Kahraman Koştaş

5.8K posts

Kahraman Koştaş banner
Kahraman Koştaş

Kahraman Koştaş

@kkostas

PhD in CS | 🔍 Problem Solver & Curious Mind 📚 #ML #IoT #NetworkSecurity #IPIN 🎓PhD @HeriotWattUni | MSc @uni_essex_csee | BSc @marmara1883 🚀 Ex @HuaweiUK

Ankara, Türkiye Katılım Temmuz 2009
268 Takip Edilen538 Takipçiler
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Bilim kurgu sineması uzun zamandır aynı formülleri tekrar edip duruyor. Süper kahramanlar, distopik savaşlar, görsel efekt gösterileri… Gerçek anlamda “fikri” olan bilim kurgu filmleri ise artık oldukça nadir geliyor.  Bu yüzden iyi bir bilim kurgu filmi çıktığında kıymetini bilmek gerekiyor. Project Hail Mary / Kurtuluş Projesi bu açıdan son yılların en dikkat çekici işlerinden biri olmuş. Filmi izledikten sonra aklımda kalan şey aksiyon sahneleri değil; insanlık dışı bir zekâyla temas etmenin ne kadar tuhaf, zor ve aynı zamanda büyüleyici bir mesele olduğu. Uzaylılarla temas problemi zaten bilim kurgunun en eski ve en güçlü temalarından biri. Çünkü mesele yalnızca “uzayda başka canlılar var mı?” sorusu değil. Asıl mesele şu: Diyelim ki gerçekten başka bir zekâyla karşılaştık; birbirimizi nasıl anlayacağız? Bu konuda kültleşmiş ilk büyük örneklerden biri kuşkusuz Contact. Film, uzaylıları göstermekten çok temasa giden sürecin kendisine odaklanıyordu. Bir sinyalin çözülmesi, mesajın anlamlandırılması, insanlığın bilinmeyene verdiği reaksiyon… Bugün hâlâ etkileyici olmasının nedeni de bu zaten. Teması bir aksiyon meselesi değil, düşünsel bir problem olarak ele alıyordu. Benzer şekilde 3 Body Problem de insanlığın dünya dışı bir uygarlık fikri karşısında nasıl kırılabileceğini anlatıyordu. Bilimsel ilerleme, politik krizler, varoluşsal korkular… Orada da mesele yalnızca uzaylıların gelişi değildi; insan zihninin bu gerçekle baş edip edemeyeceğiydi. Bu probleme farklı açılardan yaklaşan iki çok ilginç film daha var: Arrival ve UFO. Arrival, iletişim problemini dil üzerinden ele alıyordu. Belki de modern bilim kurgunun en yaratıcı fikirlerinden birine sahipti: Dil yalnızca konuşma aracı değildir; düşünme biçimidir aynı zamanda. Eğer bambaşka bir zekâyla karşılaşırsanız onun dili yalnızca farklı kelimelerden oluşmaz. Zamanı algılayışı, nedenselliği kavrayışı, gerçekliği yorumlayışı bile farklı olabilir. Film tam olarak bu zihinsel uçurumu anlatıyordu. UFO ise daha az bilinen ama çok ilginç bir başka noktaya odaklanıyordu: Ölçüm problemi. Çünkü aslında kullandığımız hiçbir ölçü birimi evrensel değil. “Bir metre”, “bir saniye”, “bir kilogram”... Bunların hepsi Dünya’daki koşullara göre oluşmuş kavramlar. Başka bir gezegende evrimleşmiş bir canlı için bunların hiçbir anlamı olmayabilir. Dolayısıyla iletişim kurmanın ilk adımı dil değil, ortak referans üretmek olabilir. Film tam olarak bu soruyu kurcalıyordu. Kurtuluş Projesi ise bütün bu meseleleri daha sıcak, daha insani ve yer yer şaşırtıcı biçimde bir araya getirmiş. Film yalnızca “uzaylılarla karşılaşma” hikâyesi anlatmıyor; farklı biyolojik yapılara sahip iki canlının birbirini anlayabilme ihtimalini sorguluyor. Karbon temelli bir yaşam ile tamamen farklı koşullarda gelişmiş silikon temelli yaşam formu gerçekten ortak bir zemin bulabilir mi? Ortak duyular yoksa iletişim nasıl kurulacak? Mizah, Güven mümkün mü? Kurtuluş projesi düşünmek ve iyi vakit geçirmek için nadir fırsatlardan birisi.
