Yalçın Murgul

871 posts

Yalçın Murgul banner
Yalçın Murgul

Yalçın Murgul

@NMurgul

B. A. Bilkent POLS, PhD Bilkent History 2016, PhD Gazi Üniversitesi Siyaset Bilimi 2022, Ankara HBV Öğretim Üyesi

Katılım Ekim 2022
216 Takip Edilen3.1K Takipçiler
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
@GurkaynakGonenc Hocamıza benden bir doğum günü hediyesi olsun. Memleket dergisinde Ağustos 1978'de yayınlanmış bir röportajı. Belki elinde bulunmuyordur derginin bu sayısı.
Yalçın Murgul tweet media
Türkçe
1
0
43
2K
Av. Dr. Gönenç Gürkaynak
Av. Dr. Gönenç Gürkaynak@GurkaynakGonenc·
Çanakkale Biga'daki aile evimizin restorasyonu babamın 89. doğum gününe yetişti. İyi ki doğdun babacığım. Allah başımızdan eksik etmesin.
Av. Dr. Gönenç Gürkaynak tweet mediaAv. Dr. Gönenç Gürkaynak tweet media
Türkçe
92
12
2.4K
101K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
@behicak William Saroyan'ın ABD'deki Ermeniler arasındaki yeri de başkaydı. ABD'deki meşhur The Armenian Review dergisi, William Saroyan öldüğünde ilk defa bir insanı kapağına taşımıştı. İlginçtir ki bu derginin kapağına resmini koyduğu ikinci insan, Yılmaz Güney olacaktı.
Türkçe
1
0
5
242
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
SULTANIN SAKLI YÜZÜ: II. ABDÜLHAMİD’İN RESİM VE FOTOĞRAFLARI İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin, Fausto Zonaro’ya ait II. Abdülhamid portresini makam odasına asması tartışmalara yol açtı. Ancak İtalyan ressam Zonaro’ya ait bu portre Türk siyasal yaşamında ilk defa bir tartışmanın konusu olmamıştı. 1996’da, Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde, Darülaceze’nin kuruluşunun 100. yılı münasebetiyle Darülaceze binasına Zonaro’nun II. Abdülhamid portresi bezden yapılmış dev bir afiş olarak asılmıştı. Bunu gören İşçi Partili gençler fırsatı kaçırmamış, Abdülhamid posterine boyalı yumurtalar atmıştı; bunun neticesinde ise II. Abdülhamid’in deyim yerindeyse postmodern bir tablosu ortaya çıkmıştı. Bu olayın ardından basında ve siyasette bir Abdülhamid tartışması başlamış, tartışma kısa sürede televizyona da taşınmıştı. Kadir Çelik’in Objektif programında Muhsin Yazıcıoğlu ile Doğu Perinçek karşı karşıya gelecekti. Tartışmanın bir noktasında Perinçek, Kaiser Wilhelm ile II. Abdülhamid’in kol kola göründüğü bir görseli göstererek “Bakın burada II. Abdülhamid, Kaiser’in koluna cariyesi gibi girmiş” demişti. Hakikatte ise böyle bir fotoğraf yoktu. Söz konusu görsel, Fransız L’Illustration dergisinin 1898 tarihli bir sayısının kapağında yer alan bir çizimdi; çizimde, Abdülhamid’in şehzadelik döneminde 1867’deki Avrupa gezisi sırasında çektirdiği gençlik fotoğrafı esas alınmıştı. Perinçek’in bu sözüne Yazıcıoğlu konuya dair bilgisi yetmediğinden cevap verememişti. Gerçekte II. Abdülhamid’in hakiki olduğu tespit edilebilmiş ve günümüze ulaşmış çok az fotoğrafı vardır. Şehzadelik döneminde 1867’de Londra’da çektirdiği fotoğraf ile Ermeni asıllı Abdullah Biraderler tarafından 1869’da çekilen fotoğrafı bilinmektedir. Ancak tahta çıktıktan sonra, resimlerinin veya fotoğraflarının özelde ve kamusal alanda kullanılmasını yasaklamıştır. II. Abdülhamid’in Cuma Selamlığı sırasında uzaktan çekilmiş bazı fotoğrafları bilinmektedir. Saadet Özen’in tespit ettiği kadarıyla ise Abdülhamid’in saltanatı döneminde bizzat çektirdiği iki fotoğraf vardır; ancak bunlardan günümüze ulaşan tek kare, Şale Köşkü’nde çok uzaktan çekilmiş bir görüntüdür. Özen ayrıca, Japon işadamı Torajiro Yamada tarafından çekildiği tahmin edilen bir başka fotoğraftan da söz eder. Mustafa Çiftçi’nin makam odasına astığı II. Abdülhamid portresini Zonaro’nun, 1908’den sonra çektiği bir fotoğrafı esas alarak yaptığı da bilinirr. Bütün bunlara paralel olarak, sosyal medyada II. Abdülhamid’e ait olduğu iddia edilen fotoğrafların önemli bir kısmı gerçek değildir. Sultan Abdülhamid’in kendi görüntüsünün sergilenmesini neden yasakladığını ise belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fotoğraflarının çekilmesine karşı bu kadar hassas olan bu sultan, ironik bir biçimde Osmanlı-Türk tarihinde hem yerli hem de yabancı basında sıklıkla karikatürü yayınlanan ilk siyasi figür olacaktı.
