Oğuz Alpay

1.1K posts

Oğuz Alpay banner
Oğuz Alpay

Oğuz Alpay

@alpayoguz

Ötüken Neşriyat, Çıpası Türk, İstanbul SBF Uluslararası İlişkiler

İstanbul Katılım Eylül 2010
207 Takip Edilen343 Takipçiler
Oğuz Alpay retweetledi
Ötüken Neşriyat
Ötüken Neşriyat@otukennesriyat·
Ailenizle ve sevdiklerinizle birlikte sağlıklı, huzurlu, neşe ve muhabbet dolu anlar biriktireceğiniz güzel bir bayram geçirmeniz dileğiyle... Kurban Bayramınız kutlu olsun.
Ötüken Neşriyat tweet media
Türkçe
0
3
25
852
Oğuz Alpay retweetledi
Ötüken Neşriyat
Ötüken Neşriyat@otukennesriyat·
Atatürk'ün Cumhuriyeti ve geleceği emanet ettiği tüm gençlerimizin ve Türk milletinin 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun!
Ötüken Neşriyat tweet media
Türkçe
0
20
132
1.9K
Oğuz Alpay retweetledi
Ötüken Neşriyat
Ötüken Neşriyat@otukennesriyat·
Ahmet Yeşiltepe’nin güçlü kalemi, Oğan Kandemiroğlu’nun etkileyici çizimleriyle, “Atatürk’ün İzinde” çok yakında Ötüken’de!
Ötüken Neşriyat tweet media
Türkçe
2
14
82
3.4K
Oğuz Alpay retweetledi
Ötüken Neşriyat
Ötüken Neşriyat@otukennesriyat·
Sınırların dijital duvarlarla, güvenlik protokollerinin otonom dronlarla korunduğu bir Türkiye... Zenginlerin “global vatandaşlık” ile dünyadan soyutlandığı, yoksulların ise sistemin dışına itildiği bir düzen. Başsavcı Poyraz, sıradan bir cinayet gibi görünen bir vakanın izini sürerken, kendini insanlığın genetik kodlarına ve devletin en mahrem sırlarına uzanan devasa bir komplonun ortasında bulur. Bir yanda ulus-devletlerin egemenliğini tehdit eden teknoloji devi Apollon ve onun kurucusu Hao Zeng’in “Neo-Dataist” idealleri; diğer yanda insan iradesini bir “hata” olarak gören kusursuz algoritmalar. Emre Yalçın'dan Arayış - I Zeday otuken.com.tr ve Ötüken mobil uygulamasında. otuken.com.tr/emre-yalcin-ze…
Türkçe
0
3
5
1.3K
Oğuz Alpay retweetledi
veysel gökberk manga
veysel gökberk manga@vgokberkm·
Yangında İlk Yakılacaklar-I Türk edebiyatı neden bu hâle geldi, okura neden bu denli kötü metinler sunuluyor, memleketin edebi hayatına yön veren yayınevleri nasıl oluyor da bu kadar kötü metinler basıyor, edebiyat jürileri niçin hiç değişmiyor, nasıl oluyor da bütün “büyük” eserlerin sahipleri birbirlerinin arkadaşları çıkıyorlar? Putları -ikinci kez- kırıyoruz. Türk edebiyatını, gark olduğu bu karanlıktan hep beraber kurtarmak zorundayız. Fakat evvela, meselenin tarihi-siyasi arka planını bilmeye ihtiyacımız var. 1940'lar bitip 50'ler başlarken Fransa’nın entelektüel hayatı Sartre’ın hâkimiyeti altındaydı. Sartre, kendisinden önceki edebiyatı, yazarın ve metnin siyasi bakımdan tarafsız olduğu iddiasında bulunduğu için eleştiriyordu. Birey özgürleşsin, özgürlüğünden doğan sorumluluğu almaktan da çekinmesin istiyordu. Dünyayı, yazmakla, belirlenmiş bir açıdan ele aldığını, okuru da belirlenmiş bir gerçeklik temelinde eyleme çağırdığını söylüyordu. Edebi estetiği toplumsal amaç için seferber etmek gerektiğini düşünüyordu. Politik bir kalem sahibi olarak yazarı ortaya atıyordu yani. 60'lara gelindi ve Barthes, Foucault ve Lévi-Strauss gibi düşünürler yapısalcı hareketi kurdular. Sartre’ın cogito kökenli öznesine, doğrudan ve cepheden saldırdılar. Çünkü Sartre’da yazar, her şeye muktedir bir tanrı gibiydi bir nevi. Toplumu dönüştürebilirdi ve dönüştürmeliydi de, hatta, vazifesi buydu. Metin, onun özgür iradesinin, kendi bilinciyle yaptığı seçimlerin, siyasi “angajman”ının verimiydi. Farkındaysanız, böyle bir durumda metin, yazarın zihninden başka hiçbir yerden neşet edemeyecektir. İşte Roland Barthes, tam da bu temelde itiraz etti ona: bunun hem dilbilim bakımından, hem de siyaseten yanlış olduğunu söyledi. Dilin söylediğinin kişinin niyetinden bağımsız olduğunu düşünüyordu, bunu da tabii ki Saussure’den öğrenmişti, ayrıntılara