Rafi

385 posts

Rafi banner
Rafi

Rafi

@Rafi0180

İlim,amel,ihlas,sahih menhec... Evli..

Adana, Türkiye Katılım Temmuz 2023
268 Takip Edilen44 Takipçiler
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@elmuhezzeb Durum aynen dediğin gibi Seyda. İbni Teymiyye ye gitmeyin bana gelin demek bu
Türkçe
0
0
0
144
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@elmuhezzeb Aynen Seyda sanki avam olan bizlerin üzerine her meselede keskin bir kaanate varma zorunluluğu varmış gibi
Türkçe
0
0
1
20
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@kuteyyib_ Tmm abi güzel burda bir sorun yok. Peki aşırı olan bir sofi ilahi vasıflar veya rububiyetten bir cüz vererek bir şeyhe istiğase yapsa ama yine de rab ve ilah ismini vermese yine büyük şirk olur mu senin düşüncene göre
Türkçe
1
0
0
30
Kuteyyib
Kuteyyib@kuteyyib_·
Yok abi, mesele illa adını koymak veya isimlendirmek değil. Ben diyorum ki; ortada itikadi bir problem olmadan şirk olmaz. Mesela Adiyy bin Hâtim kıssasını düşün. Adiyy, "Biz onlara ibadet etmiyorduk ki" diyor. Ama orada itikadi bir sorun var: O da haram kılınan bir şeyi helal olarak kabul etmek ve buna inanmak. Şöyle düşün: Bir kişi Kur'an'da zinanın apaçık haram olduğunu biliyor. Buna rağmen aliminin kalkıp Allah'a iftira ederek zinaya "helal" demesini görüyor ve "Benim alimim ne diyorsa doğrudur; o helal diyorsa helaldir" diye inanıyor. İşte bu durum, tıpkı Hristiyanlarda olduğu gibi, Allah'tan bağımsız hükümler konulabileceğine inanmak ve buna onay vermektir. Kişi buna "ben ibadet ediyorum" demese de, o alime "Rab" demese de bu düpedüz şirktir. Yani bizim asıl itirazımız şu: İşin içinde böyle bir itikat, böyle bir inanç boyutu olmadan şirk gerçekleşmez.
Türkçe
1
1
3
77
Kuteyyib
Kuteyyib@kuteyyib_·
MUARIZLARIN DİKKATİNE Bir kişinin, "Filanca varlık ibadete layıktır. Ona da ibadet etmem meşrudur. İbadette Allah'a denktir," dese, bu sözüyle müşriktir. Sonra, "Ben o ibadet ettiğim varlığı yaratıcı, rızık verici, mülkte ortak görmüyorum," demesi, HİÇBİR ŞEY İFADE ETMEZ. Peki, İbn Kayyım'dan aktarılan, "Müşrik ancak bir fayda umduğu için ilahına yönelir," kavlini nasıl anlamamız gerekiyor? Yukarıda RUBUBİYET vermiyor gibi görünen bu kişilerin Allah tasavvuru eksiktir. Onlara göre Allah'a, ibadet ettiği ortağı olmadan ulaşılamaz. Allah'ın ancak o ortağa yapılan ibadet neticesinde haberi olur. Çünkü "Koca şirket patronunun benim gibi stajyerden nasıl haberi olsun?" şeklinde inanmıştır. Yani bizim ifade ettiğimiz rububiyet kavramının içine; her şeye gücü yeten, hiçbir yardımcıya ihtiyacı olmayan, her şeyden haberdar olan, kendisinden başkasına ibadet edilmesine izin vermeyen bir Rab tasavvuru girmedikçe bu rububiyet geçerli değildir.Aksi halde mahlukata denk olan,aciz bir Rab tasavvuru olur ki bu apaçık şirktir. ÖZETLE :Müşrik Allahtan başkasına Rububi sıfatları verebilir ya da Allaha hakkıyla Rububiyet sıfatları vermeyebilir.İkisinin sonucuda şirktir.
Türkçe
2
1
6
1.3K
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@Muleyde Hocam bunlara sorsan selefiler ümmeti bölüp parçalıyor.
Türkçe
1
0
1
44
Ahmet Ateş (أحمد)
Ahmet Ateş (أحمد)@Muleyde·
Ümmetin gündemine bak… Bir yanda akan kanlar, parçalanan şehirler ve ümmetin çocuklarının ateist,deist olması. Bir de bunların gündemine bak. Umurlarında bile değil, tek dertleri insanların Şeyhlerini putlaştırması. Arada 2 3 kerhane’ye davete gidince bunlardan iyisi olmuyor.
Mahfil@mahfildijital

🔴 İsmail Hünerlice (Mahmut Ustaosmanoğlu için): Ruhaniyetinin tasarrufu maddisinden fazla. İşte onun ruhaniyetiyle biz buradayız.

Türkçe
1
2
32
1.5K
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@HamzaBroniResmi Allah razı olsun hocam. Şu mecra da kendini ilme nisbet eden insanlardan pek alışık olmadığımız bir özeleştiri.
Türkçe
0
0
3
302
Hamza Broni
Hamza Broni@HamzaBroniResmi·
Şu durumu açıklamayı bir borç bilirim: Zamanında Şeyh Süleyman el-Ulvan vb alimlerimizin tercümelerini yaptık. İlk hacimli eserini tercüme etmek de bana nasip oldu. Hala hepsini sever elimden geldiğince istifade etmeye çalışırım. Çokça videosunu da tercüme ettik. Ancak bugün geri dönüp baktığımda farkediyorumki genelde gençlik hamasetime hangi sözleri uygunsa onları paylaşmışım. Şeyhi tüm sözleri üzerinden değerlendirip doğru bir usül ile ilerlememişim. Bir alim tüm sözleri üzerinden değerlendirilip bir yere oturtulmalı. Aksi taktirde Kur’an’dan işine geleni alıp gerisini bırakanlar gibi oluruz. Geçmişte yaptığım hatayı bugün başkalarının yaptığını görünce daha da iyi kavrıyorum. Şeyhin bir sözü önüme düşüyor. Sözün ima ettiği anlam da paylaşanın amacı da belli ama ben biliyorum ki Şeyh orada mutlak konuşmuş. Çünkü başka yerde onu kayıtlayan başka sözleri var. Velhasıl okumaları daha da derinleştirmek lazım. Sükunet ve vakar ilmin gerekliliklerindendir. Bu sözlerimden Şeyhleri sözlerine artık katılmadığım çıkartılmasın. Sadece bazı kayıtlar varsa bunları da es geçmemek lazım diyorum. Veya muhaliflerimiz bu itirafımızdan nemalanmaya çalışmasın. Bu vb hataları çoğu zaten aktif olarak işliyor. Velhamdulillah.