Yalçın Murgul tweet media
Türkçe
2
3
23
5.8K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
PEYAMİ SAFA’NIN SORUNU Türk basınının ve edebiyatının en ilginç isimlerinden biri olan Peyami Safa, Vefa Lisesi’nde eğitim görmüş ve canlı bir kültürel ortamda büyümüştü. Peyami Safa’nın sınıf arkadaşları arasında Hasan Âli Yücel, Sıddık Sami Onar, Ekrem Hakkı Ayverdi, Süheyl Ünver, Ali Nihat Tarlan, Yusuf Ziya Ortaç gibi isimler bulunuyordu. Zayıf bünyeli, çelimsiz bir delikanlı olan Peyami Safa; keman çalan, resim sanatına yetenekli, çok sayıda alana entelektüel ilgisi bulunan ve gençliğinde zekasıyla dikkat çeken bir insandı. Lakin bu entelektüel genç adam, hastalığı yüzünden ömrünün kalan yıllarında büyük acılar çekmişti. On yıllar boyunca sürecek olan sevilmezliğinin nedeni ise ideolojik tutumu değil, yıpratıcı karakteriydi. Yazılarıyla hedef gösterip saldırdığı kişiler arasında eski arkadaşları ve bazı dostları da bulunuyordu. Bu durumu, onun hem gençlik yıllarından hem de Vefa Lisesi’nden çok yakın arkadaşı olan Elif Naci şu sözlerle anlatmıştı: “Gün geldi ki artık öteye beriye çatmadan yazı yazamaz, rahat edemez, nefes alamaz olmuştu. Çatmadığı tek kişi bendim. Onun gözünde herkes komünistti.” “Uzun yıllar beni herkesten ayırıp aklayan Peyami Safa, nihayet bir gün beni de hakladı. 29 Ekim 1950 günü Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir resmi diline dolayıp, bununla hiç ilgisi olmayan saçma bir benzetme ile: "Atatürk'ün kafasına Stalin'i yerleştirmek için patrondan kaç para aldın?" demez mi! Unutulmaz ve dayanılmaz, kendimi güç zaptettiğim bu harekete karşı sıska vücuduna bakarak selâmı sabahı kesmekten başka bir şey yapamamıştım.” “Matmazel Noralya'nın Koltuğu gibi eşsiz yapıtı yaratan kalemin bir çamur makinesi haline gelmiş olmasından yine de en çok üzülen bendim.” “Ben ona çok şey borçluyumdur. Çok okur ve okuduklarını bana aktarırdı. Kültürümü — ne kadarsa — ondan sağlamışımdır. Adeta arkadaşım değil, hocamdı benim. Felsefeyi, matematiksel düşünceyi ondan öğrendim. Ne yalan söyleyeyim, Maupassant'ı bana tanıtan odur. Ve beni elimden tutarak Akademi'ye yazdıran da odur.” Gençliğinde entelektüel yönüyle ve edebi yeteneğiyle dikkat çeken, Elif Naci’nin anlattıklarından da anlaşılacağı üzere ufuk açıcı bir karaktere sahip olan Peyami Safa geçen yıllar içinde değişmiş, adeta kararmış bir elmasa dönüşmüştü. Kötü bir imajın adeta onun üzerine yapışmasında etkili olan temel faktör ise onun olumsuz ve sert kişisel yaklaşımıydı.
Yalçın Murgul tweet media
Türkçe
11
12
96
29.8K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
@Oldlaikdays "Nesin Vakfı'nın yetiştirdiği çocukların yemek saati yoktur. Bizde çocuklar ne zaman isterse o zaman yemek yerler" demişti Aziz Nesin. 1990'larda onun vakfında yetişen çocuklar ona "dede" diyerek hitap ediyorlardı. Bazı geceler gelip onlara masallar anlatırdı.
Türkçe
0
0
7
267
OldLaikDays
OldLaikDays@Oldlaikdays·
Aziz Nesin'in eğitim anlayışı. “Korkusuz çocuk yetiştirmek, hiç kimseden korkusuz.” Gülriz Sururi - A La Luna
Türkçe
3
10
119
11.4K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
@doksanlarla 1988-1989 sezonunda oynanan Beşiktaş-Malatyaspor maçı. Beşiktaş 4-0 galip gelse de tüm golleri maçın ikinci yarısında atmıştı. 22 yaşındaki Les Ferdinand'ın da bir golü vardı bu maçta.
