
Rafi
385 posts

Rafi
@Rafi0180
İlim,amel,ihlas,sahih menhec... Evli..






🔴 İsmail Hünerlice (Mahmut Ustaosmanoğlu için): Ruhaniyetinin tasarrufu maddisinden fazla. İşte onun ruhaniyetiyle biz buradayız.





Sifil’in Hanbeliler Hakkındaki Yalanları (II) Sifil ve benzerlerinin Hanbeliliğe ya da Selefiliğe reddiye (!) adı altında izledikleri yöntem, bu fırkanın itikad esaslarını doğru ve objektif bir şekilde anlayıp belirledikten sonra bu esasları tek tek ele alarak ilmi açıdan çürütmek değil, İslam tarihindeki tüm fırkalarda müşahede edilen ihtilaflara dair herkes tarafından bilinen bilgileri (sanki herkesten gizlenen ama kendilerinin açığa çıkardığı çok matah bilgilermiş gibi) zikrederek, bilgi sahibi olmayan dinleyicinin zihnini manipüle etmeye çalışmaktan ibarettir. Misalen bir Selefi, Eşarilerin ya da Maturidilerin inanç esaslarını anlamadan ve bunlara ilmi esaslara dayanan cevaplar vermeden - Önce Eşari ve Bakillani’nin eserlerini, sonra Cuveyni ve talebesi Gazali’nin eserlerini, sonra da Fahru’r Razi ve ondan sonra gelen Eşarilerin eserlerini ortaya koysa, bunların birçok meselede ihtilaf edip kendilerinden önceki Eşarilere reddiye verdiğini zikretse - Ya da Maturidiler ile Eşarilerin ihtilaflarını zikretse, hatta bunlardan birbirlerini tebdi ya da tekfir edenler olduğunu ortaya koysa Aklı başında bir Eşari ya da Maturidi’nin ona vereceği cevap şu olacaktır: “Sen bu sözlerinle ne bizim inanç asıllarımızı nakzettin, ne de iddialarımıza cevap vermiş oldun. Sadece herkesin bildiği ihtilaf haberlerini zikrettin.” İşte Sifil’in yaptığı bunun aynısıdır ve bu durumda Selefiler de tıpkı yukarıdaki Eşari ve Maturidi gibi cevap vermektedir. Yapılanın ilmi reddiye değil de dedikodu ile yapılan bir manipülasyon çalışması olduğu anlaşıldıktan sonra, Sifil’in hezeyanlarının ve söylediği yalanların anlaşılması adına sırasıyla şunlara değinmek gerekir: - Hanbelilerin kendi içlerindeki temel ihtilaflar - Geçmiş kelamcıların Hanbelileri tan etmedeki yöntem farklılıkları - Sifil’in cehaleti sebebiyle Sünni Hanbeli (!) olarak zikrettiği alimlerin hakikatte Sifil’e göre Mücessime olduğu, bu alimlerin itikadına göre de Sifil’in sapkın ve bidatçı olduğu 1- Geçmiş Hanbeliler kendi içlerinde iki temel gruba ayrılmaktadır: Birinci grup: Bunlar Ebu’l Hasen et-Temimi, oğlu Ebu’l Fadl et-Temimi, torun Ebu Muhammed Rızkullah et-Temimi, Kadı Ebu Yala, İbn Akil, İbnu’z Zağuni ve İbnu’l Cevzi gibi sıfatlar hususunda temellerini manayı tafvid üzerine kuran alimlerdir. Bu gruptaki alimlerin kendi içlerinde birçok ihtilafları olsa da, içlerinden kimi daha katı tafvidci, kimi daha tevile meyyal olsa da, hatta yer yer birbirlerini teşbihe kaymakla suçlayan ifadeleri olsa da ittifak ettikleri üç mesele vardır. 1- Allah harf ve ses ile konuşur. Mushafta okumakta olduğumuz harflerden müteşekkil olan Kur’an lafızları Allah’ın kelamının hikayesi ya da ibaresi değil, bizzat kendisidir. Eşari kelamcılara göre tecsim ve akılsızlık olan bu görüş, erken dönemden itibaren onlar ile Hanbeliler arasındaki tebdi ve tekfirin üzerinde döndüğü en büyük iki meseleden biridir. 2- Allah ne Cehmiyye’nin dediği gibi “Her yerde”, ne sonraki Eşarilerin dediği gibi “Ne alemin içinde, ne de dışında” değildir. Bilakis Allah arşın üzerindedir, alemin dışındadır ve mahlukatı zatının haricinde/dışında yaratmıştır. Bu görüş de Eşarilere göre teşbih ile tecsimi gerektirir ve tebdi ile tekfirin üzerinde döndüğü en büyük iki meseleden diğeridir. 