Türkçe
7
5
72
7.2K
Çetin Çetinkaya
Çetin Çetinkaya@cetin_cetinkay·
Bizi sağ salim ulaştıran Allah’a hamd olsun.
Çetin Çetinkaya tweet media
Türkçe
5
0
50
2.3K
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@el_Huzai Allah razı olsun. İbnul Cevzi bölümünü de iple çekiyoruz .
Türkçe
0
0
1
187
Ebu Abdullah el-Huzaî
Ebu Abdullah el-Huzaî@el_Huzai·
Sifil’in Hanbeliler Hakkındaki Yalanları (III) -İbn Akil bölümü- Sifil’in “Sünni Hanbeli”, “Hanbeli Mezhebini Doğru Nakleden” olarak lanse ettiği alimlerden biri de İbn Akil'dir. Daha önceki yazımızda Hanbelilerin “Allah’ın harf ve ses ile konuştuğu” ve “Allah’ın arşın üzerinde, alemin dışında olduğu” hususunda icma ettiklerine, bununla birlikte kendi içlerinde sıfatlar hususunda temellerini manayı tafvid ve manayı ispat üzerine kuranlar olarak iki gruba ayrıldığına, bunların aralarındaki en temel ihtilafın ise ihtiyari sıfatların ispatı olduğuna değinmiştik. İnşaAllah bu yazımızda sıfatlar hususunda temelini tafvid üzerine kuran, yer yer bazı sıfatların teviline kayan, hatta bazı meselelerde hocası Rızkullah et-Temimi’nin izinden giderek İbn Hamid gibi Hanbeli büyüklerini nuzulün intikal, istivanın da temas ile olduğunu söyledikleri için şiddetli şekilde eleştiren, usulde Mutezile’ye muvafakat etmesi sebebiyle Hanbeliler tarafından tevbeye davet edilen, Hanbeliler içinde itikaden Eşarilere en çok yakınlık gösteren iki isimden biri olan İbn Akil’in bile Sifil’in itikadına göre Mücessime ve Müşebbihe olmaktan kurtulamadığına, Sifil’in ve takipçisi olduğu alimlerin de İbn Akil’e göre sapık, bidatçı, Kur’an’ı tekzib eden Mutezile kırmaları olduğuna, ancak Sifil’in Hanbelilerin icma ettiği en basit meselelerden bile cahil olması sebebiyle bunun farkında olmadığına değineceğiz. İbn Akil'in bütün eserleri yukarıda zikrettiğimiz görüşleri ile dolu iken, yazıyı uzatmamak adına yalnızca iki meşhur eserinden kısa nakillerde bulunacağız. Bunların birincisi “Meseletu’l Kur’an”, ikincisi ise “el-İrşad fi’l İtikad” isimli eseridir. (Eserlerin tamamını okumak isteyenler için; Meseletu’l Kur’an: ideology.univeyes.net/academy/doctri… el-İrşad: ia800309.us.archive.org/27/items/alisa…) - Meseletu’l Kuran - İbn Akil, Eşarilere reddiye mahiyetinde yazdığı bu eserinde Hanbeli mezhebine göre Allah’ın ses ve harf ile konuştuğunu müdafaa etmiş, Buna muhalefet eden Eşarilerin görüşlerinin - Küfür, dalalet, sapkınlık - Kur’an’ı tekzib - Fukahanın ve lügatçıların icmasına muhalefet olduğunu söylemiş - Müslümanların Eşarilerin bidatlarından, sapkınlıklarından, fasit sözlerinden ve itikadlarından sakınmasını gerektiğini ifade etmiş - Onları defalarca kez “Mutezile’nin görüşünü hile ile Müslümanlara yutturmaya çalışan” - “Dalalet, Sapıklık ve Bidat Ehli” olarak isimlendirmiştir. “Meseletu’l Kuran” (50) eserinde şöyle demiştir: “Onlara (Eşarilere) “Kur’an hakkındaki mezhebiniz nedir?” diye sorsak, şöyle derler: “Kadimdir, yaratılmış değildir.” Bunun üzerine onlara “Öyle ise Kur’an nedir? O, temiz sahifelere yazılmış sureler ve satır satır yazılmış ayetler değil midir? Hafızların göğüslerinde mahfuz olan değil midir? Tilavet edenlerin dillerinden işitilen şey değil midir?” desek, Onlar (Eşariler) cevaben şöyle derler: “Bunlar (söyledikleriniz) onun (Allah’ın kelamının) hikayesidir ve sizin işaret ettiğiniz şey onun ibaresidir. Asıl Kur’an ise Hakk’ın (Allah’ın) nefsinde kaim olan, mahlukatın duyularına zahir olmayandır.” Ey Müslümanlar topluluğu! Mutezile’nin şu görüşüne bakın!...” Devamında Kur’an lafızlarının Allah’ın kelamının bizzat kendisi olduğuna dair birçok cihetten Eşarileri reddettikten sonra, Allah’ın kendi kavillerini aktardığı “İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum.” (Sad/83) ve benzeri ayetleri aktardıktan sonra şöyle demiştir: “Buna karşılık Eşariler şöyle demiştir: ‘Allah’ın (harf ve seslerden oluşan) kavli yoktur, O (harf ve ses ile) söz söyleyenlerden de değildir. Bilakis Allah’ın kelamı yalnızca fikir ve hıfz ya da hatır ya da nefiste bulunan ilim ve irade gibidir, duyularla algınamaz.’ İşte bu (görüş), küfürdür ve Kur’an’ı yalanlamaktır.” Sonrasında Allah’ın ses ile konuştuğuna dair Buhari’nin rivayet ettiği meşhur “Allah vahiy ile konuştuğunda, düz bir kaya üzerinde sürüklenen zincir gibi ses işitilir…” hadisini delil getirmiş, akabinde Eşarilerin Allah’ın ses ve harfle konuşmadığına dair şüphelerine cevap vermiştir. Bunun sonrasında Eşarilerin görüşünü aktardıktan sonra şöyle demiştir: “Böylelikle Eşariler Allah’ın kitabına, Rasulünün sünnetine, fukahanın ve lügat ehlinin icmasına muhalefet etmişlerdir. (Ey Müslümanlar!) Allah size rahmet etsin, bunu iyi anlayın ve tedebbür edin. Onların (Eşarilerin) sözlerinden içtinab edin, bidatlarından ve dalaletlerinden uzak durun ki hilelerinden kurtulasınız! Müslümanlara onların sözlerini ve fasit itikadlarını haber verin!” Devamında Eşarilerin safsata yoluyla Ahmed bin Hanbel’e muvafakat ettikleri iddiasını da reddederek şöyle demiştir: “Eşarilerin, Ahmed bin Hanbel’e muvafakat ettikleri iddiasına gelince; Bu batıldır. Onlar Ahmed’in şu sözlerinin neresindeler?! Ahmed dedi ki: “Kim ‘Benim Kur’an lafzım mahluktur.’ derse, o kafirdir.” Abdullah bin Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir: Babam (Ahmed bin Hanbel) dedi ki: “Allah sesle konuşmuştur. Bunu ancak Cehmiyye inkar eder.” Yine Abdullah dedi ki: “Babama (Ahmed bin Hanbel’e) ‘Tilavet mahluktur, Kur’an ise mahluk değildir.’ diyen adam hakkında sordum. Babam şöyle dedi: “Bu kimse kafirdir, bidatçının da ötesindedir. Bu söz, Cehmiyye’nin ve onlara uyanların sözüdür.” İbn Akil bu sözlerin devamında Ahmed bin Hanbel’in, Kur’an lafızlarının Allah’ın kelamının kendisi olduğuna, Allah’ın ses ve harf ile konuştuğuna dair sözlerini nakletmiş ve Eşarileri uzun uzadıya reddedip aleyhlerinde küfür ve nifak ile şehadette bulunmuştur. - el-İrşad fi’l İtikad - İbn Akil bu meşhur eserinde - Allah’ın harf ve ses ile konuştuğunu - Allah’ın semada olup alemin dışında olduğunu - Allah’ın bir hadd (sınır) ile arşın üzerinde bulunduğunu - Arşın Allah ile mahlukat arasında bir sınır olduğunu ifade etmiştir. İbn Akil (164.syf) şöyle demiştir: “Biz deriz ki: Allah ezelden beri mütekellimdir. Allah’ın kelamı mahluk değildir, bilakis sıfatlarından bir sıfattır. Bizler onun muhdes olduğunu da, hadis olduğunu da söylemeyiz. Deriz ki: Allah’ın kelamı anlaşılan harfler ve işitilen sestir. Ancak bizim seslerimiz ve harflerimiz cinsinden değildir. Bizler Kerramiyye ve Kullabiyye gibi onun hadis olduğunu da, Mutezile ve Cehmiyye gibi muhdes olduğunu da, Neccariyye ve Eşariyye gibi nefiste kaim olduğunu da söylemeyiz. Bilakis bizler bu fırkalardan Allah’ın bize delilini apaçık kıldığı ve yolunu bize gösterdiği görüşümüzle ayrılırız. Allah’a hidayeti sebebi ile hamd olsun. Eğer o olmasaydı, biz de onların (zikredilen fırkaların) saptığı gibi sapardık.” Bunun akabinde Eşarilere uzun uzadıya reddiyeler vermiştir. Yine aynı eserinde (316.syf) Allah’ın semada, arşın üzerinde olduğuna dair Eşarilere reddiye verirken hocası Ebu Muhammed (Rızkullah) et-Temimi’nin de görüşünü aktararak Allah’ın zatının alemin dışında olduğunu söylemiş, Ahmed bin Hanbel’den Allah’ın bir had ile arşın üzerinde olduğuna dair varid olan sözleri (Hanbelilerin bir kısmı gibi Allah’ın zatına değil de) arşa hamlederek, arşın Allah ile mahlukat arasındaki had-sınır olduğunu şöyle ifade etmiştir: “Mesele: ‘Allah semadadır.’ denilmesi caiz midir? ‘Allah semadadır.’ denilmesi caizdir. Ashabımız (Hanbeliler) İmam Ahmed’in ‘Allah bir had ile arşın üzerindedir.’ kavlinin manası hakkında ihtilaf etmiştir. Şeyh Ebu Muhammed (Rızkullah et-Temimi) haddin Allah’ın zatı için değil, arş için olduğunu söylemiştir. Bu da Allah’ın semada olduğunun ifade edilmesinin cevazına delalet eder. (Not: İbn Akil’in yukarıda bahsettiği ihtilaf, önceki yazılarımda belirttiğim gibi temelde iki gruba ayrılan Hanbeli alimlerin, icma ettikleri “Allah’ın alemin dışında, arşın üzerinde olduğu” görüşünün alt meselelerinden birine dair ihtilaflarıdır. İhtiyari sıfatları ispat eden ikinci gruptaki Hanbeliler, Ahmed’in haddin ispatı hakkındaki sözünü, hem Allah’ın zatının bir haddi olduğuna, hem de Allah ile mahlukat arasını ayıran sınır olması hasebiyle arşın bir hadd olduğuna hamletmişlerdir. İbn Akil gibi Hanbeliler ise ihtiyari sıfatları inkar eden birinci grup Hanbelilerden oldukları için, İmam Ahmed’in ispat ettiği haddi Allah’ın zatına değil, Allah ile mahlukatı birbirinden ayıran sınır olması hasebiyle sadece arşa hamletmişlerdir. Hanbelilerden bazıları ise -az sonra İbn Akil’in de açıklayacağı üzere- haddi manen ispat etseler de, Kur’an ve sünnette “hadd” lafzı açıkça zikredilmediği için bunu lafız olarak ispat etmekten kaçınmışlardır.) (İbn Akil devamen dedi ki:) Bu (Allah’ın semada olduğuna dair) görüşümüz, Allah’ın ne yukarıda, ne aşağıda, ne sağda, ne de arkada olduğunun söylenemeyeceği görüşünde olan Mutezile ve Eşarilerin hilafınadır. Kerramiyye ve Mücessime ise Allah’ın bir boşlukta olduğunu söylemiştir. Bizim dışımızdaki kelamcılar, Allah hakkında “Nerede?” sorusunun sorulmasının caiz olmadığı hususunda icma etmişlerdir. Bizim bu husustaki (Allah’ın semada olduğuna dair) delilimiz Allah’ın şu kavlidir: “Semada (gökte) olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz?” (Mülk/16) “Güzel söz O’na yükselir.” (Fatır/10) “…Sonra (Allah) arşa istiva edendir.” (Hadid/4) “Sonra duman halinde olan semaya istiva etti.” (Fussilet/11) “...Melekler ve ruh O’na yükselir.” (Mearic/4) Yine Nebi, efendisinin azat etmesi için soru sorduğunda siyahi cariyeye “Rabbin nerededir?” diye sormuş, o da semayı işaret etmiştir. Eğer “Neredelik” (Eyniyyet) Allah için caiz olmasaydı, Nebi cariyeye bunu sormazdı... Bunların aksine ona “O (Rabbin) nerede?” diye sormuş, cariye de semayı işaret etmiştir. Sonra ona “Ben kimim?” demiş, o da “Allah’ın rasulüsün” demiştir. Bunun üzerine Nebi “Onu azad et, zira o müminedir.” buyurmuştur. Bununla birlikte miraç