Serhan Yücel

1.9K posts

Serhan Yücel banner
Serhan Yücel

Serhan Yücel

@serhanyucel

Prof. Dr. / Türkiye Cumhuriyeti Tarihi/ Türk Siyasal Hayatı/ 1997-2000 T.C. Cumhurbaşkanlığı Tarih Danışmanı/ Mülkiyeli/ ESES'li/

Katılım Ekim 2009
891 Takip Edilen2.6K Takipçiler
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
"Hayat önden gider, literatür onu takip eder. Önce kurumlar ortaya çıkar, isim sonra konur. Önce keşif veya icat yapılır, ardından onu tanımlayacak kelime veya kavram seçilir. Yani çocuk doğar, ismi sonradan konur." Türkiye için 11 fırsat: fikircografyasi.com/makale/dijital…
Türkçe
0
1
3
204
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
✅22 yıl önce yerel seçimlerde Siberkent Ankara sloganıyla ortaya koyduğum projeler, bugün dijital çağın milli beka meselesine dönüştü. ✅Dünya, veriyi sınırsızca ticarileştiren Veri Kapitalizmi ile onu bir gözetim aracı kılan Dijital Diktatörlük arasında sıkışmış durumda. Türkiye ise insan onurunu ve veri mahremiyetini merkeze alan Üçüncü Yolu inşa edebilecek tek ülke. ✅Veriokrasi çağında sadece teknolojiyi elinde tutanlar değil, teknolojinin yönünü tayin edenler kazanacak. ✅Tarih boyunca kervanların güvenliğini sağlayan Türkler, bugün dijital çağın veri yollarının merkezi olmaya hazır mı? Türkiye, Balkanlar-Kafkasya-Körfez hattında dijital bir Ağ Devlete evrilebilir. ✅Veriokrasi çağında en büyük güç, toprağı kendine bağlayabilenden çok, zihni kendine bağlayabilen devletlerin elinde olacaktır. ✅Artık fabrikaları değil, veri işlenen dijital havzaları ve Enerji-Veri OSB'lerini konuşma vakti. ✅Türkiye, Veriokrasi çağının figüranı değil, oyun kurucusu olabilir. İşte Veriokrasi çağında Türkiye için 11 stratejik fırsat 👇👇👇👇👇 fikircografyasi.com/makale/dijital…
Türkçe
0
0
1
187
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Hüsamettin Cindoruk’un Ardından Türk siyasetinin “müessese adamlarından” biri olan Hüsamettin Cindoruk’un vefatını derin bir teessürle öğrendim. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, vekâleten Cumhurbaşkanlığı, parti genel başkanlıkları ve özellikle merkez sağ siyasetin kritik eşiklerinde üstlendiği rollerle, yalnızca bir siyasetçi değil; aynı zamanda bir dönemin hafızasıydı. Bugün onu konuşurken, günlük siyasetin dar kalıplarına sıkışmadan, hakkını teslim eden ama eleştiriyi de ihmal etmeyen bir tarih kaydı düşmek gerekir. Benim açımdan bu vefat üzerine sessiz kalmak mümkün değildir. Demokrat Parti geleneği üzerine çalışmış, 1992-1995 yılları arasında önce merhum Hayrettin Erkmen’in sonra da merhum Aydın Menderes’in Özel Kalem Müdürlüğü görevinde bulunmuş, 2002-2005 yılları arasında da DYP Genel Sekreterliği ve Genel Başkan Yardımcılığı yapmış biri olarak, Cindoruk’un Türk demokrasi tarihindeki yerini birkaç başlık altında değerlendirmek bir vefa borcudur. 1) Siyasi hayatı: Demokrat gelenekten devlet tecrübesine Cindoruk’un siyaset sahnesine çıkışı, çok erken yaşlarda Demokrat Parti çevresinde oldu. Nitekim 1954 yılında henüz 22 yaşındayken Genç Demokratlar Teşkilatı Merkez İcra Komitesi Başkanlığı’na seçilmesi, onun siyasetteki erken yükselişinin ilk işaretidir. O günlerde DP’nin önde gelen isimlerinin gençlik teşkilatına gösterdiği ilgi, Cindoruk’un yalnızca teşkilatçı yönünü değil, aynı zamanda merkez sağın gelecekteki kadroları içindeki ağırlığını da haber veriyordu. 