Türkçe
0
0
26
1.6K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
SHP’DEN CHP’YE: MERKEZ SOLDAN SAĞA GEÇİŞLERİN HİKAYESİ Son bir yıl içerisinde bazı CHP'li belediye başkanlarının AKP'ye geçmesi kamuoyunda geniş yankı uyandırdı; bunun nedenleri sistemsiz ve dağınık bir biçimde de olsa sorgulandı. Oysa bu durum, son 40 yıla yayılan yapısal bir eğilimin bugüne yansımasından ibaretti. İdeolojik aidiyetlerin siyasal kimliği daha güçlü biçimde belirlediği dönemlerde, siyasetçilerin karşı kutuptaki partilere transfer olmaları istisnai ve çoğu zaman bedel ödeten bir tercihti. Nitekim Turgut Özal’a vaktiyle “Çankaya’nın şişmanı” diyen SHP (Sosyaldemokrat Halkçı Parti) milletvekili Cüneyt Canver’in daha sonra Özalcı çizgiye yönelmesi tepki çekmiş; Özal’ın 1993’teki ölümüyle birlikte Canver’in siyasi kariyeri de fiilen sona ermişti. Soldan sağa geçişlerin kanıksanmasında belki de eşik niteliğini taşıyan olay 1995 Genel Seçimleri’dir. SHP’nin CHP ile birleşmesi ve Baykal’ın "birleşik" CHP'nin genel başkanlığa gelişi; aslında birçok SHP’li milletvekilinde zaten mevcut olan piyasacı ve kariyerist eğilimlerin gün yüzüne çıkmasına zemin hazırlamıştı. Bir zamanların hararetli demokratı Kamer Genç, 1995'te Çiller’in DYP’sine geçmiş ve bu partide bir dönem milletvekilliği yapmıştı. Saf değiştiren bir diğer dikkat çekici isim ise Azimet Köylüoğlu’ydu. Sivas Katliamı sonrası parti grup toplantısında Erdal İnönü’ye sert çıkan ve bakanlık koltuğuna oturduğu gün Nazım Hikmet’ten bir şiir okuyan Köylüoğlu, 24 Aralık 1995 seçimleri öncesinde Çiller’in tarafına geçmişti. Yine SHP’deyken devlet bakanlığı yapan ve partinin saygı duyulan isimlerinden olan Önay Alpago da DYP’ye katılmış, Çiller’le de objektiflere güzel bir poz vermişti. Kuşkusuz bu kopuşlar ani bir çözülmenin ürünü değildi; merkez soldaki ideolojik çözülmenin bireysel düzeyde çok sayıda örneği vardı. 1970’lerde “büyüme kadar bölüşüm de önemlidir” diyen Kemal Derviş 1990’larda Cem Boyner’in partisi olan YDH’nin kurucuları arasında yer almış; bir dönem SHP’nin "sol" kanadındaki isimlerden olan Kemal Anadol da Boyner'in partisinin genel sekreterliğini yürütmüştü. 1994’te SHP’nin İBB başkan adayı olan Zülfü Livaneli, Çiller’i destekleyen Sabah grubunu da arkasına aldığı seçim kampanyası döneminde “en iyi özelleştirmeleri ben yaparım” demişti. SHP’den sağa keskin geçişler olmuştu; çünkü parti içindeki dönüşüme bizzat tanıklık eden Kamer Genç gibi isimler, kendi siyasal çevreleriyle sağ partiler arasındaki ideolojik mesafenin giderek daraldığını görebiliyordu. SHP’nin 1989’da “zengin belediyeleri” kazanarak rant mekanizmalarına eklemlenmesi ve 1991’de koalisyon ortağı sıfatıyla iktidara gelmesi, partinin 12 Eylül sonrası inşa edilen yeni piyasacı düzene gerçek anlamda entegre olmasını beraberinde getirmişti. Böylelikle parti, düzenin sunduğu imkanlar içinde kendine yer arayan bir merkez partiye dönüşmüştü. Ayrıca 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması, sadece radikal solu değil, merkez solu da büyük bir sarsıntıya uğratarak derin bir vizyon krizine sokmuştu. CHP’lilerin 12 Eylül’ün ardından ideolojik bir can simidi olarak sarıldıkları sosyal demokrasi de global anlamda cazibesini ve işlevini yitirmişti. 1995’ten sonra eski nesil birçok CHP’linin savruluş süreci uzun sürmüştü. Buna en iyi örneklerden biri Ertuğrul Günay’dır. Bir zamanlar SHP’de en çok delege desteğine sahip isimlerden olan ve parti içinde İnönü’yle dahi birçok kez karşı karşıya gelen Ertuğrul Günay, 2006-2007 yıllarında Mehmet Bekaroğlu’yla “Müslüman Sol” girişimini başlatmış ancak kısa bir süre sonra AKP’ye geçerek Kültür Bakanlığı koltuğunu kapmıştı.
Yalçın Murgul tweet media
Türkçe
5
16
84
47.6K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
Gençliğimde onun Türk Edebiyatı Ansiklopedisi'ni okumuştum. Divan Şiiri'ni onun sayesinde sevmiştim. TRT 2'deki "İyi Akşamlar" programında onun yaptığı kalitede kitap tanıtımlarına televizyonlarda bir daha rastlamadım. 2012'de British Library'de Indian Office Collection'ın bulunduğu kattaki okuma odasında, odanın en gözle görülür yerinde Türk Edebiyatı Ansiklopedisi'ni gördüğümde, tarifsiz bir biçimde mutlu olmuştum. "Umut artık yalnızca çocuklarımıza verdiğimiz bir ad sanki" demişti bir yazısında. Ruhu şad olsun.
