Maaruf Ataoğlu

8.5K posts

Maaruf Ataoğlu banner
Maaruf Ataoğlu

Maaruf Ataoğlu

@mmaarufataoglu

Yaşamak Bir umuttur. Rueşnayi umudi mawa. Geli Ombazon şıma perûnır merhaba.

Katılım Aralık 2010
765 Takip Edilen1K Takipçiler
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
İmralı Heyetinin Son Ziyareti, İmralı’dan geldikten sonra heyet tarafından kamuoyununa yapılan son açıklamayı dikkatle okudum. Metnin genel çerçevesinde dile getirilen bazı tespitlerin, özellikle “demokratikleşme” vurgusunun, tarihsel olarak inkâr edilemez bir ihtiyaç olduğu açıktır. Ancak Cumhuriyetin daha kapsayıcı, daha çoğulcu ve daha özgürlükçü bir zemine kavuşması gerektiği yönündeki yaklaşım, yalnızca Kürt meselesinin değil, Türkiye’nin genel demokratikleşme sorununun merkezinde yer almaktadır. Bu hususun yalnızca Kürtler tarafından omuzlanarak taşınması gerekliliği doğru bir tespit değildir. Ancak tam da bu noktada, metnin taşıdığı bazı temel çelişkileri ve eksiklikleri görmezden gelmek mümkün değildir. Öncelikle; “Cumhuriyetle sorunumuz yoktur” ifadesi, teorik olarak uzlaşmacı bir dil gibi görünse de, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar Kürtler başta olmak üzere Türkiyede yaşayan farklı kimliklere yönelik uygulanan sistematik inkâr, asimilasyon ve baskı politikalarıyla yüzleşmeden kurulan bu cümle, eksik bir yüzleşmenin ifadesi olmaktan öteye geçmemektedir. Bir yapıyla sorununuz yoksa, o yapının tarihsel pratikleriyle de yüzleşmeniz gerekir. Aksi takdirde bu yaklaşım, hakikatle değil, siyasal konjonktürle kurulan yanıltıcı bir dil izlenimi vermektedir. İkinci olarak; “Silahlı mücadelenin sona erdiği” yönündeki ifade, kuşkusuz tarihsel bir eşik olarak değerlidir. Ancak bu tür bir beyanın gerçek anlamda toplumsal karşılık bulabilmesi için, yalnızca bir deklarasyon değil, aynı zamanda Kürt halkına ve Kürt kamuoyuna geçmişin muhasebesini içeren ahlaki ve siyasal bir hesaplaşma gereklidir. Zira silahlı mücadele sadece bir araç değil, aynı zamanda toplumda derin yaralar açmış bir süreçtir. Bu yaralarla yüzleşmeden yapılan “yeni dönem” vurgusu, eksik kalmaya mahkûmdur. Üçüncü olarak; “Demokratik Cumhuriyet” kavramı, yıllardır dile getirilen ancak içi somut olarak doldurulamayan bir çerçeve olarak karşımızda durmaktadır. Demokrasi, yalnızca bir temenni değil; kurumları, hukuku, toplumsal sözleşmesi ve güçler dengesiyle somutlaşan bir sistemdir. Bu bağlamda sorulması gereken temel soru şudur: Nasıl bir demokratikleşme? Kürt halkının varlığının teminatı? Hangi anayasal güvenceyle? Hangi siyasal mekanizmalarla? Son olarak; Kürtlerin devletle “pozitif ilişki” kurması gerektiği yönündeki ifade önemlidir. Ancak bu ilişkinin sağlıklı kurulabilmesi için, tek taraflı bir niyet beyanı yeterli değildir. Devletin de geçmiş politikalarıyla yüzleşmesi, güven tesis edecek somut yasal adımlar atması, Eşit yurttaşlık ilkesini yalnızca söylemde değil, uygulamada da Anayasal güvence ile hayata geçirmesi gerekmektedir. Özetle ifade etmek gerekirse; Bu metin, doğru soruların etrafında dolaşan fakat henüz cesur cevaplar üretemeyen bir çerçeve sunmaktadır. Bugün ihtiyaç duyulan şey; ne sadece eski dili terk eden yeni cümleler, ne de konjonktüre göre şekillenen sıcak politik tonlardır. İhtiyaç duyulan şey, hakikatle yüzleşen, sorumluluk alan ve Kürtlerin Ulusal geleceği somut temeller üzerine kuran sahici eşitlik ilkesine inanan bir siyasal iradedir.