Kahraman Koştaş tweet mediaKahraman Koştaş tweet mediaKahraman Koştaş tweet mediaKahraman Koştaş tweet media
Türkçe
0
0
1
43
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Gizem İçeriklerinin Cazibesi ve Manipülasyonun Anatomisi İnternet çağında bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Ancak aynı şekilde, sahte ya da manipülatif bilgilerin dolaşıma girmesi de hiç olmadığı kadar kolay hale geldi. Özellikle dinler tarihi, mitoloji, antik medeniyetler ve “kayıp uygarlıklar” gibi alanlar bu konuda son derece verimli bir zemin oluşturuyor. Çünkü bu alanlar hem geniş bir merak uyandırıyor hem de çoğu insanın doğrudan uzmanlık sahibi olmadığı konulara dayanıyor. Kör Tarih kanalında yayınlanan “Milyonları Kandıran 4 Yalan: Gizem Kanalları Dinler Tarihini Nasıl Manipüle Ediyor?” başlıklı video tam da bu noktaya odaklanıyor. Video, YouTube’daki bazı “gizem kanallarının” nasıl çalıştığını ve neden milyonlarca izlenmeye ulaştığını sistematik biçimde analiz ediyor. Eğer vaktiniz varsa yarım saatlik videoyu izleyebilirsiniz. Yoksa aşağıdaki özete bir göz atabilirsiniz. Gerçek Zemin, Sahte Yapı Videonun temel tezlerinden biri şu: Manipülasyon çoğu zaman tamamen yalan söyleyerek yapılmıyor. Tam tersine, gerçek bilgiler kullanılarak inşa ediliyor. Örneğin Göbeklitepe gerçekten var. Sümer tabletleri gerçekten var. Epifiz bezi gerçekten beynimizin bir parçası. Ancak sorun, bu gerçeklerin üzerine kanıtsız teorilerin inşa edilmesi. Göbeklitepe’nin etkileyici olması “insan eliyle yapılamaz” anlamına gelmiyor. Sümer mitolojisinde geçen Anunnakiler’in varlığı da “uzaylı ziyaretçiler” anlamına gelmiyor. Ancak içerikler, izleyicinin zihninde küçük bir boşluk oluşturarak bu geçişi fark ettirmeden yapıyor. İşte manipülasyon tam burada başlıyor. “Sadece Soru Soruyorum” Savunması Videoda dikkat çekilen ikinci yöntem ise soru başlıkları. “İnsanlığı Anunnakiler mi yarattı?” “Tarih bize yalan mı söyledi?” “İsa Mesih aslında bir efsane miydi?” Bu başlıklar teknik olarak iddia değil, soru gibi görünüyor. Ancak içeriklerin kendisi çoğu zaman tek yönlü ilerliyor ve alternatif görüşlere yer vermiyor. Böylece soru işareti yalnızca hukuki ve psikolojik bir kalkan işlevi görüyor. Gerçek araştırma “bilmiyoruz” deme ihtimalini de içerir. Oysa bu videolarda soru başlıkta kalıyor; içerikte ise izleyici yavaş yavaş belirli bir cevaba yönlendiriliyor. “Bilim Açıklayamıyor” Kalıbı Komplo ve gizem içeriklerinin en yaygın cümlelerinden biri de şu: “Bilim bunu açıklayamıyor.” Video, bu cümlenin aslında çoğu zaman gerçek bir bilimsel tartışmaya değil, yapay bir gizem üretimine dayandığını söylüyor. Örneğin epifiz bezi hakkında bilimsel literatürde son derece geniş bir bilgi birikimi mevcut. Ancak bazı içeriklerde bu yapı “üçüncü göz”, “ruhani merkez” ya da “başka boyutlara açılan kapı” gibi sunuluyor. Burada yapılan şey, biyolojik gerçeklikle mistik sembolizmi bilinçli biçimde birbirine karıştırmak. Kaynak Görünürlüğü Yanılsaması Videonun en önemli noktalarından biri de “kaynak görünürlüğü yanılsaması” kavramı. Ekranda kitap isimlerinin görünmesi, birkaç akademisyen adının geçmesi ya da açıklamaya link bırakılması içerikleri otomatik olarak güvenilir hale getirmiyor. Çünkü her kaynak aynı epistemolojik değere sahip değil. Hakemli akademik makaleler, popüler komplo kitapları, anonim internet siteleri ve başka YouTube videoları aynı kefeye konulduğunda izleyici için sahte bir güven hissi oluşuyor. Özellikle “bağımsız araştırmacı” etiketiyle dolaşıma giren pek çok içerik aslında üçüncül kaynaklardan besleniyor; yani biri bir şey söylüyor, başka biri onu videoya çeviriyor, ardından başka biri bunu yeni bir araştırma gibi yeniden dolaşıma sokuyor. İnsanlar Neden İnanıyor? Video burada önemli bir noktaya değiniyor: Bu içeriklerden etkilenen insanlar “cahil” ya da “araştırmayan” kişiler değil. Tam tersine çoğu merak eden, okuyan ve araştırmayı seven insanlar. Manipülasyonun gücü de burada yatıyor. Videoya göre bunun arkasında üç temel psikolojik mekanizma var: - Doğrulama yanlılığı - Otorite yanılsaması “Aydınlanmış azınlık” hissi Özellikle sonuncusu oldukça güçlü. Çünkü bu içerikler izleyiciye yalnızca bilgi vermiyor; aynı zamanda “çoğunluğun bilmediği bir gerçeği keşfetmiş olma” hissi sunuyor. İnsan zihni sadece bilgi değil, anlam ve aidiyet de arıyor. Eleştirel Düşünme İçin 5 Soru Videonun en faydalı bölümlerinden biri ise izleyiciye sunduğu beş temel soru: -Kaynak kim? -Başlık soru mu, içerik iddia mı? -“Bilim açıklayamıyor” cümlesini kim kuruyor? -Karşı görüşe yer veriliyor mu? - Bu içerik bana ne hissettiriyor ve neden? Aslında bu sorular yalnızca gizem kanalları için değil; haberler, sosyal medya paylaşımları ve politik içerikler dahil olmak üzere her türlü medya tüketimi için uygulanabilir. Videonun en güçlü tarafı, meseleyi yalnızca “yanlış bilgi” düzeyinde ele almaması. Asıl odak noktası, insanların neden etkilendiği ve manipülasyonun hangi psikolojik mekanizmalar üzerinden çalıştığı. Çünkü bugün internette en tehlikeli içerikler açıkça kötü hazırlanmış olanlar değil; profesyonel görünen, kaynaklı hissi veren ve izleyiciye “gerçeği keşfediyorsun” duygusu yaşatan içerikler. Bu yüzden belki de en önemli refleks şu: Bir içerik bize “vay be” hissi verdiğinde bir an durup şu soruyu sormak: “Ben şu anda neden etkilendim?” youtube.com/watch?v=TTceQh…
YouTube video
