Sezen Ada

146 posts

Sezen Ada banner
Sezen Ada

Sezen Ada

@Sezen1Ada

Journalist

Katılım Mayıs 2026
4 Takip Edilen10 Takipçiler
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
DRAMA KÖPRÜSÜ DARDIR GEÇİLMEZ Bir Şehrin Sessizce Silinen Hafızası "Drama köprüsü dardır geçilmez..." Bu dizeyi bilmeyen, bir düğünde ya da bir sazın telinde bu ezgiyi duymamış bir Türk var mıdır? Debreli Hasan'ın adıyla özdeşleşen bu türkü, yüz yıldan uzun süredir kuşaktan kuşağa aktarıldı. Ama bugün birine sorsak: "Peki Drama neresidir, orada kimler yaşardı, o şehre ne oldu?" çoğu zaman karşılığımız bir sessizlik olur. Oysa bu türkünün adını taşıdığı şehir, yalnızca bir eşkıya efsanesine değil, beş asırlık bir OsmanlıTürk yurdunun on yıl içinde nasıl sessizce silindiğine de tanıklık etti. Türküye adını veren ve adı Drama ile mızrap gibi özdeşleşen Debreli Hasan, sadece bir dağ eşkıyası değil; adaletsizliğe başkaldıran yerel bir halk kahramanıydı. 19. yüzyılın sonlarında Drama dağlarında dolaşan, zenginden alıp yoksula veren bu efsanevi figür, bölgedeki TürkMüslüman direncinin ve kabadayılık kültürünün folklorik simgesiydi. Drama Köprüsü’nün darlığından geçemeyen, zaptiyelere meydan okuyan Debreli Hasan türküsü, aslında Türklerin o coğrafyadaki dikbaşlı varlığının ve özgürlük ruhunun yüzyıllar ötesinden bugüne sarkan son yankısıydı. Beş Asırlık Bir Osmanlı Şehri: Drama 1912'den önce Drama, Selanik Vilayeti'ne bağlı bir sancak merkeziydi; Kavala, Sarışaban, Pravişte ve Nevrekop kazalarını içine alan geniş bir idari bölgenin kalbiydi. Şehir merkezinde nüfusun ağırlığı, dönemin Osmanlı salnamelerine göre TürkMüslüman unsurdaydı; sokaklarında Türkçe konuşulur, minarelerinden ezan okunurdu. Bu rakamlar kaynaktan kaynağa değişir Osmanlı salnameleri, Fransız coğrafyacı Vital Cuinet'nin istatistikleri, sonraki dönemin Bulgar ve Yunan kayıtları birbirinden farklı oranlar verir ama ortak nokta şudur: Drama, yüzyılın başında hâlâ güçlü, kurumsallaşmış bir TürkMüslüman şehirdi. Şehrin dışında, dağlardan inen suyu taşıyan dar bir taş su kemeri bulunurdu; halk arasında "Drama Köprüsü" diye anılan, aslında elli santim genişliğinde bir su bendiydi ve zamanla Debreli Hasan türküsüyle özdeşleşti. Yapının kesin banisi tartışmalıdır: Türkiye'deki bazı anlatılar bunu büyük vakıf sahibi Köprülü ailesiyle ilişkilendirse de, Köprülü Mehmed Paşa'nın bilinen hayır eserlerini tek tek sayan Osmanlı kaynakları arasında Drama ya da Kavala'ya dair bir kayıt bulunmuyor; Kesin olan şu ki, bu kemer hiçbir zaman gerçek anlamda "kaybolmuş" değildi yöre halkı onu sulama amaçlı eski bir taş yapı olarak biliyordu. Kaybolan, bu kemerin ünlü türküdeki "Drama Köprüsü" ile aynı yapı olduğu bilgisiydi; bu bağlantı, mübadil derneklerinin yıllar süren araştırmasıyla ancak 2010'da kesinleşti ve Nikiforos köyü çıkışında somut olarak teşhis edildi. Şehrin kıyısındaki bu taş yapı, aslında sadece mimari bir kalıntı değil; Drama'nın tarımsal bereketinin ve günlük yaşamının asırlık can damarıydı. Dağların eteklerinden doğan suları yer çekimi ve künkler yardımıyla tarım alanlarına, çeşmelere ve mahallelere taşıyan bu dar su bendi, özellikle tütün tarlalarının sulandığı dönemde şehrin ekonomik akışını besliyordu. Genişliği yalnızca elli santim olan, yani üzerinden kervanların değil ancak suyun akıp geçebileceği bu mütevazı bendi halk, Debreli Hasan efsanesiyle birleştirerek ulu bir "köprüye" dönüştürdü. Halk, üstünden geçilemeyen o daracık su yolunu türküye taşıyarak kendi mahrumiyetini ve direnişini ölümsüzleştirdi; ta ki 2010 yılında mübadil derneklerinin titiz sahadan çalışmaları bu su yapısının o ünlü türküyle olan fiziksel bağını kesin olarak tescil edene kadar. Tütünün, Camilerin, Medreselerin Şehri Osmanlı Drama'sının ekonomik omurgası tütündü. "Drama tütünü", Avrupa piyasasında en kaliteli oryantal tütün çeşitlerinden biri sayılır, Kavala Limanı üzerinden Avusturya'dan Almanya'ya, Fransa'dan İngiltere'ye kadar ihraç edilirdi. Bu ticaretin büyük bölümü Türk çiftlik sahipleri ve tüccarların elindeydi; şehirde bu zenginliğe paralel olarak onlarca han, kapalı çarşı ve en az iki büyük kervansaray gelişmişti. Şehir merkezinde kaynakların çoğunda yaklaşık yirmi iki olarak geçen cami ve mescit (Eski Cami, Sultan Bayezid Camii, Şadırvan Camii, Kurşunlu Camii gibi), birkaç medrese, sıbyan mektepleri, bir müftülük, bir kadılık ve zengin bir vakıf ağı bulunuyordu; bu vakıfların gelirleri değirmenlerden dükkânlara, tarlalardan hanlara kadar uzanan bir mülk yelpazesinden geliyor ve camileri, çeşmeleri, imaretleri