Sezen Ada retweetledi

DRAMA KÖPRÜSÜ DARDIR GEÇİLMEZ
Bir Şehrin Sessizce Silinen Hafızası
"Drama köprüsü dardır geçilmez..." Bu dizeyi bilmeyen, bir düğünde ya da bir sazın telinde bu ezgiyi duymamış bir Türk var mıdır? Debreli Hasan'ın adıyla özdeşleşen bu türkü, yüz yıldan uzun süredir kuşaktan kuşağa aktarıldı. Ama bugün birine sorsak: "Peki Drama neresidir, orada kimler yaşardı, o şehre ne oldu?" çoğu zaman karşılığımız bir sessizlik olur. Oysa bu türkünün adını taşıdığı şehir, yalnızca bir eşkıya efsanesine değil, beş asırlık bir OsmanlıTürk yurdunun on yıl içinde nasıl sessizce silindiğine de tanıklık etti. Türküye adını veren ve adı Drama ile mızrap gibi özdeşleşen Debreli Hasan, sadece bir dağ eşkıyası değil; adaletsizliğe başkaldıran yerel bir halk kahramanıydı. 19. yüzyılın sonlarında Drama dağlarında dolaşan, zenginden alıp yoksula veren bu efsanevi figür, bölgedeki TürkMüslüman direncinin ve kabadayılık kültürünün folklorik simgesiydi. Drama Köprüsü’nün darlığından geçemeyen, zaptiyelere meydan okuyan Debreli Hasan türküsü, aslında Türklerin o coğrafyadaki dikbaşlı varlığının ve özgürlük ruhunun yüzyıllar ötesinden bugüne sarkan son yankısıydı.
Beş Asırlık Bir Osmanlı Şehri: Drama
1912'den önce Drama, Selanik Vilayeti'ne bağlı bir sancak merkeziydi; Kavala, Sarışaban, Pravişte ve Nevrekop kazalarını içine alan geniş bir idari bölgenin kalbiydi. Şehir merkezinde nüfusun ağırlığı, dönemin Osmanlı salnamelerine göre TürkMüslüman unsurdaydı; sokaklarında Türkçe konuşulur, minarelerinden ezan okunurdu. Bu rakamlar kaynaktan kaynağa değişir Osmanlı salnameleri, Fransız coğrafyacı Vital Cuinet'nin istatistikleri, sonraki dönemin Bulgar ve Yunan kayıtları birbirinden farklı oranlar verir ama ortak nokta şudur: Drama, yüzyılın başında hâlâ güçlü, kurumsallaşmış bir TürkMüslüman şehirdi.
Şehrin dışında, dağlardan inen suyu taşıyan dar bir taş su kemeri bulunurdu; halk arasında "Drama Köprüsü" diye anılan, aslında elli santim genişliğinde bir su bendiydi ve zamanla Debreli Hasan türküsüyle özdeşleşti. Yapının kesin banisi tartışmalıdır: Türkiye'deki bazı anlatılar bunu büyük vakıf sahibi Köprülü ailesiyle ilişkilendirse de, Köprülü Mehmed Paşa'nın bilinen hayır eserlerini tek tek sayan Osmanlı kaynakları arasında Drama ya da Kavala'ya dair bir kayıt bulunmuyor; Kesin olan şu ki, bu kemer hiçbir zaman gerçek anlamda "kaybolmuş" değildi yöre halkı onu sulama amaçlı eski bir taş yapı olarak biliyordu. Kaybolan, bu kemerin ünlü türküdeki "Drama Köprüsü" ile aynı yapı olduğu bilgisiydi; bu bağlantı, mübadil derneklerinin yıllar süren araştırmasıyla ancak 2010'da kesinleşti ve Nikiforos köyü çıkışında somut olarak teşhis edildi. Şehrin kıyısındaki bu taş yapı, aslında sadece mimari bir kalıntı değil; Drama'nın tarımsal bereketinin ve günlük yaşamının asırlık can damarıydı. Dağların eteklerinden doğan suları yer çekimi ve künkler yardımıyla tarım alanlarına, çeşmelere ve mahallelere taşıyan bu dar su bendi, özellikle tütün tarlalarının sulandığı dönemde şehrin ekonomik akışını besliyordu. Genişliği yalnızca elli santim olan, yani üzerinden kervanların değil ancak suyun akıp geçebileceği bu mütevazı bendi halk, Debreli Hasan efsanesiyle birleştirerek ulu bir "köprüye" dönüştürdü. Halk, üstünden geçilemeyen o daracık su yolunu türküye taşıyarak kendi mahrumiyetini ve direnişini ölümsüzleştirdi; ta ki 2010 yılında mübadil derneklerinin titiz sahadan çalışmaları bu su yapısının o ünlü türküyle olan fiziksel bağını kesin olarak tescil edene kadar.