YouTube
Türkçe
0
0
0
51
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
The Real “Villain” of the Publication Process: The Editor I also love “Reviewer 2” jokes. They are genuinely funny and often reflect reality. However, I think they are somewhat misleading: they make us believe that the main problematic actor in the publication process is the reviewers. In reality, the person who ultimately decides how the publication process unfolds is the editor. Whether the process becomes smooth or painful is determined, more often than not, not by the reviewers, but by the editor. My PhD advisor used to say something quite often: “The publication process is not only about how good your paper is, but also about whether you happen to get the right reviewers. In academic publishing, luck plays a significant role.” However, if there is something even more important than getting the right reviewers, it is having a good editor. Because the only way to overcome a bad editor is to have an almost flawless manuscript accompanied by completely positive reviewer reports — and the probability of that happening is fairly low. It is actually quite common for one out of three reviewers to be toxic, make comments that reveal a lack of understanding of the topic, or leave you wondering, “Why is this person even here?” The job of a good editor is to filter out such comments, assess the quality of the reviews, and manage the process in a balanced way. For example, in one of my papers, we simply could not satisfy one of the reviewers. Every revision we made was met with a new objection. However, the editor recognized that the reviewer’s approach had gone beyond reasonable limits and chose not to treat those comments as decisive, ultimately allowing our paper to be published. That is exactly what a good editor does. Let me also talk a bit about bad experiences. I once submitted a paper to the IEEE journal IEEE Internet of Things Journal, one of the most prestigious journals in its field. Only two reviewers were assigned. One reviewer provided highly positive feedback, while the other submitted a negative evaluation. Moreover, the negative review was extremely superficial, and its main argument was simply that the paper was “not novel.” The editor rejected the paper solely on the basis of that single negative opinion. I responded to the editor by explaining that this approach was not sound and that we should at least have been given an opportunity to defend ourselves. After all, demonstrating that a study is “not novel” is actually quite straightforward: you simply present a similar publication, and the discussion is over. Therefore, I argued that assigning at least a third reviewer would have been the more appropriate course of action. Initially, the editor refused. At that point, I sent a rather strongly worded email to the editor-in-chief. After a long exchange of correspondence, the editor formally apologized and agreed to assign a third reviewer. However, by then I no longer believed the process would proceed fairly, so I chose to withdraw the paper. The same study was later published quite quickly in the Elsevier journal Internet of Things. Another bad experience involved IEEE Transactions on Dependable and Secure Computing. The first response to the paper I submitted there arrived exactly one year and nineteen days later — and it was a rejection. The rejection itself was not the main issue; after all, there is no rule that every paper must be accepted. However, keeping a highly current study waiting for more than a year is a serious problem. Moreover, because the literature review became outdated during that period, I had to make substantial revisions before I could submit the paper elsewhere. The work was later published in the Elsevier journal Computer Networks. There was also another issue during this process: the preprint version of the paper received 15 citations, 9 of which were indexed in Web of Science. However, because the study had not yet been formally published through peer review, I could not effectively use those citations for academic performance evaluations. In other words, a poorly managed editorial process can lead not only to a loss of time, but also to direct academic harm. In short, what I am trying to say is this: “Reviewer 2” is, to some extent, a notorious scapegoat in the story. The true determining actor in the publication process is the editor. Because a good editor can compensate for a bad reviewer. But compensating for a bad editor is, most of the time, impossible.
Kahraman Koştaş tweet media
English
0
1
6
212
Mohammed Ashour
Mohammed Ashour@Dr_Ashour93·
عندما تقدم ورقتك البحثية إلى مجلة, هكذا يتعامل معها مراجع 1 ومراجع 2 😅😂😂
العربية
8
92
662
237.5K
Filiz Aslan
Filiz Aslan@SimonettaVspc·
Şu filmin adını "Sil Baştan" diye çevirmek? Filmin adı aslında tek başına bile edebiyat cümlesi. "Eternal Sunshine of the Spotless Mind", Filozof Alexander Pope’un 1717 yılında trajik biçimde ayrı düştüğü sevgilisi Eloisa'ya yazdığı şiirin bir dizesi. Hikayeleri Batı edebiyatının en ünlü aşk trajedilerinden biri sayılır. “Ne mutludur suçsuz rahibenin yazgısı; Dünyayı unutmuş, dünya tarafından unutulmuş. Lekesiz zihnin sonsuz ışığı! (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) Her duası kabul olmuş, her arzusundan vazgeçmiş.”