1960 sonrasında çizgisi Adalet Partisi, 80’den sonra da Doğru Yol Partisi’nde yürüdü. TBMM Başkanlığı döneminde devlet ciddiyetini temsil eden, kurum dilini koruyan ve Meclis teamüllerine önem veren tavrı, bugün dahi birçok siyasetçi için örnek gösterilebilir. 1993’te Turgut Özal’ın vefatı sonrasında vekâleten Cumhurbaşkanlığı görevini üstlendiğinde, en kritik anlarda güven veren bir isim olarak görüldü. 2) Artıları: Demokrasi krizlerinde öne çıkan direnç Cindoruk’un siyasi mirasında en güçlü başlıklardan biri, şüphesiz darbe dönemlerindeki hukuk ve demokrasi mücadelesidir. 27 Mayıs sonrasında Yassıada yargılamalarında, aralarında eski Meclis Başkanı Refik Koraltan’ın da bulunduğu 18 Demokrat Partili milletvekilinin avukatlığını üstlenmesi, onun hukukçu kimliğinin siyasi kariyerinden önce geldiğini gösterir. Yüksek Adalet Divanı’na hakaret gerekçesiyle Balmumcu’da iki buçuk ay tutuklu kalması, bu mücadelenin bedel ödediği tarafını da gösterir. 1983’te Büyük Türkiye Partisi’nin kapatılmasından sonra, Süleyman Demirel ile birlikte Zincirbozan’da zorunlu ikamete tabi tutulması da yine aynı çizginin devamıdır. Dört aylık bu süreç, 12 Eylül sonrası demokrasiye dönüş arayışlarının sembol olaylarından biri olarak hafızalarda kaldı. 1986’daki DYP Genel Başkanlığı döneminde yükselen “Yasaksız, yasaklısız Türkiye” söylemi ise onun demokrasi mücadelesinin sloganlaşmış özeti gibiydi. 3) Eksileri: Bununla birlikte, bir tarih notu düşüyorsak, eleştirileri görmezden gelmek de doğru olmaz. 1992’de kapatılan siyasi partilerin yeniden açılmasına imkân tanıyan 3821 Sayılı kanunun kabul edilmesinin ardından merkez sağ için tarihî bir fırsat doğmuştu. Önce Demokrat Parti (29 Kasım 1992), ardından Adalet Partisi (19 Aralık 1992) kongrelerini topladı. O günlerde ANAP ile DYP’nin “baba ocağında birleşmesi” ihtimali ciddi biçimde konuşuluyordu. TBMM Başkanı Cindoruk da bu fikre sıcak mesajlar veriyordu. Ancak son aşamada Cindoruk'un hataları yüzünden bu birleşmenin gerçekleşmemesi, Türk merkez sağının sonraki yıllardaki dağınıklığının dönüm noktalarından biri oldu. Cindoruk, merkez sağı birleştiren olmak bir yana siyasi hayatı boyunca hep bir bölen oldu. Her dönemde, “ana damarı toparlayan” değil, ayrışan yeni hatların içinde konumlanan bir isim olarak görüldü. Demokrat Parti’den kopup Hürriyet Partisi. Adalet Partisi’nden kopup Demokratik Parti. Doğru Yol Partisi’nden kopup Demokrat Türkiye Partisi. Ve nihayet Mayıs 2009’da Demokrat Parti Genel Başkanlığı. Ocak 2011’de görevi bıraktığında 78 yaşındaydı. Sonrasında alenen CHP’ye destek oldu. 4) “Menderes’in avukatı mıydı?” tartışması: Cindoruk’un vefatı üzerine bazı internet sitelerinde, TV programlarında ve sosyal medya paylaşımlarında vefat haberi “Menderes’in Yassıada’da avukatıydı” başlığıyla verildi. Bazı mecralarda ise merhum Cindoruk’un hiçbir zaman Menderes’in avukatı olmadığı, gerçek dışı bu beyanın siyasal geleceğine prim yapmak amacıyla kendisi tarafından ortaya atıldığı iddia edildi. 