ayakta tutuyordu. Nüfus da hızla artmıştı: 1880'lerde on iki bin civarında olan şehir merkezi nüfusunun, 1912'ye gelindiğinde yirmi beş bin dolayına, sancak genelinde ise yüz yetmişiki yüz bin civarına ulaştığı tahmin edilir bu rakamlar dönemin kayıtlarına dayalı yaklaşık değerlerdir, kesin sayım niteliği taşımaz. Zira Osmanlı’da nüfus sayımları hane esasına göre yapılır ve hane sayısı 4 ile çarpılarak yaklaşık nüfus kaydedilirdi. Oysa dönemin hanelerindeki çocuk sayısı 2’den fazla olduğundan, gerçek ortalama hane büyüklüğü 4’ün üzerindeydi. Ramazanlar, Bayramlar, Çarşı: Bir Osmanlı Şehrinde Gündelik Hayat Savaştan, göçten önce Drama'da sıradan bir hayat akıyordu; asıl anlatılması gereken de belki budur. Ramazan ayı geldiğinde şehrin dar sokakları başka bir renge bürünürdü; minarelerden mahyalar sarkar, akşam ezanıyla birlikte kapı kapı iftar sofraları kurulurdu. Bayram sabahları çocuklar yeni kıyafetleriyle mahalle mahalle dolaşır, büyüklerin elini öperdi. Şehrin nabzı tütün pazarında atardı: Kavala Limanı'na inecek tütün balyaları hanların avlusunda tartılır, tüccarlar Türkçe, Rumca ve Bulgarca karışık bir pazarlık diliyle fiyat kesişirdi. Sabah ezanının ardından sıbyan mekteplerine giden çocuklar, medrese avlusunun taşlarında oturup hocalarının önünde elifbayı tekrarlardı. Cuma günleri camiler dolar taşardı, hamamların buharı sokağa vururdu; akşamüstü han kapılarında oturan yaşlılar günün tütün fiyatlarını, kervanların ne zaman geleceğini konuşurdu. Bu, bir avuç insanın değil, on binlerce TürkMüslüman ailenin nesiller boyu sürdürdüğü, sıradan ama kökleri derin bir hayattı. 1912 sonbaharında kimse bu hayatın bir daha hiç eskisi gibi olmayacağını bilmiyordu. Kâbusun Başlangıcı: 1912 Bulgar İşgali Birinci Balkan Savaşı 8 Ekim 1912'de başladı. Bulgar orduları Trakya cephesinde ilerlerken, Rodop ve Batı Trakya istikametindeki birlikleri KavalaDrama hattına yöneldi; kaynaklara göre şehir 5 Kasım 1912'de Bulgar kuvvetlerinin eline geçti. Bu işgalle birlikte, dün huzur içinde ezan okunan sokaklarda artık silah sesleri, yağma ve korku hâkim oldu. Bölgede, özellikle yoğun PomakTürk nüfusun yaşadığı Kavala, Drama, Nevrekop, Doyran, İskeçe, Gümülcine ve çevre kazalarda sert bir asimilasyon ve zorla din değiştirme kampanyası başladığı bazı araştırmacılar tarafından ileri sürülür; bu iddialara göre 1913'e kadar bölgede yüz elli ila iki yüz bin arasında Pomak Türkü'nün baskı altında Hristiyanlaştırıldığı öne sürülmüştür. Bu rakamın büyüklüğü konusunda farklı kaynaklar arasında ciddi tutarsızlıklar olduğunu ve iddianın sınırlı sayıda yazarlık kaynağa dayandığını belirtmek gerekir; yine de dönemin Dünya basınında, Konsolosluk raporlarında ve sonraki araştırmalarda tekrarlanan bir hafıza mevcuttur. Drama özelinde ise araştırmacı İbrahim Erkek'in çalışmasına göre, Bulgar ordusu ve komitacı çeteleri şehre girdiğinde Türk eşrafına yönelik öldürmeler ve zengin Müslümanların mülklerine el konulması yaşandı; evler basıldı, dükkânlar yağmalandı, SarışabanDrama hattında kayıtlara geçen can kayıplarından söz edilir. Bu iddiaların tamamının bağımsız, çok kaynaklı biçimde doğrulanmış olduğunu söylemek doğru olmaz dönemin resmî Bulgar ve Yunan kayıtları bu olayları büyük ölçüde farklı, çoğu zaman çok daha ölçülü biçimde anlatır ya da hiç anmaz ama Osmanlı Hariciye ve Sadaret yazışmalarında, Drama Mutasarrıflığı'ndan İstanbul'a çekilen telgraflarda bu yöndeki şikâyetlerin ve kayıp listelerinin yer aldığı da bir gerçektir. İkinci Darbe: Yunan İdaresi ve Sessiz Baskı İkinci Balkan Savaşı'nın ardından, Ağustos 1913'te imzalanan Bükreş Antlaşması'yla Drama, Bulgaristan'ın elinden çıkıp Yunanistan'ın kontrolüne geçti. Şehirdeki şiddetin biçimi de burada değişti: Artık doğrudan silahlı saldırılar yerini idari ve hukuki bir baskıya bıraktı. Dönemin Osmanlı Atina Sefareti'nin Drama ve çevre köylere yaptığı teftiş gezilerine ait raporlar, çiftlik sahiplerine, jandarma ve asker tacizlerine, mallara sistemli el koymalara dair şikâyetleri kayıt altına alır. Drama Sancağı'nın tütün ve tarım zenginliği, yeni yönetim altında Türk mülk sahipleri için tam da bu yüzden bir hedef hâline geldi. Yunan Ordusu tarafından zorla mülksüzleştirilme, yerinden etme, yağma ve cezalar raporlarda yer alıyor. Yollarda Kaybolanlar Bu dönemin araştırmalarında dikkat çeken bir ayrıntı var: Resmî kayıtlarda çoğu zaman "yolda telef oldu" ya da "göç sırasında kayboldu" gibi muğlak ifadelerle geçiştirilen vakalar. Selanik ya da Kavala limanına kaçmaya çalışan aileler için bu yolların çoğu bir günlük kısa