okkua
978 posts







Hasan Arda Kaşıkçı fenerli çobana anladığı dilden konuşmuş. Helal olsun neyse ki bildiğimiz şeyler bunlar..







Hocamızı seçelim. Teknik direktör adaylarınız kimler? Benim; Yerli: İsmail Kartal Yabancı: Filipe Luis İsmail Kartal benim hep ilk tercihim ama illa yabancı olacaksa oyun/oyuncu tercihi benzerliğinden Filipe Luis’i alır kaçarım.


bu haftaki bazı kupa maçları; kapanan atletico - saldıran barça'nın maçı, adam adama savunma yapmak isterken dağılan gaziantep - toplu oyun gücü yüksek olmamasına rağmen bunu iyi değerlendiren fenerbahçe'nin maçı, topa sahip olmak isteyen iki takım como - inter maçı, bir şeyler düşündürdü. kapanan rakibi açmaya çalışırken geçişlerde ters yakalanmamak, topa sahip olmak isteyen iki takım oynarken iyice açılan oyuna cevap vermek zorunda kalmaları, defansı önceleyen iki takımın mücadelesinde oluşan düellolar... modern futbol evrimleşmeye devam ediyor ve türk futbolu buna yetişmeye çalışıyor (mu?) yakın zamanda kaçırdığımız iki tren oldu ama şimdiki bize biraz daha uygun bence: guardiola barça'sının yarattığı baskınlığa karşı 2010'larda metodik futbol'un yükselmesiyle birlikte alan savunmalarının çoğaldığı yerde, büyük takım oyunu oynamak / topa sahip olmak isteyen takımlar topa yakın bölgedekilerin anlık deplaseleri ile top alma/alan yaratma gibi işler yaparak bölgesel üstünlükler kurmaya çalıştığı örgün futbol'a meyletti ve futboldaki bireysel becerinin önemi yerini yavaş yavaş organizasyon bazlı, yüksek fiziksel dayanıklılık gerektiren bir iklime bıraktı. bu düzlem 2020'de değişmeye başladı; conte'nin birkaç yıl öncesinde başını çektiği anlayışın tabana yayılmasıyla doğan bol joker oyunculu yeni nesil 3-4-3 dalgasıyla birlikte underdog takımlar kendine nefes buldu ve kadro kalitesinin üstünde işler yaptılar; değişken formasyonlar ile oynamaya başladıkları için alanları koruyabildikleri kadar atağa da optimum çıkabilmeye başladılar ve maç içindeki gelişmelere / an'lara daha hızlı uyum sağlayabildiler. bu anlayışın çatı isimlerinden tuchel'in o sezon şl'yi kazandırdığı chelsea ile zirvesini yaşayan bu yeni akım, futbolun güncel hızının çok yükselmesine sebep oldu. işte bu hız futbolun gidişatındaki ilk çatırdamayı yarattı. artık uzun süreli dominasyonlar yerini an'lık pozisyonların maçların kaderini daha çok belirlemeye başladığı bir hale bıraktı. bu durum örgün futbol'a da kendini yenileme ihtiyacı hissettirdi: guardiola ve arteta'nın 2022-2023 yıllarında savunma geçişlerini emniyete almak için, biraz da hızlı geçiş oyunu üzerine yatırım yapan redbull sermayesinin projesinden kopya çekerek, defans bölgesini stoper kökenli ama bek enerjili oyunculardan oluşturması bunun ilk adımıydı (x.com/tevfikken/stat…) (ama sonra iki hocanın yolları farklı yöne sapacaktı). zira büyük takımların topu rakip sahada hızlı geri kazanmak kadar savunmaya daha hızlı dönme mecburiyeti de arttı. guardiola o sezon şl'yi topsuz oyunda arttırdığı hız ile bu şekilde kazanırken arteta ise avrupanın savunmaya en hızlı geri dönen takımını yaratmakla meşguldü (ve bunun tadını aldıkça, guardiola ile yolları bugüne dek gittikçe ayrışmaya başladı). bu ihtiyaç, ofansif genlere sahip takımları, 2010'larda bütün halinde hücum ettikleri düzenlerini bırakıp teoride daha az adamla daha etkili hücumlar yapmaya itti. buna dayalı oynayan, vinicius jr'a sahip ancelotti'nin hızlı hücum eden real'i bir yıl arayla iki şl kazandı. arteta benzer yolu izleyebilmek için savunmasına daha çok önem verdi ama toplu oyunda maçın belli periyodlarını hedefleyen parçalı bir anlayışa geçip + duran top verimini maksimize ederek maçları koparmak isterken, guardiola