3- Allah’ın zatı ile belirli bir zamanda, kudreti ve meşiyeti ile fiil işlemesi (ihtiyari sıfatlar) mümkün değildir, muhaldir. Dolayısıyla Allah’ın dilediği zaman kudreti ve meşiyeti ile konuştuğu ya da zatıyla başka fiiller işlediği söylenemez. Bu gruptaki alimlerin, sıfatlara dair esaslarını manayı tafvid üzerine kurmalarının sebebi de bu görüştür. (Hanbelilerin tafvidi ile Eşarilerin tafvidi arasındaki farkları anlamak için müracaat ediniz: تقويض التفويض مجمل مقالات الحنابلة في الصفات) Bu görüşün anlaşılması için şu örneği verebiliriz: Bu görüşe göre Allah, Musa Tur dağına çıktığı zaman onunla konuşmamıştır. Bilakis Allah, ezelde kendisinden başka hiçbir şey yokken (kelamının muhatabını bile yaratmamışken, kendi kendine) harf ve ses ile konuşarak “Ey Musa…Ben senin Rabbinim.” buyurmuştur. Sonra alemi ve Musa’yı yaratmış, sonra onu Tur dağına çıkarmış, sonra da ezelde harf ve ses ile konuştuğu “Ey Musa…Ben senin Rabbinim.” kelamını ona işittirmiştir. Bu gruptaki alimlerin Ahmed’in meşhur “Allah dilediğinde konuşur.” kavlini “Allah dilediğinde kelamını işittirir.” manasına hamletmelerinin sebebi budur. Örneğini verdiğimiz bu görüş (ihtiyari sıfatların inkarı) asıl itibari ile Kullabiye’den alınmış ve Ahmed’den icma ile sabit olan Allah’ın ses ve harf ile konuştuğu görüşüyle birleştirilmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Akabinde mütekaddim Eşarilerden Bakillani ile yakınlığı bulunan Ebu’l Hasen et-Temimi ile mezhep içinde hareket kazanmış, hocası İbn Hamid’e muhalefet eden Kadı Ebu Yala’nın desteğiyle yaygınlaşmıştır. Bunlara ziyadeten bu gruptaki alimlerin içinde bazı sıfatların tevil edileceğine dair farklı görüşler savunanlar da (İbn Akil ve İbnu’l Cevzi gibi) olmuştur. İkinci grup: Ebu Bekr el-Hallal, İbn Mende ve ailesi, İbn Hamid, İbn Batta ve Ebu İsmail el-Herevi gibi sıfatlar hususunda manayı hakiki olarak ispat yolunu seçen Hanbelilerin cumhurunu oluşturan alimlerdir. Bu gruptaki alimler, “Allah’ın harf ve ses ile konuşması” ve “Allah’ın alemin dışında olması” meselesinde birinci gruptaki alimler ile ittifak halindedir. Bu alimlerin birinci gruptakilerle ihtilafları ise genellikle ittifak ettikleri görüşlere bağlı olan “Allah arş üzerinde ise arşa temas ediyor mu?”, “Allah’ın nüzulü intikal midir?” gibi alt meselelerdedir. Bununla beraber onların birinci gruptaki alimlere en büyük muhalefeti, Allah’ın dilediği zaman kudreti ve meşiyeti ile fiil işlediğini (ihtiyari sıfatları) ispat etmeleridir. Bu sebeple onlara göre Allah Musa’ya ezelde iken harf ve ses ile konuştuğu kelamını işittirmemiştir. Bilakis onunla Tur dağına çıktığında konuşmuştur ve Musa Allah’ın o esnada konuştuğu harf ve ses ile olan kelamını işitmiştir. Buna benzer şekilde Allah’ın belli bir zamanda işlediği fiillerden olan her gece yeryüzü semasına inmesinde, kıyamet günü ayağını cehenneme koymasında ve kullarıyla konuşacak olmasında bu alimlere göre herhangi bir işkal yoktur. İşte bu yüzden Eşari kelamcıların indinde ikinci gruptaki Hanbeliler, birinci gruptaki Hanbelilerden daha şerlidirler ve tecsim/teşbihte daha aşırıdırlar. Zikrettiğimiz ihtilafı İbn Hacer el-Askalani “Fethu’l Bari” (13/493) eserinde şöyle özetlemiştir: “Ahmed bin Hanbel’in ashabı bu konuda iki görüşe ayrılmıştır. Onlardan bir kısmı, kelamın Allah’ın zatının lazımı olduğunu, (Allah’ın kendisi ile konuştuğu) harflerin ve seslerin ardışık (peşi sıra gelen) değil, mukterin