2001’de yayımlanan Demokrat Parti kitabımda Yassıada’da avukatları şu cümlelerle anlatmıştım: “(…) Avukatlara gelince. Yassıada’da dört tür avukat vardı: Birinci grup sanık yakınları. Yani akrabası yargılananlar. İkinci grup şöhret yapmış avukatlar. Üçüncü grup avukatlar CHP’li idi. Bazı mahkûmlar “CHP’li bir avukata vekâlet verirsek ceza almadan kurtulabiliriz. Darbecilerle konuşurlar, affedilmemizi sağlarlar” gibi düşüncelerle CHP’li avukatlara vekalet vermişlerdi. Dördüncü grup avukatlar da meşhur olmak için gönüllü avukatlık yapmaya hazır kişilerdi. Talat Asal gibi, Hüsamettin Cindoruk gibi birçok avukat bunlar arasında sayılabilir.” Cindoruk, Adnan Menderes’in doğrudan vekâletini almış, şahsi müdafii olmuş bir isim değildir. Bu husus, merhum Aydın Menderes tarafından da teyit edilmiştir. Aydın Bey, Cindoruk’un babasının vekâletine sahip olmadığını, fakat o dönemde bir demokrasi mücadelesi veren avukatlar topluluğunun içinde yer aldığını açık biçimde ifade etmişti. Dolayısıyla Cindoruk, Yassıada sürecinde Demokrat Partililerin savunma hattında yer alan genç hukukçular arasında bulunmuştur; ancak Adnan Menderes’in şahsi avukatı olarak gösterilmesi tarihî olarak isabetli değildir. Sözün özü Hüsamettin Cindoruk, Türk siyasetinde kurum hafızasının, Meclis adabının ve merkez sağ geleneğin yaşayan son büyük tanıklarından biriydi. Hataları, eksikleri, tartışmalı tercihleri çok oldu. Fakat 27 Mayıs’tan 12 Eylül sonrasına, Yassıada’dan Zincirbozan’a, (emanetçi) parti liderliğinden Meclis Başkanlığına kadar uzanan uzun siyasi yürüyüşü, Türkiye’nin demokrasi serüveninden bağımsız düşünülemez. Merhuma Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun. Fotoğraf: Cindoruk'un 22 yaşındayken kaleme aldığı köşe yazısı. (Zafer Gazetesi, 18 Eylül 1954 s.6)
Serhan Yücel tweet media
Türkçe
1
0
4
253
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Many thanks, Professor Wilson, for this generous and clarifying response. Your explanation regarding the 121 shaykhs is especially valuable. Knowing that the database includes all possible cases for which sufficient information could be found over four years, rather than a selective sample, significantly strengthens the methodological transparency of the study. I also very much appreciate your distinction between institutional survival and individual continuity. My own reflections were largely focused on that institutional and civilizational dimension, so it is especially exciting to hear that this question will be treated separately in your book-in-progress. I am particularly looking forward to seeing how the question of “civilizational loss” will be contextualized in that larger framework. Your clarification on “harsh persecution” is equally important. The distinction between severe Soviet-style repression and other forms of institutional rupture, suffering, and loss of legitimacy helps sharpen the analytical frame considerably. Most of all, I value the fact that your work opens precisely this kind of productive discussion. That, in itself, is the mark of an important article. I will be looking forward to the book.
M. Brett Wilson@brettirmo

@serhanyucel 2,4, 6) I agree that the institutions did not survive. This is a separate issue that I treat in the book-in-progress. 3) Persecution: I use the term "harsh persecution" to distinguish. Suffering, difficulties: yes, absolutely. Soviet-style gulag? No. Finally, 7) I agree.

