Av. Hakan R. KUCUK
268 posts

Av. Hakan R. KUCUK
@BayerischerLeo
İstanbul Barosu II Avukat II İnsan Hakları II Atlara ve Uzaklara Hayran / Bir Yanımız Daim Ege’de ||||

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Bülteninin (Seçme Kararlar) 47. sayısı yayımlanmıştır. inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokum…









Şu an için sadece kapak sayfasının doldurulması isteniyor.

























📝AİHM YASAK/TÜRKİYE KARARI SONRASI YENİDEN YARGILAMA DİLEKÇE TASLAĞI ⚖️AİHM Büyük Dairesi’nin 05.05.2026 tarihli Yasak/Türkiye kararı, TCK 314/2 kapsamındaki mahkûmiyetler için dönüm noktası niteliğindedir. Bu karar; şahsi kusur ve suç kastı (mens rea) somut olarak ispatlanmadan verilen hükümlerin m. 7 ihlali olduğunu tescil etmiştir. ❓ Hangi Aşamada Kullanılır? Yerel mahkemeden yeni ceza almış ve istinaf süresi içinde olanlar, Dosyası halihazırda Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) ilgili ceza dairesinde bekleyenler (Ek Beyan olarak). 🏛️ Nereye Sunulur? Kararı veren Ağır Ceza Mahkemesi aracılığıyla, ilgili Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi’ne hitaben sunulur. 👇ÖRNEK ŞABLON DİLEKÇE: BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ’NE SUNULMAK ÜZERE İSTİNAF / EK İSTİNAF DİLEKÇESİ TASLAĞI … BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ … CEZA DAİRESİ’NE Gönderilmek Üzere … AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NE DOSYA NO: …/… E., …/… K. SANIK: … MÜDAFİİ: KONU: AİHM Büyük Dairesi’nin Yasak/Türkiye kararı doğrultusunda, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması, müvekkil hakkında beraat kararı verilmesi; aksi kanaatte olunması halinde eksik inceleme ve yetersiz gerekçe nedeniyle yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesi talebimize ilişkin istinaf/ek istinaf dilekçesidir. AÇIKLAMALAR Sayın Daire,istinaf İlk derece mahkemesince müvekkil hakkında kurulan mahkûmiyet hükmü, ceza yargılamasının en temel ilkeleri olan suçta ve cezada kanunilik, şahsi kusur, masumiyet karinesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi, gerekçeli karar hakkı ve delillerin hukuka uygun biçimde tartışılması yükümlülüğü bakımından ağır hukuka aykırılıklar içermektedir. Bu dilekçede özellikle AİHM Büyük Dairesi’nin 05.05.2026 tarihli Yasak/Türkiye kararı ışığında dosyanın yeniden değerlendirilmesi talep edilmektedir. Zira anılan karar, 15 Temmuz sonrası yürütülen TCK m. 314/2 kapsamındaki davalarda mahkûmiyet kurulabilmesi için, sanığın yalnızca belli kişilerle irtibatının, belli kurumlarla ilişkisinin, belli tanık anlatımlarında adının geçmesinin, geçmiş sosyal veya eğitimsel faaliyetlerinin ya da mali/iletişimsel kayıtlarının bulunmasının yeterli olmadığını; suçun manevi unsurunun yani bilerek ve isteyerek örgüt üyeliği kastının bireyselleştirilmiş şekilde ortaya konulması gerektiğini kabul etmiştir. AİHM, Yasak kararında Sözleşme’nin 7. maddesinin yalnızca kanunilik ilkesini değil, şahsi kusur ilkesini de koruduğunu belirtmiş; ceza sorumluluğunun kolektif suçluluk veya ilişki yoluyla suçluluk şeklinde kurulamayacağını açıkça ifade etmiştir. Mahkeme’ye göre kişisel ceza sorumluluğu, yalnızca maddi fiillerin ortaya konulmasını değil, aynı zamanda bu fiillerle fail arasında manevi bir bağın, yani mens rea unsurunun gösterilmesini de zorunlu kılar. İlk derece mahkemesi kararında