Maaruf Ataoğlu tweet media
Türkçe
5
6
15
6.9K
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Eğer ortada bir “tasfiye planı” olduğu ileri sürülüyorsa, Eğer belirli çevreler tarafından yürütülen bir siyasal mühendislikten söz ediliyorsa, bunlar ima yoluyla değil; açıkça, isim isim ve somut delillerle ortaya konulmalı ve mutlaka belgelendirilmelidir. Çünkü güçlü iddialar, güçlü deliller gerektirir. Aksi halde, bu tür söylemler; hakikati açığa çıkarmaktan çok, zaten kırılgan olan toplumsal zeminde yeni şüpheler, yeni fay hatları ve gereksiz ayrışmalar üretir. Bugün ihtiyacımız olan şey; birbirimizi kolaycı ithamlarla yıpratmak değil, farklılıklarımızı anlayarak ortak aklı büyütebilmektir. Eleştiri elbette olacaktır; ancak bu eleştiri yıkıcı değil yapıcı olmalı, suçlayıcı değil yol açıcı bir nitelik taşımalıdır. Saygıyla, Maaruf Ataoğlu
Türkçe
0
1
0
230
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Sevgili Ahmet Abi, Kaleme aldığınız değerlendirmeyi ve özellikle X üzerinden yaptığınız paylaşımı dikkatle okudum. Çağrıcılar arasında yer alan ve ilk metni kaleme alan kişilerden biri olarak, eleştirilerinizin artık yorum sınırlarını aşarak doğrudan itham ve suçlama düzeyine evrildiğini gördüğüm için, görüşlerimi daha açık, daha çerçeveli ve net bir biçimde ifade etme ihtiyacı duydum. Öncelikle bir hususu tereddüde yer bırakmayacak açıklıkta belirtmek isterim: Ben ne Türkiye Cumhuriyeti’nin yönelimlerini sorgusuz kabul eden bir çizginin içindeyim ne de herhangi bir ideolojik hattın — ne “Apocu” ne de “Barzanici” olarak tarif edilen — bir yapının mensubu ya da temsilcisiyim. Bu nedenle, farklı düşünen, yeni arayışlar geliştirmeye çalışan benim gibi kişi ve çevrelerin bu tür kategorilerle etiketlenmesini ve dolaylı biçimde “işbirlikçi” olarak itham edilip ilan edilmesini ne doğru ne de milli bir duruş olarak görüyorum. Bu yaklaşım, düşünsel derinlik üretmez; aksine, henüz filizlenmekte olan arayışlara peşinen cephe almayı ve onlarla çatışarak, farkında olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut siyasal yönelimlerine angaje olmayı beraberinde getirir. İkinci olarak; burada ortaya konulan çabanın özü, Kürt halkının iki yüzyıla yaklaşan siyasal birikimiyle hesaplaşmak ya da bu birikimleri değersizleştirerek onlarla çatışmak değildir. Tam tersine, o tarihsel deneyimlerin hem kazanımlarını hem de hatalarını dikkate alarak, bugün “çözüm süreci” adı altında yürütülen ve Kürt meselesini özünden uzaklaştırma riski taşıyan yaklaşımlara karşı daha sahici, daha kapsayıcı ve daha güçlü, siyaset üstü bir dil kurma ve gerçek bir temsiliyet oluşturma arayışıdır. Bu, bir kopuş değil; bilinçli bir yeniden inşanın temel harcıdır. Bu noktada yöntem meselesi hayati önemdedir. Sürekli karşıtlık ve çatışma üzerinden yürüyen siyaset tarzının, yüz yıllardır toplumsal enerjiyi tükettiği artık inkâr edilemez bir gerçektir. Bugün ihtiyaç duyulan; yeni söz üretebilen, umudu yeniden diri tutabilen ve yıpranmış güven duygusunu onarabilen bir siyasal akıldır. Bu yaklaşım bir geri çekilme değil; aksine daha yüksek bir siyasal olgunluk ve her türlü politik mülahazadan ari, gerçek bir temsiliyet arayışının ifadesidir. Metninizde eleştirdiğiniz “kapsayıcılık” ve “uzlaşma” vurgularının da bu bağlamda yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira Kürt toplumunun çok katmanlı yapısı içerisinde, farklı ideolojik ve sosyolojik kesimleri dışlayan değil; onları ortak bir zeminde buluşturabilen bir yaklaşım ortaya koymak zayıflık değil, tam tersine içinde bulunduğumuz konjonktürde toplumsal ve ulusal güç üretmenin en gerçekçi yoludur. Bu çerçevede size açık ve net bir soru yöneltmek isterim: Herhangi bir ideolojik kalıba hapsolmayan, Kürt kimliğini ve ortak çıkarlarını merkeze alan, “Kürdistanî milli duruş” olarak ifade edilen bir yaklaşım neden tarafınızdan suçlanarak yetersiz görülmektedir? Eğer bu yaklaşım eksik ya da sorunlu ise, bunun somut gerekçelerle ortaya konulması gerekir. Dahası, tarafınızdan dile getirilen ithamlar çerçevesinde; kimlerin hangi temelde “TC çizgisine yakın”, “Barzanici” ya da “Apocu” olduğu açıkça belirtilmeli ve bu iddialar somut verilerle, açık saiklerle desteklenmelidir. Aksi halde, ideolojik etiketlemeler üzerinden yürütülen bu dil, eleştiri olmaktan çıkar; yeni arayışları itibarsızlaştırmaya dönük ve Kürt halkının kazanımlarına zarar veren bir refleks olarak algılanır. Ayrıca, metninizde dile getirdiğiniz “egemenlik talebinden uzaklaştırma” iddiası da son derece ağırdır ve mutlaka açıklığa kavuşturulmalıdır. Hangi somut veri, hangi ifade ya da hangi siyasal pratik sizi bu sonuca götürmüştür? Bu, yoruma bırakılacak bir değerlendirme değil; açık, net ve doğrulanabilir delillerle temellendirilmesi gereken ciddi bir suçlamadır. Bu iddiayı bu haliyle bırakmak, tartışmayı aydınlatmaz; aksine gölgeler. Son olarak şunu özellikle ve altını çizerek ifade etmek isterim:
Türkçe
4
2
3
1.9K
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Sayın Mehmet Uçum’un açıklamalarına; Açık ve Eleştirel Bir Değerlendirmem Sayın Uçum, Kaleme aldığınız metni dikkatle okudum. İçerdiği bazı temennilerin özellikle şiddetsiz bir gelecek ve çatışmasız bir Türkiye arayışının herkes gibi benim de ortak arzularım arasında olduğunu öncelikle ifade etmek isterim. Ancak metninizin bütününe hâkim olan yaklaşımın, sorunun özüne temas etmekten ziyade, meseleyi tek taraflı bir siyasal anlatıya indirgediğini üzülerek belirtmek zorundayım. Öncelikle şunu netleştirelim: Bir süreci “terörsüzlük” kavramı üzerinden tanımlamak, eğer bu kavramın içi adalet, eşitlik ve hakikatle doldurulmamışsa, sadece güvenlik eksenli bir çerçeve sunar. Oysa Kürt meselesi, yalnızca güvenlik politikalarıyla izah edilebilecek bir mesele değildir. Bu mesele; tarihsel, sosyolojik ve kültürel boyutları olan, çok katmanlı bir halkın hak ve kimlik meselesidir. Siz, metninizde Kürtlerin taleplerini “etnikçi”, “ayrılıkçı” ya da “dış güçlerin uzantısı” gibi kavramlarla çerçeveliyorsunuz. Bu yaklaşım, maalesef Türkiye’de uzun yıllardır tekrar edilen ve artık çözüm üretmeyen klasik bir refleksin devamıdır. Çünkü bir halkın eşit yurttaşlık, kültürel tanınma ve siyasal temsil taleplerini kriminalize etmek, o talepleri ortadan kaldırmaz; aksine daha derin bir güvensizlik üretir. Daha açık ifade edeyim: Bir Kürt, kendi kimliğinin anayasal güvence altına alınmasını istediğinde “bölücü” olmaz. Bir Kürt, dilinin kamusal alanda yaşamasını talep ettiğinde “emperyal projelerin aparatı” haline gelmez. Bir Kürt, onurlu ve eşit bir yaşam talep ettiğinde “sabotajcı” değildir. Asıl sorun, bu taleplerin sürekli olarak güvenlik paradigması içinde eritilmesi ve meşru siyasal zeminden uzaklaştırılmasıdır. Metninizde dikkat çeken bir diğer husus ise, Kürtlerin geleceğinin yalnızca “milli devletlerle bütünleşme” üzerinden güvence altına alınabileceği iddiasıdır. Bu yaklaşım, teorik olarak kulağa kapsayıcı gelebilir; ancak pratikte şu soruyu doğurur: Bu bütünleşme, eşitler arası bir ortaklık mıdır, yoksa tek taraflı bir asimilasyon beklentisi midir? Eğer “bütünleşme”, farklılıkların tanındığı, hakların güvence altına alındığı ve kimliklerin özgürce yaşandığı bir çerçeveye dayanıyorsa, elbette bu değerlidir. Ancak eğer bu bütünleşme, farklılıkların yok sayıldığı ve tek tip bir vatandaşlık anlayışının dayatıldığı bir zemine oturuyorsa, bu bir çözüm değil; ertelenmiş bir krizdir. Ayrıca metninizde sıkça başvurduğunuz “dış güçler”, “siyonist projeler” ve “emperyalist planlar” söylemi, iç tartışmaları açıklamak için kullanılan kolaycı ama tehlikeli bir dil haline gelmiştir. Bu dil, içerideki meşru talepleri değersizleştirir ve toplumsal barışı zedeler. Her eleştiriyi dış bağlantılı görmek, iç muhasebeyi imkânsız hale getirir. Şunu da ifade etmek gerekir: Kürtler, artık ne geçmişteki gibi sessizdir ne de başkalarının projelerine ihtiyaç duyacak kadar iradesizdir. Bu halk, kendi kaderini tartışacak siyasal olgunluğa ve toplumsal birikime sahiptir. Son olarak, “Türkiye Kürtlerin en büyük dostudur” ifadeniz üzerine kısa bir not düşmek isterim: Devlet ile halk arasındaki ilişki, dostluk üzerinden değil; hak, hukuk ve eşitlik üzerinden tanımlanır. Gerçek dostluk, eşitlikten doğar. Eşitliğin olmadığı yerde ise dostluk söylemi, çoğu zaman bir temenni olarak kalır. Sayın Uçum, Eğer gerçekten kalıcı ve onurlu bir barış hedefleniyorsa, bunun yolu; suçlayıcı dilin terk edilmesinden, hakikatle yüzleşilmesinden ve eşit yurttaşlık ilkesinin samimiyetle hayata geçirilmesinden geçer. Aksi halde “terörsüzlük” söylemi, sadece bir sonuç beklentisi olarak kalır; o sonuca götürecek nedenler ise görmezden gelinmeye devam eder. Saygıyla
Maaruf Ataoğlu tweet media
Türkçe
5
5
15
1.7K
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Sevgili Mirê’m, Bazı insanlar vardır; yalnızca yaşadıkları süreyle değil, geride bıraktıkları izlerle ölçülürler. Siz de onlardan biriydiniz. Sükûnetinizle güven veren, duruşunuzla saygı uyandıran, sözünüzle gönüllere dokunan bir şahsiyettiniz. Hayatın sert rüzgârlarına karşı dimdik duran, ama kalbinde merhameti hiç eksiltmeyen bir yüreğiniz vardı. Sizin varlığınız, bir evin direği gibi; sessiz ama vazgeçilmezdi. Gittiğinizde anlıyoruz ki bazı yokluklar sadece eksilmez… derinleşir. Ama biliyoruz ki: İyi insanlar ölmez… Onlar hatıralarda, dualarda ve bizlerde bıraktıkları izlerde yaşamaya devam ederler. Allahım size rahmetini bol ve Mekânınızı cennet eylesin.