girmeye gerek yok burada, gevezelik olur. Diğer yandan, yazar da bir insan olduğuna göre, onun iradesini merkeze almak, burjuva bireyciliğinin yansımasıydı: yazar öldü, yerine kim geçsin istersiniz? Siz: okur olarak siz. İşte bütün felaket, tam da buradan başladı. Foucault, söz konusu analizi biraz daha derinleştirdi. Bilginin ve metnin güçle ilişkisinin etle tırnak ilişkisi olduğunu söyledi bir bakıma. Ona göre, her anlatı, belirli bir epistemolojik rejim ve iktidar ilişkisini sürdüren bir söylemin parçasıydı. Edebi eser, estetik yeterliliğiyle değil, bir sınıfı meşru kılıp kılamamasıyla var oluyordu. Estetik, ideolojinin görünür yüzüydü sadece. Bu süreçte, Osmanlı’da ve Türkiye’de de çokça tartışılan, sanatın ne için eylendiği meselesi, Marksist ve postkolonyal eleştirinin okları altında sırılsıklam kaldı. Sanat, apaçıktı ki toplum içindi. Toplum için yapılmayan sanat yansın kül olsun, burjuvanın malıdır o olsa olsa. Tabii ki bütün postyapısalcılar aynı şeyi savunmuyordu, her birinin evrenleri arasında ciddi farklar vardı ama hâkim görüş buydu. Buraları çokça uzatabilirim: sıkıcı yerlerdir, akademik olan her şey sıkıcıdır çünkü benim nezdimde. Meselede derinleşmek isteyenler Gramsci, Althusser ve Eagleton’a bakarak bu tartışmaların tarihini biraz daha ayrıntılı vaziyette inceleyebilirler. Özetle, sanat ve benim tartışacağım edebiyat, estetik bir değerden ideolojik bir aygıta dönüştü ve kendisinden, toplumu dönüştürmesi beklendi. Bunu da becerdi tabii ki, kendi altına dinamit koyduysa da: edebi metinden, yazarının dehasını yansıtması istenmiyordu artık, toplumsal cinsiyeti, ırk ve sınıf tartışmalarını merkeze alan sosyal bir laboratuvar olması umuluyordu ondan. Şimdi asıl meseleye gelelim, hâl-i pürmelalimizin gerçek sebebine. 68 Olayları edebiyat çevrelerinde Fransız Teorisi diye anılan bu fikirleri Amerikan Üniversitelerine soktu. Bu dönemde yetişen Foucault, Deleuze, Derrida ve daha birçok düşünürün yazıları, Amerikalı akademisyenlerin elinde sistemi içeriden yıkmak için kullanılan araçlar oluverdiler. Fransız entelektüellerin sanat hakkındaki tartışmaları, bağlamından Amerikalılarca koparıldı, sivil hakları savunan hareketlerle, kimlik politikalarıyla sentezlendi. Bu atılımda özellikle Sylvére Lotringer’in Columbia Üniversitesi’nde kurduğu Semiotext(e) Dergisi büyük bir rol oynadı. 70'lere gelindiğindeyse Yale’de, de Man, Miller ve Hartman’ın başını çektiği “Yale Okulu”yla yapısöküm kurumsallaştı. 80'lerle birlikte de edebiyat kürsüleri, giderek, kültürel çalışmalar kürsüsüne evrildi. Kısaca özetliyorum, burayı çokça aşar bu konular. Ama özetlemeden geçemem çünkü gerçekten de Türkiye’deki ve dünyadaki kötü metinlerin müsebbipleri bunlardır. Kanonik eserler bunlar tarafından küçümsendi. Marjinal grupların metinleri ve kimlik politikaları bunlarca önemsendi. Akademi kürsüleri sol entelijansiyanın eline geçti. Postmodernizm, değerleri ve değer politikalarını zaten paramparça etmişti, yani edebiyat kürsülerinin savunduğu tek değer, temelde bir tür değersizliği içkin bir değerdi bundan böyle: topluma yön verilecek ama nereye çıkar ki bu yol? Bana kalırsa sol entelijansiyanın varılsın istediği yere: Netflix edebiyatına, Woke goygoyculuğuna. Çıktı da, görüyorsunuz. Jonathan Haidt’in Heterodox Akademisi’nin ve ACTA’nın verilerine göre üniversite kürsüleri bugünlerde iyice tektipleşti: Amerikan Üniversitelerinin beşeri bilimler fakültelerinde, bazı uç hâllerde solcu akademisyenlerin sayısı sağcılarınkinin on, hatta bazen yirmi katı. Genel dağılım da şöyle: kürsülerdeki koltukların yüzde altmışını sol liberal görüşlü akademisyenler, yüzde on beşini muhafazakar akademisyenler, yüzde yirmi beşini de görece daha ılımlı akademisyenler tutuyorlar. Bunlar Amerika verileri. Türkiye’de