English
1
0
3
501
Serhan Yücel retweetledi
M. Brett Wilson
M. Brett Wilson@brettirmo·
@serhanyucel Many thanks, Serhan Bey. Excellent questions 'Who are the 121 shaykhs in the database?' We gathered this data for the past 4 years. Those in the analysis are the ones for whom we found the necessary information. We did not select them (!) but included everyone possible.
English
0
1
0
152
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Biliyorum. Adını saklayan, trol hesapların yazdıklarını ciddiye alıp cevap vermek doğru değil. Ama bazen anonim eleştiriler bile kullanılan kavramların teorik zeminini daha açık anlatmak için faydalı bir vesileye dönüşebiliyor. Bu nedenle birkaç noktayı açıklığa kavuşturmak isterim: 1- Sadece benim kullandığım, başkaları tarafından -henüz- kullanılmayan birçok kavram var. Fizikteki Hooke Kanunundan esinlenerek kullandığım “hukukun esnekliği” gibi. Siyasi parti sistemi için kullandığım “Titanik” gibi. Veriokrasi gibi. Bir de sık kullandığım ama bana ait olmayan kavramlar var. Mesela ilk kez 1990’ların başında Erol Göka’dan duyduğum, Gramsci’ye ait “Organik Aydın” gibi. “Hayatımda görmedim” dediğin medeniyet kaybı veya kurumsal medeniyet kaybı da böyle. Yani kavramlar bana ait değil. Bilim dışı değil. Saçma değil. Demagoji hiç değil. Norbert Elias’ın The Civilizing Process yaklaşımını araştırmanı öneririm. Medeniyet, bir kez elde edilip muhafaza edilen durağan bir sertifika değildir; bir süreçtir. Üstelik bu süreç her zaman ileri gitmez. 2- Söylemlerimi kişisel bulmuşsun. Evet, haklısın; yazdıklarım kişisel. 3- Söylemlerimi ideolojik bulmuşsun. Hakikaten merak ediyorum: bu paylaşımla nasıl bir ideolojik bağlantı kurdun? Kemalist miyim, anti-Kemalist mi? Veya hangi ideolojinin izlerini buldun? Siyasal Yapılar Senkron Tablosu başlıklı yazımı okumanı öneriyorum. 4- Söylemlerimi değersiz bulmuşsun. Buna çok sevindim. Senin değer verdiğin paylaşım yapmaya başlarsam çaptan düştüm demektir.
Türkçe
0
0
0
38
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Bugün çok önemli bir makaleyi bir solukta okudum. Erken Cumhuriyetin din-devlet-toplum ilişkilerini yeniden düşünmeye sevk eden, ufuk açıcı çalışma. Zihinlerimizde yerleşik topyekûn mağduriyet bakışını sorguluyor. M. Brett Wilson’un bu makalesine cambridge.org/core/journals/… adresinden ulaşabilirsiniz. Makalede özetle diyor ki, “erken Cumhuriyet döneminde şeyhler ve tarikat elitleri bütünüyle tasfiye edilmedi. Aksine önemli bir kısmı bürokrasi, Diyanet, eğitim ve siyaset kanalları üzerinden yeni rejime entegre edildi.” Benim makaleye bazı eleştirilerim var, umarım Cumhuriyet tarihi, dinî kurumlar ve tasavvuf sosyolojisi çalışanlar görürler: 1- 121 kişi kim? 121 kişi “temsili örnekler” mi, yoksa sadece anlatıya uygun seçilmiş çarpıcı biyografiler mi? Bunu bilemiyoruz. Kimler dışarıda kaldı? Hangi tarikatlar daha yoğun? İstanbul merkezli mi? Halidî–Nakşî yoğunluğu var mı? Doğu’daki şeyh aileleri ne oranda? Bektaşi ve Mevlevi örnekler aşırı mı temsil edilmiş? Makalede yer alan yüzdelik sonuçların ne ölçüde genellenebilir olduğu tartışmaya açıktır. 