mesafelerdi; buna rağmen bu kısa yolculuklarda hayatını kaybedenlerin sayısının az olmadığı, Halaçoğlu'nun Balkan Harbi sırasında Rumeli'den Türk göçlerini konu alan çalışmasında ve Nedim İpek'in göç literatüründe işaret edilir. Bu, savaş tarihinin genel bir örüntüsüdür: cephe gerisindeki sivil kayıplar, muharebe kayıtlarına hiçbir zaman resmî bir rakam olarak girmez, sadece dolaylı ifadelerin arasında iz bırakır. Justin McCarthy'nin Balkan ve Anadolu'daki Müslüman nüfus kayıplarını ele alan çalışması da bu tür "görünmeyen" kayıpların demografik izini sürmeye çalışan, bilinen ama alanında ciddi biçimde tartışılan bir kaynaktır. Kayıtlarda binlerce Türkün Drama Kavala yolunda kayolduğu akibetlerini ise bilinmez şekilde not edildi. Vakıfların Sonu: Camiden Hana, Hepsi El Değiştirdi Vakıf sistemi, Osmanlı Drama'sının belkemiğiydi: Camiler, medreseler, hanlar, dükkânlar, çeşmeler ve değirmenler hep bu vakıf ağının bir parçasıydı, gelirleri birbirini besliyordu. İşgal süreciyle birlikte bu ağ hızla çözüldü. Bazı kaynaklarda, hem Bulgar hem de Yunan idaresine geçiş sürecinde resmî tapu sicillerinin ve vakıf kayıtlarının bir kısmının kargaşa ortamında zarar gördüğü ya da imha edildiği ileri sürülür; bu iddia her noktada bağımsız belgeyle doğrulanabilmiş değil, ama sonucu nettir: mübadeleye kadar geçen on yıl içinde Drama Türklerinin büyük bölümü, atalarından kalan mülklerin tapusunu elinde tutamaz hâle geldi. Nuri Adıyeke'nin çalışmasının da gösterdiği gibi, Drama Cemaati İslamiyesi'nin en büyük mücadelesi tam da bu genişleyen belgesizlik ve gasp sarmalına karşı verildi. Drama'nın tütün tarlalarında sabahın erken saatlerinde başlayan o ortak mesai, 1923 sonrasında bir anda kesildi. Ancak Drama’dan sürülen tüccarlar, çiftçiler ve maharetli tütün işçileri, yanlarında getiremedikleri o tütün balyalarınıntohumunu ve ustalığını Anadolu topraklarına taşıdılar. Akhisar, Manisa ve İzmir ovalarında tütün tarlalarını yeniden bellerken, aslında Rumeli’de bıraktıkları hayatın enkazı üzerinde yeni bir köklenme mücadelesi verdiler. Drama'nın tütünü Avrupalı aristokratların sigaralarını süslerken, o tütünü üreten eller Anadolu'da sessiz birer hafıza bekçisine dönüştü. Bir Gecede Terk Edilen Evler Mübadele kayıtlarının ve mübadil hatıralarının ortak bir motifi vardır: ani, aceleyle yapılan bir ayrılış. Pek çok aile evini kısa sürede, yanına alabildiği birkaç eşyayla terk etmek zorunda kaldı. Yıllarca emek verilen tütün tarlaları olduğu gibi bırakıldı. Göç kervanına katılmadan önce birçok kişinin son kez aile mezarlığına uğradığı, kapıları arkalarından kilitlerken "belki bir gün döneriz" diye düşündüğü, göç literatüründe sıkça karşılaşılan bir motiftir; ama o kapılar bir daha hiç aynı elle açılmadı. Halaçoğlu'nun ve İpek'in aktardığı bu genel örüntü, Drama ve çevresi için de büyük ölçüde geçerliydi: şehir, yalnızca nüfusunu değil, kuşaklar boyu biriktirdiği hafızasını da geride bırakarak boşaldı. Drama Cemaati İslamiyesi'nin Direnişi Bulgar ve sonra Yunan idaresi altında kalan Drama Türkleri seslerini tamamen kaybetmediler. Nuri Adıyeke'nin araştırmasına göre, şehirde kalan Müslüman ahali, vakıf mallarının ve şahsi mülklerin gaspını önlemek amacıyla "Drama Cemaati İslamiyesi" adıyla bir örgütlenme kurdu. Bu kurum, 1913'ten 1923'e kadar geçen on yıl boyunca, giderek fakirleşen ve sayısı azalan bir cemaatin haklarını sınırlı imkânlarla da olsa savunmaya çalıştı. Ama gerek Bulgar gerekse Yunan ordusu şehre girdiğinde ilk işleri tapu ve diğer kayıtları yakmak olduğu için pek çok kişi mülklerini resmi yollardan ispat edemedi. Ve de pek çok tarla, ev, arazi ve mülk bir gecede Yunanlıların malları gibi kayıt edilmişti. Son Perde: Lozan ve Anadolu'ya Göç 19191922 YunanTürk Savaşı yıllarında Drama'da kalan Türkler için baskı bir kez daha ağırlaştı; Meryem Orakçı'nın mübadillerin karşılaşmalarına dair çalışması, bu yıllarda bölgede yaşanan şiddet ve mülksüzleştirme vakalarını dönemin basınına ve arşiv kayıtlarına dayanarak ele alır. Nihayet 1923 Lozan Nüfus Mübadelesi ile Drama'da hayatta kalmayı başaran son Türkler de, doğdukları topraklardan koparılarak Anadolu'ya başta Manisa, İzmir, Samsun ve Edirne çevresi olmak üzere yerleştirildi. Mezarlıkların Sükûtu Belki de bütün bu kaybın en somut, en acı görüntüsü mezarlıklarda saklıdır. Drama ve çevresindeki Osmanlı mezarlıkları, hazireler ve türbeler mübadeleden sonraki yıllarda büyük ölçüde ortadan kalktı; mezar taşları söküldü, bir kısmı başka amaçlarla yeniden kullanıldı, bazı haziranların üzerine yeni yapılar kondu. Bir toplumun