haberi de, semanın Allah’ın zatı için cihet olduğuna delalet eder. Çünkü Allah’ın ne yukarıda, ne aşağıda, ne sağda, ne solda, ne önde, ne arkada olduğunu söyleyen kimse, aslında O’nu ispat ettiği yönden nefyetmiş olur. Zira “had” (sınır) engellemek demektir. Kapıcıya (kapıda bekleyen görevliye) içeri girilmesini engellediği için “Haddad” denilir… Allah’ın zatının mahlukatından ayrı olduğu, mahlukatın O’na karışmadığı ve O’nun da mahlukatın içine girmediği sabit olmuştur. İşte hakikatte “had” budur. Ashabımızdan “Had” lafzını nefyedenler, zat-i sıfatların yalnızca kati deliller ile sabit olacağını, yanımızda ne Kur’an’dan, ne mütevatir hadisten bu sıfatın (lafzen) sabit olduğuna dair bir delil olmadığını söyleyerek delil getirebilirler. Ancak bunun (haddin ispatının) şeriatın naslarından istinbat edilerek sabit olduğu söylenebilir. Zira şeriatta Allah’ın semada ve arşın üzerinde olduğu, Allah’ın mahlukatından ayrı olduğu sabit olunca, bu da (haddin ispatı da) istinbat ile sabit olmuş olur.” İşte bunlar “Gerçek Hanbeli” (!) İbn Akil’in sözleridir. Bu ifadelerden sonra Hanbeli mezhebine dair zerre bilgisi olmadığı halde cehaletiyle iddialı yalanlar söyleyen Sifil'e göre “Hanbeli Mezhebini Doğru Nakleden” “Sünni Hanbeli” olduğunu söylediği İbn Akil’in - Hakikatte Sifil ve takipçisi olduğu kelamcılara göre Mücessime ve Müşebbihe olduğunu - İbn Akil’e göre de Sifil ve tabi olduğu alimlerin küfür sahibi, kendilerinden sakınılması gereken sapkın, bidatçı, dalalet ehli, Kur’an’ı tekzib edenler olduğunu anlamış olduk. İnşaAllah bir sonraki bölümde İbnu’l Cevzi'ye değineceğiz.
Ebu Abdullah el-Huzaî tweet mediaEbu Abdullah el-Huzaî tweet media
Ebu Abdullah el-Huzaî@el_Huzai

Sifil’in Hanbeliler Hakkındaki Yalanları (II) Sifil ve benzerlerinin Hanbeliliğe ya da Selefiliğe reddiye (!) adı altında izledikleri yöntem, bu fırkanın itikad esaslarını doğru ve objektif bir şekilde anlayıp belirledikten sonra bu esasları tek tek ele alarak ilmi açıdan çürütmek değil, İslam tarihindeki tüm fırkalarda müşahede edilen ihtilaflara dair herkes tarafından bilinen bilgileri (sanki herkesten gizlenen ama kendilerinin açığa çıkardığı çok matah bilgilermiş gibi) zikrederek, bilgi sahibi olmayan dinleyicinin zihnini manipüle etmeye çalışmaktan ibarettir. Misalen bir Selefi, Eşarilerin ya da Maturidilerin inanç esaslarını anlamadan ve bunlara ilmi esaslara dayanan cevaplar vermeden - Önce Eşari ve Bakillani’nin eserlerini, sonra Cuveyni ve talebesi Gazali’nin eserlerini, sonra da Fahru’r Razi ve ondan sonra gelen Eşarilerin eserlerini ortaya koysa, bunların birçok meselede ihtilaf edip kendilerinden önceki Eşarilere reddiye verdiğini zikretse - Ya da Maturidiler ile Eşarilerin ihtilaflarını zikretse, hatta bunlardan birbirlerini tebdi ya da tekfir edenler olduğunu ortaya koysa Aklı başında bir Eşari ya da Maturidi’nin ona vereceği cevap şu olacaktır: “Sen bu sözlerinle ne bizim inanç asıllarımızı nakzettin, ne de iddialarımıza cevap vermiş oldun. Sadece herkesin bildiği ihtilaf haberlerini zikrettin.” İşte Sifil’in yaptığı bunun aynısıdır ve bu durumda Selefiler de tıpkı yukarıdaki Eşari ve Maturidi gibi cevap vermektedir. Yapılanın ilmi reddiye değil de dedikodu ile yapılan bir manipülasyon çalışması olduğu anlaşıldıktan sonra, Sifil’in hezeyanlarının ve söylediği yalanların anlaşılması adına sırasıyla şunlara değinmek gerekir: - Hanbelilerin kendi içlerindeki temel ihtilaflar - Geçmiş kelamcıların Hanbelileri tan etmedeki yöntem farklılıkları - Sifil’in cehaleti sebebiyle Sünni Hanbeli (!) olarak zikrettiği alimlerin hakikatte Sifil’e göre Mücessime olduğu, bu alimlerin itikadına göre de Sifil’in sapkın ve bidatçı olduğu 1- Geçmiş Hanbeliler kendi içlerinde iki temel gruba ayrılmaktadır: Birinci grup: Bunlar Ebu’l Hasen et-Temimi, oğlu Ebu’l Fadl et-Temimi, torun Ebu Muhammed Rızkullah et-Temimi, Kadı Ebu Yala, İbn Akil, İbnu’z Zağuni ve İbnu’l Cevzi gibi sıfatlar hususunda temellerini manayı tafvid üzerine kuran alimlerdir. Bu gruptaki alimlerin kendi içlerinde birçok ihtilafları olsa da, içlerinden kimi daha katı tafvidci, kimi daha tevile meyyal olsa da, hatta yer yer birbirlerini teşbihe kaymakla suçlayan ifadeleri olsa da ittifak ettikleri üç mesele vardır. 1- Allah harf ve ses ile konuşur. Mushafta okumakta olduğumuz harflerden müteşekkil olan Kur’an lafızları Allah’ın kelamının hikayesi ya da ibaresi değil, bizzat kendisidir. Eşari kelamcılara göre tecsim ve akılsızlık olan bu görüş, erken dönemden itibaren onlar ile Hanbeliler arasındaki tebdi ve tekfirin üzerinde döndüğü en büyük iki meseleden biridir. 2- Allah ne Cehmiyye’nin dediği gibi “Her yerde”, ne sonraki Eşarilerin dediği gibi “Ne alemin içinde, ne de dışında” değildir. Bilakis Allah arşın üzerindedir, alemin dışındadır ve mahlukatı zatının haricinde/dışında yaratmıştır. Bu görüş de Eşarilere göre teşbih ile tecsimi gerektirir ve tebdi ile tekfirin üzerinde döndüğü en büyük iki meseleden diğeridir. 