstanbul’a, yüzünü Gebze yönüne çevirmişken; 16 Haziran Salı sabahı yönlerini tamamen İstanbul’un merkezine çevirerek doğrudan kent meydanlarını işgal etmeye yönelmişlerdir.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
1
9
37
778
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Ernesto Che Guevara SSCB'de (Kasım 1964)
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
8
71
919
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Erzincan Sovyeti | Arka plan: Devam eden emperyalist paylaşım savaşının akabinde Rusya'da devrim rüzgarı esmekteydi. Fabrikalardan köylere, köylerden cephe önlerine, Çarlık ve kapitalistlerin başlattığı savaşın altında ezilen işçi, köylü ve askerlere Bolşevizm hızla yayılmaktaydı. Emperyalist savaşın bir ayağı olan Kafkas cephesinde Osmanlı'yla süregelen kanlı savaşta Çarlık üstün gelmiş, ancak soğuk, kıtlık ve savaşta verilen ağır kayıplar, askerler içerisinde derin bir huzursuzluğa da yol açmıştı. O zamana değin sıkı ve Rusya'nın her yanına temas edebilen bir yapılanmaya sahip olan Bolşeviklerin bu gelişmeleri değerlendirmesi zor olmadı. Kafkas cephesindeki askerler arasında Bolşevizm hızla yayılmaya, askerler genel bir ayaklanmaya hazırlanmaya, yerellerde yükselecek Sovyetleri örgütlemeye başladı. Buralardan birisi de nüfuslarını Ermeni, Türk ve Kürtler'in oluşturduğu Erzincan, Dersim ve Bayburt bölgeleriydi. Erzincan Sovyeti'ne doğru: 1917'ye gelindiğinde Rusya'da Şubat devrimi olmuş, Çarlık devrilmiş kurulan ve savaşa devam kararı alan Kerenski hükümetine karşı tırmanan huzursuzluk, Sovyet İktidarıyla ve Bolşeviklerce gerçekleştirilen Ekim Devrimiyle sonuçlandı. Petrograd'da basılan kışlık saray, Urallar'dan Kafkaslar'a bütün Sovyet örgütlenmeleri ve Bolşevikler için bir işaret fişeğiydi. Dersim'de de ordu Sovyet iktidarının tarafına geçmiş, ismi Kızıl Muhafızlar olmuştu. Çarlığın işgali altındaki topraklardan çekilme kararı alan Sovyet iktidarı, çekildiği yerlerin daha öncesinden örgütlenen yerel Sovyetlere devredilmesini kararlaştırdı. Bunlardan birisi de bölgenin Kızıl Muhafız komutanı Arşak Cemalyan tarafından örgütlenen Erzincan Sovyeti'ydi. Sovyet, bölgede yaşayan Türk, Kürt ve Ermenilerce ortak yönetiliyordu ve bu küçük yönetim, topraksız köylülere toprak dağıtılması gibi ileri bir atılımda da bulunmuştu. Kızıl Muhafızların çekilmesinin ardından Osmanlı bölgeyi geri almak için harekete geçti. Türk temsilciler Sovyeti'in, geri Osmanlı'ya bağlanması yönünde tutum aldı. Bunun akabinde yaklaşan tehlikeyi gören Sovyet yönetimi, merkezini Dersim-Yeşilyazı'ya taşıdı. 1921'de bölgedeki Koçgiri halkı Ankara'ya karşı son direnişini verdi ve sonucunda büyük bir katliamla karşılaştı. Bunun akabinde aynı tarihte Erzincan Sovyeti de kendini feshetti ve böylelikle Anadolu'da kurulan ilk Sovyet İktidar deneyimi olarak tarihte yerini aldı.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
12
64