geride bıraktığı en son, en dokunaklı iz olan mezar taşları için bu, yalnızca fiziksel bir kaybın değil, hatırlanmayı da ortadan kaldırma çabasının işaretiydi. Bugün Drama'ya giden bir mübadil torunu çoğu zaman dedesinin ya da ninesinin mezarının yerini bile gösteremiyor; çünkü gösterecek bir taş, çoğu yerde artık yok. Bugünkü Drama: Adı Değişen, İzi Silinen Bir Şehir Peki bugün Drama'da o beş asırlık Türk varlığından geriye ne kaldı? Cevap çoğunlukla "çok az" ve "adı değiştirilmiş". Şehirdeki onlarca camiden bugüne ulaşabilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor; ulaşabilenlerin de neredeyse hiçbiri ibadethane olarak kullanılmıyor. Bunlardan biri, on beşinci yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen ve 1806'da Mehmet Ali Ağa (Mahmud Paşa Dramalı'nın babası) tarafından geniş çaplı bir restorasyondan geçirilen Şadırvan Camii'dir. Mübadeleye kadar kesintisiz ibadete açık kalan bu cami, 1923'ten sonra Anadolu'dan gelen Rum muhacirlerin yerleştiği mahallede önce halk arasında "Molla Camii", 1924'ten sonra ise muhacirlerin Adapazarı çevresindeki eski köylerinin adından esinlenerek "Serdivan Camii" diye anılmaya başladı. 1963'teki Kıbrıs krizi sırasında yaşanan gerilimlerde tahrip edilen yapı, uzun yıllar kilitli ve metruk kaldı; 1980'lerde ise bir gazete matbaası binası olarak kullanıldı. Bugün restore edilmiş hâliyle bir kültür merkezi olarak ayakta ama artık ne ezan sesi duyuyor ne cemaat görüyor; geçtiğimiz haftalarda avlusuna Atina Benaki Müzesi'nin bir sergisi kapsamında Büyük İskender heykeli dikildi. Anadolu Ajansı'nın Yunanistan'daki Türkİslam eserleri üzerine yaptığı bir araştırmaya göre, ülke genelinde on binin üzerinde OsmanlıTürk eserinin kalıntısı bulunuyor; bunların önemli bir kısmı Kavala ve Drama gibi şehirlerde kilise, depo, müze ya da sivil kullanım alanına dönüştürülmüş durumda. Bir zamanlar "Molla Mahallesi" gibi adlarla anılan Türk mahalleleri de zamanla başka isimlerle anılır oldu. Yani Drama'da fiziksel olarak hâlâ bir şeyler ayakta ama o yapıların hikâyesini bilen, kuşaktan kuşağa aktarabilen kimse neredeyse kalmadı. Geriye Kalan: Silinen Bir Mozaik Bugün Drama'yı ziyaret eden mübadil torunları, türküde adı geçen köprüyü sorduklarında yerel halktan çoğu zaman "burada köprü yok" cevabını alıyor; çünkü o köprü iki yüz yıllık bir su kemeriydi ve 2010'a kadar kimse onu türküyle bağdaştırmıyordu bile. Türkü kaldı, şehir kaldı, ama beş asırlık o TürkOsmanlı mozaiği bir daha geri gelmemek üzere sessizce tarihe karıştı. Şehrin adları değiştirilmiş, camileri başka amaçlara kurban verilmiş, mezar taşları yerinden sökülmüştür. Fakat dillerde hâlâ o ezgi çınlamaya devam ediyor: "Drama köprüsü dardır geçilmez..." Belki taş duvarlar ve mezar taşları dilsiz bırakılmıştır ama bu türkü, silinmek istenen beş asırlık bir medeniyetin, hafızanın kalbinde atmasُnı sürdüren en katıksız kanıtıdır. © Sezen Ada 2026 Bu makaleyi iktibas edecekseniz yazar adı ve sosyal medya hesabını kaynak göstermeniz zorunludur. Sezen Ada X: @bluemoonyellows Medium : @Bluemoonyello" target="_blank" rel="nofollow noopener">medium.com/@Bluemoonyello wstar Substack : @bluemoonyello" target="_blank" rel="nofollow noopener">substack.com/@bluemoonyello wsstars Youtube: @Sezen1Ada" target="_blank" rel="nofollow noopener">youtube.com/@Sezen1Ada 2026 Kaynakça Nuri Adıyeke, "Drama Cemaati İslamiyesi ve Mübadeleye Hazırlık Faaliyetleri", DergiPark. İbrahim Erkek, "19121913 Balkan Savaşı'nda Türklere Yapılan Zulüm ve Katliamlar", DergiPark. Meryem Orakçı, "Türk ve Rum Mübadillerin Karşılaşmalarına Dair Bir Değerlendirme", Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü. Ahmet Halaçoğlu, Balkan Harbi Sırasında Rumeli'den Türk Göçleri (19121913), Türk Tarih Kurumu. Nedim İpek, Rumeli'den Anadolu'ya Türk Göçleri, Türk Tarih Kurumu. Justin McCarthy, Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 18211922, The Darwin Press. Feridun Emecen, "Drama", TDV İslâm Ansiklopedisi. "Köprülü Mehmed Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi (vakıf eserleri listesi). T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı yayınları. Emre Yükselen, "Drama Köprüsü'nün Gerçek Hikâyesi ve Debreli Hasan", AYKIRI. "Tarihi Drama Köprüsü Bulundu", Hürriyet, 2010. "Νικηφόρος Δράμας" ve "Δράμα (πόλη)", Yunanca Vikipedi; travel.gr, "Νικηφόρος Δράμας: Το χωριό που κοιτάζει τ' άστρα". İlhan Tahsin, "Drama'da Camii Avlusuna Büyük İskender Heykeli Dikildi", Birlik Gazetesi, 8 Haziran 2026. "Yunanistan'da Yok Olan Türkİslam Eserleri", Anadolu Ajansı.
