Sınıf Savaşı

15 posts

Sınıf Savaşı banner
Sınıf Savaşı

Sınıf Savaşı

@snfsvs2

Küçük Bir Kıvılcımdan Bir Ateş Alevlenecek!

เข้าร่วม Nisan 2025
0 กำลังติดตาม2.6K ผู้ติดตาม
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
Marikana Katliamı| 16 Ağustos 2012’de Güney Afrika’nın Marikana bölgesinde, Lonmin şirketine ait platinyum madeninde greve çıkan işçilere yönelik gerçekleştirilen kanlı bir devlet müdahalesidir. Polis güçlerinin açtığı ateş sonucu 34 işçi hayatını kaybetmiş, onlarcası yaralanmıştır. Bu olay, yalnızca bir “güvenlik müdahalesi” değil; emeğin taleplerine karşı sermaye ve devletin ortak refleksinin en çıplak biçimde açığa çıktığı bir katliamdır. Apartheid rejiminin sona ermesinden yıllar sonra yaşanan bu olay, Güney Afrika’da siyasal dönüşümün, işçi sınıfı açısından gerçek bir özgürleşmeye dönüşmediğini göstermiştir.Irksal eşitliğin toplumdaki bütün eşitsizlikleri gidermediğini, sınıf mücadelesinin devam ettiğini göstermiştir, devlet ise bu düzeni korumak adına yine şiddeti tercih etmiştir. Marikana’da öldürülen işçiler, yalnızca daha iyi ücret ve insanca yaşam koşulları talep ediyordu. Ancak bu talepler, hem şirket yönetimi hem de devlet tarafından bir “tehdit” olarak görülmüş; işçilerin sesi müzakereyle değil, kurşunlarla bastırılmıştır. Bu yönüyle Marikana, modern kapitalist sistemde işçi sınıfının karşı karşıya olduğu baskının çarpıcı bir örneği olarak tarihe geçmiştir. Güney Afrika’nın ekonomik yapısının temel taşlarından biri madenciliktir. Ülke, platin, altın, krom ve çeşitli değerli madenler açısından dünya çapında önemli bir üretim merkezidir. Ancak bu zenginliğin üretildiği yerler, aynı zamanda en ağır sömürü koşullarının yaşandığı alanlardır. Marikana’daki işçiler de bu yapının içinde, düşük ücretlerle, yüksek risk altında ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edilmiş durumda çalışıyordu. Yer altında çalışan kaya kırma işçileri, hem fiziksel tehlikelere hem de aşırı yıpratıcı çalışma düzenine rağmen, yaşamlarını sürdürebilecek bir ücret düzeyine bile ulaşamıyordu. Bu durum, grevin yalnızca bir ücret talebi değil, doğrudan yaşam koşullarına karşı bir itiraz olduğunu göstermektedir. Bu süreçte sendikaların rolü ise kritik bir kırılma noktasıdır. İşçileri temsil etmesi gereken Ulusal Maden İşçileri Sendikası(National Union of Mineworkers), iktidar ve şirketlerle kurduğu yakın ilişkiler nedeniyle işçiler tarafından “temsil edici” olmaktan uzak görülüyordu. Bu durum, işçiler arasında ciddi bir güvensizlik yaratmış ve örgütlenme krizini derinleştirmişti. Buna karşılık Maden İşçileri ve İnşaat Sendikası( Association of Mineworkers and Construction Union),işçilerin taleplerini daha doğrudan sahiplenen bir çizgide yükselmiş ve bu iki sendika arasındaki rekabet, sahadaki gerilimi daha da artırmıştı. Böylece Marikana süreci, yalnızca işçi ile patron arasında değil, aynı zamanda işçi sınıfı içinde temsil ve meşruiyet krizi üzerinden de şekillenmişti. İşçiler 8 Ağustos 2012’de Marikana’daki Lonmin madenlerinde bir araya gelerek ücret artışı talebini gündeme getirmiş, ancak bu talep işçileri temsil etmesi beklenen Ulusal Maden İşçileri Sendikası tarafından sahiplenilmemişti. Temsil krizinin büyümesi üzerine işçiler, sendika aracılığıyla değil doğrudan Lonmin yönetimiyle görüşme talep etmiş; fakat şirket yönetimi işçileri muhatap almayı reddetmiştir. Bu reddediş, işçilerin üretim alanını terk etmemesi ve greve fiilen devam etmesiyle sonuçlanmış, kısa sürede diğer işçilerin de sürece katılmasıyla hareket genişlemişti. Grevin büyümesiyle birlikte şirket güvenlik birimleri devreye girmiş, grevci işçilere plastik mermilerle müdahale edilmişti. Buna karşılık işçiler, kendilerini savunmak amacıyla sınırlı araçlarla direniş göstermiş ve sahadaki gerilim hızla artmıştı. 10 Ağustos itibarıyla Lonmin yönetiminin ihbarı üzerine bölgeye polis güçleri sevk edilmiş, böylece süreç şirket-özel güvenlik hattından devlet müdahalesine doğru taşınmıştır. 