Vural Bozoğlu

1.1K posts

Vural Bozoğlu banner
Vural Bozoğlu

Vural Bozoğlu

@VuralBozoglu

Feel the sea, the wind and the sky and just close your eyes and dream.

Katılım Eylül 2011
141 Takip Edilen14 Takipçiler
Vural Bozoğlu retweetledi
Shining Science
Shining Science@ShiningScience·
Scotland will require swift bricks in all new buildings after MSPs backed a law to help endangered cavity-nesting birds. The move aims to support declining swift populations, which have fallen sharply since 1995, by creating safe nesting spaces in modern homes. Campaigners praised the decision and urged the rest of the UK to follow, saying low-cost bricks can make a vital difference for wildlife.
Shining Science tweet media
English
9
91
279
4.9K
Vural Bozoğlu retweetledi
Shining Science
Shining Science@ShiningScience·
Writing by hand activates large brain regions linked to memory, learning, movement, language, and visual processing. Forming each letter requires unique, precise motions that strengthen neural connections and help the brain encode information more deeply. Typing uses repetitive key presses, reducing activity in many interconnected sensorimotor and memory-related networks compared to handwriting. Source: Norwegian University of Science and Technology (NTNU)
Shining Science tweet media
English
15
123
389
10.4K
Vural Bozoğlu retweetledi
Selim Somçağ
Selim Somçağ@selimsomcag·
Kaynak suyunun antioksidan özelliği var. Herkes pet şişenin sağlıksız olduğunu biliyor ama cam şişeyi sağlıklı sanıyor. Oysa su camda durunca da antioksidan etkisini kaybediyor. Doğrusu toprak kap, testi veya küp. Ayrıca toprak kap terlediği için su yazın ısınmaz, soğuk kalır.
Türkçe
8
12
120
35.5K
Vural Bozoğlu
Vural Bozoğlu@VuralBozoglu·
@matruskaninhici 2010'ların başında, iskelenin diğer tarafındaki park ile beraber burası da elden geçirilecekti belediye tarafından. Tahmin edin bakalım kim engel oldu?
Türkçe
0
0
4
951
Suriçi'nin Sesleri
Suriçi'nin Sesleri@matruskaninhici·
Bir takipçim Kandilli kıyısındaki bir vakadan bahsederek çeşitli anekdotlar aktardı ve bir de işaretleme yaptığı fotoğraf iletti. Konuyu hatırlar gibi oldum ve biraz bakındıktan sonra alıntıladığım paylaşımı buldum. Takipçim özetle buraya yürümek ve gezmek için gittiğini, o esnada yalılardan birinin bahçesinden ev sahibi ve çalışanı olduğunu düşündüğü iki kişinin bu set üzerinde insanların dolaşmasına yönelik serzenişlerde bulunduklarını, "Ne görmeye geliyorlarsa buraya!" diye tepki gösterdiklerini ve en sonunda "Burayı kırdıralım artık, geçemesinler buradan" diye kendi içlerinde vardıkları kararı sesli olarak dile getirdiklerini söyledi ve benden paylaşmamı rica etti. Paylaşımlardan anladığım kadarıyla burada haklarını koruyan yurttaşlar ve yalı sahipleri arasında uzun süredir bir didişme mevcut. Fotoğraflarda beton setin belli bölümlerinin de çoktan kırılmış olduğu görülüyor. Buraya önceden gitmedim; ne kadar zamandır kırık olduğunu veya aynı saikle mi bu müdahalenin yapıldığını bilemiyorum. Araştırılmalı. Yalıların mimarisine ve kent kültüründeki yerlerine değer vermekle birlikte kamusal mekân hassasiyetimin bunlardan kat kat güçlü olması nedeniyle yalılar konusunda ne kadar şiddetli bir önyargım olduğunu ve elimden gelse hepsinin önüne bu tip setler çekeceğimi önceki paylaşımlarımda detaylıca aktarmıştım. Dolayısıyla bir kez de buradan takipçimin arzusuyla söylemiş olayım. Kıyıya serbestçe erişmek için insanların büyük mücadeleler göstermek zorunda kalmaları İstanbul adına utanç verici bir durum yaratıyor. En ufak boşlukları dahi mülk sahipleri kapatmaya uğraşıyor. Yalılarının izole kalmasını istedikleri için bu tip uygulamalar düşünenler ve yapanlar, kafeleri ve restoranları için kocaman alanları çitleyenler ve niceleri.. Yerel yönetimler bu gaspların önünde amasız fakatsız durmalılar. Özellikle buradaki hadsiz yalı sahipleri çıtlarını dahi çıkaramamalılar insanlara.
Suriçi'nin Sesleri tweet media
Ömer Yılmaz@oyilmaz

Muhtemelen kapattıkları burası. Yazık. Artık kamusallık tamamen çöp oldu.