Sezen Ada tweet media
Türkçe
2
14
34
787
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
The best part about trying to create a false impression with just a single photo is that it’s the “lying Greeks” who are doing it. But was that really how history unfolded? Of course not. Greece has always been the Nazis’ greatest supporter. Especially after Metaxas came to power, he practically acted as a supplier to the Nazis. The numerous visits between the Nazi Goebbels and Metaxas are well-documented and can be found in every archive! Now these ignorant, propagandist Greek trolls have the audacity to claim that Turks were Nazi supporters but what evidence do they have? Just a photo from a single meeting. But what about the thousands of documents, files, photos, and video archives proving that Greece was a Nazi collaborator? Now hang these photos on your wall, and every time you look at them, remember the days when you were Nazi lackeys.
Sezen Ada tweet mediaSezen Ada tweet mediaSezen Ada tweet media
English
2
10
33
527
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
Yunan Trollerini costurmalik
Türkçe
45
130
3K
129K
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
DAILY REMINDER : The Greeks committed genocide on the Peloponnese and in Greece until not a single Turk or Jew remained. Greece is guilty of genocide !!!
Sezen Ada tweet media
English
36
42
208
3.6K
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
KAVALA: BİR TÜRK ŞEHRİNİN KATLEDİLİŞİ (1912-1923) Dört asır boyunca ezan sesiyle uyanan bir liman kenti, otuz yıl içinde nasıl haritadan silindi? Bugün Kavala'ya ayak basan bir gezgin, körfeze bakan taş kemeri, tepedeki kaleyi, dar sokaklardaki konakları görür ve bunların "antik Yunan mirası" olduğunu düşünür. Ona kimse şunu söylemez: O su kemerini bir Osmanlı sadrazamı yaptırdı. O kalenin surlarını bir Osmanlı sultanı genişletti. O limanı dünyaya açan tütün imparatorluğunu kuran adam, bu şehrin kendi evladıydı. Ve daha yüz yıl öncesine kadar, bu şehrin sokaklarında yükselen ses ezandı, nüfusun çoğunluğu Türk'tü, mahalleler camilerin etrafında şekilleniyordu. Kavala'nın hikâyesi, dört asırlık bir Türk-Müslüman şehrinin, on yıl içinde nasıl köküyle birlikte sökülüp atıldığının hikâyesidir. Bu bir "el değiştirme" değildi. Bu, planlı, aşamalı ve nihayetinde tam bir silinmeydi. Bir Sadrazamın Hediyesi: Kavala Nasıl Türk Şehri Oldu Osmanlı fethinden önce (1387) Kavala, susuz, yoksul, unutulmuş bir Bizans taşra kasabasıydı. Şehri bugünkü kimliğine kavuşturan isim, tarihin "Makbul ve Maktul İbrahim Paşa" diye andığı, Kanuni Sultan Süleyman'ın efsanevi sadrazamıdır. 1520-1530 arasındaki on yıl içinde İbrahim Paşa, şehrin surlarını yeniletti, dağlardan su getiren o muhteşem kemeri inşa ettirdi ve devasa bir külliye kurdu: cami, imaret, medrese, mektep, hamam, sebilhane.¹ Fransız gezgin Pierre Belon'un aktardığına göre bu imaret, dininе bakmaksızın her yolcuyu üç gün boyunca ücretsiz ağırlıyordu bu, Osmanlı'nın kurduğu düzenin cömertliğinin bir kanıtıydı.² Bugün hâlâ ayakta duran İbrahim Paşa Camii ve su kemeri, bu mirasın taşa kazınmış hâlidir. Kentin altın çağı ise 19. yüzyıl başında, yine kendi evladı olan bir isimle geldi: Kavalalı Mehmed Ali Paşa. Burada doğan bu Osmanlı paşası, hem imaretini ve ailesinin konağını şehre kazandırdı hem de Kavala'yı, Drama ve İskeçe hinterlandında yetişen efsanevi "Turmac" (Türk-Makedon) tütününün dünyaya açılan kapısı hâline getirdi.³ 1799'da yalnızca 3.000 nüfuslu ıssız bir iskele olan Kavala, 19. yüzyıl sonunda 22-24 bin nüfuslu, Mısır'dan İngiltere'ye, Amerika'dan Rusya'ya kadar dünya pazarlarına tütün gönderen dev bir liman kentine dönüştü.⁴ 19. yüzyıl ortasında bölgede tütün yetiştiriciliği veya ticaretiyle uğraşmayan aile neredeyse yoktu Kavala'nın bütün ekonomik nabzı bu bitkiye bağlıydı.⁵ Rakamlar Yalan Söylemez: Kavala Bir Türk Şehriydi Bugün "çok kültürlü kozmopolit liman" diye pazarlanan Kavala'nın gerçek demografik fotoğrafı, İngiliz konsolosluk raporlarında saklı ve bu fotoğraf tartışmaya kapalı bir gerçeği gösteriyor: Kavala ve bağlı olduğu Drama Sancağı, ezici çoğunluğu Türk olan bir bölgeydi. - 1859, Drama Sancağı geneli: 210.000 Müslüman'a karşı yalnızca 30.000 Rum-Bulgar Hristiyan.