Tütünün, Camilerin, Medreselerin Şehri
Osmanlı Drama'sının ekonomik omurgası tütündü. "Drama tütünü", Avrupa piyasasında en kaliteli oryantal tütün çeşitlerinden biri sayılır, Kavala Limanı üzerinden Avusturya'dan Almanya'ya, Fransa'dan İngiltere'ye kadar ihraç edilirdi. Bu ticaretin büyük bölümü Türk çiftlik sahipleri ve tüccarların elindeydi; şehirde bu zenginliğe paralel olarak onlarca han, kapalı çarşı ve en az iki büyük kervansaray gelişmişti. Şehir merkezinde kaynakların çoğunda yaklaşık yirmi iki olarak geçen cami ve mescit (Eski Cami, Sultan Bayezid Camii, Şadırvan Camii, Kurşunlu Camii gibi), birkaç medrese, sıbyan mektepleri, bir müftülük, bir kadılık ve zengin bir vakıf ağı bulunuyordu; bu vakıfların gelirleri değirmenlerden dükkânlara, tarlalardan hanlara kadar uzanan bir mülk yelpazesinden geliyor ve camileri, çeşmeleri, imaretleri ayakta tutuyordu.
Nüfus da hızla artmıştı: 1880'lerde on iki bin civarında olan şehir merkezi nüfusunun, 1912'ye gelindiğinde yirmi beş bin dolayına, sancak genelinde ise yüz yetmişiki yüz bin civarına ulaştığı tahmin edilir bu rakamlar dönemin kayıtlarına dayalı yaklaşık değerlerdir, kesin sayım niteliği taşımaz. Zira Osmanlı’da nüfus sayımları hane esasına göre yapılır ve hane sayısı 4 ile çarpılarak yaklaşık nüfus kaydedilirdi. Oysa dönemin hanelerindeki çocuk sayısı 2’den fazla olduğundan, gerçek ortalama hane büyüklüğü 4’ün üzerindeydi.
Ramazanlar, Bayramlar, Çarşı: Bir Osmanlı Şehrinde Gündelik Hayat
Savaştan, göçten önce Drama'da sıradan bir hayat akıyordu; asıl anlatılması gereken de belki budur. Ramazan ayı geldiğinde şehrin dar sokakları başka bir renge bürünürdü; minarelerden mahyalar sarkar, akşam ezanıyla birlikte kapı kapı iftar sofraları kurulurdu. Bayram sabahları çocuklar yeni kıyafetleriyle mahalle mahalle dolaşır, büyüklerin elini öperdi. Şehrin nabzı tütün pazarında atardı: Kavala Limanı'na inecek tütün balyaları hanların avlusunda tartılır, tüccarlar Türkçe, Rumca ve Bulgarca karışık bir pazarlık diliyle fiyat kesişirdi. Sabah ezanının ardından sıbyan mekteplerine giden çocuklar, medrese avlusunun taşlarında oturup hocalarının önünde elifbayı tekrarlardı. Cuma günleri camiler dolar taşardı, hamamların buharı sokağa vururdu; akşamüstü han kapılarında oturan yaşlılar günün tütün fiyatlarını, kervanların ne zaman geleceğini konuşurdu. Bu, bir avuç insanın değil, on binlerce TürkMüslüman ailenin nesiller boyu sürdürdüğü, sıradan ama kökleri derin bir hayattı. 1912 sonbaharında kimse bu hayatın bir daha hiç eskisi gibi olmayacağını bilmiyordu.