Türkçe
0
1
1
554
Umut Özkırımlı
Umut Özkırımlı@UOzkirimli·
Atilla Özkırımlı, literary historian, critic, writer, 9 May 1942 - 22 January 2005
Umut Özkırımlı tweet media
Română
1
0
6
880
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
Yalçın Murgul@NMurgul

FATMA GİRİK’İN KARTAL İLE DÖVÜŞTÜĞÜ SAHNE, ZAGOR ÇİZGİ ROMANINDAN MI ALINDI? Orhan Elmas’ın yönettiği 1969 yapımı Boş Beşik filminin en hatırlanan bölümü, Fatma Girik’in bebeğini kaçırıp yiyen kartalın yuvasına kadar tırmanıp onunla dövüştüğü sahnedir. Filmin senaryosunda Boş Beşik efsanesi ve Necati Cumalı’nın 1949’da tamamladığı aynı isimli oyunundan esinlenildiği söylense de ne Boş Beşik halk hikayesinin çeşitli derlemelerinde ne de Necati Cumalı’nın oyununda böyle bir bölüm bulunmaktadır. Boş Beşik’teki sahnenin asıl esin kaynağı, sinemanın ilk büyük dehalarından David W. Griffith’in başrolünde yer aldığı, 1908 yapımı ve yaklaşık 7 dakikalık Rescued from an Eagle’s Nest filmidir. Filmde bir kartalın bebeği kaçırması üzerine Griffith’in de aralarında bulunduğu bir grup insan kartalın yuvasına tırmanır; Griffith kartalla yerde boğuşarak onu öldürür ve bebeği kurtarır (film hem Wikipedia’dan hem de YouTube’dan izlenebilir). Konu açısından bu kısa film, Fatma Girik’in kartalla dövüşme sahnesiyle büyük ölçüde örtüşse de, Boş Beşik’teki “kartalı öldürme” sekansının esas benzeştiği anlar, Zagor’un bir macerasının içindedir. Fatma Girik’in kartalla boğuşma sahnesi, Bepi Vigna’nın yazdığı, Gaetano Cassaro’nun çizimlerini yaptığı, Zagor’un Şeytanın Adamları macerasındaki bir bölümle, aşağıdaki resimlerde de görüleceği üzere kare kare büyük benzerlikler gösterir. Macerada, Kızılderili şefi adayı Üç Ay, şef olabilmek için çıplak elle dağdaki kartalı yakalayıp Kızılderili kampına götürmek ister ve ve dev kartalla amansız bir mücadeleye girişir. Boş Beşik’teki sahnede de tıpkı bu maceradaki karelerde olduğu gibi Fatma Girik kartalın (gerçekte tahnit edilmiş bir akbabanın) bacağından tutar, onunla yüz yüze savaşır. Filmde kartalın gagasının Fatma Girik’in yüzüne yaklaşması, Fatma Girik’in aynı Kızılderili Üç Ay gibi kartalı hem boynundan hem de ayağından yakaladığı anda arkadaki uçurumu farketmesi ve şaşkınlık yaşaması, ikisinin birlikte uçurumdan düşmesi ve düştükleri noktada üst üste gelerek ölmeleri, Zagor’daki sahne kareleriyle neredeyse birebir uyum içindedir. Fatma Girik, Boş Beşik filmindeki bu sahnenin aurasının üzerine oturmasından mıdır nedendir bilinmez, bu filmden sonra beyazperdede giderek yırtıcılaşmıştır. Zagor çizgi roman serisi, 1960’larda Türkiye’de büyük bir popülarite yakalamıştı ve bunun neticesinde 1971’de Levent Çakır’ın başrolünde oynadığı, Zagor Kara Bela ve Zagor Kara Korsanın Hazineleri filmleri çekilmişti ( Mehmet Aslan’ın yönettiği 1970 yapımı Zagor filminde ilginçtir ki Zagor yoktur). Hatta Zagor’un yaratıcısı Gallieno Ferri, 2010’da ziyaret ettiği İstanbul’da Levent Çakır’la tanışma fırsatı bulmuştu. 1960’lardan itibaren Türk sinemasında kendine özgü bir kolajlama yeteneği ve yaratıcılık biçiminin belirginleştiği göz önüne alındığında, ikonik sahnelerde beklenmedik kaynaklardan yararlanılmış olması şaşırtıcı değildir. ( Boş Beşik filmindeki sahne, birkaç nesli çok rahatsız ettiği için ilgili videoyu bu gönderiye iliştirmedim.)

0
0
2
803
Kıvılcım Kıran
Kıvılcım Kıran@kivilcimgen·
Bence bir neslin çocuk doğurma isteksizliği Fatma Girik’in bebeğini çalan kartal filminin yarattığı travma yüzünden de olabilir. Uzman olduğum için biliyorum. O filme de inceleme başlatılsın.
Türkçe
15
13
404
24.9K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
@doksanlarla Kemal Sunal'ın başrolünde oynadığı "Şaban Askerde" dizisinin bir bölümünde de Ali Sunal konuk oyuncuydu. Bu detaya dizi bölümleri internette bulunmadığından rastlanmaz.
Türkçe
2
0
11
6K
90'larla Yaşıyorum
90'larla Yaşıyorum@doksanlarla·
Kemal Sunal ve oğlu Ali Sunal 1997 yılında yayınlanan Şaban ile Şirin dizisinde beraber oynamışlardı..