Türkçe
6
27
205
43.6K
Vural Bozoğlu retweetledi
Shining Science
Shining Science@ShiningScience·
🚨: Your brain does not experience reality. It builds a hallucination and calls it real.
Shining Science tweet mediaShining Science tweet media
English
92
269
1.8K
40K
Vural Bozoğlu retweetledi
Psk. Dr. Zübeyit GÜN
Psk. Dr. Zübeyit GÜN@zubeyitgun·
Herkesin çocuğunun bir madalya, derece, sertifika ya da görünür başarıyla temsil edildiği bir ortamda, bazen çocukların gelişiminden çok yetişkinlerin başarı, yeterlilik ve değer ihtiyacı öne çıkabilir. Çocuk; ailesinin emeğini, iyi ebeveyn olma arzusunu, sınıfsal rekabette geri kalmama çabasını ve “biz de varız” duygusunu taşıyan bir göstergeye dönüşebilir. Böyle bir ortam, çoğu zaman “değer ancak ölçülürse vardır” yanılsamasını besler. Çocuk sevilmekten çok sergilenmeye, görülmekten çok temsil etmeye, gelişmekten çok parlamaya doğru itildiğinde kendi iç ölçüsünü kaybetme riski taşır. Başarı haz olmaktan çıkıp göreve, oyun olmaktan çıkıp kanıta, yetenek olmaktan çıkıp borca dönüşebilir. Oysa çocuk için asıl gelişim her zaman derece almak değildir; kaybetmeye dayanabilmek, sıkılmayı taşıyabilmek, sıradan kalabilmek, kendi hızında öğrenebilmek ve başkasının başarısı karşısında dağılmamayı öğrenmektir. Çünkü çocuk, sevginin başarıya bağlandığını hissettiğinde yalnızca daha çok çalışmaz; zamanla kendisini de ancak parladığında değerli hissetmeye başlayabilir.
Türkçe
0
8
62
4.7K
Vural Bozoğlu
Vural Bozoğlu@VuralBozoglu·
Yıllardır dilime dolanan bir ifadeyi çağrıştırdı bu tweet serisi; 'Kâinattaki her şey - bizler de dâhil olmak üzere - bir bütün parçalarıyız. Bunu unuttuğumuzda ise içinde bulunduğumuz kaosun birer parçaları hâline geliyoruz.'
Türkçe
0
0
1
8
Vural Bozoğlu
Vural Bozoğlu@VuralBozoglu·
Bugün insanlığın yaşadığı büyük krizlerin çoğu — ekolojik kriz, yalnızlık, anlam kaybı, kutuplaşma — aslında bağlantısallığın unutulmasının sonuçlarıdır. İnsan kendini ağdan kopuk düşündüğünde: doğayı nesneleştiriyor, diğer insanları araçsallaştırıyor, yaşamı parçalı görüyor.
Türkçe
1
0
0
9
Vural Bozoğlu
Vural Bozoğlu@VuralBozoglu·
Edindiğimiz her yeni bilgiden yeni anlamlar çıkarma serüveninde yeni bir gün daha. Birlikte bakalım. Bilinç, beynin içine sıkışmış bir hayalet değil; organizmanın çevresiyle kurduğu ilişkinin dinamik sonucu, yani bağlantısallığın yaşanan tarafıdır.
Türker KILIÇ@turkerkilic