Filiz Aslan tweet media
Türkçe
58
122
2K
164.2K
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Türkiye'ye yeni gelmişiz, o zaman tabiki bizim masumluk ekteki fotodaki gibi, kendimize mütevazı bir kadro bulursak eş durumu dolayısıyla yardımcı olunacağını falan düşünüyoruz, o derece Dünyadan haberlerimiz yok. Anadoluda pek de muteber olmayan bir üniversiteyi ziyaret ettik, bölüm başkanına bu konuyu açtık. Şu an personele çok ihtiyacımız var ama kusura bakmayın, biz kendi öğrencilerimi alıyoruz kadroya, onlar için bekletiyoruz dedi. Tabii ki inbreedingin akademiye zararıyla ilgili bi konuşma yapmadık kendisiyle. Teşekkür edip çıktık. Sonrasında akademik profiline baktım hocanın. Hoca 20+ senedir akademide, prof unvanı taşıyor. Atıf sayısı benimkinin yarısı. Şöyle düşününce onun yerinde ben de olsam öğrencilerimi alırdım kadroya. Bizim gibi birini kadroya almak, yıllarca kurduğu akademik konfor alanını kendi eliyle tartışmaya açmak olurdu.
Kahraman Koştaş tweet media
Türkçe
0
0
6
303
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Yapay zekânın sağladığı önemli faydalardan biri de insanları oldukça iyi yönlendirebilmesi. Eskiden bir araştırmayla ilgili sorularınız olduğunda, bu araştırmayı yapan kişiyle doğrudan iletişime geçmekten başka pek seçeneğiniz yoktu. Takriben 2025 yılının başına kadar insanlardan gelen e-postaları ve GitHub issue’larını yanıtlamak benim için ciddi zaman alan bir uğraştı. Ancak son dönemde bu yönde neredeyse hiç talep almıyorum. Açıkçası sevindirici.
Türkçe
0
0
3
120
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Yayın Sürecindeki Asıl “Kötü Adam”: Editör “Reviewer 2 şakalarını ben de çok seviyorum. Gerçekten komikler ve çoğu zaman da gerçeği yansıtıyorlar. Ancak bence yanıltıcı bir tarafları var: Yayın sürecinin esas sorunlu aktörünün reviewer’lar olduğunu düşünmemize neden oluyorlar. Oysa yayın sürecinin nasıl ilerleyeceğine asıl karar veren kişi editördür. Sürecin sancısız mı yoksa problemli mi olacağını belirleyen temel aktör çoğu zaman reviewer değil, editördür. Doktora danışmanımın sık sık söylediği bir söz vardı: “Yayın süreci yalnızca makalenizin ne kadar iyi olduğu ile değil, ne kadar doğru hakemlere denk geldiğinizle de ilgilidir. Yani akademik yayıncılıkta şansın ciddi bir etkisi vardır.” Fakat doğru hakemlerden bile daha önemli bir şey varsa, o da iyi bir editördür. Çünkü kötü bir editörü aşabilmenin tek yolu neredeyse kusursuz bir makale ve tamamen olumlu hakem raporlarıdır ki bunun gerçekleşme ihtimali oldukça düşüktür. Üç hakemden birinin toksik olması, konudan habersiz yorumlar yapması veya “ben neden buradayım?” hissi vermesi oldukça sıradan bir durumdur. İyi bir editörün görevi ise bu tarz yorumları ayıklamak, hakem kalitesini tartmak ve süreci dengeli yönetmektir. Örneğin bir makalemde hakemlerden birini bir türlü memnun edememiştik. Yaptığımız her düzeltmeye yeni bir itiraz getiriyordu. Ancak editör, ilgili hakemin yaklaşımının makul sınırları aştığını fark ederek o yorumları belirleyici kabul etmedi ve makalemizin yayımlanmasını sağladı. İyi editör tam olarak budur. Biraz da kötü tecrübelerden bahsedeyim. Alanındaki en prestijli dergilerden biri olan IEEE bünyesindeki IEEE Internet of Things Journal’a bir makale göndermiştim. Yalnızca iki hakem atanmıştı. Hakemlerden biri oldukça olumlu yorum yaparken diğeri olumsuz bir değerlendirme sundu. Üstelik olumsuz değerlendirme son derece yüzeyseldi ve temel iddiası makalenin “novel olmadığı” yönündeydi. Editör ise yalnızca bu tek olumsuz görüşe dayanarak makaleyi reddetti. Ben de editöre, bu yaklaşımın sağlıklı olmadığını; en azından kendimizi savunma imkânı verilmesi gerektiğini söyledim. Çünkü bir çalışmanın “novel olmadığını” göstermek aslında oldukça kolaydır: Benzer bir yayın gösterirsiniz ve konu kapanır. Dolayısıyla bu durumda en azından üçüncü bir hakem