11 Ağustos’ta işçiler, Ulusal Maden İşçileri Sendikası’nın bulunduğu sendika binasına yönelerek temsil edilme taleplerini daha güçlü biçimde dile getirmiştir. Ancak bu süreçte yaşanan silahlı müdahale, gerilimi geri dönüşsüz bir noktaya taşımış ve işçiler şantiye alanındaki tepe bölgesinde toplanarak kendilerini savunma ve örgütlenme pozisyonuna geçmiştir. 11–15 Ağustos günleri arasında bölge yoğun polis yığınağına sahne olmuş, küçük çaplı çatışmalarla gerilim sürekli tırmanmış ve alan giderek bir kuşatma bölgesine dönüşmüştür. 16 Ağustos 2012 günü Marikana Katliamı, artık yalnızca bir grev sürecinin son aşaması değil, devlet ile emek arasındaki güç ilişkisinin açık biçimde şiddet yoluyla yeniden kurulduğu bir kırılma anı haline gelmiştir. Gün boyunca Wonderkop çevresi polis güçleri tarafından sistematik şekilde kuşatılmış, alan dikenli tellerle çevrilmiş, zırhlı araçlar ve yoğun güvenlik birlikleriyle tamamen kontrol altına alınmıştır. Bu hazırlık, resmî söylemde “kalabalığı dağıtma ve güvenliği sağlama” olarak sunulsa da, sahadaki askeri yoğunluk ve konumlanma biçimi, yaklaşan müdahalenin bir güvenlik önlemi olmaktan çok bir bastırma operasyonu olduğunu göstermiştir. Sürecin bu noktasında devlet ve şirket anlatısı, işçileri “silahlı ve tehlikeli bir kalabalık” olarak tanımlayarak müdahaleyi meşrulaştıran bir zemin oluşturmuştur. Oysa işçilerin kendi ifadelerinde, ellerinde bulunan araçlar büyük ölçüde taş ve sopa gibi savunma amaçlı sınırlı unsurlardan ibarettir. Buna rağmen alanın tamamen kuşatılması, kaçış ve müzakere ihtimalinin fiilen ortadan kaldırılması, olayın bir “dağıtma operasyonu” değil, doğrudan bir güç kırma ve sindirme hamlesi olarak ilerlediğini ortaya koymuştur. Öğleden sonra saatlerinde polis güçleri iki farklı noktadan eş zamanlı olarak işçilere ateş açarak müdahaleye başlamıştır. Bu müdahale, kısa sürede kontrolsüz bir şiddet yoğunluğuna dönüşmüş, kuşatma nedeniyle hareket alanı daralan işçiler için alan adeta kapalı bir ölüm hattına çevrilmiştir. Kaçmaya çalışan işçiler açık hedef haline gelirken, dakikalar içinde çok sayıda kişi vurulmuş, toplamda 34 işçi yaşamını yitirmiş ve 78’den fazla işçi ağır yaralanmıştır. Bu tablo, yalnızca bir çatışmanın sonucu değil, müdahale biçiminin bizzat ölümcül sonuç üretmek üzere kurulduğunu göstermiştir. Bu olay, “kamu düzeni” ve “güvenlik” söylemiyle açıklanmaya çalışılsa da, aslında üretim ilişkilerinin kriz anında nasıl şiddetle yeniden tesis edildiğini görünür kılmıştır. Marikana’da yaşananlar, devletin yalnızca düzeni koruyan tarafsız bir yapı olmadığını; sermaye birikiminin devamı için gerektiğinde doğrudan güç kullanan aktif bir aktör olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymuştur. Katliamın ardından en tartışmalı iddialardan biri, olay yerinde delillerin sonradan değiştirilmiş olabileceği yönündeki suçlamalar olmuştur. Özellikle polis tarafından öldürülen bazı madencilerin bulunduğu yerde silahların konumuna ilişkin görüntüler, ciddi şüpheler doğurmuştur. Aynı kişiye ait olduğu belirtilen iki farklı fotoğraftan birinde cesedin yanında herhangi bir silah görülmezken, günün ilerleyen saatlerinde çekilen başka bir görüntüde aynı kişinin elinin yakınında bir pala bulunduğu iddia edilmiştir. Bu durum, olay yerinde “silah yerleştirilmiş olabileceği” yönündeki suçlamaları güçlendirmiştir. Öldürülen işçilerin ailelerinin avukatları, bu görüntüler ve delil bütünlüğü konusunda üst düzey polis yetkililerinden açıklama talep etmiş, soruşturmanın şeffaflığı ciddi biçimde sorgulanmıştır. Polis ise genel olarak işçilerin silahlı olduğunu ve müdahalenin meşru müdafaa kapsamında gerçekleştiğini savunmuştur. Ancak bazı medya kuruluşları ve gözlemciler, bu savunmayı desteklemek amacıyla delillerin sonradan düzenlenmiş olabileceği ihtimalini gündeme getirmiştir. Siyasal düzlemde ise en dikkat çekici