Kâbusun Başlangıcı: 1912 Bulgar İşgali
Birinci Balkan Savaşı 8 Ekim 1912'de başladı. Bulgar orduları Trakya cephesinde ilerlerken, Rodop ve Batı Trakya istikametindeki birlikleri KavalaDrama hattına yöneldi; kaynaklara göre şehir 5 Kasım 1912'de Bulgar kuvvetlerinin eline geçti. Bu işgalle birlikte, dün huzur içinde ezan okunan sokaklarda artık silah sesleri, yağma ve korku hâkim oldu. Bölgede, özellikle yoğun PomakTürk nüfusun yaşadığı Kavala, Drama, Nevrekop, Doyran, İskeçe, Gümülcine ve çevre kazalarda sert bir asimilasyon ve zorla din değiştirme kampanyası başladığı bazı araştırmacılar tarafından ileri sürülür; bu iddialara göre 1913'e kadar bölgede yüz elli ila iki yüz bin arasında Pomak Türkü'nün baskı altında Hristiyanlaştırıldığı öne sürülmüştür. Bu rakamın büyüklüğü konusunda farklı kaynaklar arasında ciddi tutarsızlıklar olduğunu ve iddianın sınırlı sayıda yazarlık kaynağa dayandığını belirtmek gerekir; yine de dönemin Dünya basınında, Konsolosluk raporlarında ve sonraki araştırmalarda tekrarlanan bir hafıza mevcuttur.
Drama özelinde ise araştırmacı İbrahim Erkek'in çalışmasına göre, Bulgar ordusu ve komitacı çeteleri şehre girdiğinde Türk eşrafına yönelik öldürmeler ve zengin Müslümanların mülklerine el konulması yaşandı; evler basıldı, dükkânlar yağmalandı, SarışabanDrama hattında kayıtlara geçen can kayıplarından söz edilir. Bu iddiaların tamamının bağımsız, çok kaynaklı biçimde doğrulanmış olduğunu söylemek doğru olmaz dönemin resmî Bulgar ve Yunan kayıtları bu olayları büyük ölçüde farklı, çoğu zaman çok daha ölçülü biçimde anlatır ya da hiç anmaz ama Osmanlı Hariciye ve Sadaret yazışmalarında, Drama Mutasarrıflığı'ndan İstanbul'a çekilen telgraflarda bu yöndeki şikâyetlerin ve kayıp listelerinin yer aldığı da bir gerçektir.
İkinci Darbe: Yunan İdaresi ve Sessiz Baskı
İkinci Balkan Savaşı'nın ardından, Ağustos 1913'te imzalanan Bükreş Antlaşması'yla Drama, Bulgaristan'ın elinden çıkıp Yunanistan'ın kontrolüne geçti. Şehirdeki şiddetin biçimi de burada değişti: Artık doğrudan silahlı saldırılar yerini idari ve hukuki bir baskıya bıraktı. Dönemin Osmanlı Atina Sefareti'nin Drama ve çevre köylere yaptığı teftiş gezilerine ait raporlar, çiftlik sahiplerine, jandarma ve asker tacizlerine, mallara sistemli el koymalara dair şikâyetleri kayıt altına alır. Drama Sancağı'nın tütün ve tarım zenginliği, yeni yönetim altında Türk mülk sahipleri için tam da bu yüzden bir hedef hâline geldi. Yunan Ordusu tarafından zorla mülksüzleştirilme, yerinden etme, yağma ve cezalar raporlarda yer alıyor.