ise bu zorunluluk yerine getirilmemiştir. Karar, büyük ölçüde genel yapı anlatımı, soyut kabuller ve müvekkile isnat edilen bazı delillerin arka arkaya sıralanmasından ibarettir. Ancak mahkeme, bu delillerin müvekkilin suç kastını nasıl ortaya koyduğunu, müvekkilin iddia edilen yapının silahlı veya şiddet içeren amaçlarını ne zaman ve nasıl öğrendiğini, buna rağmen hangi somut davranışlarla üyelik iradesini sürdürdüğünü açıklamamıştır. Bu haliyle gerekçeli karar, mahkûmiyet hükmüne dayanak oluşturabilecek nitelikte değildir. Çünkü bir ceza mahkemesi, yalnızca “sanığın irtibatı vardır”, “tanıklar sanığın adını vermiştir”, “kayıtlar mevcuttur”, “faaliyetlerde bulunmuştur” gibi ifadelerle mahkûmiyet kuramaz. Mahkeme, her delilin suçun hangi unsurunu nasıl ispatladığını göstermek zorundadır. Özellikle TCK m. 314/2 gibi ağır sonuçlar doğuran bir suçta, suçun manevi unsurunun gerekçede açıkça tartışılması zorunludur. AİHM Büyük Dairesi, Yasak kararında bu eksikliği doğrudan Sözleşme’nin 7. maddesi ihlali olarak değerlendirmiştir. Mahkeme, iç hukuk mahkemelerinin başvurucunun mens rea unsuruna ilişkin herhangi bir değerlendirme yapmamasını, bireyselleştirilmiş ceza sorumluluğu ilkesine aykırı bulmuştur. Somut dosyamızda da aynı sorun bulunmaktadır. Müvekkil hakkında kurulan mahkûmiyet, suçun unsurlarını tek tek tartışan, fiil ile kast arasındaki bağı kuran, müvekkilin bireysel sorumluluğunu açıklayan bir gerekçeye dayanmamaktadır. Mahkeme, müvekkilin üzerine atılı suçu hangi bilinç ve iradeyle işlediğini göstermemiştir. Oysa örgüt üyeliği suçunda yalnızca dış dünyaya yansıyan bazı temas veya ilişkiler değil, bu temas ve ilişkilerin suç kastıyla yürütüldüğü hususu da ispatlanmalıdır. Burada özellikle vurgulanması gereken husus şudur: Bir yapının sonradan terör örgütü olarak nitelendirilmesi, geçmişte bu yapıyla herhangi bir şekilde temas etmiş olan herkesi otomatik olarak suçlu hale getirmez. Ceza hukuku, geriye dönük kolektif sorumluluk üretme aracı değildir. Bir kişinin geçmişte hukuken suç olarak tanımlanmayan sosyal, mesleki, eğitimsel veya dini faaliyetleri, sonradan yapılan genel nitelendirmeler üzerinden ağır ceza sorumluluğuna dönüştürülemez. AİHM Büyük Dairesi de Yasak kararında, dini/sosyal görünümde var olan bir yapının daha sonra terör örgütü olarak nitelendirilen bir yapıya dönüştüğünün ileri sürüldüğü hallerde, başvurucunun bu dönüşümün farkında olduğunun, buna rağmen bilinçli şekilde bağını sürdürdüğünün ve bunu suç kastıyla yaptığının gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir. İlk derece mahkemesi kararı bu değerlendirmeyi yapmamıştır. Müvekkilin iddia edilen fiillerinin tarihleri, bu tarihlerdeki hukuki ve fiili bağlam, müvekkilin bilgi düzeyi, iddia edilen yapının niteliği hakkındaki farkındalığı, şiddet amacını bilip bilmediği, buna katılıp katılmadığı ve örgüt hiyerarşisine bilinçli şekilde dahil olup olmadığı denetlenebilir bir gerekçeyle ortaya konulmamıştır. Bu eksiklik, yalnızca şekli bir gerekçe eksikliği değildir; doğrudan mahkûmiyetin esasına etki eden bir hukuka aykırılıktır. Çünkü suçun manevi unsuru ispatlanmadan mahkûmiyet kurulamaz. Ceza hukukunda failin kusuru, mahkûmiyetin asli unsurudur. Kusur yoksa ceza olmaz. Bilme ve isteme yoksa TCK m. 314/2 kapsamında örgüt üyeliği oluşmaz. Mahkeme kararında yer verilen tanık beyanları da bu