BİLİNÇ “ZOR PROBLEM” DEĞİL! (1/2) Bağlantısallık Bilimi ve Yaşamdaşlık Kültürü Perspektifinden Carlo Rovelli Okuması Modern bilinç tartışmalarının merkezinde uzun yıllardır aynı soru duruyor: “Beyin nasıl oluyor da deneyim üretiyor?” Filozof David Chalmers bu soruya “bilincin zor problemi” adını verdi. Gerçekten de ilk bakışta sorun büyüleyicidir: Elektriksel ve biyokimyasal süreçlerden oluşan bir organ nasıl oluyor da sevgi, acı, müzik, korku ya da kırmızı rengin hissini yaratabiliyor? Benim gibi İtalyan fizikçi Carlo Rovelli de çok önemli bir itiraz yapıyor: Belki de ortada “zor” bir problem yoktur! Belki problem, sorunun yanlış kurulmuş olmasıdır. Belki de bilinci yanlış yerde arıyoruz. Ben bu yaklaşımın, Bağlantısallık Bilimi perspektifinden son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün artık biliyoruz ki yaşamı anlamanın önündeki en büyük engel, varlığı parçalayarak düşünme alışkanlığımız. Modern düşünce uzun süre evreni şu şekilde tasarladı: Madde ayrı, zihin ayrı, insan ayrı, doğa ayrı, gözlemci ayrı, gözlenen ayrı… Oysa yaşam böyle çalışmıyor. Yaşam, bağlantısal bir oluş sürecidir. Her şey içinde bulunduğu ağ ile vardır; onunla oluşur ve onu oluşturur. Tam da bu nedenle bilinç meselesi aslında beynin değil, “ayrılık yanılsamasının” problemidir. Descartes’ın Gölgesi Rovelli’nin dikkat çektiği temel noktalardan biri, modern bilinç tartışmalarının hâlâ René Descartes’ın düalist mirasının içinde olmasıdır. Descartes zihni ve maddeyi iki ayrı töz gibi düşündü. Bu yaklaşım bilim tarihinde önemli bir aşamaydı; fakat aynı zamanda insan zihnini doğanın dışına taşıdı. Böylece bilinç, fiziksel dünyanın içine ait olmayan “mistik” bir alan gibi algılanmaya başladı. Bugün hâlâ birçok bilinç teorisinin gizlice taşıdığı varsayım şudur: “Madde başka şeydir; deneyim başka şeydir.” Oysa Bağlantısallık Bilimi açısından bu ayrımın kendisi problemlidir. Çünkü yaşamın temel birimi atom değil, enformasyondur. Enformasyon ise ilişkiseldir. Bir nöron tek başına anlam üretmez. Anlam, bağlantıdan doğar. Bir insan tek başına bilinç üretmez. Bilinç, beden-beyin-çevre-zaman-hafıza-etkileşim ağının ortaya çıkardığı yaşantısal organizasyondur. Bu nedenle bilinç ayrı bir “şey” değil; bağlantısal süreçlerin yaşantısal boyutudur. Beyin Düşünce Üretiyorsa, Yaşam da Yaşantı Üretir Burada çok önemli bir kavramsal eşik vardır. Nasıl ki beynin tek tek hücrelerinde “düşünce” yoksa ama ağ organizasyonunda düşünce ortaya çıkıyorsa; yaşam da kendi bağlantısal ağı içinde yaşantı üretmektedir. Bu nedenle bilinç: beynin içine sıkışmış bir hayalet değil, organizmanın çevresiyle kurduğu ilişkinin dinamik sonucu, yani bağlantısallığın yaşanan tarafıdır. Rovelli’nin yaklaşımı bu açıdan çok değerlidir. Çünkü o, insanı evrenin dışındaki ayrıcalıklı gözlemci konumundan çıkarır. İnsan artık: evreni dışarıdan izleyen bir varlık değil, evrenin kendi içindeki bağlantısal süreçlerden biridir. Bu bakış, aynı zamanda Spinozacı bir derinlik taşır. Baruch Spinoza zihin ve bedenin iki ayrı gerçeklik olmadığını söylemişti. Rovelli ise modern fizik üzerinden benzer bir yere gelir: Bilinç doğanın dışında değildir; doğanın kendi örgütlenmesinin içeriden hissedilmesidir. “Kırmızı Neden Kırmızı Görünür?” Sorusu Bilinç felsefesinin klasik sorularından biri şudur: “Kırmızı neden kırmızı gibi hissedilir?” Rovelli bu sorunun yanlış kurulduğunu söyler. Bence burada çok önemli bir epistemolojik dönüşüm vardır. Çünkü biz hâlâ deneyimi, doğanın üzerine sonradan eklenmiş metafizik bir katman gibi düşünmeye eğilimliyiz. Oysa kırmızılık, beynin belirli bağlantısal organizasyonunun yaşantısal ifadesidir. Yani sorun: “Madde nasıl bilince dönüşüyor?” değil; “Bağlantısal organizasyon hangi koşullarda yaşantısal bütünlük oluşturuyor?”sorusudur. #BirBeyinCerrahıBilimİnsanınınYaşamSeyahatnamesi Brugge