2.3K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Jenotdel (Zhenotdel) | İnessa Armand ve Aleksandra Kollontay’ın da aralarında bulunduğu kadın hareketinin önde gelen isimleri, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Jenotdel’in kurulması konusunda büyük rol oynadılar. Böylece 1919 yılında, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Kadın Birimi (Jenotdel) kuruldu. 1919–1930 yılları arasında faaliyet gösteren bu birimin temel hedefi, kadınların siyasal, ekonomik ve toplumsal eşitliğini hayata geçirmekti. Bolşeviklerin Ekim Devrimi’yle iktidarı almasının ardından sosyalist yaşamın inşasına başlanmış, bu sürecin en önemli ayaklarından biri kadınların sosyal ve ekonomik yaşama katılımıdır. Kuruluşu itibariyle Jenotdel’in temel amacı; kadınları çocuk bakımı, ev işi gibi angaryalardan kurtarmak, kadınların karşı karşıya kaldığı kürtaj, işsizlik ve fuhuş gibi sorunlara çözüm üretmek, kadınların siyasal, ekonomik ve toplumsal eşitliğini sağlamaktı. Kadınların özgürleşmesi, Bolşevikler için komünist toplumun inşasında kilit noktalardan biri olarak görülüyordu. Kadınların ev dışındaki ekonomik yaşama katılımları ve ekonomik bağımsızlıkları artmasına rağmen; çocuk bakımı, aile baskısı ve ev işleri gibi kadınları eve hapseden zorunluluklar hâlâ vardı. Devrimden sonra kreşler, yemekhaneler ve çamaşırhaneler kurulmuş; kürtaj yasallaştırılmış ve kadınların kürtaja erişimi sağlanmıştı. Böylece Sovyetler kürtajı yasal hale getiren ilk ülke olmuştu. Kadınların toplumsal yaşama katılımını mümkün kılmak için ev içi emeğin kadınlara yüklenmesine ve “ev köleliği”ne karşı çıkılarak komünal alanlar kuruluyordu. Sovyet hükümetinin yaptığı yasal düzenlemeler arasında şeriat mahkemelerinin kaldırılması, evliliklerin resmi olarak kayıt altına alınması, erken yaşta evliliklerin ve çokeşliliğin yasaklanması, başlık parasının kaldırılması; boşanma, miras, nafaka ve oy kullanma hakkı gibi düzenlemeler de yer almaktaydı. Jenotdel’in önemli görevlerinden biri de Türkî devletlerdeki Müslüman kadınların Sovyet toplumunun eşit bir parçası haline getirilmesiydi. Bu kapsamda Azerbaycan’daki çarşaf karşıtı mücadele, Sovyet döneminde daha katı bir biçim almış; bu kampanya bizzat Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından yönetilmiş, parti komiteleri ve hücreleri bünyesinde özel komisyonlar kurulmuştur. Geniş çaplı toplantılar, kadınların ve eşlerinin geldiği büyük mitingler organize edilmiştir. Jenotdel, geçiş dönemi aracı olarak değerlendirilmiş; kalıcı ve bağımsız bir yapıdan ziyade, devrim sonrası geri kalmışlık koşullarını aşmaya yönelik özel bir örgütlenme olarak ele alınmıştır. Bu bağlamda Jenotdel’in, devrim sonrası koşullarda tarihsel görevini yerine getirdiği değerlendirilmiş; Yeni aşamada kadın özgürleşmesinin, ayrı bir örgütlenme üzerinden değil, genel sınıf mücadelesi ve sosyalist inşa süreci içinde ele alınması gerektiği görüşü benimsenmiştir. Bu nedenle Jenotdel’in kapatılması, “kadın sorununun yok sayılması” olarak değil; “kadın sorununun genel sosyalist inşanın ayrılmaz bir parçası olarak ele alınması” şeklinde gerekçelendirilmişti.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
1
11
35
869