de durum aşağı yukarı böyledir sanıyorum, oranlar biraz oynar ama çok büyük değişiklikler olmaz, en azından, değerleri ve eğilimleri belirleyenler Türkiye’dekiler değil, bunu biliyoruz. Buradan çıkarılacak sonuç solcuların daha iyi okuduğu, kendilerini daha iyi geliştirdikleri mi sizce? Bana kalırsa, dünyanın her yerinde çeteleşmeyi çok iyi becerdikleri ve edebiyatı kendi belirlenmiş değerlerine göre manipüle ettikleri. Söz konusu sayısal dengesizlik, klasiklerin, yani kanonik eserlerin, modası geçmiş ya da kötü yazılmış sayılmasına, sol ve yeni sol değerleri temsil etmeyen eserlerin kıymetsizleştirilmesine yol açıyor. Akademi de böylece bir tür onay kurumuna dönüşüyor. Ya onlardansınız ya da hiçbir yerli: uzaylı bile değilsiniz. Farklı bakış açıları ve işte, Peyami Safa yahut daha sonra bahsedeceğim birçok örnekte de görüleceği üzere, farklı siyasi görüşlerden yazarların eserleri de böylelikle tasfiye ediliyor. Buna dense dense fakülte siyaseti denir. Edebiyat yahut sanat denemez. Verimi de kötüdür epeyi. Yine bir ACTA çalışmasına göre 2021 yılında üniversitelerin yüzde otuzunda en az bir edebiyat dersi zorunlu tutulurken 2026’da bu oran yüzde yirmi ikiye gerilemiş ve 2025’te üniversite öğrencilerinin yüzde yetmiş dokuzu da hiçbir edebiyat dersi almadıklarını belirtmişler. Edebiyat gittikçe marjinalleşiyor, yangında ilk yakılacaklar -yani bu çevreler tarafından tayin edilmiş bir edebi değere sahip eserler- da belirli bir çevre, bir çete tarafından "seçiliyor." Sizler sırf bu yüzden bu kadar kötü metinler okumak zorunda kalıyorsunuz. Yale Okulu’nun bir parçası olsa da Harold Bloom, estetiğin ideolojiye kurban kılınmasına yüksek sesle karşı çıkan bir isim ama. 94’te yazdığı Batı Kanonu’nda bugünün, son günlerde bizim de gözümüze sokulan “iptal kültürü”nü ve “duyar kasma”larını öngörür o. “Hınç Okulu” der Bloom yukarıda mevzubahis ettiğim at gözlüklü çeteye. Onların ideolojik bir körlüğün pençesinde kıvrandıklarını söyler. Ve bu çete yüzünden edebiyatın kanonu reddettiğinden, yazarın kendisinden önceki devlerle rekabet etme ihtimalinin ortadan kalktığından, özgünlüğe ulaşma şansını da böylece yitirdiğinden bahseder. Edebiyat, bu yolla evcilleştirilmiş, ruhsuz kılınmıştır. Politik doğruculuğun edebiyata eylediği budur. Daha birçok şey söyleyeceğim. Meseleye buradan başlamayı tercih ediyorum. Görüldüğü üzre, sol entelijansiyanın dünya edebiyatına yaptığı biraz bu fakat bundan çok daha fazlası. Elbette tüm bunlar Türkiye’de de bir karşılık buldu. Önce dünyayı toparlayalım. Türkiye'ye ondan sonra geleceğim. Edebiyatımızın çeteler eliyle, hem de en az elli senedir nasıl dönüştürüldüğünü, alımlama kuramının politik maksatlarla nasıl kullanıldığını, okurun bu denli kötü metinlere nasıl mahkum edildiğini hep beraber göreceğiz. Biliyorsunuz, putlar birçok malzemeden yapılırlar. Karşımızda bu kez çelik putlar var. Edebiyatımızı bu putlar, yayınevleriyle, jürileriyle ve arkadaş çevreleriyle ele geçirdiler. Sevgili Türk okuru, bunlara ve sözde eserlerine mecbur değilsiniz. Çeliği kırmanın bir yolu da elbet ve hep beraber bulunacaktır.
Türkçe
4
23
80
10.2K
Oğuz Alpay retweetledi
Göktürk Ömer Çakır
Göktürk Ömer Çakır@GokturkOmer·
Fikir 2024’te çıktı. Ocak 2025’te ekibi kurup bir Whatsapp grubu açtık. O günden beri harala gürele yuvarlana zıplaya nihayete erdirdik. Sevgili @Trodlabundin’in organizatörlüğünde Derlem serisinin ilk kutusu Türk folklorunun saçları diken diken edecek unsurlarıyla dolu Uğursuz Rivayetler oldu. @Trodlabundin, @mustafabbozkurt, @PaksoyAlp, @omrfyzc, @hsnermz, @rasitulas, @demokan, @Ravendarkcoven, @SonGulyabani @gdursun bu dehşet kutusunun yazarları. Yeni kutular başka başlıklarla, başka kalem sahipleriyle gelecek.
Ötüken Neşriyat@otukennesriyat