Türkçe
1
0
0
48
Vural Bozoğlu
Vural Bozoğlu@VuralBozoglu·
Çünkü sonunda yaşam dediğimiz şey, tek tek bireylerin hikâyesi değil; birbirine bağlanmış anlamların ortak senfonisidir.
Türkçe
0
0
0
10
Vural Bozoğlu
Vural Bozoğlu@VuralBozoglu·
Belki de insanlığın bugün yeniden öğrenmesi gereken en önemli şey budur: Yaşam bir yarış değil, bir bağlantılanma sürecidir. İnsan büyüklüğü ne kadar kazandığında değil; ne kadar derin bağlar kurabildiğinde ortaya çıkar.
Türkçe
1
0
1
12
Vural Bozoğlu
Vural Bozoğlu@VuralBozoglu·
Okumaktan son derece keyif aldığım bir anlatı. "Eğer her şey ilişkiler ağı içinde var oluyorsa, insanın etik sorumluluğu da yalnızca kendisine karşı değildir. İnsan, doğayla, diğer canlılarla, toplumla ve gelecekle kurduğu ilişkilerin niteliği kadar insandır.
Türker KILIÇ@turkerkilic

En Sevdiğim Bilge: Pisagor (1/2) Olimpiyat Meydanından Yaşamın Ağına Bir Anlatı İnsanlık tarihi bazen tek bir cümlede saklı büyük sezgiler üretmiştir. MÖ 6. yüzyılda Pisagor’un yaptığı kısa bir benzetme, bugün hâlâ insanın kendisini ve yaşamı anlama çabasına ışık tutuyor. Anlatıda Pisagor, Olimpiyat Oyunları’na gelen insanları üç gruba ayırır: Bir kısmı para kazanmak için oradadır. Bir kısmı şöhret ve zafer peşindedir. Küçük bir grup ise yalnızca gözlemlemek, anlamak ve olup bitenin düzenini kavramak ister. Pisagor’a göre gerçek filozof işte bu üçüncü kişidir. (Pisagor, philo-sophia sözcüğünü ilk kullanandır) İlk bakışta bu yalnızca bir ahlak ya da bilgelik anlatısı gibi görünebilir. Oysa daha dikkatli bakıldığında, burada insan zihninin yaşamla kurduğu ilişkinin çok derin bir çözümlemesi vardır. Pisagor’un o olimpiyat alanında işaret ettiği şey, bugün bağlantısallık biliminin temel önermesiyle şaşırtıcı ölçüde örtüşmektedir: Yaşamın yapı taşı atom değil, enformasyondur; varlık, ilişkiler ağı içinde anlam kazanır. Bugün nörobilim bize şunu söylüyor: Beyin, yaklaşık 86 milyar nöronun birbirleriyle kurduğu dinamik ilişkiler ağıdır. Düşünce tek bir hücrede bulunmaz. Bilinç bile tek bir merkezden doğmaz. Zihin dediğimiz şey, bağlantıların ortaya çıkardığı yaşantısal bir süreçtir. Aslında bu durum yalnızca beyin için değil, yaşamın bütünü için geçerlidir. İnsan dediğimiz varlık da, kendi başına duran izole bir organizma değil; ilişkilerinin, deneyimlerinin, kültürünün ve çevresiyle kurduğu bağların toplamıdır. Tam da bu nedenle bağlantısallık bilimi, klasik bilim anlayışının