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Bugün, yaşamını işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine adamış Bolşevik devrimci Maria İlyiniçna Ulyanova’yı ölümünün yıldönümü. Devrimlerin tarihi çoğu zaman büyük dönüm noktaları ve büyük isimler üzerinden anlatılır. Oysa her devrimin ardında, yaşamını davaya adamış, baskılara göğüs germiş, örgütlenmiş, yazmış, dağıtmış ve mücadeleyi omuzlarında taşımış sayısız devrimci vardır. Maria Ulyanova bu devrimcilerden biriydi. 1878 yılında Simbirsk’te doğan Maria Ulyanova, genç yaşlarında Rus devrimci hareketine katıldı. Çarlık otokrasisine karşı yürütülen mücadelede yer aldı, işçiler arasında propaganda çalışmaları yürüttü, yasaklı devrimci yayınların dağıtımını örgütledi ve bu faaliyetleri nedeniyle birçok kez tutuklandı, sürgüne gönderildi. Ancak baskılar onu mücadeleden koparmadı; aksine kararlılığını güçlendirdi. Bolşevik hareket içerisinde özellikle basın ve örgütlenme çalışmalarında önemli sorumluluklar üstlendi. İskra ve Pravda çevresindeki faaliyetleriyle Marksist düşüncenin işçi sınıfı içinde yaygınlaşmasına katkı sundu. Devrimci basının sürekliliği ve parti çalışmalarının yürütülmesinde çoğu zaman görünmeyen ama hayati görevler üstlendi. Maria Ulyanova’nın adı çoğu zaman kardeşi Vladimir İlyiç Lenin ile birlikte anılır. Ancak bu durum, yalnızca aile bağından değil, aynı mücadele içinde yer almalarından kaynaklanır. Maria’nın devrimci kimliği, Lenin’in yaşam öyküsünün bir dipnotu değil; kendi emeğiyle şekillenmiş bir politik varlıktır. Ekim Devrimi’nden sonra da çalışmalarını sürdürdü. Özellikle eğitim, kültür ve çocukların gelişimi alanlarında faaliyet gösterdi; sosyalist toplumun geleceğinin yeni kuşakların yetiştirilmesine bağlı olduğunun bilinciyle hareket etti. Bugün Maria Ulyanova’yı anmak, yalnızca bir devrimcinin yaşamını hatırlamak değildir. Devrimin, yalnızca kürsülerde konuşanlar tarafından değil; matbaalarda çalışanlar, bildiriler dağıtanlar ve hayatlarını mücadeleye adayan binlerce insan tarafından yaratıldığını hatırlamaktır. Ölümünün yıldönümünde Maria İlyiniçna Ulyanova'yı, Bolşevik bir devrimci, kararlı bir örgütçü ve işçi sınıfı davasına ömrünü adamış bir komünist olarak anıyoruz.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
14
54
1.1K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
ABD'nin Kara Propagandası ve Gerçekleri:Kaddafi | Sovyet sosyalizminin dünyadaki işçi sınıfı hareketlerini ve ezilen ulusların sömürge karşıtı ulusal ayaklanmalarını etkilediği 70’ler Ortadoğu’da etkisini gösteriyordu. Bu ülkelerden biri de Libya’ydı. Dönemin Arap ulusçuluğunun en etkili figürü olan Nasır’dan etkilenen Yüzbaşı Muammer Kaddafi de 1 Eylül 1969’da Monarşiyi yıkarak başa geldi. Birlikçi Hür Subaylar adıyla örgütlenen grubun lideri olan Kaddafi 27 yaşında Libya’nın başına geçti. Ülkenin adı da Libya Arap Cumhuriyeti oldu. Kaddafi kitabı Yeşil Kitap’ta"Yeşil Sosyalizmi" savunuyordu. Bilimsel sosyalizmden uzak, sınıf gerçeğinin yerine ulusallığı koyan, iktisadi olarak hibrit bir sistemi savunan esasta Sovyet sosyalizmi eleştirisini de sürdürdüğü bu kitap Libya’nın birçok dönemeçte kararsız ve yetersiz politikaları uygulamasına da neden oldu. Ayrıca belirtmek gerekir ki Kaddafi ülkenin