2- “Şeyhler devlet kadrolarında iş buldu.” İyi de asıl mesele şeyhin maaş alması mı, yoksa temsil ettiği ilim-irfan müessesesinin ortadan kaldırılması mı? Tekke; mekân, silsile, adab, sohbet, intisap, musiki, tedris, vakıf ekonomisi ve şehir hafızası demektir. Şeyhin kütüphaneci veya imam olması, tekkenin yaşadığı anlamına gelmez. Tam tersine bu, tekke kültürünün cemiyet hayattan çıkarılıp bireysel hayata itilmesidir. 3- Şeyhlere “baskı”nın ölçütü Makale, şeyhlere baskıyı büyük ölçüde şeyhlerin hapse atılması, idam edilmesi ve sürgüne gönderilmesi üzerinden değerlendiriyor. Halbuki bence Türkiye’de dinî hayatın dönüşümünde en belirleyici olan şey fiziksel şiddet değil, kurumsal tasfiye ve meşruiyet kaybıdır. 4- Şahısların devamı, müessesenin devamı değildir. Makalede Osmanlı son döneminden Cumhuriyet’e uzanan birçok şeyh ailesinin bürokrasi, eğitim, siyaset ve yayıncılık alanlarında varlığını sürdürdüğünü anlatılıyor. Ama bence Şahısların devamı, müessesenin devamı değildir. Tekkenin kapatılması manevî otoritenin kamusal meşruiyetini kırıyor. Artık tekke değil, şeyh ön plana çıkıyor. 5- Şeyhlerin entegrasyonu tekkelerin entegre edildiği anlamına gelmez. Makalede “devletin entegrasyonu tercih ettiği” ifade ediliyor. Ancak öte yandan 1930 sonrası tarikatların yeraltına indiği, polis takibinin arttığı ve zikir ve ayinlerin gizlendiği vurgulanıyor. Demek ki devletin şeyhlere değil, kurumsal olarak tekkelere itirazı vardı. Devlet, şahısları seçici biçimde sisteme dahil ederken kurumsal yapıya yönelik yasağı sürdürdü. Gelenek devam ettiyse bu devlet hoşgörüsünden değil, toplumun taşıyıcılığından kaynaklandı. 6- Makale “biyografi sosyolojisi” yapıyor. Tasavvuf tarihi biyografiyle okunamaz. Meşk halkaları ne oldu? Mecmualar nasıl dolaştı? Meşihat icazetleri sürdü mü? Ev sohbetleri nasıl dönüştü? Dergâh musikisi hangi mahfillerde ve hangi zorluklar altında yaşadı? Postnişinlik aile hafızası nasıl korundu? Kurumsal hafızayı, ritüelleri dışlarsanız, biyografi sosyolojisine veya meslek sosyolojisine sıkışırsınız. 7- Son sözüm… Evet, Erken Cumhuriyet bütün şeyhleri ezmedi. Ancak bütün şeyhleri ezmemiş olması, tasavvuf kurumunun ağır bir medeniyet kaybına uğramadığı anlamına gelmez. @brettirmo @MuharremVarol11 @ismailkarahoca @alp_bugdayci
Türkçe
2
9
44
3.7K
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Evet, haklısın. Makalenin güncel polemiklerde bu kadar ilgi görmesinin önemli sebeplerinden biri, erken Cumhuriyetin şeyhlere yalnızca hapis ve zulüm üzerinden yaklaştığı yönündeki yerleşik algıya güçlü bir itiraz getirmesidir. Ama ben başka bir yerdeyim: Şeyhlere yönelik fiziksel takibatın sınırlı olması veya bazı şeyhlerin sisteme entegresi, tekke ve tasavvuf müesseselerinde ciddi bir kırılma yaşanmadığı anlamına gelmez. Ben, algı ve polemikleri değil, tekke/ tarikat müessesindeki dönüşümle ilgilenmeyi tercih ediyorum.
Türkçe
1
0
1
114
ceyhun karaca
ceyhun karaca@ceykaraca·
@serhanyucel Hocam ancak teze olan ilginin nedeni cumhuriyeti kurucularının şeyhlerin hapsettiği, zulmettiği yönündeki yaratılan algıya bir cevap olması değil mi? En azından polemikler bu açıdan yaşanıyor şu an.
