
Vural Bozoğlu
1.1K posts

Vural Bozoğlu
@VuralBozoglu
Feel the sea, the wind and the sky and just close your eyes and dream.








Muhtemelen kapattıkları burası. Yazık. Artık kamusallık tamamen çöp oldu.


BİLİNÇ “ZOR PROBLEM” DEĞİL! (1/2) Bağlantısallık Bilimi ve Yaşamdaşlık Kültürü Perspektifinden Carlo Rovelli Okuması Modern bilinç tartışmalarının merkezinde uzun yıllardır aynı soru duruyor: “Beyin nasıl oluyor da deneyim üretiyor?” Filozof David Chalmers bu soruya “bilincin zor problemi” adını verdi. Gerçekten de ilk bakışta sorun büyüleyicidir: Elektriksel ve biyokimyasal süreçlerden oluşan bir organ nasıl oluyor da sevgi, acı, müzik, korku ya da kırmızı rengin hissini yaratabiliyor? Benim gibi İtalyan fizikçi Carlo Rovelli de çok önemli bir itiraz yapıyor: Belki de ortada “zor” bir problem yoktur! Belki problem, sorunun yanlış kurulmuş olmasıdır. Belki de bilinci yanlış yerde arıyoruz. Ben bu yaklaşımın, Bağlantısallık Bilimi perspektifinden son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün artık biliyoruz ki yaşamı anlamanın önündeki en büyük engel, varlığı parçalayarak düşünme alışkanlığımız. Modern düşünce uzun süre evreni şu şekilde tasarladı: Madde ayrı, zihin ayrı, insan ayrı, doğa ayrı, gözlemci ayrı, gözlenen ayrı… Oysa yaşam böyle çalışmıyor. Yaşam, bağlantısal bir oluş sürecidir. Her şey içinde bulunduğu ağ ile vardır; onunla oluşur ve onu oluşturur. Tam da bu nedenle bilinç meselesi aslında beynin değil, “ayrılık yanılsamasının” problemidir. Descartes’ın Gölgesi Rovelli’nin dikkat çektiği temel noktalardan biri, modern bilinç tartışmalarının hâlâ René Descartes’ın düalist mirasının içinde olmasıdır. Descartes zihni ve maddeyi iki ayrı töz gibi düşündü. Bu yaklaşım bilim tarihinde önemli bir aşamaydı; fakat aynı zamanda insan zihnini doğanın dışına taşıdı. Böylece bilinç, fiziksel dünyanın içine ait olmayan “mistik” bir alan gibi algılanmaya başladı. Bugün hâlâ birçok bilinç teorisinin gizlice taşıdığı varsayım şudur: “Madde başka şeydir; deneyim başka şeydir.” Oysa Bağlantısallık Bilimi açısından bu ayrımın kendisi problemlidir. Çünkü yaşamın temel birimi atom değil, enformasyondur. Enformasyon ise ilişkiseldir. Bir nöron tek başına anlam üretmez. Anlam, bağlantıdan doğar. Bir insan tek başına bilinç üretmez. Bilinç, beden-beyin-çevre-zaman-hafıza-etkileşim ağının ortaya çıkardığı yaşantısal organizasyondur. Bu nedenle bilinç ayrı bir “şey” değil; bağlantısal süreçlerin yaşantısal boyutudur. Beyin Düşünce Üretiyorsa, Yaşam da Yaşantı Üretir Burada çok önemli bir kavramsal eşik vardır. Nasıl ki beynin tek tek hücrelerinde “düşünce” yoksa ama ağ organizasyonunda düşünce ortaya çıkıyorsa; yaşam da kendi bağlantısal ağı içinde yaşantı üretmektedir. Bu nedenle bilinç: beynin içine sıkışmış bir hayalet değil, organizmanın çevresiyle kurduğu ilişkinin dinamik sonucu, yani bağlantısallığın yaşanan tarafıdır. Rovelli’nin yaklaşımı bu açıdan çok değerlidir. Çünkü o, insanı evrenin dışındaki ayrıcalıklı gözlemci konumundan çıkarır. İnsan artık: evreni dışarıdan izleyen bir varlık değil, evrenin kendi içindeki bağlantısal süreçlerden biridir. Bu bakış, aynı zamanda Spinozacı bir derinlik taşır. Baruch Spinoza zihin ve bedenin iki ayrı gerçeklik olmadığını söylemişti. Rovelli ise modern fizik üzerinden benzer bir yere gelir: Bilinç doğanın dışında değildir; doğanın kendi örgütlenmesinin içeriden hissedilmesidir. “Kırmızı Neden Kırmızı Görünür?” Sorusu Bilinç felsefesinin klasik sorularından biri şudur: “Kırmızı neden kırmızı gibi hissedilir?” Rovelli bu sorunun yanlış kurulduğunu söyler. Bence burada çok önemli bir epistemolojik dönüşüm vardır. Çünkü biz hâlâ deneyimi, doğanın üzerine sonradan eklenmiş metafizik bir katman gibi düşünmeye eğilimliyiz. Oysa kırmızılık, beynin belirli bağlantısal organizasyonunun yaşantısal ifadesidir. Yani sorun: “Madde nasıl bilince dönüşüyor?” değil; “Bağlantısal organizasyon hangi koşullarda yaşantısal bütünlük oluşturuyor?”sorusudur. #BirBeyinCerrahıBilimİnsanınınYaşamSeyahatnamesi Brugge