⁶ - 1878, Kavala İngiliz konsolos yardımcısı raporu: 249.165 Müslüman Türk'e karşı 34.849 Yunan. Toplam nüfusun 270.998'i Müslüman, sadece 43.549'u Hristiyandı.⁷ Yani her beş kişiden dördü Türk'tü. Bu Türklüğün fiziki izleri şehrin göbeğindeydi. 1900'lerin başında, Kavala kasaba merkezinde (28 köy ve çiftliği kapsayan kazada değil, sadece şehir içinde) 9 cami, 3 dergâh bulunuyordu buna karşılık yalnızca 3 kilise ve 1 havra.⁸ Şehrin 9.357 kişilik nüfusu, 1.627 hanesi vardı ve kaza genelinde bu rakam 18.733'e ulaşıyordu.⁹ Mahalleler klasik Osmanlı usulüyle bir cami etrafında şekilleniyor, adını çoğunlukla banisinden alıyordu: İbrahim Paşa Mahallesi, Halil Bey Mahallesi, Kadı Ahmet Efendi Mahallesi…¹⁰ Bu bir "azınlık cemaati" değil, bu şehri inşa eden, ona adını, camisini, mahallesini, ekonomisini veren asıl unsurdu. Fırtınadan Önce Sükunet: 1821'de Kavala Neden Sağ Kaldı? 1821'de Mora'da patlak veren Rum isyanı, Osmanlı tarihinin en kanlı sayfalarından birini açtı. Tripoliçe'de Müslüman ahali topluca katledildi; kalelerde kuşatma altında kalan binlerce Türk açlıktan ve kılıçtan can verdi.¹¹ İsyanı bastırmak için II. Mahmud'un çağırdığı isim, yine Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ydı; Mısır donanmasıyla Mora'ya çıkan Kavalalı, isyanı büyük ölçüde bastırdı ta ki 1827'de Navarin'de Osmanlı-Mısır donanması yakılana kadar.¹² Çarpıcı olan şu: Mora'da bu vahşet yaşanırken, Kavala'nın kendisinde buna dair hiçbir kayıt yok. Şehrin 1831 nüfus sayımı isyandan yalnızca on yıl sonra Müslüman ve Rum-Bulgar nüfusun hâlâ yan yana yaşadığını gösteriyor.¹³ Bu, dört asır boyunca Kavala'da hüküm süren o dengeyi Müslüman çoğunluğun, azınlıkları hedef almayan bir yönetim anlayışıyla bir arada yaşaması dengesini özetliyor. Bu denge, doksan yıl sonra, 1912'de, bir kerede paramparça olacaktı. Kâbusun Başlangıcı: Bulgar Fırtınası (1912-1913) 7 Ekim 1912'de başlayan Birinci Balkan Savaşı, dört asırlık düzeni birkaç ay içinde çökertti. 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması'yla Midye-Enez hattının batısındaki bütün Rumeli toprakları Balkan devletlerine bırakıldı; Kavala bu antlaşmayla Bulgaristan'a verildi.¹⁴ Bulgar ilerleyişinin Makedonya'da bıraktığı iz, tesadüfi değildi. Uluslararası Carnegie Komisyonu'nun 1914'te yayımladığı ve Balkan Savaşları'nda sivil halka yönelik mezalimi araştıran raporuna göre, Müslümanlara yönelik saldırılar sistemli bir politikanın ürünüydü.¹⁵ Dönemde Balkanlar'a muhabir olarak gönderilen Rus Marksist Lev Troçki, gördükleri karşısında şoke olmuş, Müslümanların amansızca öldürüldüğünü, köylerinin yakıldığını, mallarının sistematik biçimde yağmalandığını yazmıştı bunların tesadüfi olaylar değil, milliyetçi bir programın parçası olduğunu vurgulayarak.¹⁶ Aynı dönemde, özellikle Kavala, Drama, Nevrokop, Doyran, İskeçe gibi Pomak-Türk nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Bulgar makamlarının yürüttüğü zorla din değiştirme kampanyasında, 1913'e kadar 150-200 bin Müslüman Pomak Türk'ün baskıyla Hristiyanlaştırıldığı iddia edilmektedir.¹⁷ Buna karşılık, Justin McCarthy'nin daha sistematik hesaplamasına göre, Balkan Savaşları öncesinde Osmanlı'nın Avrupa topraklarında yaşayan 2,3 milyon Müslümanın sayısı savaşlar sonrasında yüzde 61 azalarak 1,4 milyona geriledi; bu süreçte 632.408 Müslüman hayatını kaybetti, 812.771'i Anadolu'ya göç etti.¹⁸ Bu rakamlar Balkanlar'ın geneline aittir; Kavala'ya özgü, isim isim doğrulanmış bir döküm elimizde yok ama Kavala'nın da tam ortasında bulunduğu bu coğrafyanın, aynı fırtınanın dışında kalması mümkün değildi. Yunan Bayrağı Altında: Kırsalın Yakılışı Bulgaristan ile diğer Balkan müttefikleri arasındaki paylaşım kavgası İkinci Balkan Savaşı'nı doğurdu. Temmuz 1913'te Yunan donanması ve ordusu, Bulgaristan'ın elindeki Kavala ve Dedeağaç'a çıkarma yaptı.¹⁹ 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşması bu fiili durumu tescil etti: Kavala artık Yunanistan'ındı.²⁰ Şehir merkezi, kayıtlara göre, nispeten sessiz bir teslimiyetle el değiştirdi. Ama asıl dram, şehrin dışında, Kavala'yı Kavala yapan o tütün kırsalında yaşandı. Pravişte kazasına bağlı Palihor, Draniç, Meşeli ve Goyran köyleri kestane ormanları, verimli ovaları ve usta tütüncüleriyle tanınan, yoğun Türk nüfuslu yerleşimlerdi; Leftere ve Koçkar köyleri ise zeytin ve tütün üretiminin kalbiydi.