Çok yakında sizlerle olacak 10 kitaplık Uğursuz Rivayetler’in kapaklarını ve yazarlarını takdim ediyoruz. Çok az kaldı… @PaksoyAlp @rasitulas @hsnermz @mustafabbozkurt @demokan @SonGulyabani @Trodlabundin @gdursun @omrfyzc @Ravendarkcoven

Türkçe
0
9
47
6.2K
Ayhan Eralp
Ayhan Eralp@ayhaneralp·
@alpayoguz @otukennesriyat Dikkatsiz ve atılgan bir emekçi olduğunu fark etmedim. Ama aferin almak için yanlış bir mevzuda yanlış birisine haksızca çattın. Bir mecburiyetin olduğunu fark etmedim kusura bakma. Kan şekerine ve gazlarına baktırmayı da ihmal etme, sağlık aferin almaktan mühimdir.
Türkçe
1
0
0
31
Ayhan Eralp
Ayhan Eralp@ayhaneralp·
Bir etkinlik vesilesi ile katılan gençlere #Atsız Beyin "Türk Tarihinde Meseleler" kitabını hediye edelim diye düşündük. 1. Sponsor bulamadık. 2. Eserin baskısı kalmamış. 3. Türkçüler Günü, Türkçülük Günü veya Milliyetçiler Günü ifadelerinden hangisini tercih ediyorsunuz? 4. Barut bitmiş, neyi tartışıyorsunuz? @otukennesriyat #Atsız #TürkTarihindeMeseleler
Türkçe
4
0
13
970
Oğuz Alpay
Oğuz Alpay@alpayoguz·
@ayhaneralp @otukennesriyat Sen şimdi sana senin gibi cevap vermemi bekliyorsun eminim. Boşuna bekleme. Yayınevime laf etmesen benim için denizde bir kum tanesi bile değildin. Ama çok biliyormuş gibi yayınevime laf attın. Hatanı kabul edip. O paylaşımı sil işimize gücümüze bakalım.
Türkçe
1
0
0
24
Ayhan Eralp
Ayhan Eralp@ayhaneralp·
@alpayoguz @otukennesriyat Sayın Mal, sayın Kalın Kafa, sayın ebleh, Ötüken sitesinde kalmadığını, kitap satış sitelerinde mevcudu olmadığını bilsen kendini bu ahmak duruma sokmazsın; bire hey budala. Defol git sayfamdan hamakatini başka yerde sergile.
Türkçe
1
0
0
71
Oğuz Alpay
Oğuz Alpay@alpayoguz·
@ayhaneralp Neden? Google da arama yapabilirsiniz. Kitabın stoğunu bulamadığınızı iddia ettiniz. @otukennesriyat etiketlediniz. Kitabın stoğu yayınevine sorulur. Etiketleyebildiğinize göre bize ulaşmışsınızdır. Değil mi? Ne zaman kitabı bulamadınız?
Türkçe
1
0
0
72
Oğuz Alpay
Oğuz Alpay@alpayoguz·
@huserli Evet dün gece bitti. Bir sonraki kampanya 15 Aralık tarihinde.
Türkçe
0
0
0
11
Oğuz Alpay retweetledi
Ayşegül Petek
Ayşegül Petek@aysekarayama·
Günün özeti. ✨ Rami Çocuk ve Sanat Bienali’nde Ahmet Yeşiltepe ve Hilal Koçyiğit’le beraberdik. @ahmetyesiltepe ile pırıl pırıl 20 çocuğumuzla atlasımızı yakından tanıdık. Miniklerle daha çok buluşmak için sözleştik. 🌿 3 Mayıs Türkçüler gününde Türk dünyamıza sevgiyle…🌸🇹🇷
Ayşegül Petek tweet mediaAyşegül Petek tweet mediaAyşegül Petek tweet media
Türkçe
0
5
11
1.9K