olduğunu ve Allah’ın kelamını Allah’ın dilediği kimsenin işitebileceğini söylemiştir. Onların (Hanbelilerin) çoğunluğu ise (ihtiyari sıfatları ispat ederek) şöyle demiştir: Allah dilediği zaman konuşandır. Allah Musa’ya konuştuğu zaman nida etmişti. Bundan önce Musa’ya nida etmiş değildi.” Buraya kadar zikredilenler anlaşıldığı taktirde birinci ve ikinci grubun oluşturduğu Hanbeli mezhebine mensup tüm alimlerin, icma ettikleri iki görüş sebebiyle Eşari kelamcılara göre “Mücessime” - “Müşebbihe” olduğu anlaşılmış olacaktır. 2- Kelamcıların geçmişten bu yana içinde debelenip durdukları, ayakları yere basan bir çözüm bulamadıkları, Ahmed bin Hanbel’i külliyen inkar etmedikçe de bulamayacakları “Hanbeli Mezhebi” sorununa karşı iki çıkış yolu izlemiştir: Birincisi: Fahru’r Razi ve benzerlerinin tutumu Bunlar Hanbeli mezhebine mensup alimlerin hepsini “Hanbeliler…” lafzını kullanarak teşbih ve tecsime, Haşeviyye ve Kerramiyye fırkalarına nispet etmekten, yer yer aleyhlerinde hakaret etmekten çekinmezler. Bununla birlikte safsata yoluyla İmam Ahmed’i bu görüşlerden tenzih ederler. Aslında bu tutum itikaden kendi içinde tutarlıdır. Zira bir Hanbeli ister yukarıda zikrettiğimiz birinci gruba, ister ikinci gruba müntesip olsun, gerçekten de kelamcılara göre teşbih ve tecsim görüşündedir. Bununla birlikte Hanbeli mezhebine müntesip herkesin Mücessime ve Müşebbihe olup da mezhebin kurucusu olan Ahmed’in bundan tenzih edilmesi, “Alice Harikalar Diyarında” hikayesini mumla aratacak seviyede bir hikayedir. Zira Ahmed bin Hanbel’in yalan üzere birleşmesi mümkün olmayan yüzlerce talebesinin icma ederek teşbih ve tecsim itikadını talebelik yaptıkları şeyhlerine nispet etmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir yöntem doğru olsaydı, aynı yöntem ile Kur’an ve hadislerin de iptal edilmesi mümkün olurdu. Bu tutumun başını çekenlerden Fahru’r Razi “İtikadatu Firaki’l Muslimin ve’l Muşrikin” (66) eserinde şöyle demiştir: "Mutezile'den bir grup İmam Ahmed bin Hanbel, İshak bin Rahaveyh ve Yahya bin Main’e teşbih nispet etmektedirler. Bu ise hatadır. Zira onlar itikadlarında teşbih ve tatilden münezzehtir. Ancak onlar müteşabihat hakkında konuşmazlar, bunun aksine ‘İman ettik, tasdik ettik.’ derlerdi. Bununla birlikte yüce Allah’ın benzeri olmadığına ve O'nun misli bir şeyin bulunmadığına kesin olarak inanırlardı. Bu inancın teşbihten oldukça uzak olduğu malumdur.” Aynı Razi tefsirinde (27/612) şöyle demiştir: “Ümmet Yüce Allah’ın mütekellim olduğu hususunda icma etmiştir. Eşari ve takipçileri dışındakiler, şu işitilen harflerin ve müellef seslerin Allah’ın kelamı olduğu hususunda görüş birliğindedir. Buna karşılık Eşari ve takipçileri Yüce Allah’ın kelamının, bu harfler ve sesler ile ifade edilen kadim bir sıfat olduğunu iddia ettiler. Birinci gruba gelince -ki onlar Yüce Allah’ın kelamının şu harfler ve kelimeler olduğunu söyleyenlerdir.- iki gruba ayrılmıştır: Bunlardan birincisi, (Kur’an’ın lafızlarında yer alan) bu harflerin kıdemini savunan Hanbelilerdir. Bunlar akıllılar zümresinden sayılmayacak kadar aşağı seviyededirler…” Yine aynı eserinde (14/353) şöyle demiştir: “Hanbeliler ve Haşeviyye, harflerden ve seslerden oluşan kelamın (Kur’an lafızlarının) kadim olduğunu iddia etmiştir. Bu, akıllı kimsenin dönüp de bakmayacağı derecede aşağı bir görüştür.” Yine Metalibu’l Aliye (2/13-57) Hanbelilerin hepsini tecsim ve teşbihe nispet etmiştir. Razi’nin