ise eski anlayışını işleten en önemli dişlisi rodri'nin sakatlığının da etkisiyle city sahada patır patır dökülmeye başlayınca geçen sezonu yeni bir oyun yaratma senesine dönüştürdü (işte ayrıldıkları nokta bu) ve bu sezon meyvelerini yavaş yavaş da olsa alıyor (x.com/tevfikken/stat…). bu esnada, yeni nesil 3-4-3 ile nefes bulduğundan bahsettiğim alt taban kulüpler, gelişen gözlemcilik imkanları yüzünden son yıllarda genç yeteneklerini zaten erkenden kaptırıyorken, özellikle son iki-üç yıldır futbola paranın daha çok girmesiyle agresifleşen yeni piyasa şartları gereği, artık o yükselttikleri fiziksel çıtaya uyum sağlayarak parlayan görev adamı profilli oyuncularını da üst düzey kulüplere çok çabuk kaptırmaya başladı, bir sene iyi oynayan her oyuncu (aman başka dev almasın diye) hemen transfer edilir oldu, alelacele transfer edilen bu oyuncuların haliyle yeni takımlarına uyum sağlama oranı / ve tabii sabredilme süresi azaldı ve olmadı gitsin-yenisi gelsin diye diye futbol dünyası sürekli bir sirkülasyona girmek zorunda kaldı. bu yüzden, oturmuş parçalarını uzun süre bir arada tutamayan alt kulüpler, kolektif uyum gerektiren mekanizmalarını artık istikrarlı şekilde işletememeye başladı. agresifleşen transfer hareketleri sonrası büyükler-küçükler arasında açılan makasın etkisiyle, alt kulüpler fiziksel yönleri daha öne çıkan oyuncuların artmasının / daha doğrusu ellerinde daha çok onların kalıyor olmasının da payıyla, aynı oyuncularla uzun süreli çalışmalar gerektiren alan savunması planlarından ziyade birçok bölgede adam adama markaja daha çok yöneldi. dolayısıyla artık bire bir mücadeleler daha birinci bölgede bile önem kazanmaya başlamışken sahanın merkezi ise savaş alanına dönebiliyor. işte bununla birlikte büyük takım oyunu oynamak isteyenler, ikinci bölgeyi eskisi gibi domine etmekten ziyade hızlı geçmenin yollarını aramaya başladı. gerek oyun merkezini geriye çekerek rakibi davet edip savunma arkasında oluşturulan geniş alanlara salınmak, gerekse kurulumda rakibin adam markajını manipule ederek merkezde açılan alana hızlı inip topu alarak... inzaghi'nin inter'e son iki yılında getirdiği, formasyon kavramını alt üst edebilen hücum setleri ile kompany'nin bu sezon -tabii elindeki kadroya da biraz güvenerek- bayern'e pres altında yaptırdığı çorba setler bunun en uç örneklerinden belki, ama olası gidişatı örnekliyor. luis enrique, de zerbi gibi hocaların da bu kaosa farklı yollardan benzer katkıda bulunması ve hatta aralarında oynadıkları maçın bir geçiş ruletine dönmesi (x.com/tevfikken/stat…) de üst perdeden fikirler veriyor. savunma ile hücum bölgeleri arasında mesafe açan bu eğilim birtakım kırılmalar yarattı ve bazı mevkiilere bazı değişimler getirdi: 1) merkezde: top rakipteyken alan/koridor korumaktan ziyade daha hızlı yer değiştirebilen, pres yapacak + topa sahipken ise presten çabuk çıkacak daha pırpır-çabuk orta sahaların iş yapması; adam markajının artması sebebiyle de topu hedefe göndermekten ziyade topu taşıyarak yönetebilenlerin öne çıkması, yani rodri tarzı 6'ların azalması, benzer fizik yapıda olup da hızlı+çabuk olanların değerlenip fabian ruiz, declan rice gibi rakip sahaya kendini daha çok atarak 8'e yakınlaşması. 2) hücumda: hızlı-driblingci kanat kökenli oyuncuların iş yapması; gerek açık alanda topu alıp kalabalıkların içine dalacak, gerek paratoner gibi baskıyı üstüne çekerek arkadaşlarına alan açacak, gerekse de savunma arkasına sarktığı gibi direkt kaleye yönelecek yeni nesil bir 10 numaranın doğması. 