sonuçlardan biri, işçi sınıfı ile iktidar partisi arasındaki bağların daha açık biçimde tartışmaya açılması olmuştur. Jacob Zuma yönetimi olay karşısında resmi yas ilan etmiş olsa da, devletin müdahalesinin politik sorumluluğu uzun süre tartışmalı kalmıştır. Katliam sırasında hem siyasi hem de sendikal yapılara yakınlığıyla bilinen bazı isimlerin süreçteki rolü, özellikle emek hareketi içinde ciddi bir güven kaybı yaratmıştır. Katliam sonrası süreçte yalnızca birkaç alt düzey güvenlik görevlisinin yargılanması, buna karşılık karar alma mekanizmalarının büyük ölçüde dokunulmaz kalması, adalet algısını daha da zayıflatmıştır. Bu tablo, Güney Afrika’da hukuki hesap verebilirliğin sınırlılığına dair eleştirileri güçlendirmiştir. Marikana Katliamı, yalnızca bir anlık devlet şiddeti olarak değil, kapitalist düzen içinde emeğin nasıl değersizleştirildiğinin ve gerektiğinde nasıl zor yoluyla bastırıldığının sembolü haline gelmiştir. Bu yönüyle olay, Güney Afrika’nın “apartheid sonrası dönüşüm” anlatısının sınırlarını görünür kılmış; ırksal eşitsizliğin yerini alan sınıfsal eşitsizliğin, aynı sertlikte hatta bazı yönleriyle daha görünmez biçimde sürdüğünü ortaya koymuştur. Sonuç olarak Marikana, yalnızca 34 işçinin yaşamını yitirdiği bir katliam değil, devlet, sermaye ve temsil krizine girmiş sendikal yapıların kesiştiği noktada emeğin nasıl savunmasız bırakılabildiğinin tarihsel bir göstergesidir. Bu olay, modern kapitalist sistemlerde “düzen” kavramının çoğu zaman emek karşısında kurulan bir şiddet düzeni olduğunu çarpıcı biçimde açığa çıkarmıştır.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
4
23
313
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
Çin’in Son İmparatoru Puyi | 1911 yılında Çin Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra son imparator Japon emperyalizminin kurduğu kukla rejimi olan Mançukuo’nun başına getirilmişti. Japonya halk düşmanı planlarında Puyi’yi bir aracı haline kullanmaya çalışmış işgalcilerin çıkarlarına hizmet eden bir konuma getirmişti. 2. Dünya Savaşı sonrası Japonya’nın yenilmesiyle son imparator da emperyalistlerin planlarıyla çöplüğe gömüldü. Puyi Sovyetler tarafından esir alındıktan sonra Çin’e iade edildi ve ayrıcalıklı sınıfının getirdiği tüm hakları sona erdi. Çin Halk Cumhuriyeti kurulduktan sonra Puyi, bir imparator değil toplumun geri kalanı gibi eşit bir birey olarak ele alındı. Yeniden eğitim ve dönüşüm sürecine tabi tutuldu; bu süreç sınıfsal bilincin kazanılması ve geçmişteki halk düşmanı eylemlerinin sorgulanması üzerine kuruluydu. 1959’da affedilmesi, sosyalist sistemin cezalandırmanın yanında insanı dönüştürme idealini benimsediğinin bir göstergesiydi. Puyi hayatının geri kalanını halktan biri olarak, bir bahçıvan ve müze çalışanı şeklinde sürdürdü ve bu şekilde de öldü.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
6
23
693
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
Tarihten Devrimci Portreler | MONIKA ERTL Monika Ertl, Bolivya dağlarında “İmilla” adıyla tanınan Alman kökenli bir gerillaydı. Aymara dilinde “kardeş, kız arkadaş” anlamına gelen bu ad, onun yoldaşlarıyla kurduğu bağı ve mücadele içindeki kimliğini yansıtıyordu. 1960’ların sonunda ELN saflarına katılan Ertl, Che Guevara’nın öldürülmesinden sonra hareketin dağılmak üzere olduğu bir dönemde silahı eline aldı. Che’nin öldürüldüğü operasyonu yöneten, tüm dünya solunun nefret ettiği Roberto Quintanilla’ya karşı düzenlenen suikastla adını dünyaya duyurdu. Che’nin katilini Hamburg’taki Bolivya konsolosluğu odasında öldürdükten sonra masaya bıraktığı not bir hesaplaşma ve fikrin ürünüydü; “Ya Zafer Ya Ölüm – ELN” Bu olaydan sonra dünyanın en çok aranan kadınlarından biri hâline gelen Monika Ertl, devrimci mücadelede cesaretiyle, kararlılığıyla hatırlanmaya devam edildi.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
13
35
825
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