atanmasının daha doğru olacağını ifade ettim. İlk etapta bunu kabul etmedi. Bunun üzerine baş editöre oldukça sert bir e-posta attım. Uzun süren yazışmaların ardından editör resmi olarak özür diledi ve üçüncü hakem atanmasını kabul etti. Ancak ben artık sürecin sağlıklı ilerlemeyeceğini düşündüğüm için makaleyi geri çekmeyi tercih ettim. Aynı çalışma daha sonra Elsevier bünyesindeki Internet of Things dergisinde oldukça kısa sürede yayımlandı. Bir başka kötü tecrübem ise IEEE Transactions on Dependable and Secure Computing ile oldu. Bu dergiye gönderdiğim makaleye ilk geri dönüş tam 1 yıl 19 gün sonra geldi ve sonuç ret oldu. Reddedilmesi başlı başına sorun değil; sonuçta her makale kabul edilecek diye bir kaide yok. Ancak oldukça güncel bir çalışmanın bir yıldan fazla bekletilmesi ciddi bir problem. Üstelik literatür kısmı zaman içinde eskidiği için makaleyi başka bir yere gönderebilmek adına ciddi revizyon yapmak zorunda kaldım. Sonrasında çalışma Elsevier bünyesindeki Computer Networks dergisinde yayımlandı. Bu süreçte ayrıca şöyle bir durum yaşandı: Makalenin preprint versiyonu 15 atıf aldı; bunların 9’u WoS kapsamındaydı. Ancak çalışma hakemli olarak yayımlanmadığı için bu atıfları akademik performans açısından etkin şekilde kullanamadım. Yani kötü yönetilen editöryal süreç yalnızca zaman kaybına değil, doğrudan akademik zarara da yol açabiliyor. Özetle şunu söylemeye çalışıyorum: “Reviewer 2”, hikâyede adı çıkmış bir günah keçisi biraz. Yayın sürecindeki asıl belirleyici aktör editördür. Çünkü kötü bir hakemi iyi bir editör telafi edebilir. Ama kötü bir editörü telafi etmek çoğu zaman mümkün değildir.
Kahraman Koştaş tweet media
Türkçe
0
0
1
133
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Harikasınız! Güzel yazı, ben de işin ekonomik tarafını el atayım. Yunanistan’ın kuruluş süreci romantik bir “ulusal uyanış” hikâyesi olarak anlatılsa da, işin arka planı oldukça farklı ve çok daha karmaşık. Evet, 1821 isyanı yerel aktörlerle başladı; ancak bu sürecin kaderini belirleyen esas unsur Avrupa güçleri ve özellikle finans çevreleri oldu. Burada kritik nokta şu: modern Yunan devleti yalnızca askeri ya da kültürel olarak değil, ekonomik olarak da dışarıdan inşa edildi. Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara’de anlatıldığı gibi, Yunan isyanı aynı zamanda finansal bir projeye dönüştü. Londra’daki yatırımcılar, daha savaş devam ederken “Yunan isyanı tahvilleri” çıkardı. Yani ortada henüz devlet bile yokken, gelecekte kurulacak bir devletin borcu şimdiden satılıyordu. Bu durum iki önemli gerçeği ortaya koyuyor: 1. Savaş bir “yatırım aracına” dönüştü İngiliz yatırımcılar için mesele sadece idealler değildi; kâr beklentisi vardı. Yunan isyanının başarıya ulaşması, doğrudan onların finansal çıkarı haline geldi. 2. Askerî müdahale ekonomik çıkarla birleşti Osmanlı’nın savaşı kazanma ihtimali arttığında, bu yatırımcılar büyük zarar riskiyle karşı karşıya kaldı. Bunun sonucu olarak 1827’de Navarin’de Osmanlı donanmasının yok edilmesiyle süreç dış müdahaleyle kesin biçimde değiştirildi. Yani bağımsızlık, sadece “kahramanlık” ile değil, uluslararası sermaye ve jeopolitik müdahale ile satın alındı. Daha da önemlisi: Yeni kurulan devlet borçla doğdu Ekonomisi uzun süre İngiliz finansörlere bağımlı kaldı Siyasi yapısı ise yerli dinamiklerden çok dış aktörler tarafından şekillendirildi Bu tabloya baktığında ortaya çıkan şey şu: Modern Yunanistan, klasik anlamda “organik bir ulus-devlet” değil; askerî, kültürel ve ekonomik olarak dış destekle kurgulanmış bir proje. Dolayısıyla mesele sadece etnik köken tartışması değil. Asıl mesele, bir devletin: Kim tarafından kurulduğu Nasıl finanse edildiği Ve kime bağımlı hale geldiği Bu açıdan bakınca, Yunanistan örneği milliyetçilik anlatılarının arkasındaki ekonomik gerçekleri görmek için oldukça çarpıcı bir vaka.