Yollarda Kaybolanlar
Bu dönemin araştırmalarında dikkat çeken bir ayrıntı var: Resmî kayıtlarda çoğu zaman "yolda telef oldu" ya da "göç sırasında kayboldu" gibi muğlak ifadelerle geçiştirilen vakalar. Selanik ya da Kavala limanına kaçmaya çalışan aileler için bu yolların çoğu bir günlük kısa mesafelerdi; buna rağmen bu kısa yolculuklarda hayatını kaybedenlerin sayısının az olmadığı, Halaçoğlu'nun Balkan Harbi sırasında Rumeli'den Türk göçlerini konu alan çalışmasında ve Nedim İpek'in göç literatüründe işaret edilir. Bu, savaş tarihinin genel bir örüntüsüdür: cephe gerisindeki sivil kayıplar, muharebe kayıtlarına hiçbir zaman resmî bir rakam olarak girmez, sadece dolaylı ifadelerin arasında iz bırakır. Justin McCarthy'nin Balkan ve Anadolu'daki Müslüman nüfus kayıplarını ele alan çalışması da bu tür "görünmeyen" kayıpların demografik izini sürmeye çalışan, bilinen ama alanında ciddi biçimde tartışılan bir kaynaktır. Kayıtlarda binlerce Türkün Drama Kavala yolunda kayolduğu akibetlerini ise bilinmez şekilde not edildi.
Vakıfların Sonu: Camiden Hana, Hepsi El Değiştirdi
Vakıf sistemi, Osmanlı Drama'sının belkemiğiydi: Camiler, medreseler, hanlar, dükkânlar, çeşmeler ve değirmenler hep bu vakıf ağının bir parçasıydı, gelirleri birbirini besliyordu. İşgal süreciyle birlikte bu ağ hızla çözüldü. Bazı kaynaklarda, hem Bulgar hem de Yunan idaresine geçiş sürecinde resmî tapu sicillerinin ve vakıf kayıtlarının bir kısmının kargaşa ortamında zarar gördüğü ya da imha edildiği ileri sürülür; bu iddia her noktada bağımsız belgeyle doğrulanabilmiş değil, ama sonucu nettir: mübadeleye kadar geçen on yıl içinde Drama Türklerinin büyük bölümü, atalarından kalan mülklerin tapusunu elinde tutamaz hâle geldi. Nuri Adıyeke'nin çalışmasının da gösterdiği gibi, Drama Cemaati İslamiyesi'nin en büyük mücadelesi tam da bu genişleyen belgesizlik ve gasp sarmalına karşı verildi. Drama'nın tütün tarlalarında sabahın erken saatlerinde başlayan o ortak mesai, 1923 sonrasında bir anda kesildi. Ancak Drama’dan sürülen tüccarlar, çiftçiler ve maharetli tütün işçileri, yanlarında getiremedikleri o tütün balyalarınıntohumunu ve ustalığını Anadolu topraklarına taşıdılar. Akhisar, Manisa ve İzmir ovalarında tütün tarlalarını yeniden bellerken, aslında Rumeli’de bıraktıkları hayatın enkazı üzerinde yeni bir köklenme mücadelesi verdiler. Drama'nın tütünü Avrupalı aristokratların sigaralarını süslerken, o tütünü üreten eller Anadolu'da sessiz birer hafıza bekçisine dönüştü.
Bir Gecede Terk Edilen Evler
Mübadele kayıtlarının ve mübadil hatıralarının ortak bir motifi vardır: ani, aceleyle yapılan bir ayrılış. Pek çok aile evini kısa sürede, yanına alabildiği birkaç eşyayla terk etmek zorunda kaldı. Yıllarca emek verilen tütün tarlaları olduğu gibi bırakıldı. Göç kervanına katılmadan önce birçok kişinin son kez aile mezarlığına uğradığı, kapıları arkalarından kilitlerken "belki bir gün döneriz" diye düşündüğü, göç literatüründe sıkça karşılaşılan bir motiftir; ama o kapılar bir daha hiç aynı elle açılmadı. Halaçoğlu'nun ve İpek'in aktardığı bu genel örüntü, Drama ve çevresi için de büyük ölçüde geçerliydi: şehir, yalnızca nüfusunu değil, kuşaklar boyu biriktirdiği hafızasını da geride bırakarak boşaldı.