3) benzer arayışlar sebebiyle uzun 9 kavramının içine hızlı-sprinter, daha çok yüzü kaleye dönük oynayan forvetlerin dahil olması + bununla birlikte bir de, teknik kalitesi yeni nesil 10'a uymayan marcus thuram, kolo muani tipi uzun/fizikli kanatların 9'a evrilmesi. hücum anında savunmayı öne çıkarırken arkada bırakılan alanları savunabilmek için git gide atletikleşen hayvanoğluhayvan defans yapılarına karşı aralara sızan pırpır hücumcuların yükselmesi zaten son üç-dört yıldır oluşan bir gidişattı ancak merkezin iyice kapandığı futbolda ilk topu dar alanlarda alıp bir şeyler yapmak zorlaşmaya başladıkça artık kenarlardan fark yaratmak zorunda kalınıyor, yani eskisi gibi teknik oyuncuları false 9 yapmak / iç koridora sokup top aldırmak sonuç vermemeye başladı, dolayısıyla kuruluma önden gelip katkı verecek kişi olarak daha fizikli santrforlara ihtiyaç duyulabiliyor ancak hem fizik güce hem saha görüşüne hem de topu kullanma becerisine aynı anda sahip santrfor sayısı düşük; harry kane, robert lewandowski ve benzerleri bir elin parmağını geçmiyor. yine de forvetinden merkeze bağlantı isteyen hocalar en uçta fizikli-modern orta sahaları bile kullanıyor bazen; bosz'un saibari - guus til ikilisini, spalletti'nin mckennie - koopmeiners ikilisini kullanması gibi (çeşitli sebeplerle sonuç veriyor-vermiyor ayrı konu tabii). 4) hem bu durumun, hem de ikinci bölgeyi hızlı geçme isteğinin, oyun kurulumunu eskisi gibi katmanlı yerleşimlerden ziyade neredeyse savunma-hücum diye sadece iki hatta ayırması, kenara açılan pasör stoperlerle / içerlek oynayan beklerle oyun kurmayı zorlaştırdı ve haliyle bek ve üçlünün kenar stoperi kavramlarına da yeni bir soluk ekledi; hakim oyun isteyen takımların bazıları 6/8 numaraları da artık geride kullanmaya başladı. marcos llorente, weston mckennie gibi defansif/mücadele amaçlı nispeten ilkel kalan örneklerle karıştırılmaması gereken bu uygulamayı bu sezon koopmeiners, szoboszlai, rice gibi oyuncular ile zaman zaman izliyoruz. bu oyuncular sırf enerji katan bek (llorente, mckennie vb) veya sırf oyun kurucu bek (zinchenko vb) olmaktan ziyade, komple bir merkez oyuncusu profiline daha yakın oldukları için, rakip sahaya yerleşince defans oyuncusu gibi oyunu geriden yöneten / teknik mefhumları sayesinde rakibin tahmin etmesi zor yönlere aktarma istasyonu, defansif mefhumlarıyla da seken topları alan + alıp hemen yeniden dolaşıma sokan bir savunma emniyeti olarak kullanılabiliyor. peki türk futbolu bunların neresinde? 2010'lar boyunca gelişen iletişim olanaklarıyla zaten teknik-taktik açıdan modern metodları takip etmek kolaydı ancak beraberinde gereken fiziksel gelişim + istikrar kısmında geride kaldığımız için taktiklerin uygulanma başarısı avrupanın gerisinde kalıyor ve onları taklit etmekten öteye geçemiyorduk. derken modern metodik anlayışlara sahip yeni nesil hocalar + genişleyen yabancı sınırıyla onları daha iyi anlayan oyuncuların çoğalması ile dipten yükselen anadolu futbolu türk futboluna birkaç yıllık bir hareket kattı, yaratılan devinimle hem milli takım yeniden turnuvalara gidebilmeye hem de kulüplerimiz avrupa kupalarında en azından gruplardan çıkıp bir şubat'ı mart'ı görmeye başladı. ancak, gerek dünya futbolundaki yüksek sirkülasyona türk futbolunun direnememesi, gerekse fiziksel makasın iyice açılması saha içinde birçok konuda bizi engelleyip hedeflerimizden alıkoyuyor. şimdi ise bir fırsat var, işleri bizim topraklara daha uygun hale getiren bu yeni taktik gelişmeler bence bir umut ışığı yaktı, bu fırsatı değerlendirmemiz halinde treni yakalayabiliriz çünkü futbol mekanik taraftan bireysel becerilerin gücüne, ve haliyle daha ruhsal tarafa çekilmeye başladı. avrupada halen daha organizasyon gücüne sarılarak oynattığı için yeni gelişmeler karşısında istediği