Maaruf Ataoğlu tweet media
Türkçe
0
6
35
755
Maaruf Ataoğlu retweetledi
Ferda Koç
Ferda Koç@FerdaKoc·
Ne yazık ki "Türk Solu" oldum olası Kemalisttir/devletçidir argümanı tarihe bir galat-ı meşhur olarak kalacak. Oysa bizim kuşak kendisini "Türk" olarak görmekten samimiyetle uzaklaşmaya çalışan, kendisini enternasyonalizmle eğitmeye ciddi çaba gösteren bir kuşaktı.
Türkçe
9
15
105
31.1K
Maaruf Ataoğlu retweetledi
Bingöl Online
Bingöl Online@BingolOnline·
ŞAMPŞYONLUK İÇİN SON VİRAJ..! 12Bingölspor, Niğde deplasmanında aldığın 3 puanla liderliğini korurken, şampiyonluk için son viraja girdi. Kalan 3 maçtan 1 puan bile alması durumunda şampiyon olacak. 12Bingölspor’a 2.Lig yolunda başarılar diliyoruz.
Bingöl Online tweet media
Türkçe
0
1
14
628
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Bir Ev mi Hedef Alındı, Yoksa Bir Mesaj mı Verildi? Maaruf Ataoğlu Barzani’nin evine yönelik yapılan bir drone saldırısını yalnızca “bir güvenlik olayı” olarak okumak, meseleyi hafife alarak yüzeyde bırakmaktır. Çünkü Ortadoğu’da hiçbir hedef sadece fiziksel değildir. Her hedef aynı zamanda bir siyasi aklın veya amaçlanan stratejinin sembolüdür. Bu saldırıyı da açık ve net bir şekilde şiddetle kınadığımı ifade etmek isterim. Bu nedenle soruyu doğru koymak gerekir: Bu saldırı bir kişiye mi, yoksa bir çizgiye mi yöneliktir? Barzani ismi, sadece bir aileyi ya da bir siyasi aktörü temsil etmez. O isim; •Kürtlerin devletleşme iddiasını, •Bölgesel dengelerde “meşru aktör olma” arayışını, •Ve aynı zamanda dış güçlerle kurulan, kırılgan da olsa, siyasi ilişkiler ağını temsil eder. Dolayısıyla böyle bir hedefleme varsa, bu doğrudan bir “ev” meselesi değil, Kürt siyasetinin yönüne dair geliştirilen bir müdahale girişimidir. 1. Bu bir uyarı mı, yoksa Kürtleri savaşın içine çekmek için yapılmış bir provokasyon mu? Ortadoğu’da mesajlar çoğu zaman diplomatik dille değil, sahadaki eylemlerle verilir. Bir eve düşen drone, bazen bir devletin imzasını taşımaz; ancak bazı devletlerin derin yapılarının stratejisinin bir parçası olabilir. Burada iki ihtimal vardır: •Uyarı: “Sınırlarını bil, çizgini aşma” mesajı. •Provokasyon: Kürtleri iç gerilimlere ve bölgesel çatışmalara çekme girişimi. Her iki durumda da hedef aynıdır: Kürtlerin kendi ajandasını belirleme iradesini zayıflatmak. 2. Kürtlerin kronik açmazı: Tepki mi, akıl mı? Tarihsel olarak Kürtler, çoğu zaman başkalarının kurduğu oyunun içine “tepki veren aktörler”, hatta fevri aktörler olarak çekildi. Oysa asıl mesele şudur: Kürtler artık başkalarının krizine taraf mı olacak, yoksa uluslararası dengeyi doğru okuyarak kendi stratejisini mi oluşturacak? Eğer her saldırı, her provokasyon duygusal reflekslerle karşılanırsa, Kürt siyaseti yine başkalarının satranç tahtasında piyon olmaktan kurtulamaz. 3. Asıl soru: Kürtler ne yapmalı? Benim kanaatim nettir: 1.Duyguyla değil, akılla hareket edilmelidir. Her saldırı, bir “tepki tuzağı”dır. Bu tuzağa fevri yaklaşımlarla düşen kaybeder. 2.İç birlik sağlanmadan dış tehdit yönetilemez. Bugün Kürtlerin en büyük zafiyeti dış düşman değil, kendi içlerindeki parçalanmışlıktır. 3.Kürtler hiçbir bölgesel gücün arka bahçesi olmamalıdır. Ne İran’ın, ne Türkiye’nin, ne de başka bir gücün… Kürtler, kendi aklıyla ve oluşturacakları milli mücadele ruhuyla var olmalıdır. 4.Stratejik sabır gösterilmelidir. Bu tür durumlarda iç birliği sağlayarak, bazen cevap vermemek en güçlü cevaptır. Sonuç Barzani’nin evi hedef alınmış olabilir. Ama asıl hedef, bir ev değil… Kürtlerin iradesidir. Ve bu irade ya •duygusal reflekslerle dağılacak, ya da •soğukkanlı akılla Kürtlerin birliği yeniden inşa edilecektir. Tarih bize şunu öğretti: Kürtler kaybettiğinde, çoğu zaman savaş meydanında değil; yanlış okumalar yaparak ve fevri davranışlar sergileyerek kaybetti.