Drama Cemaati İslamiyesi'nin Direnişi
Bulgar ve sonra Yunan idaresi altında kalan Drama Türkleri seslerini tamamen kaybetmediler. Nuri Adıyeke'nin araştırmasına göre, şehirde kalan Müslüman ahali, vakıf mallarının ve şahsi mülklerin gaspını önlemek amacıyla "Drama Cemaati İslamiyesi" adıyla bir örgütlenme kurdu. Bu kurum, 1913'ten 1923'e kadar geçen on yıl boyunca, giderek fakirleşen ve sayısı azalan bir cemaatin haklarını sınırlı imkânlarla da olsa savunmaya çalıştı. Ama gerek Bulgar gerekse Yunan ordusu şehre girdiğinde ilk işleri tapu ve diğer kayıtları yakmak olduğu için pek çok kişi mülklerini resmi yollardan ispat edemedi. Ve de pek çok tarla, ev, arazi ve mülk bir gecede Yunanlıların malları gibi kayıt edilmişti.
Son Perde: Lozan ve Anadolu'ya Göç
19191922 YunanTürk Savaşı yıllarında Drama'da kalan Türkler için baskı bir kez daha ağırlaştı; Meryem Orakçı'nın mübadillerin karşılaşmalarına dair çalışması, bu yıllarda bölgede yaşanan şiddet ve mülksüzleştirme vakalarını dönemin basınına ve arşiv kayıtlarına dayanarak ele alır. Nihayet 1923 Lozan Nüfus Mübadelesi ile Drama'da hayatta kalmayı başaran son Türkler de, doğdukları topraklardan koparılarak Anadolu'ya başta Manisa, İzmir, Samsun ve Edirne çevresi olmak üzere yerleştirildi.
Mezarlıkların Sükûtu
Belki de bütün bu kaybın en somut, en acı görüntüsü mezarlıklarda saklıdır. Drama ve çevresindeki Osmanlı mezarlıkları, hazireler ve türbeler mübadeleden sonraki yıllarda büyük ölçüde ortadan kalktı; mezar taşları söküldü, bir kısmı başka amaçlarla yeniden kullanıldı, bazı haziranların üzerine yeni yapılar kondu. Bir toplumun geride bıraktığı en son, en dokunaklı iz olan mezar taşları için bu, yalnızca fiziksel bir kaybın değil, hatırlanmayı da ortadan kaldırma çabasının işaretiydi. Bugün Drama'ya giden bir mübadil torunu çoğu zaman dedesinin ya da ninesinin mezarının yerini bile gösteremiyor; çünkü gösterecek bir taş, çoğu yerde artık yok.
Bugünkü Drama: Adı Değişen, İzi Silinen Bir Şehir
Peki bugün Drama'da o beş asırlık Türk varlığından geriye ne kaldı? Cevap çoğunlukla "çok az" ve "adı değiştirilmiş". Şehirdeki onlarca camiden bugüne ulaşabilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor; ulaşabilenlerin de neredeyse hiçbiri ibadethane olarak kullanılmıyor. Bunlardan biri, on beşinci yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen ve 1806'da Mehmet Ali Ağa (Mahmud Paşa Dramalı'nın babası) tarafından geniş çaplı bir restorasyondan geçirilen Şadırvan Camii'dir. Mübadeleye kadar kesintisiz ibadete açık kalan bu cami, 1923'ten sonra Anadolu'dan gelen Rum muhacirlerin yerleştiği mahallede önce halk arasında "Molla Camii", 1924'ten sonra ise muhacirlerin Adapazarı çevresindeki eski köylerinin adından esinlenerek "Serdivan Camii" diye anılmaya başladı. 1963'teki Kıbrıs krizi sırasında yaşanan gerilimlerde tahrip edilen yapı, uzun yıllar kilitli ve metruk kaldı; 1980'lerde ise bir gazete matbaası binası olarak kullanıldı. Bugün restore edilmiş hâliyle bir kültür merkezi olarak ayakta ama artık ne ezan sesi duyuyor ne cemaat görüyor; geçtiğimiz haftalarda avlusuna Atina Benaki Müzesi'nin bir sergisi kapsamında Büyük İskender heykeli dikildi. Anadolu Ajansı'nın Yunanistan'daki Türkİslam eserleri üzerine yaptığı bir araştırmaya göre, ülke genelinde on binin üzerinde OsmanlıTürk eserinin kalıntısı bulunuyor; bunların önemli bir kısmı Kavala ve Drama gibi şehirlerde kilise, depo, müze ya da sivil kullanım alanına dönüştürülmüş durumda. Bir zamanlar "Molla Mahallesi" gibi adlarla anılan Türk mahalleleri de zamanla başka isimlerle anılır oldu. Yani Drama'da fiziksel olarak hâlâ bir şeyler ayakta ama o yapıların hikâyesini bilen, kuşaktan kuşağa aktarabilen kimse neredeyse kalmadı.