²¹ Savaş yıllarında bu köylerde gayrimüslim komşularıyla iç içe yaşayan Müslüman ahali, düzensiz silahlı çetelerin baskısından kaçarak dağların daha güvenli, yüksek kesimlerine sığınmak zorunda kaldı.²² Bu tek cümle bile, o günlerde tütün tarlalarının ortasındaki köylerde ne tür bir dehşetin hüküm sürdüğünü anlatmaya yetiyor: insanlar evlerini, tarlalarını, senelerin emeği olan tütün ambarlarını geride bırakıp dağa kaçıyordu. Sistemli Bir Yıkımın Rakamları: 204.000'den 69.000'e Balkan Savaşları'nın ardından Kavala'da başlayan süreç, yalnızca can kaybıyla sınırlı kalmadı; bölgenin etnik-dinî fizyonomisini kalıcı olarak değiştirecek bir dizi mekanizma devreye girdi. TDV İslam Ansiklopedisi'nin Bulgar araştırmacı Ivanoff'tan aktardığı çarpıcı rakam şudur: 1911'de Kavala, Drama, Sarışaban ve Pravişte bölgelerinde 204.000 Müslüman yaşıyordu; 1918'de bu sayı 69.000'e düşmüştü.²³ Yedi yıl içinde bölgenin Müslüman nüfusunun üçte biri otuz beş bin insan yok oldu: kimi öldü, kimi kaçtı, kimi zorla göç ettirildi. Bu, "birkaç el konulan ev" meselesi değil; bir toplumun fiziki varlığının hızla eritilmesiydi. Bu erime, somut, fiziki bir kültürel imhayla da birlikte yürüdü. Lozan Mübadilleri Vakfı'nın kayıtlarına göre, Osmanlı döneminden kalan iki camiden biri olan İbrahim Paşa Camii, yapılan tadilatlarla kiliseye çevrildi.²⁴ Dört asır boyunca ezan okunan bir mabet, birkaç yıl içinde çan çalan bir yapıya dönüştürüldü bu, fiziksel şiddetin ötesinde, bir kimliğin taşıdığı her simgenin sistemli biçimde silinmesiydi. Bölgesel ölçekte bakıldığında da tablo aynı: Yunan Makedonyası genelinde 1913'te Yunanlılar nüfusun yalnızca yüzde 27'sini oluştururken, bu oran mübadeleden hemen sonra, 1926'da yüzde 88'e fırladı.²⁵ Bu, kendiliğinden oluşan bir demografik kayma değil; planlı bir iskân ve yer değiştirme politikasının doğrudan sonucuydu. Bulgar Dönüşü: Bir Halkın İkinci Kez Ezilmesi Huzur hiç gelmedi. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Yunanistan'ı saran "Ulusal Ayrılık" krizinden yararlanan Bulgar ordusu, 12 Eylül 1916'da Drama ve Kavala'yı yeniden işgal etti.²⁶ TDV İslam Ansiklopedisi'nin kaydına göre hem Müslüman hem Yunan nüfus bu yeni Bulgar işgal yıllarında ciddi sıkıntılar çekti.²⁷ Düşünün: aynı bölgenin Türk-Müslüman ahalisi, on yıl içinde üçüncü kez idare değiştiriyor önce Osmanlı, sonra Bulgar, sonra Yunan, şimdi yeniden Bulgar. Her el değiştirme, kalan son güvenceleri de eritiyordu. Savaş sonunda bölge yeniden Yunanistan'a verildi (1919 Neuilly Antlaşması), ama artık geriye dönecek bir şey kalmamıştı. Son Darbe: 1923 Mübadelesi ve Mozaiğin Sonu 1923 Lozan Antlaşması'na ek imzalanan Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi, Kavala'daki dört asırlık Osmanlı mirasının son kalıntılarını da tasfiye etti. Din esasına dayanan bu zorunlu göçle, Batı Trakya hariç Yunanistan'daki bütün Müslüman varlığı sona erdi.²⁸ 1911'de 194.000 kişilik bir nüfusun küçülmüş kalıntısı olan bu insanlar atalarının yüzyıllarca yaşadığı, tütün ektiği, cami yaptırdığı topraklardan sökülerek gemilere bindirildi; Samsun'dan Trakya'ya, Ege'ye kadar tütün yetiştirilen bölgelere iskân edildiler. Geriye ne kaldı? Su kemeri hâlâ ayakta ama artık kimin yaptırdığını hatırlayan çok az. İbrahim Paşa Camii hâlâ duruyor ama kilise olarak. Mehmed Ali Paşa'nın evi müze ama içindeki hayat, 1923'te trene bindirilip Anadolu'ya gönderildi. Kavala bugün turizm broşürlerinde "otantik Yunan liman kenti" diye anlatılıyor. Oysa onu Kavala yapan, dört asır boyunca orada yaşayan, çoğunluğu oluşturan, cami inşa eden, tütün ambarı dolduran o Türk-Müslüman nüfustu. Balkan Savaşları'yla başlayıp mübadeleyle biten on bir yıllık süreç, sadece insanları değil, o kimliğin kendisini de haritadan sildi. Kaynakça (Kısa Atıflar) 1-5, 10: İsmail Arslan, "19. Yüzyılda Balkanlar'da Bir Liman Şehri: Kavala", History Studies, C. 2/3, 2010. 6-7: The National Archives (Londra), Foreign Office FO 294/7 ve FO 295/2 Kavala/Drama İngiliz konsolosluk raporları (Arslan, 2010 içinde aktarılmıştır). 8-9: Lozan Mübadilleri Vakfı, "Mübadele Bölgeleri: Kavala" (lozanmubadilleri.org.tr). 