Kahraman Koştaş tweet media
Türkçe
0
2
17
542
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
Greece was literally built from scratch. And not even by Greeks. 🏛️ Their “independence heroes”? Kolokotronis → Bithguri (Albanian) Miaoulis → Boku (Albanian) Botsaris → Boçari (Albanian) Bubulina → born of Albanian mother Spoke Albanian at home. Albanian surnames. Albanian nicknames. The founders of “ancient Hellas” had Albanian accents. 😂 But wait it gets better. Their first king after “independence”? Otto I. A Bavarian. From Munich. Greece was so Greek that Europe had to import a German to run it. A German king. Albanian generals. And a language that had to be artificially imposed by law because the population wasn’t even speaking Greek properly. That’s right Greek was made mandatory by legislation. Without forced language laws, “Greece” would’ve been speaking Albanian, Slavic and Vlach in the villages and calling it a day. Modern Greek itself? Not even pure. It’s a 19th century academic construction Katharevousa invented by scholars trying to connect a medieval Balkan population to ancient Athens. A manufactured language. For a manufactured nation. Ruled by a foreign king. Founded by Albanians. And THESE are the people telling Turks: “You don’t belong in Anatolia.” Your king was German. 🇩🇪 Your heroes were Albanian. 🦅 Your language was legislated. 📜 Your identity was invented in the 1800s. The most fictional country in the Balkans has the loudest opinion about everyone else’s history. Sit down, Otto. 👑
Sezen Ada tweet media
English
313
308
1.6K
144K
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Bir Arap kadın Türkiye’ye gelse, Sümela Manastırı’nı ziyaret ederken bir Türk tarafından kaçırılsa ve yıllarca istismar edilse… Sonra bir Arap bu olayı benimle paylaşsa, akıl fikir sahibi biri olarak onu turizmi ya da Sümela’yı şeytanlaştırmakla suçlamaz, yapılanlar ve ülkem adına utanırdım. Benim yaptığım da bundan farklı değil: bir olayı paylaşmak. “Orası çok güvenli, böyle şeyler olmaz” demek gerçekçi değil. Dünyanın hiçbir yeri mutlak güvenli değil. Evet, Suudi Arabistan çok güvenli (!) İstersen Cemal Kaşıkçı da bu konuda “şahitlik” edebilir.
Türkçe
5
0
0
239
Damla D.
Damla D.@vdamla·
Daha iki ay önce Medinedeydim. Hayatımda ilk defa tek başıma gecenin üçünde korkmadan giyindim, otelimden çıktım, sokaklarda dolaştım, sevdiğim kahveciden kahvemi alıp, salına salına teheccüt kılmaya mescidi nebevinin bahçesine gittim. Ne yolda rahatsız eden ne garip bir bakış.. Bir kadın olarak benim önümde saygıda kusur ettiklerini görmediğim gibi bana prenses gibi davranıldı. Ek bilgi; Suudi Arabistan erkekleri eşlerine o kadar iyi muamele ediyor ki bunlar böyleyse türk erkeleri neden böyle diye sorguluyorsunuz..
Gündem 7x24@gundem7x24

Caner Taslaman’ın eski eşi: Hacca gittiğimde 3 günden fazla dayanamadım. Erkekler beni insan yerine koymuyor. Soru soruyorum yanımdaki adama cevap veriyor. Orada Atatürk'e o kadar şükrettim ki... Bugün burada bile konuşabiliyorsam Atatürk sayesinde konuşabiliyorum.

Türkçe
195
314
4.4K
809.5K
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Gemini kullanıyorum, üstelik guya Pro sürümüne sahip olmama rağmen karşılaştığım performans bazen inanılmaz derecede yetersiz kalıyor. Geçen yıl adeta 'zehir gibi' çalışan, keskin zekâlı cevaplar veren bu modeller, şu an tatmin edici yanıtlar bir kenara, ortalama bir standartı bile yakalayamıyor. Peki, yapay zeka bir yıl içinde çöktü mü? Tabii ki hayır. Muhtemelen klasik bir piyasa stratejisi uygulanıyor: Model ilk çıktığında kullanıcıyı etkilemek ve pazar payı kazanmak için maksimum kapasiteyle, en yüksek ayarlarda çalıştırılıyor. Ancak bu performansın hesaplama maliyeti (compute cost) devasa boyutlarda. Bir süre sonra maliyetleri düşürmek için modeli 'optimize' edip daha düşük standartlarda çalıştırmaya başlıyorlar. Kullanıcıların büyük bir çoğunluğu bu kalite farkını teknik olarak analiz edemediği için de bu durum şirketler açısından bir sorun teşkil etmiyor.