sonucu değiştirmemektedir. Zira tanık beyanlarının mahkûmiyete esas alınabilmesi için, bu beyanların somut, tutarlı, denetlenebilir, çelişkiden uzak ve başka delillerle desteklenmiş olması gerekir. Özellikle etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen veya kendisi de soruşturma/kovuşturma baskısı altında bulunan kişilerin beyanları bakımından mahkemelerin daha titiz davranması gerekir. Tanığın bir kişiyi belirli bir unvanla anması, o kişinin silahlı terör örgütü üyeliği kastıyla hareket ettiğini kendiliğinden ispatlamaz. Aynı şekilde HTS kayıtları, banka işlemleri, sosyal güvenlik kayıtları, dernek/sendika/kurum ilişkileri veya benzeri veriler de tek başına suçun manevi unsurunu ispatlamaya elverişli değildir. Bu deliller, ancak somut bağlam içinde, kişinin suç kastını gösteren açık ve kesin diğer delillerle birlikte anlam kazanabilir. Aksi halde masum sosyal, mesleki veya ekonomik davranışlar, ceza hukuku alanında geriye dönük olarak kriminalize edilmiş olur. Bu durum, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkesi bakımından kabul edilemez. Kişi, işlendiği tarihte suç oluşturmayan veya suç kastını göstermeyen davranışlarından dolayı, sonradan yapılan yorumlarla cezalandırılamaz. Ceza kanunlarının genişletici ve öngörülemez yorumu, Anayasa m. 38’e ve AİHS m. 7’ye açıkça aykırıdır. İstinaf incelemesinin görevi, yalnızca ilk derece mahkemesi kararını şeklen onamak değildir. Bölge Adliye Mahkemesi, maddi vakıa ve hukuki nitelendirme yönünden dosyayı yeniden değerlendirmekle yükümlüdür. Bu kapsamda, müvekkil hakkında verilen mahkûmiyet kararının, AİHM Büyük Dairesi’nin Yasak kararında ortaya koyduğu ölçütler ışığında denetlenmesi zorunludur. Dosyada müvekkilin iddia edilen yapının silahlı/şiddet içeren amaçlarını bildiği, bu amaçları benimsediği, buna bilerek ve isteyerek katıldığı, örgüt hiyerarşisine organik bağla dahil olduğu, emir-talimat aldığı veya verdiği, süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk arz eden örgütsel faaliyet yürüttüğü her türlü şüpheden uzak şekilde ortaya konulamamıştır. Bu nedenle mahkûmiyet hükmünün kaldırılması ve müvekkil hakkında beraat kararı verilmesi gerekir. Aksi kanaatte olunması halinde dahi, mevcut kararın gerekçe bakımından yeterli olmadığı, suçun manevi unsurunu tartışmadığı, deliller ile mahkûmiyet sonucu arasındaki bağlantıyı kurmadığı, savunmanın temel itirazlarını karşılamadığı ve Yasak kararında ortaya konulan standartlara uygun olmadığı açıktır. Bu durumda hükmün kaldırılarak dosyanın yeniden değerlendirilmesi zorunludur. SONUÇ VE İSTEM Açıklanan nedenlerle; AİHM Büyük Dairesi’nin 05.05.2026 tarihli Yasak/Türkiye kararı, AİHS m. 7, Anayasa m. 38, TCK m. 314/2, CMK m. 217 ve 230 hükümleri birlikte değerlendirilerek; ilk derece mahkemesince müvekkil hakkında verilen mahkûmiyet hükmünün KALDIRILMASINA, müvekkilin üzerine atılı suçun maddi ve manevi unsurları her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle ispatlanamadığından BERAATİNE, aksi kanaatte olunması halinde, suçun manevi unsurunun tartışılmamış olması, gerekçenin yetersizliği, delillerin bireyselleştirilmiş biçimde değerlendirilmemesi ve savunma hakkını etkileyen eksiklikler nedeniyle hükmün kaldırılarak dosyanın yeniden görülmek üzere mahkemesine gönderilmesine, müvekkil tutuklu/hükümlü ise, gelinen aşama, AİHM Büyük Dairesi içtihadı, mahkûmiyetin hukuki dayanağının ciddi şekilde tartışmalı hale gelmesi, kaçma ve delil karartma ihtimalinin bulunmaması dikkate alınarak derhal TAHLİYESİNE, karar verilmesini saygıyla arz ve talep ederiz. Sanık Müdafii