sonuçlara ulaşamayan "büyük takım oyunu hocaları" varken genlerimize daha yakın bu kaotik futbolun yükselişinde yer almalıyız diye düşünüyorum zira tarihimizdeki bütün başarıların temelinde %101'le oynamamızı sağlayan psikolojik faktörlerimiz vardı. ama o psikolojiyi öne çıkarabilmek için fiziksel makası kapatmamız lazım, anca o halde teknik becerilerimizi sahaya yansıtabiliriz. yüksek sirkülasyon içinde takımlarımız sisteme oturmuş parçalarını kaybedebiliyor ve yenisini bulup oturtması zorlaşıyor ama yetenekli ayaklarını kaybettiğinde yenisini çok daha rahat çıkarabiliyor. dolayısıyla futbol dünyasının yeni ikliminde hayatta daha çok kalabiliriz. avrupaya devam eden takımlarımız için ocak transfer dönemi totalde pek iyi geçmemişken (x.com/tevfikken/stat…) en azından galatasaray bir meşale yaktı; her şeyi karşılamıyor olsa da yeni normlara uygun orta saha ve hücumcu tercihleri ile en azından turu geçmeyi bildi. evet fiziksel açıdan total kapasite büyük değil ama şampiyonlar ligi'ni düşünerek (şimdilik buraya kadar) idare etmesini bildi ve enerjisini çoğunlukla avrupa maçlarına sakladı. bu sayede, juventus'la oynanan ilk maçta modern gelişmelere cuk oturan bir oyun oynadı; adam adama pres şemaları gereği iki takımın da azalttığı merkezi rakibinden daha hızlı doldurdu, oyun kurarken rakibinin pres rotalarından daha hızlı kurtulup kenarlara indi vs (x.com/tevfikken/stat…)... bu başarılı maçı rövanşa taşıdı ve her şeyin en kötü gittiği anda bile bir şekilde turu geçecek skoru elde ederek, türk takımlarının avrupa devleriyle eşleştiği elemeli turlardaki makus talihi olan "deplasman acizliği"ni öyle ya da böyle ilk kez yenmiş oldu. şimdi sırada liverpool'a karşı bunu bir üst seviyeye taşımak var. avrupaya hayalkırıklığıyla veda eden fenerbahçe ise bireysel beceri katkısını güncel normlardan ziyade an'lık vuruşlar yapan demode 10'lar üzerinden almak istediği ve geri kalan oyuncu profilleri de benzer bir geri kalmışlıkta / en iyi ihtimalle "iş yapan" kategoride olduğu için mecburen tamamen organizasyon gücüne sarılarak ilerliyor. ancak toplu oyunda ana bir plan olmadığı + geçişlere yaslandığı + rakibe göre değişen düzenlerle çıktığı için kaderini bir nevi kumara dönüştürdü; maç öncesindeki taktik kararların üstün gelip gelmeyeceği anca maç başlayınca belli oluyor. topsuz oyun üzerinden kurgulanan makro planın ciddi maçlarda presten ziyade ikinci bölgeyi kalabalık tutmaya dönüşmesine rağmen hatlarının arasını kapatamayabilen, savunma geçişlerinde anlaşmazlıklar yaşayabilen, bu yüzden yapılmak istenen kontrataklara da kafasını hazırlayamayan bir fb izledik, nottingham eşleşmesindeki ilk maç bunun son perdesi oldu (x.com/tevfikken/stat…) ki tur orada gitti zaten. konferans ligi'nde gruptan çıkaran hocasını gönderen ancak alman ekolü zincirini bozmadan yeni hocasını getiren samsunspor ise oluşturduğu mevcut profili (x.com/tevfikken/stat…) ile zaten geçeceği belli olan kolay bir shkendija eşleşmesinin ardından esas konuya geldi: rayo vallecano. topa sahipken alan yaratmak için birinci bölgede rakibi üstüne çekip arkaya salınmak isteyen vallecano'ya karşı, türkiye'de geniş alanları en iyi kullanan takımlardan biriyken git gide lig-avrupa temposunu kaldıramamaya başlayan samsunspor'un mücadelesi olacak. yeni hocanın oynatacağı oyun + fiziksel program olayı neye dönüştürecek şu an için belli değil tabii, ama genel çerçevede turu geçmenin çok zor olacağı belli. bu sezon böyle özetlenmiş oldu, bakalım önümüzdeki sezon yeni gelişmelere olan tavrımız ve dolayısıyla avrupadaki yarışımız neye dönüşecek








Tarihin en kötü gs'ına şampiyonluk veriyor amk sıçan suratlısı