Türkçe
1
0
1
152
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Today I read, in one sitting, a highly important and thought-provoking article. It is a genuinely illuminating study that invites us to rethink the religion–state–society relations of the early Turkish Republic. Above all, it challenges the deeply entrenched view of total victimhood that has long shaped our understanding of the period. You can also access @berttirmo M. Brett Wilson’s article here: cambridge.org/core/journals/… In essence, the article argues that in the early Republican period, shaykhs and Sufi elites were not entirely eliminated. On the contrary, a significant number of them were integrated into the new regime through channels such as the bureaucracy, the Diyanet, education, and politics. That said, I do have several critical observations, which I hope scholars of Republican history, religious institutions, and the sociology of Sufism will consider: 1- Who are the 121 individuals? Are these 121 figures truly representative, or are they simply striking biographies selected to support the broader argument? We do not know. Who was left out? Which Sufi orders are more heavily represented? Is the sample Istanbul-centered? Is there an overrepresentation of Khalidi-Naqshbandi networks? What proportion comes from eastern shaykh families? Are Bektashi and Mevlevi examples disproportionately visible? For this reason, the extent to which the article’s statistical findings can be generalized remains open to debate. 2- “The shaykhs found positions within the state.” But is the main issue whether the shaykh received a salary, or whether the intellectual-spiritual institution he represented was dismantled? A tekke is not merely a person. It is space, lineage, etiquette, sohbet, initiation, music, pedagogy, waqf economy, and urban memory. A shaykh becoming a librarian or imam does not mean the tekke itself survived. On the contrary, this may indicate that tekke culture was removed from communal life and pushed into the private sphere. 3- How do we define “persecution”? The article largely evaluates persecution in terms of imprisonment, execution, and exile. Yet in my view, the most decisive factor in the transformation of religious life in Turkey was not physical violence alone, but rather institutional liquidation and the loss of public legitimacy. 4- The continuity of persons is not the continuity of institutions. The article rightly shows that many shaykh families from the late Ottoman period continued to exist in bureaucracy, education, politics, and publishing during the Republic. Yet the continuity of persons is not the continuity of institutions. The closure of the tekkes fractured the public legitimacy of spiritual authority. At that point, it was no longer the institution, but the individual shaykh, that remained visible. 5- The integration of shaykhs does not mean the integration of tekkes. The article states that the state preferred integration. Yet it also underlines that after the 1930s Sufi networks increasingly moved underground, police surveillance intensified, and rituals such as dhikr and ceremonies were concealed. This suggests that the state’s primary objection was not to shaykhs as persons, but to tekkes as institutions. The ban on the institution was therefore not symbolic, but real. If the tradition endured, this was due less to state tolerance than to the carrying power of society itself. 6- The article leans heavily toward a “biographical sociology.” But the history of Sufism cannot be read through biography alone. What happened to circles of musical and spiritual training? How did manuscript notebooks circulate? Did lines of authorization continue? How were house sohbet gatherings transformed? In which spaces, and under what pressures, did tekke music survive? How was the family memory of postnişin lineages preserved? If one excludes institutional memory and ritual life, the analysis risks being confined to biography sociology—or, at best, the sociology of professions. 7- My concluding thought... Yes, as the article argues, the early Republic did not crush all shaykhs. However, the fact that it did not crush all shaykhs does not mean that the institution of Sufism did not suffer a profound civilizational loss.