ABD Katliamları: Wounded Knee| Lakota halkı bir zamanlar, Amerika’nın Kuzey Ovaları’nda kışın gelişini “Ağaçların Çatladığı Ay” olarak adlandırırdı. Bu isim, don nedeniyle çatlayan kavak ağaçlarının çıkardığı keskin seslerden geliyordu. Ancak Aralık 1890’da bu sessizliği bozan şey doğa değil, silah sesleriydi. 29 Aralık sabahı ABD askerleri, Wounded Knee Deresi yakınlarındaki bir Lakota kampını kuşattı. Resmî anlatımlarda olay bir “muharebe” olarak geçse de, yaşananlar büyük ölçüde silahsız bir topluluğa yönelmiş bir katliamdı. Ateş kesildiğinde, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 250 ila 300 arasında Lakota yerde ölü yatıyordu. 51 kişi yaralandı ve bunların bir kısmı daha sonra hayatını kaybetti. Bu gerilimin arka planında güçlü bir kültürel ve manevi hareket vardı: Hayalet Dansı. 1889 civarında ortaya çıkan bu dini hareket, Yerli halklar arasında hızla yayıldı ve özellikle Lakotalar için büyük bir umut anlamı taşıdı. Hareketin öğretilerine göre, doğru şekilde yapılan ritüellerle atalar yeniden geri dönecek, doğa dengesi yeniden kurulacak ve Yerli halklar kaybettikleri topraklara kavuşacaktı. Bu inanç, sömürge baskısı altında ezilen topluluklar için yalnızca dini bir pratik değil, aynı zamanda bir “yeniden doğuş” ve direnme umuduydu. Dans sırasında giyilen özel giysiler ve ritüeller, fiziksel bir savaş çağrısından çok, manevi bir dönüşüm beklentisini temsil ediyordu. Bu hareketin yayılması, bölgedeki yetkililer tarafından kısa sürede bir güvenlik meselesi olarak ele alınmaya başlandı. Yerli halkların geniş katılımlı törenlerde bir araya gelmesi ve ortak bir inanç etrafında yoğunlaşması, resmî anlatıda giderek “potansiyel bir tehdit” çerçevesine yerleştirildi. Hareketin kendi iç anlamı ile dışarıdan ona yüklenen anlam arasında belirgin bir mesafe oluştu. Bu çerçevede alınan kararlar, kısa sürede askerî varlığın bölgede artmasına ve Lakota kamplarının kuşatılmasına giden süreci hızlandırdı. Böylece, esas en manevi bir umut ve dayanışma biçimi olan bir hareket, giderek daha sert güvenlik politikalarının gerekçesi haline getirildi. Olay, Lakota kampının “silahsızlandırılması” girişiminin giderek gerginleşmesiyle başladı. ABD Süvari birlikleri sabah saatlerinde kampa girerek Lakotaları silahlarını teslim etmeye zorladı. Ancak süreç son derece kırılgandı. Anlatılan versiyonlardan birine göre, bu sırada Black Coyote adlı sağır bir Lakota, tüfeğini teslim etmek istemedi; silah için çok para ödediğini söylediği aktarılır. Gerginlik aniden tırmandı ve bu esnada tüfeğin kazara ateş aldığı belirtilir. Bunun hemen ardından askerler kampın üzerine yoğun ateş açtı. Silahsızlandırılmaya çalışılan ya da zaten silahlarını teslim etmiş olan Lakotalar arasında büyük bir panik başladı ve kısa sürede kontrol tamamen kaybedildi. Olay sona erdiğinde, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 250 ila 300 arasında Lakota hayatını kaybetmişti. Bu olay, yalnızca bir askeri çatışma değil, Yerli halkların tarihindeki en yıkıcı kırılma anlarından biri olarak kabul edilir. Bu katliamı yaşayanlardan biri, Gelincik Louise yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: "Kaçmaya çalıştık. Ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi. Beyazların içinde de iyi insanlar bulunduğunu biliyorum, ama kadınları ve çocukları da vurduklarına bakılırsa askerler çok kötü insanlar olmalı. Kızılderili askerler beyaz çocuklara asla böyle yapmazlardı." Katliamdan sonra ABD Ordusu, ölüleri gömmek için sivil işçiler kiraladı. Bölgeye gelenler dondurucu soğukta 84 erkek, 44 kadın ve 18 çocuk Lakota cesediyle karşılaştı. Ayrıca yaralı kurtulanlardan 7 kişi, Wounded Knee Creek çevresindeki hastaneye ulaştırıldıktan sonra yaşamını yitirdi. Olayın ardından yapılan askerî incelemelerde, komutanlardan Albay Forsyth görevden alınsa da Askerî Mahkeme onu “taktik hata” gerekçesiyle akladı. Bu durum, olayın sorumluluğuna dair