3- Allah’ın zatı ile belirli bir zamanda, kudreti ve meşiyeti ile fiil işlemesi (ihtiyari sıfatlar) mümkün değildir, muhaldir. Dolayısıyla Allah’ın dilediği zaman kudreti ve meşiyeti ile konuştuğu ya da zatıyla başka fiiller işlediği söylenemez. Bu gruptaki alimlerin, sıfatlara dair esaslarını manayı tafvid üzerine kurmalarının sebebi de bu görüştür. (Hanbelilerin tafvidi ile Eşarilerin tafvidi arasındaki farkları anlamak için müracaat ediniz: تقويض التفويض مجمل مقالات الحنابلة في الصفات) Bu görüşün anlaşılması için şu örneği verebiliriz: Bu görüşe göre Allah, Musa Tur dağına çıktığı zaman onunla konuşmamıştır. Bilakis Allah, ezelde kendisinden başka hiçbir şey yokken (kelamının muhatabını bile yaratmamışken, kendi kendine) harf ve ses ile konuşarak “Ey Musa…Ben senin Rabbinim.” buyurmuştur. Sonra alemi ve Musa’yı yaratmış, sonra onu Tur dağına çıkarmış, sonra da ezelde harf ve ses ile konuştuğu “Ey Musa…Ben senin Rabbinim.” kelamını ona işittirmiştir. Bu gruptaki alimlerin Ahmed’in meşhur “Allah dilediğinde konuşur.” kavlini “Allah dilediğinde kelamını işittirir.” manasına hamletmelerinin sebebi budur. Örneğini verdiğimiz bu görüş (ihtiyari sıfatların inkarı) asıl itibari ile Kullabiye’den alınmış ve Ahmed’den icma ile sabit olan Allah’ın ses ve harf ile konuştuğu görüşüyle birleştirilmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Akabinde mütekaddim Eşarilerden Bakillani ile yakınlığı bulunan Ebu’l Hasen et-Temimi ile mezhep içinde hareket kazanmış, hocası İbn Hamid’e muhalefet eden Kadı Ebu Yala’nın desteğiyle yaygınlaşmıştır. Bunlara ziyadeten bu gruptaki alimlerin içinde bazı sıfatların tevil edileceğine dair farklı görüşler savunanlar da (İbn Akil ve İbnu’l Cevzi gibi) olmuştur. İkinci grup: Ebu Bekr el-Hallal, İbn Mende ve ailesi, İbn Hamid, İbn Batta ve Ebu İsmail el-Herevi gibi sıfatlar hususunda manayı hakiki olarak ispat yolunu seçen Hanbelilerin cumhurunu oluşturan alimlerdir. Bu gruptaki alimler, “Allah’ın harf ve ses ile konuşması” ve “Allah’ın alemin dışında olması” meselesinde birinci gruptaki alimler ile ittifak halindedir. Bu alimlerin birinci gruptakilerle ihtilafları ise genellikle ittifak ettikleri görüşlere bağlı olan “Allah arş üzerinde ise arşa temas ediyor mu?”, “Allah’ın nüzulü intikal midir?” gibi alt meselelerdedir. Bununla beraber onların birinci gruptaki alimlere en büyük muhalefeti, Allah’ın dilediği zaman kudreti ve meşiyeti ile fiil işlediğini (ihtiyari sıfatları) ispat etmeleridir. Bu sebeple onlara göre Allah Musa’ya ezelde iken harf ve ses ile konuştuğu kelamını işittirmemiştir. Bilakis onunla Tur dağına çıktığında konuşmuştur ve Musa Allah’ın o esnada konuştuğu harf ve ses ile olan kelamını işitmiştir. Buna benzer şekilde Allah’ın belli bir zamanda işlediği fiillerden olan her gece yeryüzü semasına inmesinde, kıyamet günü ayağını cehenneme koymasında ve kullarıyla konuşacak olmasında bu alimlere göre herhangi bir işkal yoktur. İşte bu yüzden Eşari kelamcıların indinde ikinci gruptaki Hanbeliler, birinci gruptaki Hanbelilerden daha şerlidirler ve tecsim/teşbihte daha aşırıdırlar. Zikrettiğimiz ihtilafı İbn Hacer el-Askalani “Fethu’l Bari” (13/493) eserinde şöyle özetlemiştir: “Ahmed bin Hanbel’in ashabı bu konuda iki görüşe ayrılmıştır. Onlardan bir kısmı, kelamın Allah’ın zatının lazımı olduğunu, (Allah’ın kendisi ile konuştuğu) harflerin ve seslerin ardışık (peşi sıra gelen) değil, mukterin olduğunu ve Allah’ın kelamını Allah’ın dilediği kimsenin işitebileceğini söylemiştir. Onların (Hanbelilerin) çoğunluğu ise (ihtiyari sıfatları ispat ederek) şöyle demiştir: Allah dilediği zaman konuşandır. Allah Musa’ya konuştuğu zaman nida etmişti. Bundan önce Musa’ya nida etmiş değildi.” Buraya kadar zikredilenler anlaşıldığı taktirde birinci ve ikinci grubun oluşturduğu Hanbeli mezhebine mensup tüm alimlerin, icma ettikleri iki görüş sebebiyle Eşari kelamcılara göre “Mücessime” - “Müşebbihe” olduğu anlaşılmış olacaktır. 2- Kelamcıların geçmişten bu yana içinde debelenip durdukları, ayakları yere basan bir çözüm bulamadıkları, Ahmed bin Hanbel’i külliyen inkar etmedikçe de bulamayacakları “Hanbeli Mezhebi” sorununa karşı iki çıkış yolu izlemiştir: Birincisi: Fahru’r Razi ve benzerlerinin tutumu Bunlar Hanbeli mezhebine mensup alimlerin hepsini “Hanbeliler…” lafzını kullanarak teşbih ve tecsime, Haşeviyye ve Kerramiyye fırkalarına nispet etmekten, yer yer aleyhlerinde hakaret etmekten çekinmezler. Bununla birlikte safsata yoluyla İmam Ahmed’i bu görüşlerden tenzih ederler. Aslında bu tutum itikaden kendi içinde tutarlıdır. Zira bir Hanbeli ister yukarıda zikrettiğimiz birinci gruba, ister ikinci gruba müntesip olsun, gerçekten de kelamcılara göre teşbih ve tecsim görüşündedir. Bununla birlikte Hanbeli mezhebine müntesip herkesin Mücessime ve Müşebbihe olup da mezhebin kurucusu olan Ahmed’in bundan tenzih edilmesi, “Alice Harikalar Diyarında” hikayesini mumla aratacak seviyede bir hikayedir. Zira Ahmed bin Hanbel’in yalan üzere birleşmesi mümkün olmayan yüzlerce talebesinin icma ederek teşbih ve tecsim itikadını talebelik yaptıkları şeyhlerine nispet etmesi mümkün değildir. Eğer böyle bir yöntem doğru olsaydı, aynı yöntem ile Kur’an ve hadislerin de iptal edilmesi mümkün olurdu. Bu tutumun başını çekenlerden Fahru’r Razi “İtikadatu Firaki’l Muslimin ve’l Muşrikin” (66) eserinde şöyle demiştir: "Mutezile'den bir grup İmam Ahmed bin Hanbel, İshak bin Rahaveyh ve Yahya bin Main’e teşbih nispet etmektedirler. Bu ise hatadır. Zira onlar itikadlarında teşbih ve tatilden münezzehtir. Ancak onlar müteşabihat hakkında konuşmazlar, bunun aksine ‘İman ettik, tasdik ettik.’ derlerdi. Bununla birlikte yüce Allah’ın benzeri olmadığına ve O'nun misli bir şeyin bulunmadığına kesin olarak inanırlardı. Bu inancın teşbihten oldukça uzak olduğu malumdur.” Aynı Razi tefsirinde (27/612) şöyle demiştir: “Ümmet Yüce Allah’ın mütekellim olduğu hususunda icma etmiştir. Eşari ve takipçileri dışındakiler, şu işitilen harflerin ve müellef seslerin Allah’ın kelamı olduğu hususunda görüş birliğindedir. Buna karşılık Eşari ve takipçileri Yüce Allah’ın kelamının, bu harfler ve sesler ile ifade edilen kadim bir sıfat olduğunu iddia ettiler. Birinci gruba gelince -ki onlar Yüce Allah’ın kelamının şu harfler ve kelimeler olduğunu söyleyenlerdir.- iki gruba ayrılmıştır: Bunlardan birincisi, (Kur’an’ın lafızlarında yer alan) bu harflerin kıdemini savunan Hanbelilerdir. Bunlar akıllılar zümresinden sayılmayacak kadar aşağı seviyededirler…” Yine aynı eserinde (14/353) şöyle demiştir: “Hanbeliler ve Haşeviyye, harflerden ve seslerden oluşan kelamın (Kur’an lafızlarının) kadim olduğunu iddia etmiştir. Bu, akıllı kimsenin dönüp de bakmayacağı derecede aşağı bir görüştür.” Yine Metalibu’l Aliye (2/13-57) Hanbelilerin hepsini tecsim ve teşbihe nispet etmiştir. Razi’nin bu tutumunu devam ettirenlerden İbnu’l Hafid et-Taftazani “ed-Durru’n Nadid” (156) eserinde şöyle demiştir: “Tarihten anlaşılan şudur ki, zahid imam Ahmed bin Hanbel, Allah’ın kelamının harf ve sesten oluştuğunu da, O’nun bir cihette bulunduğunu da söylememiştir. Allah’ın kelamının sesler cinsinden kadim olduğunu söyleyen Hanbeliler, onun (Ahmed’in) tabiileri değil, başka bir topluluktur.” Buna benzer tutum sergileyenlerden biri de Malikilerden Fakihani’dir. Abdulğani el-Makdisi’nin “Umdetu’l Ahkam” eserine yazdığı “Riyadu’l Efham” (5/517) isimli şerhinde, selam verilmesi caiz olmayan kimselere değinirken Haşeviyye’yi zikretmiş ve İmam Ahmed bin Hanbel haricinde Haşevilikten selamette kalan bir Hanbeli olmadığını söylemiştir. Fakihani’nin bu sözleri, Allah’ın harf ve sesle konuştuğunu, O'nun arşın üstünde olduğunu söyleyen ve Eşarilerle mücadele eden bir Mücessime (!) olduğu için diyar diyar sürülen Abdulğani el-Makdisi’nin eserinin şerhinde söylemiş olması oldukça ironiktir. İkincisi: İbn Hacer el-Heytemi ve benzerlerinin tutumu Bunlar Hanbeli mezhebine mensup alimlerin hepsini teşbih ve tecsim ile suçlamaya cesaret edemezler. Bir iki isim haricinde hemen hemen hepsini teşbih ile suçlarlar ve mezhebin hakikatte kendilerine muvafık olduğunu iddia ederler. Bunu yaparken de genellikle (hakikatte kendilerine göre Mücessime olan) İbnu’l Cevzi’yi öne sürerler. Bu tutum birinci tutuma nazaran daha kötüdür. Zira birinci gruptaki alimler tüm Hanbelilerin icma ettikleri görüşler sebebiyle Müşebbihe (!) olduğunun bilincindedir. İbn Hacer el-Heytemi ve benzerleri ise Hanbeli mezhebine dair ileri seviyede cahil oldukları için, bu mezhebin en basit kitaplarında bile yazan icma edilmiş meselelerden habersizlerdir. Cehaletleriyle birlikte Hanbeli mezhebini kökten silemeyecekleri için kendilerine tutunacak bir dal aramışlar, 597'de vefat eden İbnu’l Cevzi’yi bulmuşlardır. İbnu’l Cevzi’nin bütün eserlerinden cahil oldukları için de onun “Defu Şubheti’t Teşbih” eserindeki bazı sıfatlara dair sözlerinden, onun kendi itikadlarına göre tecsim ve teşbihten selamette olduğunu zannetmişlerdir. İbn Hacer el-Heytemi “el-Feteva’l Hadisiyye” (144-145) eserinde Hanbelilerin itikadının Ahmed bin Hanbel’in itikadı olup olmadığına dair kendisine sorulan soruya şöyle cevap vermiştir: “Sünnet imamı Ahmed bin Hanbel’in akidesi Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in akidesine muvafıktır… Bu büyük müçtehid imamın mezhebine mensup cahillerin arasında meşhur olan, onun cihet ya da benzeri şeylere kail olduğu iddiası yalandır, bühtandır, onun üzerine atılmış bir iftiradır…” Sonrasında İbnu’l Cevzi’nin İmam Ahmed’in bu iddialardan beri olduğunu beyan ettiğini söylemiştir. Görüldüğü üzere Sifil’in izlediği yöntem de İbn Hacer el-Heytemi’nin yöntemiyle aynıdır. İnşaAllah üçüncü ve son bölümde Sifil’in Sunni Hanbeli olarak isimlendirdiği Temimi ailesinden Ebu’l Fadl ve Ebu Muhammed, İbn Akil, İbnu’l Cevzi ve İbn Hamdan’ın eserlerinden nakiller yaparak, bu alimlerin Sifil’e göre Müşebbihe ve Mücessime olduğuna, bu alimlere göre de Sifil’in sapkın ve bidatçı olduğuna uzun uzadıya değineceğim.