M. Brett Wilson@brettirmo

"Sufi Leaders in the Early Turkish Republic: Profession, Privilege, and Persecution (1925–1950)" Open Access cup.org/4dRfgMr What happened to Sufi leaders after prohibition of Sufism by the Turkish state in 1925? Were they persecuted? This article examines their fates

English
2
0
5
784
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Yalçın Küçük vefat etmiş. Zihnimde 2004'te yayımlanan ''Putları Yıkıyorum'' adlı kitabında benimle ilgili söyledikleri dolaşıyor: "Adında ER geçen herkes Yahudi dönmesidir.'' O gün, "Ertuğrul Gazi'yle akraba olduğum ortaya çıktı'' diye gülüp geçmiştim. Şimdi dünya telaşesinin dışından bakınca, geriye polemiklerden çok hatıralar kalıyor. Bir zamanlar ismimdeki iki harften hareketle absürt bir şekilde bana pay biçen bu sıra dışı zekâya, mukabele ediyorum: Hakkım kendisine helaldir. Fikir hayatımızın en aykırı, en provoke edici, en ezber bozucu isimlerinden biriydi. Benim için söylediği sözler, gülümseme vesilesi olarak kalacak. #YalçınKüçük
Serhan Yücel tweet media
Türkçe
2
0
7
2.4K
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Sahaf Raflarından Çıkan Tarih: Hüseyin Avni Ulaş, Islahat Partisi, Millet Partisi Geçen hafta bir sahafta çok özel bir belge elime geçti. Bu belgede Hüseyin Avni Bey’in “Islahat Partisi” ismiyle kurmayı düşündüğü partinin program taslağı yer alıyor. Taslağı “tetkik ve itmam edilmek üzere” birçok arkadaşına göndermiş. Hüseyin Avni Ulaş, Cumhuriyet tarihimizin çok kıymetli ama ne yazık ki çok az bilinen kahramanlarından biridir. 20. yüzyılın en önemli Türk ahlâk mütefekkiri Nurettin Topçu'nun Mehmet Âkif'ten sonra en çok örnek gösterdiği kişidir. Nurettin Topçu, “Yarınki Türkiye'nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedâkârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir..." sözlerini en başta Hüseyin Avni için söylemiştir. Topçu'nun "Millet mistiği" kavramının vücut bulmuş hâli Hüseyin Avni'dir! Muammer Çelik, ilk baskısı 1996’da, ikinci baskısı 2017’de yapılan Erzurumlu Hüseyin Avni Ulaş kitabında onu şöyle anlatıyor: “Günümüzde önderler arıyoruz. Korkunun barınamadığı ruhlar arıyoruz. Cesaretin ve mertliğin önderlerini arıyoruz. Dünya nimetlerini ve ikbale giden yolları kapatan, muzdarip kahramanları, Hüseyin Avni’leri arıyor ve anıyoruz… Milli Mücadele’de Erzurumlu bir Hüseyin Avni vardı. Karakterini sanki doğunun yalçın tabiatı çizmiş, iradesi, mertliği, cesaret ve dürüstlüğü ile Birinci Büyük Millet Meclisi’ni kaplamıştı. Onun silahı, askeri, muhafızı yoktu; davası ve imanı vardı. Adalet, fazilet, doğruluk, cesaret çizgisinde sürmüş olan hayatında ‘bir mağlubun zaferi’ni görüyor, rahmetle anıyoruz.” Ulaş, 1945’te Milli Kalkınma Partisinin kurucuları arasındaydı, ancak çok haklı gerekçelerle ayrıldı. Ömrünün son aylarında Müessesan Meclisi (Kurucu Meclis) fikrini ortaya attı, bununla ilgili program hazırladı. Geçen hafta bir sahafta çok özel bir belge elime geçti. Bu belgede Hüseyin Avni Bey’in “Islahat Partisi” ismiyle kurmayı düşündüğü partinin program taslağı yer alıyor. Taslağı “tetkik ve itmam edilmek üzere” birçok arkadaşına göndermiş. Birinci TBMM İkinci Grup önderlerinden Hüseyin Avni Ulaş’ın, 1945'te Milli Kalkınma Partisi programını yazdığı zaten biliniyordu. Bu yeni belgeyle birlikte, ölümünden beş ay sonra kurulan Millet Partisinin programını da büyük ölçüde onun hazırladığını söyleyebilirim. Elbette bu bulguları geniş bir makale haline getireceğim. "Islahat Partisi" program taslağı ile "Millet Partisi" programının benzerliklerini bu makalede ele alacağım. Kim bilir… Belki Hüseyin Avni Ulaş gibi, hak ettiği yerde olmayan, unutulan bir kahramanı geleceğe aktarmakta küçük de olsa bir görev üstlenirim. Rahmetle ve minnetle yâd ediyorum.🤲 🇹🇷 #HüseyinAvniUlaş #MilletPartisi #IslahatPartisi