📝AİHM YASAK/TÜRKİYE KARARI SONRASI YENİDEN YARGILAMA DİLEKÇE TASLAĞI ⚖️AİHM Büyük Dairesi’nin 05.05.2026 tarihli Yasak/Türkiye kararı, TCK 314/2 kapsamındaki mahkûmiyetler için dönüm noktası niteliğindedir. Bu karar; şahsi kusur ve suç kastı (mens rea) somut olarak ispatlanmadan verilen hükümlerin m. 7 ihlali olduğunu tescil etmiştir. ❓ Hangi Aşamada Kullanılır? Yerel mahkemeden yeni ceza almış ve istinaf süresi içinde olanlar, Dosyası halihazırda Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) ilgili ceza dairesinde bekleyenler (Ek Beyan olarak). 🏛️ Nereye Sunulur? Kararı veren Ağır Ceza Mahkemesi aracılığıyla, ilgili Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi’ne hitaben sunulur. 👇ÖRNEK ŞABLON DİLEKÇE: BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ’NE SUNULMAK ÜZERE İSTİNAF / EK İSTİNAF DİLEKÇESİ TASLAĞI … BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ … CEZA DAİRESİ’NE Gönderilmek Üzere … AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NE DOSYA NO: …/… E., …/… K. SANIK: … MÜDAFİİ: KONU: AİHM Büyük Dairesi’nin Yasak/Türkiye kararı doğrultusunda, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması, müvekkil hakkında beraat kararı verilmesi; aksi kanaatte olunması halinde eksik inceleme ve yetersiz gerekçe nedeniyle yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesi talebimize ilişkin istinaf/ek istinaf dilekçesidir. AÇIKLAMALAR Sayın Daire,istinaf İlk derece mahkemesince müvekkil hakkında kurulan mahkûmiyet hükmü, ceza yargılamasının en temel ilkeleri olan suçta ve cezada kanunilik, şahsi kusur, masumiyet karinesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi, gerekçeli karar hakkı ve delillerin hukuka uygun biçimde tartışılması yükümlülüğü bakımından ağır hukuka aykırılıklar içermektedir. Bu dilekçede özellikle AİHM Büyük Dairesi’nin 05.05.2026 tarihli Yasak/Türkiye kararı ışığında dosyanın yeniden değerlendirilmesi talep edilmektedir. Zira anılan karar, 15 Temmuz sonrası yürütülen TCK m. 314/2 kapsamındaki davalarda mahkûmiyet kurulabilmesi için, sanığın yalnızca belli kişilerle irtibatının, belli kurumlarla ilişkisinin, belli tanık anlatımlarında adının geçmesinin, geçmiş sosyal veya eğitimsel faaliyetlerinin ya da mali/iletişimsel kayıtlarının bulunmasının yeterli olmadığını; suçun manevi unsurunun yani bilerek ve isteyerek örgüt üyeliği kastının bireyselleştirilmiş şekilde ortaya konulması gerektiğini kabul etmiştir. AİHM, Yasak kararında Sözleşme’nin 7. maddesinin yalnızca kanunilik ilkesini değil, şahsi kusur ilkesini de koruduğunu belirtmiş; ceza sorumluluğunun kolektif suçluluk veya ilişki yoluyla suçluluk şeklinde kurulamayacağını açıkça ifade etmiştir. Mahkeme’ye göre kişisel ceza sorumluluğu, yalnızca maddi fiillerin ortaya konulmasını değil, aynı zamanda bu fiillerle fail arasında manevi bir bağın, yani mens rea unsurunun gösterilmesini de zorunlu kılar. İlk derece mahkemesi kararında ise bu zorunluluk yerine getirilmemiştir. Karar, büyük ölçüde genel yapı anlatımı, soyut kabuller ve müvekkile isnat edilen bazı delillerin arka arkaya sıralanmasından ibarettir. Ancak mahkeme, bu