Türkçe
29
51
2.4K
374.2K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
MÜNİR NURETTİN'İN TİMUR SELÇUK'A UNUTULMAZ NASİHATİ: TÜRKİYE'NİN DEĞİŞMEYEN GERÇEKLERİ Klasik Türk Musikisi'nin ölümsüz ustası Münir Nurettin Selçuk, bir toplantıda şarkıyı hatalı söylediği için Atatürk'ü dahi uyarmaktan çekinmemiş olan, müzikte taviz tanımaz bir otoriteydi. İlginçtir ki bu büyük üstadın sevenleri arasında Fransa'nın eski başbakanlarından Alain Juppé de bulunuyordu. Münir Nurettin 1981'in kasvetli bir Nisan günü defnedilirken, onun yetenekli ve idealist oğlu Timur Selçuk, babasının tavsiyelerini büyük bir hüzünle anımsayacaktı: "Ben şanslı bir dönemin insanıydım, ama gene de neler yaşadığımı gördün. Benim yanlışlarımı tekrarlama. Yurt dışında sonuna kadar diren. Maddiyata önem ver, zengin cahillere, kendinle ilgili koz verme. Yaptıklarını sergilemekte tedbirsiz bir cömertlikle davranma, gerektiğinde gerektiği kadar, anlaşılabilecek kadarını ver. Ne halktan, ne meslektaşlarından, ne basından ne de yetkililerden seni anlamalarını, takdir etmelerini bekleme, yüce Yaratan için, kendin için yap." Timur Selçuk, kendi ifadesiyle bunları sıradan bir nasihatmiş gibi dinlemiş olmanın pişmanlığı ve yaşamakta olduğu o inanılmaz "nankör" anın ağırlığıyla cami avlusuna girmişti. Türkiye'nin değişmez gerçekleri, Münir Nurettin'in öğütlerinde ne kadar haklı olduğunu oğul Selçuk'a da göstermişti. 12 Eylül'den sonra pasaportuna 8 yıl müddetle el konmuş olan Timur Selçuk, bir konserine gelen Kenan Evren'in tesadüf eseri bu yasağın varlığından haberdar olması sayesinde adeta jet hızıyla yurtdışına çıkış hakkını geri kazanmıştı.
Yalçın Murgul tweet media
Türkçe
4
20
100
9.7K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
Açıkçası rastlamadım. Bahsedenler var bu konudan; ama Abdülhamid'in hesaplarına dair tam rakamlar, Alman belgeleriyle Osmanlı belgelerinin mukayesesi, sürecin nasıl ilerlediği ayrıntılarıyla anlatılmamış. Mesela Fransa müzayedesi meselesi var bu konunun içine eklenebilecek. Ana konuya odaklanıldığı takdirde 20-25 sayfalık bir yazı çıkar kanaatimce. Alman belgeleri anladığım kadarıyla sizde var. Osmanlı belgeleri konusunda ise gerekirse ben de yardımcı olurum.
Türkçe
1
0
0
351
Muharrem Morkoç
Muharrem Morkoç@morkocmuharremm·
@NMurgul Yalçın hocam, bu konu ile alakalı bir makaleye denk geldiniz mi acaba? Yoksa ben talibim tüm şartlar müsait 🙂
Türkçe
1
0
1
2.7K
Muharrem Morkoç
Muharrem Morkoç@morkocmuharremm·
Sultan II. Abdülhamid'in 1909'da tahttan indirilmesinden sonra, Berlin'deki şahsi servetinin (depozitolarının) iadesi konusunda Alman İmparatorluk Bankası (Reichsbank) ile Alman Dışişleri Bakanlığı arasındaki kritik yazışmalar olmuş ve banka, Sultan'ın tahttan indirildiği bu dönemde varlıkları iade etmeyi reddetmektedir. Ancak 1909 darbesinin ardından Mahmut Şevket Paşa, Sultan Abdülhamid’in Reichsbank’taki paralarının bir an önce iade edilmesi yönündeki taleplerini iletmiş; gerekçe olarak ise, devrik Sultan artık orduya devredilen bu paranın millete ait olduğunu ve acil ihtiyaç bulunduğunu belirtmiştir.
Türkçe
6
18
172
50.3K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
TURANCILIK DAVASI'NIN GÖLGESİNDE: FRANZ VON PAPEN'İN RAPORUNDA MART 1944 TEVKİFATI 3 Mayıs 1944 Ankara nümayişi ile Turancılık Davası her yıl dönümünde anılır ve sıklıkla tartışılır. Benim Alman diplomatik belgelerinde şu ana kadar gördüğüm şey, Almanların, Nihal Atsız ya da Alparslan Türkeş gibi ultra milliyetçi figürlere değil; Emir Erkilet, Nuri Killigil, Fevzi Çakmak, Yenibahçeli Şükrü, Memduh Şevket Esendal, Mürsel Bakü ve Cemil Cahit Toydemir gibi devlet ve ordu içinde konumlanmış yerli seçkinlere yöneldiğidir. Rusya'dan göç etmiş ve geride örgütsel miras bırakmış Zeki Velidi Togan ile Mehmed Emin Resulzade gibi isimler de Alman ilgisinin odağına girmiştir. Hatta Reşit Rahmeti Arat'ın Almanya'yla çalışmaya sıcak bakıp bakmayacağı dahi sorgulanmıştır. Kırım kökenli işadamı Ahmet Veli Menger ise Almanların içeride geliştirmek istediği ilişkilerde aracı rolünü oynamıştır birçok kez. Üstelik Almanya bu insanlardan Türkiye içindeki faaliyetlerden ziyade Rusya Müslümanlarına yönelik ajitasyon ve ordu kurma çalışmalarında yararlanmak istemişti. Bu noktada Birinci Dünya Savaşı'nda kurulmuş Osmanlıların Kafkas-İslam ordusunun Nuri Paşa, Mürsel Bakü gibi kumandanlarıyla öncelikli iletişime geçilmesi dikkat çekicidir. Atsız gibi milliyetçi figürler ile yerli Nazi sempatizanları meselesi ise Alman stratejik hesapları açısından minör bir konuydu. Tabii konuya dair Türk polis istihbarat raporlarının incelenmesi yeni bilgileri ortaya çıkaracaktır. 