Maaruf Ataoğlu tweet media
Türkçe
0
0
2
133
Maaruf Ataoğlu retweetledi
Muazzez Baktaş
Muazzez Baktaş@BaktashMuazzez·
Xwedê te ji howa bîparêze kevoka min ❤️
3
13
366
4.2K
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Kürdistan Millî Platformu’na Dair Değerlendirme Öncelikle, platform içerisinde dile getirilen tespitleri dikkatle okuduğumu ve bu çerçevede yapılan gözlem ve değerlendirmelere saygı duyduğumu ifade etmek isterim. Sahadaki çok başlılık, dağınıklık ve temsil sorununa dair yapılan analizler, belirli bir gerçekliğe temas etmektedir. Ancak bütün bu çerçeveye rağmen, ben şahsen varılan bazı sonuçlara katılmıyorum. Çünkü meseleye yalnızca mevcut yapıların performansı üzerinden değil; tarihsel kırılmalar, toplumsal psikoloji ve siyasal yön tayini üzerinden bakılması gerektiğini düşünüyorum. 1. Saygı duymak başka, aynı sonuca varmak başkadır Evet, bugün Kuzey Kürdistan’da birden fazla arayışın paralel yürüdüğü doğrudur. Evet, halkta güçlü bir heyecan dalgası henüz oluşmamıştır. Ancak buradan hareketle, bu çabaların geçmişteki bazı girişimlere benzer şekilde başarısızlığa mahkûm olduğu sonucuna varmak, bana göre erken ve eksik bir okumadır. Çünkü her tarihsel dönem kendi dinamiklerini üretir. Bugünün Kürt toplumu, 2005’in, 2007’nin ya da 2012’nin toplumu değildir. Bugün daha fazla sorgulayan, daha fazla alternatif arayan ve tek merkezli siyasal akıllara mesafe koyan ortak bir toplumsal zemin yaratma ihtiyacı vardır. 2. Parçalı yapılar değil, üst şemsiye zorunludur Asıl sorun; dağınıklığın varlığı değil, bu dağınıklığın ortak bir üst akılla buluşturulamamasıdır. Kürd Millî Platformu ve benzeri çatı örgütlerinin desteğiyle muhalif Kürd partileri ve benzeri girişimler ayrı ayrı hareket ederlerse elbette sınırlı etki üretirler. Bu nedenle kanaatim nettir: Bu tür yapılar, mutlaka “üst şemsiyenin” belirlediği ulusal bir çerçevede, ortak hedef doğrultusunda buluşmak zorundadır. Bu şemsiye; •ideolojik dayatmaların ötesinde, •kapsayıcı, •millî refleksi önceleyen, •farklı çizgileri bir arada tutabilen bir yapı olmak zorundadır. Aksi halde her yapı kendi küçük alanında konuşur, ama hiçbirisi toplumsal karşılık üretemez. 3. Asıl kırılma noktası: Yeni bir siyasi parti zorunluluğu En kritik meseleye açık ve net gelmek gerekir: Kuzey Kürdistan’da, PKK çizgisi dışında kalan bütün Kürd siyasi yapıları (belirli istisnalar hariç) behemehal bir araya gelmek zorundadır. Bu bir tercih değil, bir zorunluluktur. Ve bu birliktelik yalnızca “platform”, “inisiyatif” ya da “arayış” düzeyinde kalmamalıdır. Her kurum görev bilinci üstlenmelidir. Mevcut siyasi partiler bir ittifak kurarak somut, güçlü ve seçimlere giren, belediye kazanan, TBMM’de temsil edilebilen yeni bir birlikteliğe veya yeni bir siyasi partiye dönüşmelidir. Çünkü halkın anladığı siyaset nettir: •sandık, •temsil, •güç. Halk soyut yapıları değil, sonuç üreten yapıları sahiplenir. Bugüne kadar başarısız olan dağınık, bölük pörçük yapıların ortak sorunu da budur: Toplumsal karşılığı olan siyasal bir güç merkezine dönüşememeleri. 4. Ankara’ya ve dünyaya mesaj: Temsil ortaklaşmadan güç doğmaz Eğer Kürd Millî Platformu ve KRG gibi kurumların desteğiyle yola çıkarlarsa; Kürd partileri, ulusal çizgide ve asgari müştereklerde birleşir ve bunu seçim ayağı güçlü bir siyasi parti ittifakıyla tahkim ederlerse; o zaman: •Ankara’nın karşısında gerçek bir muhataplık doğar, •uluslararası alanda ciddiyet oluşur, •en önemlisi halk nezdinde güven inşa edilir. Aksi halde, ne kadar doğru analiz yapılırsa yapılsın, bunlar pratikte karşılığı olmayan küçük siyasi yapılar ve entelektüel çabalar olarak kalır. Sonuç Kısacası; Ortaya konulan tablo bazı yönleriyle gerçekliğe temas etse de, meseleyi şu şekilde okuyorum: •Dağınıklık bir sonuçtur, kader değildir. •Heyecansızlık geçicidir, doğru siyasetle aşılır. •Asıl ihtiyaç; üst şemsiye çatı örgütlerinin desteği ile güçlü siyasi partiler ittifakının birleşimidir. Bu sağlanırsa başarı ihtimali vardır. Sağlanmazsa, evet… o zaman başarısızlık kaçınılmaz olur. Saygılarımla, Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu tweet media