delillerin müvekkilin suç kastını nasıl ortaya koyduğunu, müvekkilin iddia edilen yapının silahlı veya şiddet içeren amaçlarını ne zaman ve nasıl öğrendiğini, buna rağmen hangi somut davranışlarla üyelik iradesini sürdürdüğünü açıklamamıştır. Bu haliyle gerekçeli karar, mahkûmiyet hükmüne dayanak oluşturabilecek nitelikte değildir. Çünkü bir ceza mahkemesi, yalnızca “sanığın irtibatı vardır”, “tanıklar sanığın adını vermiştir”, “kayıtlar mevcuttur”, “faaliyetlerde bulunmuştur” gibi ifadelerle mahkûmiyet kuramaz. Mahkeme, her delilin suçun hangi unsurunu nasıl ispatladığını göstermek zorundadır. Özellikle TCK m. 314/2 gibi ağır sonuçlar doğuran bir suçta, suçun manevi unsurunun gerekçede açıkça tartışılması zorunludur. AİHM Büyük Dairesi, Yasak kararında bu eksikliği doğrudan Sözleşme’nin 7. maddesi ihlali olarak değerlendirmiştir. Mahkeme, iç hukuk mahkemelerinin başvurucunun mens rea unsuruna ilişkin herhangi bir değerlendirme yapmamasını, bireyselleştirilmiş ceza sorumluluğu ilkesine aykırı bulmuştur. Somut dosyamızda da aynı sorun bulunmaktadır. Müvekkil hakkında kurulan mahkûmiyet, suçun unsurlarını tek tek tartışan, fiil ile kast arasındaki bağı kuran, müvekkilin bireysel sorumluluğunu açıklayan bir gerekçeye dayanmamaktadır. Mahkeme, müvekkilin üzerine atılı suçu hangi bilinç ve iradeyle işlediğini göstermemiştir. Oysa örgüt üyeliği suçunda yalnızca dış dünyaya yansıyan bazı temas veya ilişkiler değil, bu temas ve ilişkilerin suç kastıyla yürütüldüğü hususu da ispatlanmalıdır. Burada özellikle vurgulanması gereken husus şudur: Bir yapının sonradan terör örgütü olarak nitelendirilmesi, geçmişte bu yapıyla herhangi bir şekilde temas etmiş olan herkesi otomatik olarak suçlu hale getirmez. Ceza hukuku, geriye dönük kolektif sorumluluk üretme aracı değildir. Bir kişinin geçmişte hukuken suç olarak tanımlanmayan sosyal, mesleki, eğitimsel veya dini faaliyetleri, sonradan yapılan genel nitelendirmeler üzerinden ağır ceza sorumluluğuna dönüştürülemez. AİHM Büyük Dairesi de Yasak kararında, dini/sosyal görünümde var olan bir yapının daha sonra terör örgütü olarak nitelendirilen bir yapıya dönüştüğünün ileri sürüldüğü hallerde, başvurucunun bu dönüşümün farkında olduğunun, buna rağmen bilinçli şekilde bağını sürdürdüğünün ve bunu suç kastıyla yaptığının gösterilmesi gerektiğini belirtmiştir. İlk derece mahkemesi kararı bu değerlendirmeyi yapmamıştır. Müvekkilin iddia edilen fiillerinin tarihleri, bu tarihlerdeki hukuki ve fiili bağlam, müvekkilin bilgi düzeyi, iddia edilen yapının niteliği hakkındaki farkındalığı, şiddet amacını bilip bilmediği, buna katılıp katılmadığı ve örgüt hiyerarşisine bilinçli şekilde dahil olup olmadığı denetlenebilir bir gerekçeyle ortaya konulmamıştır. Bu eksiklik, yalnızca şekli bir gerekçe eksikliği değildir; doğrudan mahkûmiyetin esasına etki eden bir hukuka aykırılıktır. Çünkü suçun manevi unsuru ispatlanmadan mahkûmiyet kurulamaz. Ceza hukukunda failin kusuru, mahkûmiyetin asli unsurudur. Kusur yoksa ceza olmaz. Bilme ve isteme yoksa TCK m. 314/2 kapsamında örgüt üyeliği oluşmaz. Mahkeme kararında yer verilen tanık beyanları da bu sonucu değiştirmemektedir. Zira tanık beyanlarının mahkûmiyete esas alınabilmesi için, bu beyanların somut, tutarlı, denetlenebilir, çelişkiden uzak ve başka delillerle desteklenmiş olması gerekir. Özellikle etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen veya kendisi de soruşturma/kovuşturma baskısı altında bulunan kişilerin beyanları bakımından mahkemelerin daha titiz davranması gerekir. Tanığın bir kişiyi belirli bir unvanla anması, o kişinin silahlı terör örgütü üyeliği kastıyla hareket ettiğini kendiliğinden ispatlamaz. Aynı şekilde HTS kayıtları, banka işlemleri, sosyal güvenlik kayıtları, dernek/sendika/kurum ilişkileri veya benzeri veriler de tek başına suçun manevi unsurunu ispatlamaya elverişli değildir. Bu deliller, ancak somut bağlam içinde, kişinin suç kastını gösteren açık ve kesin diğer delillerle birlikte anlam kazanabilir. Aksi halde masum sosyal, mesleki veya ekonomik davranışlar, ceza hukuku alanında geriye dönük olarak kriminalize edilmiş olur. Bu durum, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkesi bakımından kabul edilemez. Kişi, işlendiği tarihte suç oluşturmayan veya suç kastını göstermeyen davranışlarından dolayı, sonradan yapılan yorumlarla cezalandırılamaz. Ceza kanunlarının genişletici ve öngörülemez yorumu, Anayasa m. 38’e ve AİHS m. 7’ye açıkça aykırıdır. İstinaf incelemesinin görevi, yalnızca ilk derece mahkemesi kararını şeklen onamak değildir. Bölge Adliye Mahkemesi, maddi vakıa ve hukuki nitelendirme yönünden dosyayı yeniden değerlendirmekle yükümlüdür. Bu kapsamda, müvekkil hakkında verilen mahkûmiyet kararının, AİHM Büyük Dairesi’nin Yasak kararında ortaya koyduğu ölçütler ışığında denetlenmesi zorunludur. Dosyada müvekkilin iddia edilen yapının silahlı/şiddet içeren amaçlarını bildiği, bu amaçları benimsediği, buna bilerek ve isteyerek katıldığı, örgüt hiyerarşisine organik bağla dahil olduğu, emir-talimat aldığı veya verdiği, süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk arz eden örgütsel faaliyet yürüttüğü her türlü şüpheden uzak şekilde ortaya konulamamıştır. Bu nedenle mahkûmiyet hükmünün kaldırılması ve müvekkil hakkında beraat kararı verilmesi gerekir. Aksi kanaatte olunması halinde dahi, mevcut kararın gerekçe bakımından yeterli olmadığı, suçun manevi unsurunu tartışmadığı, deliller ile mahkûmiyet sonucu arasındaki bağlantıyı kurmadığı, savunmanın temel itirazlarını karşılamadığı ve Yasak kararında ortaya konulan standartlara uygun olmadığı açıktır. Bu durumda hükmün kaldırılarak dosyanın yeniden değerlendirilmesi zorunludur. SONUÇ VE İSTEM Açıklanan nedenlerle; AİHM Büyük Dairesi’nin 05.05.2026 tarihli Yasak/Türkiye kararı, AİHS m. 7, Anayasa m. 38, TCK m. 314/2, CMK m. 217 ve 230 hükümleri birlikte değerlendirilerek; ilk derece mahkemesince müvekkil hakkında verilen mahkûmiyet hükmünün KALDIRILMASINA, müvekkilin üzerine atılı suçun maddi ve manevi unsurları her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle ispatlanamadığından BERAATİNE, aksi kanaatte olunması halinde, suçun manevi unsurunun tartışılmamış olması, gerekçenin yetersizliği, delillerin bireyselleştirilmiş biçimde değerlendirilmemesi ve savunma hakkını etkileyen eksiklikler nedeniyle hükmün kaldırılarak dosyanın yeniden görülmek üzere mahkemesine gönderilmesine, müvekkil tutuklu/hükümlü ise, gelinen aşama, AİHM Büyük Dairesi içtihadı, mahkûmiyetin hukuki dayanağının ciddi şekilde tartışmalı hale gelmesi, kaçma ve delil karartma ihtimalinin bulunmaması dikkate alınarak derhal TAHLİYESİNE, karar verilmesini saygıyla arz ve talep ederiz. Sanık Müdafii