önemli bir dönüşümünü temsil eder. Newtoncu çağın temel metaforu “parça” idi. Evren, birbirinden ayrılmış nesnelerin toplamı gibi görülüyordu. Oysa bugün kuantum fiziğinden nörobilime, epigenetikten karmaşık sistemler teorisine kadar birçok alan bize başka bir gerçekliği göstermektedir: Asıl belirleyici olan parçalar değil, parçalar arasındaki ilişkidir. Bir nöronu anlamak için sinapslarını bilmek gerekir. Bir toplumu anlamak için yalnızca bireylere bakmak yetmez; güven ağlarını, bilgi dolaşımını, ortak anlam üretim mekanizmalarını görmek gerekir. Bir galaksiyi anlamak için yalnızca yıldızların konumunu değil, aralarındaki çekim ağını çözmek gerekir. Çünkü evrenin derin mantığı bağlantısaldır. Bugün kozmoloji bize Samanyolu’nun bile daha büyük bir ağın düğümü olduğunu söylüyor. Galaksimiz, Laniakea adı verilen dev süperkümenin içinde yer alıyor. Yani kozmik ölçekte bile hiçbir şey yalnız değildir. İlginç olan şudur: Beyindeki sinaptik ağların görsel organizasyonu ile evrendeki galaktik filamentlerin yapısı arasında şaşırtıcı benzerlikler bulunuyor. Bu yalnızca estetik bir benzerlik değildir; bağlantısallığın evrensel bir organizasyon ilkesi olduğuna işaret eder. Bağlantısallık bilimi tam da burada yeni bir yaşam anlayışı önerir. Eğer her şey ilişkiler ağı içinde var oluyorsa, insanın etik sorumluluğu da yalnızca kendisine karşı değildir. İnsan, doğayla, diğer canlılarla, toplumla ve gelecekle kurduğu ilişkilerin niteliği kadar insandır. İşte Yaşamdaşlık Kültürü bu noktada devreye girer. Yaşamdaşlık, yalnızca birlikte yaşamak değildir. Birlikte anlam üretmektir. Aynı ağın içinde olduğumuzu fark ederek yaşama biçimidir. İnsan merkezci bir üstünlük anlayışından, ilişki merkezli bir varoluş anlayışına geçiştir. Modern çağın büyük krizi tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü çağımızın kültürü büyük ölçüde rekabet, hız, görünürlük ve tüketim ekseninde şekilleniyor. İnsan artık çoğu zaman yaşamı deneyimlemek yerine sergiliyor; bilgiyi anlamak yerine dolaşıma sokuyor; ilişki kurmak yerine bağlantı simülasyonları üretiyor. Sosyal medya çağında insanın “görünürlüğü” arttı; fakat anlam ilişkileri aynı ölçüde derinleşmedi. Çok bağlantılıyız ama çoğu zaman ilişkisiziz. Bu yüzden çağımızın temel sorunu bilgi eksikliği değildir. Bağlantı eksikliğidir. İnsan doğadan koptu. Bilgi vicdandan koptu. Bilim yaşamın anlamından koptu. Devam👇 #Penceremdenİstanbul