Türkçe
3
3
9
858
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Newroz’u ‘Tahrik’ Gören Siyaset Çözümü Baştan Kaybetmiştir Maaruf Ataoğlu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Newroz’u bir “tahrik” unsuru olarak değerlendirmesi, Türkiye’de uzun yıllardır farklı biçimlerde gündeme gelen ve her defasında yarım kalan çözüm arayışları açısından son derece manidardır. Erdoğan’ın şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Diyarbakır ve İstanbul’da olduğu gibi Nevruz’u bahane ederek milletimizin sinir uçlarıyla oynayan alçaklarla ilgili gerekeni yapıyoruz. Terörsüz Türkiye sürecimizi baltalamayı amaçlayan bu tarz tahrikler bizden gereken cevabı alacaktır.” Bu açıklama, yalnızca anlık bir güvenlik refleksi değildir. Daha derinde, devlet aklının toplumsal hafızayı nasıl tanımladığına ve siyasal dili hangi eksende kurduğuna dair önemli ipuçları barındırır. Türkiye’de “çözüm süreci” olarak adlandırılan dönemler – ister 2009’daki demokratik açılım, ister 2013-2015 arası müzakere süreci olsun – bize şunu göstermiştir: Sorunun merkezinde yalnızca güvenlik değil, kimlik, hafıza ve tanınma meselesi vardır. Tam da bu nedenle Newroz gibi tarihsel ve kültürel bir olguyu “tahrik zemini” olarak tanımlamak, meselenin özünü bilinçli bir şekilde tersine çevirmektir. Çünkü Newroz; bir gün değildir. Bir etkinlik değildir. Bir güvenlik başlığı hiç değildir. Newroz, bir halkın tarihsel hafızası, direniş anlatısı ve kolektif kimlik ifadesidir. Onu kriminalize ettiğinizde, yalnızca bir kutlamayı değil; o kutlamanın temsil ettiği aidiyeti, kültürü ve tarihsel sürekliliği hedef almış olursunuz. Burada asıl mesele şudur: Devlet, bir halkın hafızasına nasıl bakıyor? Eğer bir bayram “bahane” olarak görülüyorsa, o bayramın sahibi de örtük biçimde “potansiyel tehdit” kategorisine yerleştiriliyor demektir. Bu ise klasik bir güvenlik yaklaşımı değil; derin bir sosyolojik kopuşun dilidir. “Terörsüz Türkiye” söylemi, yüzeyde meşru ve arzu edilir bir hedef olarak sunulmaktadır. Ancak Türkiye’nin yakın geçmişi bize şunu öğretmiştir: Bir hedefin meşruiyeti, onu gerçekleştirme yönteminden bağımsız değildir. Eğer bu söylem; • Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü sınırlayarak, • kültürel ifadeyi kriminalize ederek, • siyasal ve toplumsal talepleri güvenlik parantezine hapsederek yürütülürse, bu bir çözüm değil; ertelenmiş bir kriz üretir. Çözüm sürecinin en kritik kırılma noktası da tam olarak burada yaşanmıştı: Kimlik meselesi, güvenlik politikalarının gölgesine yeniden çekildiğinde, diyalog yerini güvensizliğe bırakmıştı. Tam da bu noktada, kamuoyunda dikkat çeken bir başka husus daha vardır: DEM–İmralı heyetinin bu tür açıklamalar karşısındaki suskunluğu… Bu suskunluk, yalnızca bir tercih midir? Yoksa daha derin bir anlam mı taşımaktadır? Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Bu sessizlik, sürecin doğası gereği korunmak istenen bir stratejik bilinmezlik midir, yoksa giderek belirginleşen bir irade zayıflığının ve teslimiyetin işareti mi? Çünkü tarih bize şunu göstermiştir: Belirsizlik bazen müzakerenin bir parçası olabilir. Ancak uzun süren ve açıklanmayan sessizlikler, çoğu zaman toplumda güven değil, kuşku üretir. Ve kuşkunun büyüdüğü yerde, çözüm umudu zayıflar. Çünkü değişmeyen bir gerçek var: Kimlik bastırılarak huzur kurulmaz. Hafıza inkâr edilerek birlik inşa edilmez. Newroz’u anlamayan bir siyaset, Kürt meselesinin özünü de kavrayamaz. Onu “tahrik” olarak gören akıl, aslında kendi toplumsal meşruiyet sınırlarını daraltmaktadır. Bu dilin en büyük tehlikesi ise şudur: Toplumu ikiye böler. Bir tarafı “meşru vatandaş”, diğerini “risk unsuru” olarak kodlar. Oysa devlet dediğimiz yapı, ayrıştıran değil; birleştiren, güven inşa eden ve farklılıkları tanıyan bir mekanizma olmak zorundadır. Sonuç olarak bu açıklama, bir çözüm iradesinin değil; kontrol, sınırlandırma ve bastırma refleksinin güncel bir tezahürüdür. Ve tarih, Türkiye dâhil olmak üzere defalarca şunu göstermiştir: Bastırılan her kimlik, yalnızca geri dönmez; daha güçlü, daha örgütlü ve daha bilinçli bir şekilde geri döner.