1944 senesinde İnönücü hükümetin ülkedeki sosyalistlere ve komünistlere yönelik operasyonu ise ultra milliyetçi ve aşırı sağcı gruplara yapılana nispetle daha "derin" olmuştu. Bu süreçte gerçekleştirilen Mart 1944 tevkifatı, ilginç ifadelerle Nazi Almanyası'nın meşhur Ankara büyükelçisi Franz von Papen'in 18 Mart 1944 tarihli raporuna girmişti: "Komünist komplosu, başlangıçta sanılandan çok daha büyük boyutlara ulaşmaktadır. Yalnızca İstanbul’da yaklaşık iki yüz tutuklama gerçekleştirilmiştir; aynı durum Adana ve Trabzon için de geçerlidir. Haydarpaşa Lisesi'nden altı öğretmen tutuklandı; ayrıca üniversiteden aralarında tanınmış edebiyat profesörü Ziya Hilmi'nin de bulunduğu üç profesör ciddi şüphe altında. Bu faaliyetlerden özellikle Tıp Fakültesi öğrencilerinin etkilendiği anlaşılmaktadır. "Tan" gazetesinin yayın kurulundan üç üye tutuklandı. Sertel ve eşinin tutuklanması an meselesi. Birçok gizli matbaa düzeneği ve komünist içerikli eser ele geçirilmiştir. Neredeyse tüm bu faaliyetlerde Ermeniler öncü rol oynamaktadır." Bu belgede yazılan şeylerin birçoğunun doğruluğunun şüpheli olması bir yana, raporun sonundaki azınlıklara ilişkin abartılı ifade, Türkiye'de yıllarca politik yazında rastlanan bir algıyı da içinde barındırmaktadır. Geç Osmanlı döneminde sol gruplar içinde Ermeni ve Yahudi unsurların ağırlıklı bir yer tutması ve erken Cumhuriyet döneminde sayıca az olsalar da bir grup Ermeni ve Yahudi arasında sol eğilimlerin bulunuşu, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında azınlıklara duyulan "beşinci kol" kaygısıyla iç içe geçmiş; bunun sonucunda Türklerin sosyalist hareketin asıl taşıyıcıları olabileceği gerçeğine bazı kesimlerce bir süre alışılamamıştı. Bu algı kalıbı, kısa vadede işlevseldi: çünkü hem ilk nesil Cumhuriyet yöneticilerinin bir bölümünün "bölünmez millet" anlayışıyla hem de aşırı sağın ihanet söylemiyle sorunsuzca örtüşüyordu. Franz von Papen'in raporunda adını vermeden bahsettiği Ermeniler ise yüksek bir ihtimalle Ressam Jak İhmalyan, Hayk Açıkgöz, Kirkor Sarafyan, Aram Pehlivanyan ve Yetvart Özkasapyan'dı.
Yalçın Murgul tweet media
Türkçe
2
23
71
6.8K
Tuncay Yılmazer
Tuncay Yılmazer@gelibolu2015·
Paylaşım için teşekkürler. Belirttiğiniz derecelere ulaşmasalar da Nazilerin yükselişinde önemli rol aldıklarını düşündüğüm 3 ismi de ben ekleyeyim hocam. Curt Prüfer - 1DS da Türkiye'de Alman diplomat, Alman 300 nolu filoda Suriye Filistin'in cephesinde keşif görevinde 2DSda Alman Dışişlerinin Şark Departmanının başında 1DS Erzurum konsolosu Max Erwin von Schübner-Richter Birahane darbesindeki ölümüne kadar Hitler'in yakın dostu, Nasyonal Sosyalizmin kurucu ideologlarından Rudolp Höss (1DSda Teğmen) Filistin Cephesi - Alman Asya kolu 2DS Auschwitz Kamp Komutanı
Türkçe
1
1
7
428
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
OSMANLI CEPHELERİNDEN NAZİ ALMANYASI’NIN ÜST KADROLARINA I. Dünya Savaşı sırasında birçok Alman subay ve genç diplomat, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve İstanbul’da çeşitli görevlere atanmıştı. Bunlardan bazıları, Nazi Almanyası’nda üst düzey pozisyonlara yükselecekti. 1. Karl Dönitz Nazi Almanyası’nın son devlet başkanı olan ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nı da yapan Karl Dönitz, Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı’na girmesinde oynadığı rolle bilinen Midilli(Breslau) gemisinin subay kadrosundaydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Yeşilköy’de gözlem subaylığı yapmış; Tümgeneral Erich Weber’in kızı Ingeborg ile İstanbul’daki Alman Büyükelçiliği’nde evlenmişti. 2. Joachim von Ribbentrop Bu isimler arasında en tanınanlardan biri, 1938-1945 yılları arasında Reich Dışişleri Bakanlığı görevini yürüten ve özellikle Ribbentrop-Molotov Saldırmazlık Paktı ile ismi hafızalara kazınan Joachim von Ribbentrop’tur. Ribbentrop, 1918 yılında kurmay subay olarak İstanbul’a gönderilmişti. 