tartışmaları daha da büyüttü. Katliamın ardından en çok tartışılan konulardan biri, olayın kendisinden ziyade nasıl “değerlendirildiği” oldu. Wounded Knee’de görev alan 19 ABD askeri, bu operasyon nedeniyle Onur Madalyası ile ödüllendirildi. Daha geniş kapsamda ise Pine Ridge Harekâtı çerçevesinde toplam 31 madalya verildi. Bu durum, yıllar içinde giderek büyüyen bir tartışmanın merkezine yerleşti. Çünkü söz konusu olayda hayatını kaybedenlerin büyük kısmı silahsız kadınlar ve çocuklardı. Buna rağmen verilen madalyalar, bazı kesimler tarafından “askerî disiplin ve görev başarısı” olarak görülürken, birçok tarihçi ve Yerli hakları savunucusu tarafından doğrudan bir katliamın ödüllendirilmesi olarak değerlendirildi. Bu eleştiriler özellikle 20. yüzyılın sonlarından itibaren daha görünür hale geldi. 1990 yılında ABD Kongresi, katliamın 100. yılı dolayısıyla sembolik bir karar alarak “derin üzüntü” ifadesi kullandı. Ancak bu açıklama, herhangi bir somut yaptırım ya da madalya iptali anlamına gelmedi. Daha yakın dönemde tartışma yeniden alevlendi. ABD yönetimi içinde bazı dönemlerde madalyaların gözden geçirilmesine yönelik girişimler gündeme gelse de, bu süreç hiçbir zaman net bir kararla sonuçlanmadı. Özellikle ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth tarafından Eylül 2025'te, "Askerlerin bu madalyaları hak ettiklerini açıkça belirtiyoruz. Bu karar kesindir ve söz konusu askerlerin ulusumuzun tarihindeki yerleri artık tartışmaya açık değildir." dedi. Bu söyleme karşılık olarak Yerli hakları örgütleri ve insan hakları savunucuları sert tepkiler verdi. Amerikan Yerlileri Ulusal Kongresi gibi kuruluşlar, bu madalyaların bir askeri başarıyı değil, silahsız bir topluluğun yok edilmesini simgelediğini vurgulayarak iptal edilmesi gerektiğini savundu. Temsilciler, bu tür kararların geçmişle yüzleşme ve toplumsal iyileşme sürecini zedelediğini belirtti. Bu tartışma, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olayın nasıl değerlendirildiğiyle ilgili değildir. Aynı zamanda tarihin kim tarafından yazıldığı, hangi olayların “kahramanlık” hangilerinin “katliam” olarak adlandırıldığı sorusunu da beraberinde getirir. Aynı eylemin farklı anlatılarda tamamen zıt anlamlar kazanabilmesi, hafızanın ne kadar politik bir alan olduğunu gösterir. Bir tarafta çoğu kadın ve çocuk yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bir katliam, diğer tarafta ise bu olayın parçası olan askerlere verilen “Onur Madalyası”. Bu iki gerçek yan yana geldiğinde, mesele yalnızca tarihsel bir olay olmaktan çıkar; doğrudan doğruya devletin şiddeti nasıl tanımladığına dair bir tabloya dönüşür. Bugün hâlâ bu madalyaların savunulması, yaşananların “askerî bir başarı” gibi sunulabilmesi ve olayın adının bile tartışmalı kalması, geçmişle yüzleşmenin ne kadar eksik kaldığını gösterir. Bu durum, yalnızca bir yorum farkı değil; açık bir şekilde şiddetin yeniden çerçevelenmesidir. Wounded Knee’nin bıraktığı en sert gerçek şudur: Bazı tarih anlatılarında acı, yalnızca yaşanmaz aynı zamanda yeniden isimlendirilir, yeniden anlamlandırılır ve kimi zaman ödüllendirilir.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
3
16
353
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
65 yıl önce bugün, Sovyet kozmonot ve komünist Yuri Alekseyeviç Gagarin insanlık tarihinde ilk kez uzaya yolculuk yaptı. Yıldızlara yükselmek için yalnızca yerçekiminin aşmak yetmezdi; aynı zamanda emeğin, aklın ve insan ruhunun önündeki zincirleri de kırmak gerekiyordu. Bu yüzden komünistlerin “gökyüzünü kuşatan insanlar” olarak anılması boşuna değildi.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
6
25
448
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
1951 yılında Nazım Hikmet Moskova’ya gittiğinde, Cumhuriyet gazetesi Nazım’ın Sovyet Yazarlar Birliği kurucularından Fadeyev ile çekilmiş fotoğraflarını yayımlamış ve halkı yüzüne tükürmeye çağırmıştır.
Sınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet media
Türkçe
1
8
39
2K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
"Dizlerimin üzerinde yaşamaktansa, ayaklarımın üzerinde ölmeyi yeğlerim." Emiliano Zapata, Porfirio Díaz diktatörlüğüne karşı 1910’da başlayan Meksika Devrimi’nin en önemli önderlerinden biridir. Meksika’nın köylü hareketlerinden doğan devrimciler arasında yer alan Zapata, özellikle toprak reformu ve köylü hakları konusundaki kararlı mücadelesiyle öne çıkmıştı. 1910 yılında ülkede artan eşitsizlikler ve baskılar sonucu huzursuzluk büyümüş, çeşitli bölgelerde gerilla birlikleri kurulmaya başlanmıştı, bu süreçte Zapata, Morelos eyaletinde örgütlenen ve “Güneyin Kurtuluş Ordusu” anlamına gelen (Ejército Libertador del Sur) hareketinde hızla yükselmiş ve kısa sürede general olmuştur. Onun önderliğindeki bu ordu, özellikle “toprak köylülerindir” anlayışıyla geniş halk desteği kazanmıştır. 1911’de ilan ettiği Ayala Planı ile büyük toprak sahiplerine karşı radikal bir toprak reformu talep etmiş, köylülerin gasp edilen arazilerinin geri verilmesini savunmuştu. Bu yönüyle Zapata, devrimin en kararlı ve tavizsiz figürlerinden biri haline gelmiştir. 10 Nisan 1919’da, Guajardo’nun kurduğu pusuyla karşılaşmış ve suikaste uğramıştır.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
12
40
781
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
82 yıl önce, 3. Ukrayna Cephesi birlikleri tarafından Odessa kurtarıldı. O gün Opera Tiyatrosu'nun üzerinde yükseltilen Kırmızı Bayrak, şehrin faşist işgalinden kurtuluşunun sembolü olmuştur.
Sınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
6
32
618
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
Metin Göktepe| Metin Göktepe bugün yaşasaydı 58 yaşında olacaktı. 10 Nisan 1968’de Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı bir köyde doğdu. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. Çocuk yaşta İstanbul’a göç etti, çalışarak okudu, mücadeleyle büyüdü. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde okurken politikleşti, halkın yanında yer aldı. Gazeteciliğe başladığında kalemini iktidara değil, gerçeğe dayadı. Evrensel muhabiri olarak işçi sınıfının, yoksulların, ezilenlerin sesini yazdı. 8 Ocak 1996’da, cezaevinde öldürülen iki tutuklunun cenazesini takip ederken gözaltına alındı. Yüzlerce kişiyle birlikte götürüldüğü gözaltında, polisler tarafından dövülerek öldürüldü. Ölümünün ardından gerçek gizlenmek istendi. Dönemin içişleri bakanı Teoman Ünüsan, 11 Ocak 1996 günü 32. Gün programında, "Konuyla ilgili tam bilgim yok. Ancak son gelen bilgiler, Metin Göktepe'nin duvardan düşerek öldüğü şeklindedir." diye bir açıklama yaptı.Ancak kamuoyu baskısıyla gerçek açığa çıktı: Metin Göktepe gözaltında işkenceyle öldürülmüştü. Açılan davada polislerin suçu kabul edildi. Ancak yargılama süreci boyunca cezalar indirildi, kararlar bozuldu ve sanıklar kısa sürede serbest kaldı. Adalet bir kez daha eksik bırakıldı. Bu topraklar, hakikati yazan gazetecilerin kanlarıyla kirletildi. Musa Anterlerden Hrant’a Metin Göktepellere sokak ortasında katledilenlerden faili meçhullere, bombalarla ve silahlarla susturulmak istenen onlarca gazeteciyi geride bıraktı. Ancak tüm baskılara rağmen özgür basın susturulamadı. Onlardan geriye mücadeleleri ve yazdıkları kaldı.
Sınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
13
46
738
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
Georgizm Üzerine | -Karl Marx “…Bugün bu kitap [Henry George’un İlerleme ve Yoksulluk kitabı] üzerine kısa bir analiz yapma durumunda kalıyorum. Teorik olarak adam [Henry George] çok geri! Artık değerin doğası hakkında hiçbir şey bilmiyor ve İngiliz [Ekonomi-Politik] modeli, ki İngilizler arasında dahi aşılan ve birbirinden bağımsızlık atfedilen artık değerin farklı biçimleri- karın ilişkileri, rant, faiz, vs.- olduğu kabul edilen, üzerinden birtakım tahayyüllere varıyor. Temel fikri, toprak rantı devlete ödense her şeyin güllük gülistan olacağıdır. (Buna benzer bir ödemeyi Komünist Manifesto içinde geçiş dönemi önlemleri içinde de bulabilirsiniz.) Bu fikir ilkin burjuva ekonomistlerine aitti; ilk olarak (18. yy.’