Geriye Kalan: Silinen Bir Mozaik
Bugün Drama'yı ziyaret eden mübadil torunları, türküde adı geçen köprüyü sorduklarında yerel halktan çoğu zaman "burada köprü yok" cevabını alıyor; çünkü o köprü iki yüz yıllık bir su kemeriydi ve 2010'a kadar kimse onu türküyle bağdaştırmıyordu bile. Türkü kaldı, şehir kaldı, ama beş asırlık o TürkOsmanlı mozaiği bir daha geri gelmemek üzere sessizce tarihe karıştı. Şehrin adları değiştirilmiş, camileri başka amaçlara kurban verilmiş, mezar taşları yerinden sökülmüştür. Fakat dillerde hâlâ o ezgi çınlamaya devam ediyor: "Drama köprüsü dardır geçilmez..." Belki taş duvarlar ve mezar taşları dilsiz bırakılmıştır ama bu türkü, silinmek istenen beş asırlık bir medeniyetin, hafızanın kalbinde atmasُnı sürdüren en katıksız kanıtıdır.
© Sezen Ada 2026 Bu makaleyi iktibas edecekseniz yazar adı ve sosyal medya hesabını kaynak göstermeniz zorunludur.
Sezen Ada
X: @bluemoonyellows
Medium : @Bluemoonyello" target="_blank" rel="nofollow noopener">medium.com/@Bluemoonyello
wstar
Substack : @bluemoonyello" target="_blank" rel="nofollow noopener">substack.com/@bluemoonyello
wsstars
Youtube: @Sezen1Ada" target="_blank" rel="nofollow noopener">youtube.com/@Sezen1Ada
2026
Kaynakça
Nuri Adıyeke, "Drama Cemaati İslamiyesi ve Mübadeleye Hazırlık Faaliyetleri", DergiPark.
İbrahim Erkek, "19121913 Balkan Savaşı'nda Türklere Yapılan Zulüm ve Katliamlar", DergiPark.
Meryem Orakçı, "Türk ve Rum Mübadillerin Karşılaşmalarına Dair Bir Değerlendirme", Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü.
Ahmet Halaçoğlu, Balkan Harbi Sırasında Rumeli'den Türk Göçleri (19121913), Türk Tarih Kurumu.
Nedim İpek, Rumeli'den Anadolu'ya Türk Göçleri, Türk Tarih Kurumu.
Justin McCarthy, Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 18211922, The Darwin Press.
Feridun Emecen, "Drama", TDV İslâm Ansiklopedisi.
"Köprülü Mehmed Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi (vakıf eserleri listesi).
T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı yayınları.
Emre Yükselen, "Drama Köprüsü'nün Gerçek Hikâyesi ve Debreli Hasan", AYKIRI.
"Tarihi Drama Köprüsü Bulundu", Hürriyet, 2010.
"Νικηφόρος Δράμας" ve "Δράμα (πόλη)", Yunanca Vikipedi; travel.gr, "Νικηφόρος Δράμας: Το χωριό που κοιτάζει τ' άστρα".
İlhan Tahsin, "Drama'da Camii Avlusuna Büyük İskender Heykeli Dikildi", Birlik Gazetesi, 8 Haziran 2026.
"Yunanistan'da Yok Olan Türkİslam Eserleri", Anadolu Ajansı.

Türkçe