3. Franz von Papen Ribbentrop'un İstanbul'daki dönem arkadaşlarından biri de Franz von Papen'di. Papen, 1917-1918 yıllarında Filistin Cephesi'nde Osmanlı ordusu bünyesinde görev yapmıştı. Weimar Cumhuriyeti döneminde Merkez Parti saflarından siyasete giren Papen, 1932'de Hindenburg tarafından Şansölye olarak atanmış; Nazilerle kurduğu işbirliği Hitler'in iktidara gelişini kolaylaştırmıştı. Ancak zamanla Nazilerle arası açılan Papen, 1939'da Ankara büyükelçiliğine atanmış ve 1944'e kadar bu görevde kalmıştı. 4. Konstantin von Neurath İstanbul’da görev yapmış tek Nazi Dışişleri Bakanı Ribbentrop değildi. 1932-1938 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı görevini yürüten ve II. Dünya Savaşı sonrası Nürnberg Mahkemeleri’nde savaş suçlarından yargılanan Konstantin von Neurath da 1914-1916 yıllarında İstanbul’da diplomatik görevli olarak bulunmuştu. 5. Oskar von Niedermayer Osmanlı İmparatorluğu’nda görev alıp, daha sonra Nazi Almanyası’nda da çeşitli roller üstlenen isimler arasında belki de en ilginç olanı Oskar von Niedermayer’dir. Niedermayer, Erlangen Üniversitesi’nde eğitim gördüğü sırada Rusça, Türkçe, Arapça ve Farsça öğrenmişti. 1915’te Afganistan’a, Mihver yanlısı bir isyan çıkartmak için giden Niedermayer başarılı olamamış ve bunun üzerine 1916’da Osmanlı topraklarına gelerek General von der Goltz’un emrine girmişti. Niedermayer, 1940’larda Hitler’in de isteğiyle Rusya’daki Türk halkları, Kafkasyalılar ve Gürcülerden oluşan Doğu lejyonları (Ostlegionen) kurma çalışmalarında önemli roller üstlenecekti. Burada, Hitler'den hoşlanmasa da Hans von Seeckt için bir parantez açmak gerekir. 1917'de Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı'na atanan ve pek çok Alman generalinin aksine İttihatçı subay kadrosuna olumlu yaklaşan Seeckt, savaşın ardından Alman ordusunu yeniden yapılandırarak Nazi Almanyası'nın ordusu Wehrmacht'ın temellerini atmıştı. Seeckt’in 1936’da düzenlenen cenaze törenine Hitler de katılmıştı.
Yalçın Murgul tweet media
Türkçe
2
1
13
1.5K
Leman Deniz
Leman Deniz@Dnzgibisi·
@NMurgul Tamamen duygusal olduğunu düşünüyorum hocam!
Türkçe
1
0
1
712
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
KRAL CHARLES VE İSLAM Kral III. Charles bir Mevlana Celaleddin-i Rumi hayranıdır; bu sebeple Konya’yı ve Mevlana Türbesi’nini 1992 ve 2007’de olmak üzere iki kez ziyaret etmişti. 2007’deki ziyaretinde yaptığı konuşmadaki şu sözleri gayet ilginçti: “Dışsal ve maddi dünyayı tek gerçeklik olarak gören modern sanayileşmiş dünya görüşü, çoğu zaman "parçayı" "bütün" olarak kabul eder. Ancak bunu yaparak, sadece bütünü tahrif etmekle kalmaz, aynı zamanda parçayı da küçümser...” Tabii Charles’ın İslam’la ve İslami topluluklarla ilişkileri 1970’lere kadar uzanıyordu. 1976’da Londra’da Körfez ülkelerinin sponsorluğu ve Kraliçe II. Elizabeth’in himayesinde World of Islam Festivali düzenlenmiş; İngiltere İslam ülkelerine olan alakasını yeni bir boyuta taşımıştı. Bundan 30 yıl sonra 2006’da bu sefer Prens Charles’ın himayesinde İslam Kültürleri Festivali düzenlenmişti. Prens Charles; İngiltere’de İslami düşünceyi de içeren çeşitli sahalarda çalışmalar yapan, Seyyid Hüseyin Nasr gibi isimlere konferanslar verdiren Temenos Akademi’nin 1990’lardan itibaren en önemli destekçilerinden biri olmuştu. 1993’te ise İslami ve Geleneksel Görsel Sanatlar Programı, Prens Charles’ın vakfının çatısı altına girecekti. Charles’ın İslam’a ilgisinin en belirginleştiği ve yankı uyandırdığı olay ise 1993’te Oxford İslami Araştırmalar Merkezi’nde yaptığı “Batı ve İslam” başlıklı konuşmasıydı. Prens Charles bu konuşmasında, modern dünyanın "maddeci" yapısının getirdiği boşluğu İslam'ın manevi değerlerinin doldurabileceğini ve doğayla olan bağın yeniden kurulmasında İslami öğretilerin de rehberlik edebileceğini söylemişti. Doğal olarak bu konuşma büyük bir ilgiyle karşılanmış ve 1990’lı yıllar boyunca Charles’ın Birleşik Krallık’taki Müslüman toplumlarla olan teması daha da sıkılaşmıştı. Bunun neticesibde ona Halife Charles, Arabistanlı Charles gibi lakaplar takılmış, Charles’ın gizlice İslam’a geçtiğine dair dedikodular ortaya