Türkçe
2
14
42
4.2K
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@serkan833134 @siryanii Aynen dediğin gibi abi lafa gelince herkes aynı edebiyatı yapar. Hoca veya davetçi geçinenlerin birçoğu bile parası olan tevhid ehline itibar ediyor
Türkçe
1
0
5
128
serkaن
serkaن@serkan833134·
@siryanii Ben bunu yıllar önce saf duygular beslerken görüp buna çok üzülmüştüm gerçekten babanın dediği gibi durumu iyi biri konuştumu onu herkes dinler durumu kötü biri konuştumu herkes burun kivirir neden çünkü Çebi deliktir bu tevhid ehli arasında bile böyledir kimse edebiyat yapmasin
Türkçe
3
1
43
7.4K
źehrâ
źehrâ@zzuzuuu0·
Babam derdi ki 'cebindeki paran kadar değer görürsün yavrum. Son iki senede bunu iliklerime kadar his ettim. Her ortamda Her cemaatte arkadaşlarının arsında bile ayrım oluyor . Muamele farklı görülüyor. (Güya hepmiz muslumaniz) He he deyip kafa sallıyorum .
serkaن@serkan833134

Gençler dinizi güzel ögrenip yaşarken para kazanmanın yollarınada bakın paranız olmazsa kendi arladaşlar için de bile garip kalırsın izetin paran kadar olur bunu yaşayarak ögrenme yaşamışların nasihatiyle ögren benim gördüğüm öyleydi yoksa ben paralı kardeşlere ayarı veriyordum

Türkçe
5
10
256
128.8K
Rafi retweetledi
Ecre Çağrı
Ecre Çağrı@EcreCagri·
Rabbim Şeyh’in esaret bağlarını çözsün. Şeyh’e dua edelim. Zulme engel olamıyorsanız onu herkese duyurun.
Türkçe
0
7
31
1.3K
Rafi retweetledi
Ecre Çağrı
Ecre Çağrı@EcreCagri·
Allah Teala Esaret Bağlarını Çözsün. Şeyh’i Dualarınızda Unutmayın.
Ecre Çağrı tweet media
Türkçe
0
6
15
407
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@Muleyde Allah razı olsun.
Türkçe
1
0
1
504
Ahmet Ateş (أحمد)
Ahmet Ateş (أحمد)@Muleyde·
Şara’nın çizgisini değiştirmesi Azerbaycan’da o putun önünde yaptığı hareketle az çok belli olmuştu. Sevdiğimiz bazı hocalarımız buna bile çeşitli teviller getirerek büyük bir yanlışın üzerini örtmeye çalıştılar. Oysa akîdede verilen taviz,bugünkü dans’tan daha büyük bir cürümdü
Türkçe
6
3
61
6.1K
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@cetin_cetinkay İnş birgün İstanbul da sizi ziyaret etmek nasip olur hocam. Allah için seviyorum sizi.
Türkçe
0
0
1
46
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@halidabdurrhmn Es selamu aleykum abi sana örgüt propagandası yapmaktan işlem yapmıyorlar mı)))
Türkçe
0
0
0
118
Halid Abdurrahman
Halid Abdurrahman@halidabdurrhmn·
Batı Afrika'daki cihadi gruplardan CNİM, bir kamyon dolusu Nijer askerini el yapımı patlayıcıyla hedef aldığı görüntüleri paylaştı:
Türkçe
3
3
82
4.9K
Orhan Erdoğan
Orhan Erdoğan@OrhanEr59188480·
@kuteyyib_ Sana mesaj atamıyorum.. Bu konu ile ilgili ,bir yazı atcam.. Sultan el umeyri nin
Türkçe
3
0
0
39
Kuteyyib
Kuteyyib@kuteyyib_·
Hüküm Meselesinde Sınırlar: Küçük Küfür ve Büyük Küfür Ayrımı İslam inancında "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmek" konusu, Kur'an ve Sünnet ışığında dikkatle incelenmesi gereken hassas bir meseledir. Maide Suresi 44. ayette geçen "Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir" buyruğu, İslam alimleri tarafından kişinin niyetine, itikadına ve eyleminin mahiyetine göre değerlendirilmiştir. Mücerret (sadece) olarak Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek, tek başına kişiyi İslam dairesinden çıkaran "Büyük Küfür" değildir. Bir kişinin dinden çıkması için belirli şartların (inkar, iftira, eşitleme/üstün görme) oluşması gerekir. Bu şartlar yoksa, kişi büyük bir haram işlemiş olur ve durumu İbn Abbas'ın (r.a.) tabiriyle "Küçük Küfür" dairesinde değerlendirilir. Bu ayrımı belirleyen temel kaideler ve alimlerin nakilleri şunlardır: ### 1. Cuhd / İnkâr (Hükmü Yalanlama ve Kabul Etmeme) Bir kimsenin dinden çıkması için, Allah’ın hükmünü kalben yalanlaması veya reddetmesi gerekir. Eğer bir kişi makam korkusu veya nefsi nedenlerle başka bir kanunu uyguluyor ama Allah'ın kanununun hak olduğuna inanıyorsa küçük küfür işlemiş olur. Ancak Allah'ın kitabını inkar ederse dinden çıkar. İmam Taberî (rh) bu ayrımı şöyle açıklar: "Eğer biri dese ki: Allah 'Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen' herkes hakkında bu ayeti söyleyip bunu umum kılmıştır. Sen neye göre bunu has kılıp (bu yahudilere hastır) diyorsun? Ona denir ki: Allah bu ayeti Allah'ın kitabını inkar edip hükmetmeyen kişiler hakkında umum kılmıştır. Ve onlar bu şekilde hükmetmedikleri için kafir olduğunu Allah haber