geleceğini Sovyetler Birliğiyle değil üçüncü dünya ülkeleri ve Arap ulusçuluğunda görüyordu. Nasır’dan etkilenen Kaddafi islami hükümleri de Yeşil Sosyalizmin içerisine yedirmeye çalışıyordu. ABD’nin Libya’yı resmen tanımasının önemli bir sebebi de budur. Ancak dönemin etkileri bakımından politikalarının ana ekseni ABD ve İngiliz sömürgeci politikalarının karşıtıydı. Kaddafi eski İtalyan sömürgecilerden ve aşiretlerden aldığı toprakları kamulaştırdı. Halka toprak dağıttı. Petrol gelirleri millileştirildi. Ekonomi de büyük oranda petrole göre şekilleniyordu. Ülkedeki özel işletmeler büyük oranda özelleştirildi. Her aile konut sahibi oldu. Sosyal refah programları uygulandı. Ayrıca Sovyetler Birliği de düşmanlık politikası uygulamamış aksine askeri, ekonomik yardımlarla ülkeye destek olmuştu. Bu desteklerle beraber okuma oranları yükseliyor, kadınların toplumsal hayata katılımı gözleniyordu. Libya, 1978’lerden itibaren ABD’nin açıkça hedef tahtasıydı. Bunun esas sebeplerinden biri ülkenin Filistin Direnişi’ne ve Afrika’daki ulusal hareketlere verdiği destekti. Berlin’de ABD’li askerlerin bir gece kulübünde öldürülmesi olayında da kendileri yapmadıkları halde suç Libya’ya atılmıştı. Kısa bir süre içerisinde gerçek ortaya çıksa da Trablus ve Bingazi 1986’da bombalandı. Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte 2000’lerde çok uluslu şirketler Libya’ya geri dönüyor ve halkçı uygulamalardan belirli düzeyde uzaklaşılıyordu. Batıyla ilişkiler sürdürülmeye çalışılıyordu. Bütün bu yakınlaşmalar ABD’nin Kaddafi’yi öldürmesini engellemedi. ‘Arap Baharı’ Tunus’la beraber Libya’yı da yıkıma sürükledi. Muhalefet içindeki gruplar kuruluşlarından bu yana Batılı özel servisler tarafından eğitilmişler, mali ve askeri olarak (CIA, tarafından önceleri Sudan'da sonraları Mısır ve ABD'de askeri eğitim almışlardır) desteklenmişlerdir. İstihbarat örgütleri olarak CIA, MI6 (İng), BND (Alm) ve Mossad; 2005'te İngiltere'de bütün Libya muhalifi grupların bir araya getirildiği bir konferans örgütlemişlerdi. Bu grupların önde gelenleri şunlardır: * Libya Ulusal Selamet Cephesi * Libya Anayasa Birliği * Mücadele Eden İslamcı Grup ve bu grupla ilişki içinde olan çeşitli İslamcı gruplar. 2011’de Kaddafi iç savaşta yenildi ve öldürüldü. Kaddafi’nin öldürülmesi sunulduğu gibi bir halk hareketinin sonucu değildi. Batılı örgütlerin organizasyonunun bir sonucuydu. Her ne kadar Arap Sosyalizmi, Nasırcılık, Yeşil Sosyalizm bilimsel sosyalizmin ilkelerinden uzak, Sovyetler Birliğine mesafeli ve hatta ABD ile anlaşmaya meyilli bir çizgi olduysa da özellikle Sovyetler Birliği’nin varolduğu koşullarda emperyalizmin coğrafyamızda at koşturmasına küçük engeller, direnç unsurlarıydı. Ve hiçbir olumsuz nitelik haydut ABD’nin varlığından daha gerici ve barbarca bir sonuç üretemeyecektir. Kaddafi ölmeden önce 70'lerden kalan kamucu uygulamalar devam etmekteydi. Sağlık sigortası, ev sahibi olma, faturalarda devlet desteği ve daha bir dizi uygulama öldürülmesinden sonra kaldırıldı. Bugün Libya parçalı, istikrarsız ve bağımlı bir ülkedir. Elbette halk yoksulluk içerisinde yaşamaktadır.