Maaruf Ataoğlu tweet media
Türkçe
0
1
2
163
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Yanlış anlaşılan milli irade değil… bilinçli olarak çarpıtılan bir “milli irade” masalıdır. Bugün “milli irade” diye sunulan şey, ne halkın tamamıdır ne de ortak bir vicdanın tezahürüdür. Aksine… Halkın üçte birini yok sayarak, kimliğini inkâr ederek, dilini, kültürünü, hafızasını görmezden gelerek kurulan bir düzenin adına “milli” demek, hakikati örtmektir. Milli irade dediğiniz şey; herkesin kendini içinde bulduğu bir ortak iradedir. Eğer bir halkın önemli bir kısmı o “irade”nin dışında bırakılmışsa, orada milli olan bir şey yoktur… orada sadece çoğunluğun tahakkümü vardır. Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir: İnkar üzerine kurulan her sistem, ne kadar “milli” diye pazarlanırsa pazarlansın, eninde sonunda savrulmaya mahkûmdur. Bugün yapılan tam olarak budur: “Milli irade” adı altında, tek tip bir toplum inşa edilmeye çalışılıyor. Ama unutulan bir gerçek var: İrade, isimle değil; kapsayıcılıkla milli olur. İsim vererek değil, adaletle meşruiyet kazanır. Eğer bir sistem; Kürt’ü, Zaza’yı, Alevi’yi, farklı olanı yok sayıyorsa ve sonra da buna “milli” diyorsa… Bu, milli irade değil; millileştirilmiş bir inkâr siyasetidir. Ve bu siyaset… Ne kadar süslenirse süslensin, ne kadar akademik kavramlarla anlatılırsa anlatılsın, hakikatin karşısında uzun süre ayakta kalamaz. Çünkü: Hakikat dışlananların hafızasında yaşar. Ve o hafıza, bir gün mutlaka kendi iradesini kurar. Saygılarımla
Türkçe
0
0
0
47
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Bu gece sıradan bir gece değildi… Bu gece, hafızası olan bir halkın, kendini yeniden hatırladığı bir andı. 24.03.2026 tarihinde, Almanya Kürt Topluluğu’nun (KGD) Baden-Württemberg Eyalet Temsilciliği’nde gerçekleştirdiği Newroz resepsiyonu; yalnızca bir kutlama değil, aynı zamanda varlığın, kimliğin ve iradenin görünür olduğu güçlü bir buluşmaydı. Siyasetten medyaya, kültürden topluma uzanan yaklaşık 200 seçkin misafirin katılımıyla gerçekleşen bu gece; Kürt halkının Avrupa’daki saygın duruşunun ve örgütlü varlığının somut bir yansıması oldu. Açılış konuşmalarıyla geceye anlam katan Baden-Württemberg Eyaleti temsilcileri, KGD yönetimi ve özellikle Sayın Ali Ertan Toprak’ın ev sahipliği; bu yapının ciddiyetini ve taşıdığı sorumluluğu bir kez daha ortaya koydu. Federal düzeyde katılım sağlayan değerli isimlerin varlığı ise şunu açıkça gösterdi: Kürt meselesi artık sadece bir coğrafyanın değil, uluslararası vicdanın meselesidir. Geceye damga vuran anlardan biri ise, İsrail Devleti Büyükelçisinin Kürt kadınlarına yönelik dayanışması nedeniyle onurlandırılmasıydı. Bu, sadece bir ödül değil; acıların tanındığı, emeğin görüldüğü ve ortak bir insanlık dilinin kurulduğu güçlü bir semboldü. Müzik, sözün tamamlayıcısıydı… Nurê Dlovani ve Aslı Zelal’in sesiyle yankılanan ezgiler, yalnız kulaklara değil, hafızaya dokundu. Ve o an… Newroz Ateşi yakıldığında, aslında sadece bir ateş yanmadı. Bir halkın küllerinden defalarca doğan iradesi, bir kez daha alev aldı. Bu gece; protokolün ötesinde, sözlerin ötesinde, fotoğrafların ötesinde bir anlam taşıyordu. Bu gece; birlikti, hafızaydı, iddiaydı. Emeği geçen herkese, geceyi mümkün kılan tüm organizasyon ekibine, değerli moderatörler Simel Sever ve Khanda Daudi’ye, katılım sağlayan tüm misafirlere ve ev sahipliği yapan Baden-Württemberg makamlarına içtenlikle teşekkür ederim. Ve en önemlisi: Bu geceyi “gece” olmaktan çıkarıp, bir duruşa dönüştüren Almanya Kürt Toplumu’na… Newroz Pîroz Be. Ateşimiz hiç sönmesin. Hafızamız asla susmasın.
Maaruf Ataoğlu tweet mediaMaaruf Ataoğlu tweet media
Türkçe
0
1
9
235
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Vesayet İnsanı Bitirir Leyla Leyla, Leyla… adınla sınanır bu dava, Yükselişin bir emanetti, şahsa değildi davayaydı. Mehdi’nin teriyle yoğrulan o kutlu yolda, Emanete sadakat gerek; gölge düşürme davaya Leyla. Bir isme vadasızlıkla yürünmez, ardında bir ömür var, Zindanlarda yoğrulan, çileyle büyütülen o yar. Omuzlanan her miras ağırdır, hesapsız değil Leyla, Adını taşıyan bilir; bu yük ne şöhretle taşınır ne de şanla. Dava dediğin süs değil, ateşten bir imtihan, Kimi taşır onurla, kimi düşer yarı yoldan. Alın teriyle kurulan her bir kelimedir Kürdistan, Yaşatılır sadakatle ya da savrulursun hafızadan. Leyla, söz sadece söz değil; tarihe iz düşer, Her adım ya yükseltir kişi ya da eksikliğini kaydeder, Mehdi’den kalan miras bir vicdan terazisi, Kim tartarsa kendini, görür hakikati tarih not eder. Maaruf Ataoğlu 23.03.2024 Köln
Maaruf Ataoğlu tweet media
Türkçe
0
2
11
343
Abdullah Demirbaş
Abdullah Demirbaş@BDPDemirbas·
Newroz Mezopotamya halklarının ortak bayramıdır. Kürt ve Kürdistan halkları için diriliş ve direniştir. Siz newroz u Türkleştirmek istemeniz boşuna . İsterseniz hasutluktan Catlayın ezilen halkların egemenlere Sömürgeciler karşı direniz ve diriliş bayramıdır.