Türkçe
1
0
1
24
Vural Bozoğlu
Vural Bozoğlu@VuralBozoglu·
@wiseguy72 Henüz ölmedi. İnşaallah da ölmez. İş makinaları ve kamyonların oyun alanı olmaya doğru hızla gidiyor!
Türkçe
1
0
1
64
Vural Bozoğlu
Vural Bozoğlu@VuralBozoglu·
İnsan, evreni inceleyen bir özne değil; evrenin kendi bağlantısal örgüsü içinde anlam üreten bir enformasyon akışıdır. Tüm bu akış/sistem birbirine bağlıysa eğer ve biz de bu ağın bir parçasıysak, o halde hiçbir eylemimiz yalnızca “bize ait” değildir.
Türker KILIÇ@turkerkilic

BİLİMİN SINIRLARI, YAŞAMIN AĞI: Bağlantısallık Bilimi ve Yaşamdaşlık Perspektifinden Planck’ın Sözü (1/2) Max Planck’ın şu tespiti, yalnızca fiziğin değil, insanın kendini anlama çabasının da en derin sınırlarını işaret eder: “Bilim, doğanın nihai gizemini çözemez; çünkü biz de çözmeye çalıştığımız bu gizemin bir parçasıyız.” Bu cümle, ilk bakışta bir sınır ilanı gibi görünür. Oysa daha dikkatli bakıldığında, bu söz aslında yeni bir başlangıcın kapısını aralar. Çünkü burada söylenen şey, bilimin yetersizliği değil; bilimin yanlış konumlandırılmış öznesidir. İnsan, evreni dışarıdan gözleyen bir “izleyici” değildir. İnsan, evrenin kendi içinden kendini anlamaya çalışan bir süreçtir. Tam da bu noktada Bağlantısallık Bilimi devreye girer. 1. Gözlemci Değil, Ağın Bir Parçasıyız Klasik bilim paradigması, özellikle Isaac Newton sonrası dönemde, dünyayı parçalarına ayırarak anlama üzerine kurulu. Nesneleri ayrı, gözlemciyi ayrı, doğayı ayrı bir gerçeklik olarak ele alıyoruz. Bu yaklaşım olağanüstü başarılar da getirdi; ancak aynı zamanda bir yanılsamayı da pekiştirdi: Sanki biz, anlamaya çalıştığımız sistemin dışında durabiliyormuşuz gibi. Oysa 20. yüzyılda kuantum fiziği ile birlikte bu yaklaşım köklü biçimde sarsıldı. Werner Heisenberg’in belirsizlik ilkesi ve Niels Bohr’un tamamlayıcılık ilkesi, gözlemcinin sistemden bağımsız olamayacağını açıkça ortaya koydu. (En azından benim için beyinbilim kökenli)”Bağlantısallık Bilimi” bu bulguyu daha ileri taşır ve şunu söyler: Tüm varoluş kodlamalarının bütünlüğünü oluşturan yaşam içinde her şey, içinde bulunduğu ilişkiler ağı ile vardır, onunla anlamlanır ve onu anlamlandırır. Bu durumda insan, evreni inceleyen bir özne değil; evrenin kendi bağlantısal örgüsü içinde anlam üreten bir enformasyon akışıdır. 2. Yaşamın Yapıtaşı: Madde Değil, Enformasyon Planck’ın işaret ettiği sınırın arkasında daha temel bir gerçeklik yatar: Biz, maddeyi inceleyen varlıklar değiliz; bizatihi enformasyon işleyen sistemleriz. Claude Shannon ile başlayan bilgi kuramı, yaşamın temel dinamiklerinin “madde”den çok “enformasyon akışı” ile açıklanabileceğini gösterdi. Beyin, bunun en somut örneğidir. Nöronlar tek başına bir anlam taşımaz; anlam, aralarındaki bağlantıların örüntüsünde ortaya çıkar. Bu perspektifi genişlettiğimizde şu güçlü önerme ortaya çıkar: Yaşamın yapıtaşı atom değil, enformasyondur. Ve enformasyon, ancak bağlantılar içinde var olur. Dolayısıyla Planck’ın “çözülemeyen gizem” dediği şey, aslında dışsal bir bilinmezlik değil; bizim içinde yer aldığımız enformasyonel ağın sınırsız karmaşıklığıdır. 3. Bilincin Sınırı = Sistem İçinde Olmanın Sınırı İnsan zihni, evreni anlamaya çalışırken kendi araçlarını kullanır: algı, dil, matematik, modelleme… Ancak bu araçların tümü, yine evrenin içinden doğmuştur. Yani biz, sistemi anlamak için yine sistemin kendisini kullanıyoruz. Bu durum parçanın ayrıklığına uyarlanmış zihinler bir paradoks gibi görünür, ama aslında bir parça-bütün birliği esas yasadır. Karl Friston’ın serbest enerji ilkesiyle ifade ettiği gibi, beyin sürekli olarak dünyayı modelleyen bir öngörü makinesidir. Ancak bu model hiçbir zaman “tam gerçeklik” değildir; yalnızca organizmanın hayatta kalmasını sağlayan bir yaklaşık temsildir. Bu nedenle: Gerçeklik ile algımız arasında her zaman bir fark vardır Ve bu fark asla tamamen kapanmaz Planck’ın “nihai gizem” dediği şey, işte bu kapanmayan farkın kendisidir.

Türkçe
0
0
0
37
Vural Bozoğlu retweetledi
Alper Tüydeş
Alper Tüydeş@alpertuydes·
Bir zeytinlik düşünün; toprağın hiç sürülmediği, sulamanın hiç yapılmadığı ve hatta mahsul alınan ağaçların insanlar tarafından dikilmediği bir zeytinlik. Size imkânsız gelebilir ama Ege Bölgesi’nin kadim zeytin meralarında dört bin yılı aşkın süredir bu zeytinlikler varlığını sürdürüyor. Hal böyle olunca hem yaban hayatı hem insanlar aynı ormandan besleniyor. Gelin Türkiye’nin 2024 yılında ilk Slow Food Çiftliği olmaya hak kazanan ve küresel agroekoloji hareketinin bir parçası hâline gelen @EkenGuven ‘in kurduğu Sevilma Zeytin Bahçesine yakından bakalım. +
Alper Tüydeş tweet mediaAlper Tüydeş tweet mediaAlper Tüydeş tweet mediaAlper Tüydeş tweet media
Türkçe
17
217
2K
67.3K