Türkçe
0
6
36
1K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Düztepe Direnişi | Tarih 8 Haziran 1976’yı gösteriyordu. Halkın Kurtuluşu’nun iki devrimci militanı, Mehmet Ali Özpolat ve İlhan Emre, etraflarını saran polislere teslim olmamış direnişleriyle ölümsüzleşmişlerdi. İlhan ODTÜ Antep Kampüsü’nde üniversite öğrencisi, Mehmet ise bir işçiydi. İki devrimci, Antep-Maraş hattında grevlerin örgütlenmesinde ve 1 Mayıs çalışmalarında aktif olarak yer alıyordu. Bir ihbar üzerine polis, kaldıkları eve baskın düzenlemiş ve çevreyi kuşatmışlardı. Çıkan çatışmada İlhan Emre yaşamını yitirdi. Mehmet Ali Özpolat ise teslim olmayı reddederek direnişi sürdürdü. Düztepe halkı, devrimcilere yönelik bu saldırıya tepki göstermiş, o gün Mustafa adlı bir işçi de polis tarafından vurulmuştu. Ertesi gün polis ve jandarma tüm güçleriyle yeniden saldırıya geçtiler. Ev kuşatıldı, ardından ateşe verildi. İki gün süren direniş boyunca radyolarda çok sayıda yalan haber yayımlandı; evde onlarca kişinin bulunduğu, bir kadının rehin tutulduğu iddia edildi. Ancak gerçek açıktı: Evde yalnızca iki devrimci militan vardı ve onlar teslim olmayarak iki gün boyunca süren kararlı bir direniş sergilemişlerdi.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
12
84
3.8K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
“Halkın bağrından biçtiler Birer birer hepimizi Başarmadan ölmek yoktu Böyle m’ettik kavlimizi” Ertuğrul Karakaya, 8 Haziran 1977’de mücadele yürüttüğü ODTÜ’de jandarma Osman Özdemir’in açtığı ateş sonucu vuruldu; ardından süngülenerek katledildi. ODTÜ A1 kapısında sırtından vurulduktan sonra ambulansın kampüse girişini engelleyen jandarmalar, Ertuğrul’un ölmesini bekledi. Üniversiteleri hedef alan baskı politikalarına karşı kampüslerin özerk ve demokratik karakterini savunan öğrenci hareketinin içinde yer almıştı. Boykotlar sonucunda kurulan Öğrenci Temsilcilikleri Konseyi’nin (ÖTK) oluşumunda etkin rol oynamış, Devrimci Yol ve Devrimci Gençlik (DEV-GENÇ) saflarında mücadele etmişti; Ankara Yüksek Öğrenim Derneği (AYÖD) ve ODTÜ Öğrenci Temsilciliği faaliyetlerini de yürütmüştü. Ertuğrul’u katleden jandarmalar cezasız kalırken, annesi yıllar sonra, 2006’da, “suçu ve suçluyu övme” iddiasıyla yargılanarak hakkında hapis cezası talep edildi. Bugün katledilişinin yıldönümünde adına ağıtlar yakılıyor; geride bıraktığı mücadele, dayanışma ve direniş mirası yaşamaya devam ediyor.
Sınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
14
66
3.3K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
"Eskiden burjuvazi liberal davranma olanağına sahipti; burjuva-demokratik özgürlükleri savunur ve böylece halk arasında kendisine bir popülerlik yaratırdı. Bugün ise liberalizmden eser kalmamıştır. Artık sözde 'bireysel özgürlük' diye bir şey yoktur; bireyin hakları yalnızca sermayeye sahip olanlar için tanınmakta, diğer bütün yurttaşlar ise yalnızca sömürülmeye elverişli ham insan malzemesi olarak görülmektedir. İnsanların ve ulusların eşitliği ilkesi ayaklar altına alınmıştır; onun yerini, sömürücü azınlığın tam haklara sahip olması ve sömürülen çoğunluğun haklardan yoksun bırakılması ilkesi almıştır." — Joseph Stalin SBKP'nin 19. Kongresi'nde yaptığı konuşmadan, 1952
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
1
38
137
4.5K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Tamer Arda| Polis tarafından katledildiğinde Milliyet gazetesi tarafından "Son on beş yılın en tehlikeli şehir gerillası" olarak nitelenen Tamer Arda, yalnız 15 yaşında devrimci mücadele ile tanıştı. 1975'te MLSPB'nin oluşumu ardından ilk katılanlarından biri olan Tamer Arda, oluşumun ardından gerçekleştirilen birçok silahlı eyleme katıldı. 1977 yılında askeri eğitim için Filistin'e gitti. Eğitimden sonra Türkiye'ye dönen Arda'nın peşini siyasi polis bırakmadı. Bir ev baskınında yakalandı ve siyasi polis tarafından işkencelere maruz bırakıldı fakat çözülmedi. 1 yıl boyunca birçok farklı cezaevinde tutulduktan sonra serbest kaldı ve örgütün eylemlerinde aktif rol almaya devam etti. Örgütün İstanbul'daki birçok hücresinin sorumlusu ve askeri komutanıydı. 12 Eylül askeri diktatörlüğü döneminde MLSPB içinde daha çok sorumluluk üstlenen Arda, örgütün çalışmalarının sürdürülmesi ve askeri diktatörlük şartları altında organizasyonunun yeniden düzenlenmesinde önemli görevler üstlendi. 6 Haziran 1981 gününde örgütün kararı doğrultusunda İsrail Başkonsolosunun cezalandırılması eylemin son hazırlıklarını gerçekleştirmek üzere gittiği Sefaköy'de, itirafçı Şemsi Özkan'ın ihbarı üzerine, polis pususuna yakalandı. Çatışmada yaralanan Tamer Arda, yerde yatarken dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı tarafından çok sayıda kurşun sıkılarak infaz edildi. Cansız bedeninde 40 kadar kurşun tespit edildi. 22 yıllık hayatının büyük bir kısmını militan mücadele ile geçiren Tamer Arda ardına cesaret ve cüret dolu bir miras bıraktı.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
9
50
328
23K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Küba Devrimi'nin önderlerinden Fidel Castro Pico Turquino’nun zirvesinde
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
27
234
3.4K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
5 Haziran 2015’te Amed İstasyon Meydanı’nda gerçekleştirilen HDP’nin final mitingi sırasında IŞİD tarafından düzenlenen bombalı saldırı meydana gelmiş, 5 kişi katledilmiş ve 400’ün üzerinde kişi yaralanmıştı. Yaşamını yitirenler arasında Ali Türkman, Şeyhmus Çakan, Necati Kurul, Civan Aslan ve Ramazan Yıldız yer almaktadır.
Sınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
11
44
1.3K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
“Bizim yalnızca bir sloganımız, yalnızca bir parolamız vardır: Çalışan herkes yaşamın nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir. Emekçi halkın kanını emen asalaklar ve aylaklar ise bu nimetlerden mahrum bırakılmalıdır. Ve biz ilan ediyoruz: Her şey işçilere, her şey emekçilere!” — V. İ. Lenin, Mihyelson Fabrikası Konuşması, 30 Ağustos 1918.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
3
45
164