Abdullah Ağar@abdullahagar2

Körükle ateş yakalı… Demirden dağı yıkalı… Ergenekon'dan çıkalı… Nevruz, Türk'ün bayramıdır. 🇹🇷 Nevruz kutlu olsun! 🇰🇿 Nauryz qutty bolsyn! 🇹🇲 Nowruz gutly bolsun! 🇰🇬 Nooruz kuttu bolsun! 🇦🇿 Novruz mübarək olsun! 🇺🇿 Navro'z muborak bo'lsın! Kızımız da İran Tebriz’den…

Türkçe
2
3
16
867
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
@dersimkureys Lütfen hakaret içerikli paylaşımlar yapmayınız. Her türlü eleştiri bizi güçlendirir ancak hakaret etmek doğru değil ve halkımıza bir şey kazandırmaz.
Türkçe
3
0
2
47
yüksel akyol
yüksel akyol@dersimkureys·
@mmaarufataoglu öcalanın zihni bir çöplük, kendini inkar eden efendisine yalakalanan, efendisini efendisinden çok düşünen ona yaranan aşağılık kompleksidir. öcalan bir çöptür. öcalan kendisini savunan her kesi o çöplüğüne çekip yok eden bir çukurdur. öcalan Kürd Halkı'na açılmış bir tezgahtır.
Türkçe
2
0
2
43
Maaruf Ataoğlu
Maaruf Ataoğlu@mmaarufataoglu·
Newroz’un Ateşi ve İsimsiz Siyasetin Karanlığı Maaruf Ataoğlu Amed’de- Diyarbakır’da Newroz’un ruhundan söz ediyorsunuz… Ama o ruhun adını bile anmaktan imtina ediyorsunuz. Bu nasıl bir “yeni sayfa”? Bu nasıl bir “diriliş” hikayesi ? Binlerce yılın ateşini anlatıp, o ateşin yandığı toprağın adını Kürdistan’ı yok saymak… Bu, barış dili değildir. Bu, kimliği törpülenmiş, tasfiyeye evrilen bir siyasetin dilidir. Newroz: Folklor Değil, Binlerce Yıllık Hafıza ve İradedir Newroz; nötr bir bahar festivali değildir. Newroz, Kürdistan halkının direniş hafızasıdır. Newroz, inkâra karşı yakılmış bir özgürlük ateşidir. Bugün Amed’de verilen mesajınız tam olarak şudur: O ateşi anlatıp, onu yakan iradeyi silmektir. Bu, tarihle konuşup hakikati susturmaktır. Bu, direnişi sembole indirgemektir. Mitoloji Var, Ama Kürdistan ve Coğrafya Yok Dehak var… Kawa var… Ama onların ayağa kalktığı toprak “Kürdistan Halkı” yok. Bu, mitolojiyi araçsallaştırıp Ülkeyi ve coğrafyayı görünmez kılmaktır. Oysa Newroz’un anlamı, tam da o coğrafyada ve Özgürlük ateşinin yandığı Kürdistan’da vücut bulur. Adını anmadığınız yer, sizin değildir. İsimsiz Birlik: Eşitlik Değil, Bir Erimedir “Birlik” diyorsunuz… Ama adı konulmamış, kimliği inkâr edilmiş, Ülkesi yok bir halkın birliği nasıl olur? Hakikati olmayan siyaset bir birlik olmaz, olamaz… İsimsiz birlik, eşitlik üretmez. İsimsiz birlik, güçlü olanın zayıfı eritmesidir. Bu, tarihin en eski siyasetidir: Önce adını sil, sonra varlığını tartış. Demokratik Entegrasyon mu, Yumuşatılmış Asimilasyon mu? “Demokratik entegrasyon” diyorsunuz… Ama kimliği isimsiz bırakılmış bir halkı kime, neye ve niçin entegre ediyorsunuz? Kürt halkı göçmen değildir. Bu coğrafyada misafir hiç değildir. Mülkün sahibidir. Mülk sahibini “entegre etmek”, onun kendisini eritmesini yok etmesini istemektir. Bu, modern kavramlarla süslenmiş eski bir politikadır: Adı asimilasyondur. Retoriğin Ardındaki Sessizlik Metin güçlü… Kelimeler büyük… Ama hakikat yok. Çünkü isim yok. Siyaset, şiir değildir. Siyaset somutluk ister. Biri halkın adı, biri coğrafyanın, ülkenin adı, biride statünün adı… Bunlar yoksa, geriye sadece söylemlerle süslü bir boşluk kalır. Korku mu, Strateji mi? Şu soruyu sormak zorundayız: Kürdistan kelimesi neden yok? Bu bir korku mu? Yoksa bilinçli bir silme politikası mı? Eğer korkuysa, bu dil bu halka asla yakışmaz. Eğer stratejiyse, bu bin yıllık hafızaya karşı bir müdahaledir. Hakikatin En Kısa Hali Açık konuşalım: Kürdistan demeden kurulan her cümle, yarım bir cümledir. Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesi demeden yapılan her siyaset, eksik bir hakikattir. Ve kimliği isimsiz bırakılan bir halkın özgürlüğü değil, ancak yeni bir biçimde inkârı üretilir. Son Söz: Ateş Hakikat Olmadan Yanmaz Newroz ateşi, ancak hakikatle yanar. Hakikat ise şudur: Adını açıkça koymadığınız hiçbir şey, bu halkın iradesi değildir. Bu halkın umudu değildir. Bu halkın geleceği değildir. Çünkü hakikat, ancak adıyla vardır. Bîji Newroz. Bîji Kurd û Kürdistan.
Maaruf Ataoğlu tweet media
Türkçe
6
14
34
1.6K