çıkmıştı. Böylece Neil Armstrong ve Kaptan Cousteau gibi isimlerin ardından, Prens Charles da İslam dünyasındaki “Müslümanlığa geçmiş ünlüler” temalı şehir efsanesi kültürünün bir parçası haline gelmişti. Charles’ın İslam’a geçtiğine dair iddiaları ilginç bir biçimde İngiliz basınında da ilgi gören kişi Şeyh Nazım Kıbrısi olacaktı. Kıbrıs’ta ciddi bir nüfuzu bulunan Şeyh Nâzım’ın 1980’lerde perde arkasında Türkiye’yi yöneten ellerden biri olduğu dahi iddia edilmiş; ancak 1990’larda Türk basınında daha ziyade tuhaf sözleriyle kendine yer bulmuştu. Fazıl Küçük, Şeyh Nazım’ın İngiliz ajanı olduğu yönünde rapor hazırlatmış; Türkiye’de ise 1990’larda gazeteci Yıldırım Çavlı, Şeyh Nazım’ın İngilizlerle ilişkisi üzerinde durmuştu. Prens Charles, İngiltere’deki İslami cemaatlerle regüler olarak görüşmekteydi ve bu yüzden hem Kıbrıs’ta hem de İngiltere’de cemaati bulunan Şeyh Nazım ile görüşmüş olması olasıydı. 2000’den sonra Charles’ın İngiltere’deki İslami okul ve dernek ziyaretleri, Pakistan’da çok faal olan Cemaat-i İslami hareketinin temsilcileriyle görüşmeleri ve Körfez ülkelerine ilgisi daha yoğun bir hale gelecekti. 2010’daki Polonya gezisi sırasında ise Kruszyniany’deki Tatar Camii’ni ziyaret etmesi gözlerden kaçmamıştı. Onun İslam’la olan bu özel ilişkisi, Türkiye üzerine çalışmalarıyla da bilinen Orta Doğu uzmanı Daniel Pipes’ın takibine girmişti; bu yüzden Pipes, 2003 yılından bu yana kendi blogunda Charles’ın İslam dünyası ve Müslüman topluluklarla olan temaslarını kronolojik bir dökümle kayıt altına almayı sürdürmektedir. Charles'ın İslam sanatı ve felsefesine yönelik ilgisi elbetteki bu özel ilginin geri planında yatan etkenlerdendi; ancak bu ilgi devletin genel eğilimlerinden bağımsız değildi. 1973 Petrol Krizi’nden sonra Körfez ülkelerinin zenginleşmesi ve Malezya gibi İslam ülkelerinde dramatik bir ekonomik büyümenin yaşanması İngiltere’nin bu coğrafyaya ilgisini canlandırmıştı. Charles'ın 1990'lardan beri vurguladığı "ılımlı İslam" ve "dinlerarası diyalog" gibi kavramlar tam da Batı’nın yeni dönemde İslam ülkelerinde öngördüğü tasarımla uyuşuyordu. Prens Charles, annesi Elizabeth’ten farklı olarak birçok alanda aktif, entelektüel ve müdahil bir profil çizmiş; kendisini İngiltere’nin politik prestijini restore edecek ve küresel imajını güçlendirecek bir figür olarak tasarlamıştı; onun İslam dünyasına ilgisi de bu yaklaşımın bir uzantısıydı. Ancak II. Elizabeth’in alışılagelmişin dışında uzun süren hükümdarlığı, Charles'ın tahta geçişinin yaratacağı muhtemel etkiyi zayıflatacaktı.
Yalçın Murgul tweet media
Türkçe
4
4
21
6.9K
Yalçın Murgul
Yalçın Murgul@NMurgul·
Film, siyahlara çok az yer verdiği gerekçesiyle ABD'li siyah sinemacılar tarafından yerilmiş, meşhur yönetmen Spike Lee "Hollywood'da David Griffith'in Birth of A Nation(Bir Ulus Doğuyor) filminden bu yana pek bir şey değişmemiş" demişti. Filmin sonunda Mel Gibson'ın Fransız subaya söylediği "bonne chance" sözü sinemadaki Türk izleyiciler tarafından "bol şans" olarak algılanmış ve bazı seyirciler birbirine "Türkçe mi konuştu o" sorusunu yöneltmişti. Fransızların Amerikalılara yardımı bu dönemde birçok konuda anahtar rol oynasa da, maddi yardım tahmin edilenden çok daha büyük bir maliyet yüklemiş ve oluşan ağır borç yükü beklenmedik bir biçimde Fransız Devrimi'nin tetikleyicilerinden olmuştu.
Türkçe
0
0
6
880
Histoire de l'Empire Ottoman
Histoire de l'Empire Ottoman@storiaottomana·
Dün akşamki Beyaz Saray devlet yemeğinde Kral Charles’ın “Eğer biz olmasaydık Fransızca konuşuyor olurdunuz” esprisiyle Donald Trump’a tarihi bir gönderme yapması, tam da 250. yıl kutlamalarının ortasında Amerikan bağımsızlık hikâyesini yeniden gündeme getirdi. Charles ve Trump’ın birbirlerini iğneleyen konuşmaları kamuoyunu meşgul ederken, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nı konu alan, aynı zamanda müthiş bir propaganda filmi olan The Patriot’u izlemesini herkese tavsiye ederim. Bir propaganda filmi ancak sinematik açıdan oldukça başarılı. Üstelik, dönemin Amerika’sını çok iyi yansıtıyor. Çiftlik evleri, milislerin o hırpani ama ateşli hali, İngiliz işgalinin yarattığı kaos vs. Tarihi gerçeklik ne kadar esnetilmiş olsa da izlemesi keyifli.
Türkçe
5
17
319
36.6K