ın sonlarında da benzer bir öneri dışında) Ricardo’nun ilk radikal müritleri tarafından, ölümünden kısa bir süre sonra, öne sürüldü. Ben 1847’de Proudhon’a karşı eserimde şunu demiştim: “Mill, (oğul John Stuart değil, babası, ki oğlu da biraz değiştirilmis fakat benzer bir fikri savunmaktadır) Cherbuliez, Hilditch ve diğer ekonomistlerin rantın devlete ödenerek verginin bir kısmının yerine geçmesini anlıyoruz. Bu söylevde sanayi burjuvazisinin toprak sahiplerine yönelik nefretini görüyoruz, ki onun gözünde burjuva üretiminin bütününde bu kısım faydasız ve gereksizdir.” Biz kendimiz, önceden de dediğim gibi, devletin toprak rantını gasp etmesi önerisini diğer birçok geçiş tasarısı, ki bu tasarılar kendi içlerinde çelişkilidir ve çelişkili olmalıdır, ile birlikte Komünist Manifesto’da ortaya koyduk. Ancak bunu bir sosyalist panaceaya [evrensel çözüme] çeviren ve bunun mevcut üretim metodu içindeki bütün karşıtlıklara çözüm olduğunu ilan eden Napolyon’un eski süvari subayı, Belçika doğumlu Colins’ti, kendisi Guizot’nun son ve Küçük Napolyon’un ilk günlerinde Paris’te “keşfinin” koca ciltleriyle birlikte günlerini geçirmeyi yeğledi. Yaptığı bir başka keşif gibi, Tanrı’nın olmamasına rağmen insan ruhunun “ölümsüz” olduğu ve hayvanların hisleri olmadığı. Hayvanların hisleri, yani ruhları, olsaydı, bizler yamyam olmalıydık ve hoşgörü toplumu dünya üzerinde kurulamazdı. Onun “toprak sahipliği karşıtı” teorisi, ruh teorisiyle birlikte kalan birkaç müridi, çoğu Belçikalı, tarafından Paris’te “Geleceğin Felsefesi” dergisinde anlatılıyor. Kendilerine “rasyonel kolektifçiler” diyorlar ve George’u övüyorlar. Onlardan sonra, ve onlar dışında, Prusyalı bankacı ve eski piyango sahibi, sığ kafalı Doğu Prusyalı Samten de bu “sosyalizmi” koca bir kitaba çevirdi. Colins’ten beri bu “sosyalistlerin” ortak noktası ücretli emeğe ve dolayısıyla kapitalist üretime dokunmadan kendilerini veya dünyayı toprak rantının devlet vergisine dönüştürülerek kapitalist üretimin bütün kötülüklerinin yok olacağına kandırmaya çalışıyorlar. Tümü aslında, sosyalizmi yamayarak, kapitalist hakimiyeti kurtarma, ve mevcut olandan daha geniş bir taban üzerinde taze bir sayfa açarak, adına basit bir denemedir. Henry George’un nutuklarından bu şeytan tırnağı (aynı zamanda bir eşek toynağı) yanlışlanamaz bir şekilde ortaya çıkıyor. Ve bu tövbe edilemez bir yanlış çünkü kendisi soruyu tam tersinden ele almalıydı: Nasıl oldu ki Birleşik Devletler’de, ki medeni Avrupa’ya nispeten nüfusun büyük kısmı için toprak daha ulaşabilir, kapitalist ekonomi ve sonucu olarak işçi sınıfının köleleştirilmesi diğer ülkelerden daha hızlı ve utanmaz şekilde gerçekleşti! Diğer yandansa George’un kitabı, sende yarattığı etki gibi, önemlidir çünkü, başarısız olsa dahi, ortodoks Ekonomi-Politik’ten kurtuluş adına bir ilktir. …” -Karl Marx’ın Friedrich Adolph Sorge’ye 20 Haziran 1881 tarihli mektubunun bir kısmının çevirisidir.
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
8
32
949
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
Pablo Picasso | Bugün, 8 Nisan 1973’te hayatını kaybeden Pablo Picasso’yu anıyoruz. 20. yüzyıl sanatının en belirleyici isimlerinden biri olan Picasso, yalnızca bir ressam değil; sanatı sürekli dönüştüren, farklı akımların önünü açan ve yaşadığı çağın kırılmalarını tuvale taşıyan bir figürdü. Georges Braque ile birlikte geliştirdiği Kübizm, modern sanatın yönünü kökten değiştirdi. 1881’de İspanya’da doğan Picasso, küçük yaşta ressam olan babasının etkisiyle sanata yöneldi. Barselona ve Paris arasında geçen gençlik yılları, onun hem teknik hem düşünsel olarak şekillendiği dönem oldu. Mavi Dönem’in melankolisinden Kübizm’in parçalanmış gerçekliğine uzanan üretimi, onun tek bir stile sığmayan sanat anlayışını gösterir. Ancak Picasso’nun sanatı, yalnızca estetik bir arayış olarak kalmadı. 