bu tutumunu devam ettirenlerden İbnu’l Hafid et-Taftazani “ed-Durru’n Nadid” (156) eserinde şöyle demiştir: “Tarihten anlaşılan şudur ki, zahid imam Ahmed bin Hanbel, Allah’ın kelamının harf ve sesten oluştuğunu da, O’nun bir cihette bulunduğunu da söylememiştir. Allah’ın kelamının sesler cinsinden kadim olduğunu söyleyen Hanbeliler, onun (Ahmed’in) tabiileri değil, başka bir topluluktur.” Buna benzer tutum sergileyenlerden biri de Malikilerden Fakihani’dir. Abdulğani el-Makdisi’nin “Umdetu’l Ahkam” eserine yazdığı “Riyadu’l Efham” (5/517) isimli şerhinde, selam verilmesi caiz olmayan kimselere değinirken Haşeviyye’yi zikretmiş ve İmam Ahmed bin Hanbel haricinde Haşevilikten selamette kalan bir Hanbeli olmadığını söylemiştir. Fakihani’nin bu sözleri, Allah’ın harf ve sesle konuştuğunu, O'nun arşın üstünde olduğunu söyleyen ve Eşarilerle mücadele eden bir Mücessime (!) olduğu için diyar diyar sürülen Abdulğani el-Makdisi’nin eserinin şerhinde söylemiş olması oldukça ironiktir. İkincisi: İbn Hacer el-Heytemi ve benzerlerinin tutumu Bunlar Hanbeli mezhebine mensup alimlerin hepsini teşbih ve tecsim ile suçlamaya cesaret edemezler. Bir iki isim haricinde hemen hemen hepsini teşbih ile suçlarlar ve mezhebin hakikatte kendilerine muvafık olduğunu iddia ederler. Bunu yaparken de genellikle (hakikatte kendilerine göre Mücessime olan) İbnu’l Cevzi’yi öne sürerler. Bu tutum birinci tutuma nazaran daha kötüdür. Zira birinci gruptaki alimler tüm Hanbelilerin icma ettikleri görüşler sebebiyle Müşebbihe (!) olduğunun bilincindedir. İbn Hacer el-Heytemi ve benzerleri ise Hanbeli mezhebine dair ileri seviyede cahil oldukları için, bu mezhebin en basit kitaplarında bile yazan icma edilmiş meselelerden habersizlerdir. Cehaletleriyle birlikte Hanbeli mezhebini kökten silemeyecekleri için kendilerine tutunacak bir dal aramışlar, 597'de vefat eden İbnu’l Cevzi’yi bulmuşlardır. İbnu’l Cevzi’nin bütün eserlerinden cahil oldukları için de onun “Defu Şubheti’t Teşbih” eserindeki bazı sıfatlara dair sözlerinden, onun kendi itikadlarına göre tecsim ve teşbihten selamette olduğunu zannetmişlerdir. İbn Hacer el-Heytemi “el-Feteva’l Hadisiyye” (144-145) eserinde Hanbelilerin itikadının Ahmed bin Hanbel’in itikadı olup olmadığına dair kendisine sorulan soruya şöyle cevap vermiştir: “Sünnet imamı Ahmed bin Hanbel’in akidesi Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in akidesine muvafıktır… Bu büyük müçtehid imamın mezhebine mensup cahillerin arasında meşhur olan, onun cihet ya da benzeri şeylere kail olduğu iddiası yalandır, bühtandır, onun üzerine atılmış bir iftiradır…” Sonrasında İbnu’l Cevzi’nin İmam Ahmed’in bu iddialardan beri olduğunu beyan ettiğini söylemiştir. Görüldüğü üzere Sifil’in izlediği yöntem de İbn Hacer el-Heytemi’nin yöntemiyle aynıdır. İnşaAllah üçüncü ve son bölümde Sifil’in Sunni Hanbeli olarak isimlendirdiği Temimi ailesinden Ebu’l Fadl ve Ebu Muhammed, İbn Akil, İbnu’l Cevzi ve İbn Hamdan’ın eserlerinden nakiller yaparak, bu alimlerin Sifil’e göre Müşebbihe ve Mücessime olduğuna, bu alimlere göre de Sifil’in sapkın ve bidatçı olduğuna uzun uzadıya değineceğim.



Gençler dinizi güzel ögrenip yaşarken para kazanmanın yollarınada bakın paranız olmazsa kendi arladaşlar için de bile garip kalırsın izetin paran kadar olur bunu yaşayarak ögrenme yaşamışların nasihatiyle ögren benim gördüğüm öyleydi yoksa ben paralı kardeşlere ayarı veriyordum

