vermiştir. Keza tıpkı İbn-i Abbas'ın dediği gibi Allah'ın indirdiğini inkar edip hükmetmeyen herkes kâfir olur." (Câmiu'l Beyan, Maide/44) Bu ayetin nüzul (iniş) sebebi de bu "inkar ve keyfi seçicilik" durumunu destekler: "Ebû Hureyre ve Bera b. Âzib'den rivayet edilen başka bir görüşe göre bu ayet-i kerime, Abdullah b. Suriya ve benzeri Yahudiler hakkında nazil olmuştu. Bunlar, zina eden evli iki Yahudinin Resûlüllah'a götürülmesini istemişler, Resûlüllah'ın onlara sopa vurma ve yüzlerini karalama cezası vermesi halinde onun hükmünü kabul etmelerini, recmedilme cezası vermesi halinde ise kabul etmemelerini söylemişlerdir." ### 2. Kanun Koymak ve Allah'a İftira Etmek Bir kişinin kendi eliyle kanun yazması veya başka bir kanunu uygulamasında küfre düşüren en belirgin unsur, "Bu Allah katındandır" diyerek yalan söylemesidir. Eğer kişi "Benim uyguladığım bu kanun Allah'ın kanunu değildir" derse, Allah'a iftira atmamış olur. Ancak uydurduğu hükmü Allah'a nispet ederse bu büyük küfürdür. Nitekim İbn-i Zeyd (rh) bunu şöyle belirtir: "Bana Yunus bin Abdi'l Â'lâ anlattı ve dedi ki bana Vehb anlattı dedi ki İbn-i Zeyd (Allah'ın) şu sözü hakkında şöyle dedi: 'Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler işte onlar kâfirlerdir.' (İbn-i Zeyd) dedi ki; her kim Allah'ın kitabını terk edip, eliyle yazmış olduğu kitapla hükmederse ve (yazmış olduğu) kitabın Allah katından olduğunu söylerse kâfir olur." (Câmiu'l Beyan, Maide/44) İmam Taberî, Maide Suresi 42. ayetin tefsirinde bu iftira durumunu ehl-i kitap üzerinden şöyle detaylandırır: "Ey Rasûlüm, sana sıfatlarını belittiğim bu Yahudiler, batıl sözlere ve yalanlara çokça kulak verenlerdir. Yalanlarından bazıları da 'Muhammed Peygamber değildir. O yalancıdır. Evli olarak zina edenin Tevrat'taki cezası sopa vurma ve onun yüzünü karalamadır.' şeklindeki iftiralarıdır. Yine bu Yahudiler, Allah'a karşı yalan uydurmaları mukabilinde rüşvet yer ve batıl hükümler verirler." (Câmiu'l Beyan, Maide/42) ++++
Türkçe
1
0
4
434
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@kuteyyib_ Bizleri tekfirde aşırıya gitmekten kurtaran Allah'a hamdolsun
Türkçe
1
0
1
33
Kuteyyib
Kuteyyib@kuteyyib_·
Şeyh Abdurrahman es sadi der ki فَكُلُّ مَنْ كَانَ مُؤْمِنًا بِاللهِ وَرَسُولِهِ، مُصَدِّقًا لَهُمَا، مُلْتَزِمًا طَاعَتَهُمَا، وَأَنْكَرَ بَعْضُ مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ جَهْلًا أَوْ عَدَمَ عِلْمٍ أَنَّ الرَّسُولَ جَاءَ بِهِ، فَإِنَّهُ وَإِنْ كَانَ ذَلِكَ كُفْرًا، وَمَنْ فَعَلَهُ فَهُوَ كَافِرٌ، إِلَّا أَنَّ الْجَهْلَ بِمَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ يَمْنَعُ مِنْ تَكْفِيرِ ذَلِكَ الشَّخْصِ الْمُعَيَّنِ مِنْ غَيْرِ فَرْقٍ بَيْنَ الْمَسَائِلِ الْأُصُولِيَّةِ وَالْفَرْعِيَّةِ، لأَنَّ الْكُفْرَ جَحْدُ مَا جَاءَ بِهِ الرَّسُولُ أَوْ جَحْدُ بَعْضِهِ مَعَ الْعِلْمِ بِذَلِكَ، وَبِهَذَا عَرَفْتَ الْفَرْقَ بَيْنَ الْمُقَلَّدِينَ مِنَ الْكَفَّارِ بِالرَّسُولِ، وَبَيْنَ الْمُؤْمِنِ الْجَاحِدِ لِبَعْضِ مَا جَاءَ بهِ جَهْلًا وَضَلَالًا، لَا عِلْمًا وَعِنَادًا "Allaha ve Rasûlüne (s.a.v.) iman etmiş, onları tasdik etmiş ve onlara itaâte iltizam etmiş kim olursa olsun; eğer Rasûl'ün (s.a.v.) getirdiklerini cehaletle veya Rasûl'ün (s.a.v.) getirdiğinden habersiz olarak inkar ederse, her ne kadar amel küfür, yapan ise kafir olsa da; cehalet, bu kişinin muayyen olarak tekfir edilmesini engellemektedir. Bu konuda inkar edilen söz konusu meselenin fürû veya usûl meselesi olması arasında da fark yoktur. Çünkü küfür olması için; Rasûl'ün (s.a.v.) getirdiklerini küllîyen veya bir kısmını bilerek inkar etmesi gerekmektedir. "İşte ancak bu suretle Rasûlü (s.a.v.) inkar eden kafir mukallitlerle, onun (s.a.v.) getirdiğinin bazısını bilmeden ve inat etme- den, aksine cehalet ve dalalet sebebiyle inkar eden iman etmiş bir müminin arasındaki farkı anlamış olursun." (Kaynak Fetava-i Sa'diyye, s. 445)
العربية
1
0
4
390
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@cetin_cetinkay Elhamdülillah. Rabbim bize de nasip etsin dua edin inş
Türkçe
1
0
1
29
Rafi
Rafi@Rafi0180·
@cetin_cetinkay Allahumme amin hocam. Umrede misiniz yoksa yine)))
Türkçe
2
0
1
37
Çetin Çetinkaya
Çetin Çetinkaya@cetin_cetinkay·
Tüm dünyadan her an akın akın insanların ziyaret ettiği en büyük komutan, Peygamber Efendimiz Muhammed’e ﷺ salât ve selâm olsun. Rabbim bizlere onun davasına sahip çıkmayı nasip etsin. Âmin.
Çetin Çetinkaya tweet media
Türkçe
1
1
38
1.2K