Türkçe
1
0
1
257
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Westeros’un PISA Skorları Üzerine Kısa Bir Not Game of Thrones yalnızca entrika ve güç mücadeleleriyle değil, zaman zaman oldukça ince düşünülmüş diyaloglarıyla da dikkat çeker. Tywin Lannister ile Cersei Lannister arasında geçen bir konuşma da buna güzel bir örnek. Tywin, Westerlands’te geçen yıl ne kadar altın çıkarıldığını sorar. Cersei ise miktarın birimini sorgular: ton mu, kilo mu, ons mu? Tywin’in verdiği cevap ise oldukça kısa ama anlam yüklüdür: “Fark etmez, cevap hepsi için aynı.” Bu ifade, aslında basit bir matematiksel çıkarımı ima eder. Farklı ölçü birimleri kullanıldığında sayısal değerin değişmesi beklenir. Eğer ton, kilo ya da ons cinsinden ifade edilen miktar aynıysa, bunun tek mantıklı açıklaması o miktarın sıfır olmasıdır. Çünkü yalnızca sıfır, birimden bağımsız olarak aynı kalır. Burada dikkat çeken bir diğer nokta ise iletişimin biçimidir. Tywin, durumu doğrudan söylemek yerine oldukça zarif ve dolaylı bir şekilde ifade eder. Bu, yalnızca ekonomik bir bilginin aktarımı değil, aynı zamanda zihinsel bir sınama gibidir. Cersei’nin bu mesajı hızla kavraması ise sahneyi daha da anlamlı kılar. Babasının ima yoluyla kurduğu denklemi anında çözen, hem zeki hem de güçlü bir karakter olarak öne çıkar. Lannister ailesinin yalnızca zenginliğiyle değil, aynı zamanda bu tür zihinsel çeviklikle de var olduğunu hatırlatır. Gerçi bana sorarsanız ikisinin toplamı bir Tyrion etmez!
Türkçe
0
0
1
184
Oktay Arslan
Oktay Arslan@oktayarslan·
Eğitim Bakanı olsaydım, görev tanımı dışında iş yapan öğretmenler hakkında derhal işlem başlatırdım ve onları kovardım. Köy öğretmenleri, lütfen artık bu tür erdem gösterilerine son verin, gerçekten kabak tadı vermeye başladı. Sizler amele misiniz? Boyacı mısınız? Görev tanımınızda okul boyamak gibi bir sorumluluk bulunuyor mu?
Tiraj@tirajnews

Köy okulunda görev yapan öğretmen, öğrencileriyle birlikte harap haldeki okulu boyadı.

Türkçe
1.1K
72
1.9K
1.4M
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Zor ve karmaşık bir soruya çok kolay bir yanıt buluyorsanız, soruyu/sorunu tam olarak anlamamış olabileceğinizi ve bu yanıtın büyük olasılıkla yanlış olabileceğini göz önünde bulundurmalısınız.
Kahraman Koştaş tweet media
Türkçe
0
0
1
132
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
“Hiçbir Gelin Robot Değildir” veyahut Yapay Zekâ ile Robotu Karıştırmanın Tatlı Yanılgısı Yapay zekâ denince çoğu insanın zihninde beliren ilk imge robotlardır—özellikle de insana benzeyen, yani humanoid robotlar. Oysa işin ironik tarafı şu: Robotların kendiliğinden bir “zekâsı” yoktur. Robot, özünde bir araçtır; zekâ ise o aracın içinde bulunabilir de bulunmayabilir de. “Robot” kelimesi ilk kez Karel Čapek tarafından 1920 yılında yazdığı R.U.R. adlı tiyatro eserinde kullanıldı. Kelimenin kökü ise Çekçede “angarya, zorunlu hizmet” anlamına gelen robota sözcüğüne dayanır. Yani robot kavramı, başlangıçta düşündüğümüz gibi “zeki varlıkları” değil; daha çok emirleri yerine getiren, çalışan varlıkları ifade ediyordu. Aslında bu nüans dilimizde de korunur. Birine “robot gibi” demek bir övgü değil, aksine mekanikleşmişliği, yapaylığı ve sınırlılığı ima eder. Düşünmeden hareket eden, sadece kendisine verilen komutları uygulayan bir varlık… Ancak zamanla bu algı değişmeye başladı. Burada en büyük etkenlerden biri, hiç şüphesiz Isaac Asimov ve onun bilim kurgu dünyasına kazandırdığı fikirlerdir. Özellikle “Üç Robot Yasası” ve Ben, Robot gibi eserler, robotları yalnızca mekanik varlıklar olmaktan çıkarıp düşünebilen, karar verebilen ve hatta etik ikilemler yaşayabilen varlıklar olarak tasvir etti. Bu güçlü anlatı, insan zihninde robot ile zekâyı giderek daha fazla iç içe geçirdi. Oysa teknik açıdan bakıldığında ayrım oldukça nettir: Robot, fiziksel bir sistemdir; yapay zekâ ise bir yazılım ya da bilişsel yetenektir. Bir robot yapay zekâ ile donatılabilir, ama bu zorunlu değildir. Aynı şekilde yapay zekâ da bir robota ihtiyaç duymadan var olabilir—telefonlarımızda, öneri sistemlerinde ya da akıllı ev teknolojilerinde olduğu gibi. Bugün geldiğimiz noktada, yapay zekâ sadece robotların içinde değil; nesnelerin interneti (IoT) gibi sayısız sistemde karşımıza çıkıyor. Yani “düşünen makine” dediğimiz şey çoğu zaman bir robot değil, görünmez bir yazılım. Kısacası: Robot, yapan; yapay zekâ ise düşünebilen (ya da en azından öyle görünen) şeydir. İkisi birleştiğinde etkileyici sonuçlar ortaya çıkar, ama birbirlerinin yerine geçmezler. Belki de bu yüzden, robotlara yüklediğimiz anlamı yeniden düşünmek gerekir. Çünkü bazen en “akıllı” sistemler, hiç bedeni olmayanlardır.