Serhan Yücel tweet mediaSerhan Yücel tweet mediaSerhan Yücel tweet mediaSerhan Yücel tweet media
Türkçe
0
1
4
301
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Bugün iki vefat haberi aldım. İlki Demokrat Parti döneminin sembol isimlerinden Dr. Lütfi Kırdar'ın oğlu Emekli Büyükelçi Üner Kırdar. En son bir ay kadar önce telefonla görüşmüştüm. İlerleyen yaşına rağmen, nezaketinden ve ciddiyetinden hiçbir şey kaybetmemişti. İkinci kaybımız Prof. Dr. Hüsrev Hatemi. 1998'de karaciğer rahatsızlığım sırasında on sayfadan oluşan tahlil sonuçlarımı faksla gönderdim, ertesi gün de İstanbul'a hocanın odasına gittim. Hoca, bir gün önce gelen faksı uzun süre masasının üzerinde aradı. Yüzlerce belgenin içinde bulamadı, sonra bana döndü. ''Önemli değil. Nasıl olsa hepsi hatırımda'' diyerek bütün değerlerimi tek tek sıraladı. Fotografik hafıza mı deniyor buna bilmiyorum. Ama ben hayatımda böyle birini görmedim. Teşhis ve tedavi önerilerini birkaç dakikada tamamladıktan sonra Beyati makamından (gül yüzlülerin şevkine gel), Memduh Şevket Esendal'a uzanan bir saati biraz aşan sohbetimiz oldu. ''Organik aydın'' tanımlamasının en önemli örneklerinden biriydi. Mekânları cennet olsun.
Serhan Yücel tweet media
Türkçe
1
1
31
1.5K
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Eğitim süresi dört yıl olan Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni zamanında bitiremedim. Okulu uzattığım yıl, üniversiteye geri dönen İlber Hoca, Türk-İslam Düşünce Tarihi dersimize girdi. İyi ki zamanında mezun olamadım, iyi ki ilber Ortaylı benim hocam oldu. En son 2024'te Kıbrıs Barış Harekâtının 50. yıl dönümünde düzenlenen sempozyumda görüşmüştük. Mekânı cennet olsun. Allah rahmetiyle muamele etsin.
Serhan Yücel tweet media
Türkçe
0
0
22
888
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
Don’t know when… But one day we’ll witness Alpi’s quadruple-double. 26-13-11-3-2 Mark this tweet. 🐐 ✍️📌 #Alpi #Sengun #Rockets
English
0
0
3
243
Serhan Yücel
Serhan Yücel@serhanyucel·
The Legend of #StillLovingYou It was 1997. We were in an English class at the Turkish-American Association. Our grammar instructor was a sharp, witty man who had retired from METU. “Listen,” he said, “don’t think in Turkish. Back then, we were strictly taught that the verb love doesn’t take -ing in English. Love was treated as a stative verb, so I love you was the standard; a present continuous form like loving simply didn’t sound very natural.” I paused for a second. Still Loving You immediately flashed through my mind. “Sir,” I asked, “then is I’m still loving you ungrammatical?” He stopped for a moment, narrowed his eyes at me, and then a faint, knowing smile appeared on his face. He delivered his legendary answer: “Yes,” he said. “It was basically outlawed after that song used it-because it simply couldn’t get any better than that.” In short, after “I’m still loving you,” even grammar itself stood quietly in the corner… and listened. @scorpions #Scorpions #StillLovingYou #RockHistory
Scorpions@scorpions

60 years of Scorpions - unbelievable! And here is the limited edition of our debut album 'Lonesome Crow' freshly remixed & mastered and available for pre-order: umg.lnk.to/_LonesomeCrow

English
0
0
0
148