3K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Sevdalınız Komünisttir! | "O ateş ki kalbimin içindedir tutuşmuştur günden güne artıyor. Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna eriyecek yüreğim” Nazım sadece bir şair midir; kavgaya romantik bir heyecanla ses yükselten biri midir? Yoksa mücadelesinden şiirlerine bayrak yükselten midir? Bizler biliyoruz ki Nazım sizin o silmek istediğiniz mücadelesidir; “Memleket toprağındadır kökü, Bedreddin gibi taşır yükü, yatar Bursa kalesinde.” Nazım Hikmet kendisi için tek bir övgüyü yeterli görmüştü o da örgütlü bir komünist olmak. Bugün liberallerin, düzen içi entelektüellerin, solculuğu romantik bir heyecana indirgeyen çevrelerin Nazım’a biçtiği rolden bambaşkadır Nazım. Onlara göre Nazım, gençliğinde “heyecanlanmış”, sonra “bedel ödemiş”, nihayetinde ise pişman bir çizgiye evrilmiştir. Oysa Nazım’ın şiirleri bile bu yalanı tek başına paramparça eder. Şiirlerinde açık açık materyalizmi savunan, sınıf mücadelesini merkezine koyan, diyalektiği şiirlerinde inşaa eden Nazım ne yılgındır ne pişman. Nazım’ın gençliği memleketinin emperyalizm tarafından işgal altında olduğu yıllara denk gelir. Anadolu’ya gitmiş orada ise sosyalizmle tanışmıştır. Ardından devrimi görmek ve yaşamak için Sovyetler Birliği’ne gitmiş, 1923’te Türkiye Komünist Partisi’ne üye olmuştur, bu bir gençlik hevesi değildi, bir taraf olma gerekliliğiydi. Bu tarihten sonra Nazım’ın şiiri de berraklaşır; dizelerinde artık işçi sınıfı konuşur. Şiir, estetik bir süs olmaktan çıkmış bir mücadele aracına dönüşmüştür. Bugün hâlâ memleketinin genç sosyalistlerine ışık tutmasının sebebi de budur. 1924’te Türkiye’ye döndüğünde onu bekleyen şey tutuklamalar, polis takipleri, mahkemeler olmuştur. Nazım yalnızca devletle değil, egemenlere yandaşlık eden edebiyatla da kavga etmiş bu edebiyatı mahkum etmiştir. Parti içinde sert polemiklere girmiş, fikirlerini sakınmamıştır. Şevket Süreyya’larla, Şefik Hüsnü’lerle yaşanan tartışmalar sonucunda partiden ayrılması da bu kavgacı, uzlaşmaz karakterin ürünüdür. 1938’de Harp Okulu davasıyla “Komünizm propagandası yapmak” ve “donanmayı isyana teşvik etme”sine verilen yaklaşık 30 yıllık ceza, Nazım’ın kim olduğunun en net kanıtıdır. Sultanahmet Hapishanesi’ne yollanan Nazım, Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir’le birlikte yatmış, hapishane onun için bir çöküş değil, bir devrimci okul olmuştur. Tutukluluk döneminde defalarca açlık grevine girmiş hatta 65 yaşındaki annesi Celile Hanım Galata Köprüsü’nde imza toplamıştır. Dışarda hükümet değişikliğine gidildiğinde af çıkmış, 13 yıl sonra Nazım da tahliye olmuştu. Polis takipleri, hastalığına rağmen gönderilmek istenen askerliği onu sürgüne zorlamış, Moskova’ya gitmiştir. Yurtdışındayken dünya halklarına komünizm propagandası yaptığı içinse vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Bugün onu “pişman bir romantik”e dönüştürmeye çalışanların aksine, Nazım ömrü boyunca yılgınlarla, döneklerle, suskunlarla, işbirlikçilerle kavga etmiştir. Kalemini hiç susturmamıştır. Yıllarca hapishane ve sürgün yüküne karşı hastalıkları artan Nazım 63 yıl önce bugün ölümsüzleşmiştir. Bugün şiirlerini yasaklayanların adı kalmamışken Nazım’ın şiirleri dillerden dile dolaşıyor, eylemlerde gençliğin dilinde marş olarak dökülüyor. Memleketinin hasretiyle ölen Nazım bugün memleketindeki devrimciler meydanlarda sokaklarda onun kavgasını bayrak olarak haykırıyor. “Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm! Paranın padişahlığını, karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!”
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
1
23
93
1.9K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs17·
Gezi direnişinde katledilen Ethem Sarısülük'ün tekel direnişinden görüntüleri.Ethem'in bıraktığı mücadele mirası sürüyor,sürecek.
Türkçe
0
19
276
5.8K