Türkçe
0
0
0
149
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
"hiçbir fok bilmeyip, oşinograf gibi caka satmak"
Türkçe
0
0
1
107
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
gelir tipleri: Maaş, ücret ve kölelik yevmiyesi
Türkçe
1
0
2
150
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Metni orijinal dilde okuyup yalnızca sayıları Türkçe söylemek eski bir geleneğimiz olsa gerek. "Et-tekrârü ahsen velev kâne yüz seksen" diye meşhur bir söz var bilirsiniz. Ne bu? mülemma desen değil. Arap atasözü desen, 180 ne? Türkçe desen içinde Türkçe kelime yok.
Türkçe
0
0
3
145
Kahraman Koştaş
Kahraman Koştaş@kkostas·
Sırtındaki Sepetin Ben Olayım Hamalı Veyahut: Karadeniz Mutfağı Neden “Lezzetsiz”? Karadeniz’de bir sohbete oturduğunuzda konu bir noktada mutlaka mutfağa gelir. Ve çoğu zaman aynı cümle duyulur: “Karadeniz mutfağı zayıf.” Hatta daha sert konuşanlar da vardır. Peki bu gerçekten doğru mu, yoksa yüzeysel bir karşılaştırmanın sonucu mu? Bu soruya cevap vermek için damak tadından çok daha derine, coğrafyaya, ekonomiye ve toplumsal iş bölümüne bakmak gerekir. Öncelikle şu tespitle başlayalım: Bir mutfağın çeşitliliği ve derinliği, o toplumun yemeğe ayırabildiği zaman ve emekle doğrudan ilişkilidir. Uzun pişirme teknikleri, karmaşık tarifler, çok katmanlı lezzetler… Bunların hepsi aslında “boş zamanın” ürünüdür. Yani mutfak, biraz da refahın ve istikrarın aynasıdır. Karadeniz coğrafyası ise bu açıdan oldukça serttir. Dışarıdan bakıldığında yemyeşil, bereketli bir cennet gibi görünür. Oysa bu yeşillik çoğu zaman yanıltıcıdır. Eğimli araziler, sınırlı tarım alanları ve zor iklim koşulları, üretimi kısıtlar. Dünyanın en yeşil bölgelerinden olan ekvatoral ormanlarda bile insanların gıda bulmak için sürekli çalışmak zorunda olması gibi, Karadeniz’de de doğa “göründüğü kadar cömert” değildir. Bölgenin temel tahılı olan mısırın bile görece yeni bir ürün olması, tarihsel mutfak birikiminin sınırlı kalmasına neden olmuştur. Aynı şekilde hayvancılık da özellikle Doğu Karadeniz’in engebeli yapısı nedeniyle uzun süre kısıtlı kalmıştır. Et ve süt ürünlerine erişim, Anadolu’nun diğer bölgelerine kıyasla daha geç ve daha zor olmuştur. Bu da mutfağın temel karakterini belirler: Az malzemeli, hızlı hazırlanan, doyurucu ama sade yemekler. Bir diğer önemli unsur ise iş gücü dağılımıdır. Karadeniz’de tarihsel olarak kadınlar üretimin merkezinde yer alır. Aslında başlığa da ilham olan türkü Karadeniz mutfağının neden lezzetsiz olduğuna dair spoiler veriyor: o sepet yüzünden. Kadın sepeti bırakıp evine girebilsin bir şeyler yapabilecek ama ne mümkün. Tarla, hayvancılık, ev işleri… Bu yoğunluk, mutfağa ayrılabilecek zamanı doğal olarak sınırlar. Uzun uzun pişirilen, katman katman hazırlanan yemekler yerine; pratik, işlevsel ve hızlı tarifler öne çıkar. Erkeklerin toplumsal rolü de bu yapıyı tamamlar. Dağınık yerleşim, zor doğa koşulları ve tarihsel güvenlik ihtiyaçları, erkeklerin daha çok “koruyucu” rol üstlenmesine neden olmuştur. Bu da klasik iş bölümünü farklı bir noktaya taşır. Bugün basit bir stereotip gibi görünen davranışların arkasında, aslında oldukça derin bir sosyolojik zemin vardır. Tüm bunları bir araya getirdiğimizde ortaya şu sonuç çıkar: Karadeniz mutfağı “kötü” olduğu için değil, farklı bir hayatın ürünü olduğu için bugünkü halini almıştır. Belki de mesele lezzetin kendisi değil, bizim lezzetten ne anladığımızdır. Zengin mutfakları; bol malzemeli, uzun hazırlanan, çeşit çeşit yemeklerle tanımlıyoruz. Oysa Karadeniz mutfağı bize başka bir şeyi hatırlatır: Hayatta kalmanın, hızın ve sadeliğin lezzetini. Kısacası, coğrafya gerçekten kaderdir. Ama bazen kaderden çok, sofraya konan hikâyedir. Bugün Çok karadeniz övdük, ama güzel hikayeler ne yazık ki lezzetli yemeklere yol açmıyor.
Türkçe
0
1
4
249