20. yüzyılın en sert kırılmalarından biri olan İspanya İç Savaşı, onun sanatında belirleyici bir dönüm noktası oldu. 1936’da başlayan bu savaş, bir yanda Cumhuriyetçi hükümeti savunanlar, diğer yanda Francisco Franco öncülüğündeki milliyetçi güçler arasında yaşandı. Ancak bu yalnızca bir iç savaş değildi; Avrupa’da yükselen faşizmin doğrudan sahaya indiği bir çatışmaydı. Nazi Almanyası ve Faşist İtalya’nın askeri desteğiyle güçlenen milliyetçi cephe, savaşı yalnızca askerler arasında değil, doğrudan halkın yaşamında yürüttü. Bombardımanlar, yıkım ve zorunlu göç, savaşın gerçek yüzünü ortaya koydu. Picasso bu sürecin dışında kalmadı. Fransa’da yaşıyor olsa da, doğduğu ülkenin bu şekilde parçalanması onun sanatında derin bir iz bıraktı. Cumhuriyetçi hükümet tarafından Prado Müzesi’nin onursal müdürlüğüne getirilmesi, onun bu süreci sahiplendiğinin bir göstergesiydi. 1937’de Guernica kasabasının bombalanması ise bu yıkımın simgesi hâline geldi. Nazi uçaklarının sivilleri hedef aldığı bu saldırı, modern savaşın en çıplak hâllerinden birini ortaya koyuyordu. Bu olayın ardından Picasso, Guernica adlı eserini yaptı. Yaklaşık 8 metre genişliğindeki bu devasa tablo, yalnızca bir bombardımanı anlatmaz; savaşın yarattığı dehşeti, parçalanmayı ve çaresizliği evrensel bir dile dönüştürür. Siyah ve beyaz tonların kullanımı, dönemin gazete fotoğraflarını andırırken aynı zamanda yaşamın çekildiği bir dünyayı vurgular. Parçalanmış bedenler, çığlık atan figürler ve kaotik yapı, savaşın yalnızca fiziksel değil, insani yıkımını da görünür kılar. Savaş yıllarında, Nazi işgali altındaki Paris’te yaşayan Pablo Picasso, bu süreçte Gestapo tarafından da sorgulanır. Anlatıldığına göre, sorgu sırasında Nazi subaylarından biri, Guernica’yı işaret ederek Picasso’ya “Bunu siz mi yaptınız?” diye sorar. Picasso’nun verdiği yanıt ise kısa ama çarpıcıdır: “Hayır, siz yaptınız.” Bu yanıt, Guernica’nın yalnızca bir tablo değil, bir suçun tanıklığı olduğunu hatırlatır. Aynı dönemde İspanya’dan çıkan bir diğer önemli sanatçı olan Salvador Dalí ile Picasso’nun ilişkisi ise hem hayranlık hem rekabet içeriyordu. Dalí gençliğinde Picasso’ya büyük bir hayranlık duymuş, onu modern sanatın en önemli figürü olarak görmüştü. Ancak zamanla bu ilişki daha karmaşık bir hâl aldı. Dalí’nin “21. Yüzyılda Pablo Picasso Portresi” adlı eseri, bu karmaşık ilişkinin bir yansımasıdır. Bu portrede Dalí, Picasso’yu hem yüceltir hem de sorgular; onu eriyen, dönüşen bir form içinde gösterirken bir yandan dehasını kabul eder, bir yandan da onun sanat tarihindeki yerini tartışmaya açar. İspanya İç Savaşı ve sonrasında iki sanatçının yolları daha da belirgin şekilde ayrıldı. Pablo Picasso açıkça savaş karşıtı ve anti-faşist bir tutum alırken ve Fransız Komünist Partisi içinde yer alırken; Salvador Dalí daha bireysel bir yol izledi ve farklı bir politik konumda kaldı. Bu durum, aralarındaki farkın yalnızca sanatla değil, tarih karşısında alınan tavırla da ilgili olduğunu gösterir. Bu duruş, Picasso’nun yaşamı boyunca aldığı politik pozisyonla da somutlaşır. 1944’te Fransız Komünist Partisi’ne katılan Pablo Picasso, yalnızca eserleriyle değil, açık tavrıyla da savaş karşıtı ve anti-faşist bir çizgide yer aldı. Bu süreçte Sovyetler Birliği tarafından verilen Stalin Barış Ödülü (1950) ve daha sonra Lenin Barış Ödülü (1962) ile onurlandırıldı. Bu ödüller, Soğuk Savaş döneminde yalnızca kültürel değil, aynı zamanda ideolojik bir anlam da taşıyordu; barış, anti-faşizm ve anti-emperyalizm söylemlerini temsil eden isimleri öne çıkaran sembolik araçlardı. Picasso’nun bu ödüllere layık görülmesi, onun sanatının yalnızca estetik bir üretim olarak değil, politik bir duruşun parçası olarak da algılandığını gösterir. Picasso’nun hayatı ve sanatı, yalnızca bir bireyin yaratıcı serüveni değil; 20. yüzyılın savaşları, ideolojileri ve kırılmalarıyla iç içe geçmiş bir tanıklık olarak okunabilir. Onun tuvalinde parçalanan formlar, aslında parçalanan bir çağın kendisidir; yeniden kurulan her figür ise insanlığın anlam arayışına dair bir iz bırakır. Bugün, geriye sadece devasa bir sanat mirası değil, aynı zamanda sanatın dünyaya karşı bir söz olabileceğini gösteren güçlü bir duruş kalır. Picasso, ardında bitmiş bir hikâye değil; hâlâ tartışılan, düşünülen ve yeniden yorumlanan yaşayan bir iz bırakmıştır.
Sınıf Savaşı tweet mediaSınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
8
31
1.4K
Sınıf Savaşı
Sınıf Savaşı@snfsvs2·
Sınıf Savaşı (@sinifsavasi6) hesabımız erişime engellendi. Yeni hesabımızı takip edip paylaşarak destek olabilirsiniz!
Sınıf Savaşı tweet media
Türkçe
0
46
127
16.4K