En Sevdiğim Bilge: Pisagor (1/2) Olimpiyat Meydanından Yaşamın Ağına Bir Anlatı İnsanlık tarihi bazen tek bir cümlede saklı büyük sezgiler üretmiştir. MÖ 6. yüzyılda Pisagor’un yaptığı kısa bir benzetme, bugün hâlâ insanın kendisini ve yaşamı anlama çabasına ışık tutuyor. Anlatıda Pisagor, Olimpiyat Oyunları’na gelen insanları üç gruba ayırır: Bir kısmı para kazanmak için oradadır. Bir kısmı şöhret ve zafer peşindedir. Küçük bir grup ise yalnızca gözlemlemek, anlamak ve olup bitenin düzenini kavramak ister. Pisagor’a göre gerçek filozof işte bu üçüncü kişidir. (Pisagor, philo-sophia sözcüğünü ilk kullanandır) İlk bakışta bu yalnızca bir ahlak ya da bilgelik anlatısı gibi görünebilir. Oysa daha dikkatli bakıldığında, burada insan zihninin yaşamla kurduğu ilişkinin çok derin bir çözümlemesi vardır. Pisagor’un o olimpiyat alanında işaret ettiği şey, bugün bağlantısallık biliminin temel önermesiyle şaşırtıcı ölçüde örtüşmektedir: Yaşamın yapı taşı atom değil, enformasyondur; varlık, ilişkiler ağı içinde anlam kazanır. Bugün nörobilim bize şunu söylüyor: Beyin, yaklaşık 86 milyar nöronun birbirleriyle kurduğu dinamik ilişkiler ağıdır. Düşünce tek bir hücrede bulunmaz. Bilinç bile tek bir merkezden doğmaz. Zihin dediğimiz şey, bağlantıların ortaya çıkardığı yaşantısal bir süreçtir. Aslında bu durum yalnızca beyin için değil, yaşamın bütünü için geçerlidir. İnsan dediğimiz varlık da, kendi başına duran izole bir organizma değil; ilişkilerinin, deneyimlerinin, kültürünün ve çevresiyle kurduğu bağların toplamıdır. Tam da bu nedenle bağlantısallık bilimi, klasik bilim anlayışının önemli bir dönüşümünü temsil eder. Newtoncu çağın temel metaforu “parça” idi. Evren, birbirinden ayrılmış nesnelerin toplamı gibi görülüyordu. Oysa bugün kuantum fiziğinden nörobilime, epigenetikten karmaşık sistemler teorisine kadar birçok alan bize başka bir gerçekliği göstermektedir: Asıl belirleyici olan parçalar değil, parçalar arasındaki ilişkidir. Bir nöronu anlamak için sinapslarını bilmek gerekir. Bir toplumu anlamak için yalnızca bireylere bakmak yetmez; güven ağlarını, bilgi dolaşımını, ortak anlam üretim mekanizmalarını görmek gerekir. Bir galaksiyi anlamak için yalnızca yıldızların konumunu değil, aralarındaki çekim ağını çözmek gerekir. Çünkü evrenin derin mantığı bağlantısaldır. Bugün kozmoloji bize Samanyolu’nun bile daha büyük bir ağın düğümü olduğunu söylüyor. Galaksimiz, Laniakea adı verilen dev süperkümenin içinde yer alıyor. Yani kozmik ölçekte bile hiçbir şey yalnız değildir. İlginç olan şudur: Beyindeki sinaptik ağların görsel organizasyonu ile evrendeki galaktik filamentlerin yapısı arasında şaşırtıcı benzerlikler bulunuyor. Bu yalnızca estetik bir benzerlik değildir; bağlantısallığın evrensel bir organizasyon ilkesi olduğuna işaret eder. Bağlantısallık bilimi tam da burada yeni bir yaşam anlayışı önerir. Eğer her şey ilişkiler ağı içinde var oluyorsa, insanın etik sorumluluğu da yalnızca kendisine karşı değildir. İnsan, doğayla, diğer canlılarla, toplumla ve gelecekle kurduğu ilişkilerin niteliği kadar insandır. İşte Yaşamdaşlık Kültürü bu noktada devreye girer. Yaşamdaşlık, yalnızca birlikte yaşamak değildir. Birlikte anlam üretmektir. Aynı ağın içinde olduğumuzu fark ederek yaşama biçimidir. İnsan merkezci bir üstünlük anlayışından, ilişki merkezli bir varoluş anlayışına geçiştir. Modern çağın büyük krizi tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü çağımızın kültürü büyük ölçüde rekabet, hız, görünürlük ve tüketim ekseninde şekilleniyor. İnsan artık çoğu zaman yaşamı deneyimlemek yerine sergiliyor; bilgiyi anlamak yerine dolaşıma sokuyor; ilişki kurmak yerine bağlantı simülasyonları üretiyor. Sosyal medya çağında insanın “görünürlüğü” arttı; fakat anlam ilişkileri aynı ölçüde derinleşmedi. Çok bağlantılıyız ama çoğu zaman ilişkisiziz. Bu yüzden çağımızın temel sorunu bilgi eksikliği değildir. Bağlantı eksikliğidir. İnsan doğadan koptu. Bilgi vicdandan koptu. Bilim yaşamın anlamından koptu. Devam👇 #Penceremdenİstanbul