11-12: TDV İslâm Ansiklopedisi, "Yunanistan" maddesi; 1821 Rum İsyanı üzerine genel derlemeler. 13: Enver Ziya Karal, İlk Nüfus Sayımı 1831. 14, 19-20: Balkan Savaşları (1912-1913) genel kronolojisi; Türkçe Vikipedi "Birinci/İkinci Balkan Savaşı" maddeleri; TDV İA "Kavala". 15-16, 18: Uluslararası Carnegie Komisyonu Raporu (1914); AVİM, "100. Yılında Balkan Savaşları ve Yapılan Mezalim"; Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarının Etnik Kıyımı (1821-1922), TTK Yayınları, 2018 çevirisi. 17: Millet Gazetesi (Yunanistan), "Balkan Savaşlarının Gizemli Olayları (1912-1913)" köşe yazısı, ihtiyatla değerlendirilmelidir. 21-22: Bölgesel mübadele/yerel tarih derlemeleri (Pravişte-Drama köyleri tasfiye talepnameleri üzerine sözlü tarih ve arşiv blog çalışmaları). 23, 26-27: TDV İslâm Ansiklopedisi, "Kavala" maddesi (islamansiklopedisi.org.tr). 24: Lozan Mübadilleri Vakfı, "Mübadele Bölgeleri: Kavala". 25: TDV İslâm Ansiklopedisi, "Yunanistan" maddesi (Kitsikis, Mazower kaynaklı veriler). 28-29: Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi (1923); Lozan Mübadilleri Vakfı, "Kavala". © Sezen Ada 2026 Bu makaleyi iktibas edecekseniz yazar adı ve sosyal medya hesabını kaynak göstermeniz zorunludur. Sezen Ada X: @bluemoonyellows Medium : @Bluemoonyello" target="_blank" rel="nofollow noopener">medium.com/@Bluemoonyello wstar Substack : @bluemoonyello" target="_blank" rel="nofollow noopener">substack.com/@bluemoonyello wsstars Youtube: @Sezen1Ada" target="_blank" rel="nofollow noopener">youtube.com/@Sezen1Ada 2026
Sezen Ada tweet media
Türkçe
6
50
133
4.3K
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
EOKA’s historical terror sought to massacre the Turkish Cypriots. The Greek side in Cyprus remains completely uncompromising. Cyprus must never be left to them. Turkey is the guarantor of Cyprus. The UN's stance is clear: to officially recognize the Turkish Republic of Northern Cyprus! The Turks on the island have been living in isolation for 52 years.
English
18
21
214
5.6K
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
„Eğer Türk olmak suçsa, tekrar ediyorum: Ben bir Türk’üm ve öyle kalacağım!“ dediği için Yunanistan’da hapis cezasına çarptırılan Batı Trakya Türklerinin unutulmaz lideri Dr. Sadık Ahmet’i vefatının yıl dönümünde saygı, minnet ve özlemle anıyoruz. Ruhun şad olsun büyük mücadeleci… Kazası hâlâ net bir şekilde açıklanamayan Dr. Sadık Ahmet’i unutmuyoruz.
Türkçe
1
25
67
550
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
Vaatle Boğulan Kale: Monemvasia, 1821 ( Benefşe Katliamı) Ege’nin en ıssız kayalığında, tek köprüyle bağlı Monemvasia kalesi… 1821 baharında sığınaktı. Sonra mezara dönüştü. Mart’tan itibaren Mora’daki isyandan kaçan Müslüman Türkler ve Yahudiler buraya sığındı. Resmî sayı 1.700, gerçekte 2-4 bin kişi. Çoğu kadın, çocuk, yaşlı. Silahsız, çaresiz. Aylarca açlık ve hastalıkla kuşatıldılar. 5 Ağustos’ta teslim anlaşması yapıldı: “Güvenli geçiş… Anadolu’ya götürüleceksiniz.” Kapılar açıldı. Umuda sarıldılar. O anda kilise çanları çaldı. İşaret verildi: “Hepsini vurun.” Kılıç, balta, taş… Kadınlar, çocuklar, yaşlılar doğrandı, denize atıldı, kayalardan aşağı itildi. Kan denizi boyadı. Anlaşma ayaklar altına alındı. Hayatta kalanlar yağmalandı, fidye için adalara atıldı. Cesetler günlerce, haftalarca kayalıklarda kaldı. William St. Clair’in cümlesi net: “Hepsi vahşice katledildi.” Küçük kale olduğu için unutuldu. Önce hayatları, sonra hikâyeleri alındı. Bugün o kalede “kurtuluş” törenleri yapılıyor. Katliam çoğu zaman övünülerek anlatılıyor. Ama onlar hâlâ isimsiz. Hâlâ mezarsız.
Sezen Ada tweet media
Sezen Ada@bluemoonyellows

x.com/i/article/2080…

Türkçe
2
31
53
1K
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
Bugüne kadar siyaset üzerine, günlük siyasi çekişmeler üzerine yazmayı hiç sevmedim. Bu konularda hep bir adım geride durdum. Ama bu son günlerde yeniden alevlenen bir mesele var ki, susmak artık bana huzur vermiyor. Bunu aslında kimseye değil, en çok kendime anlatmam gerekiyor sanırım. İçimde uzun zamandır biriken bir şeyi bir yere bırakmam lazım. 6 Şubat sabaha karşı, Türkiye'nin belki de gördüğü en büyük felaket olan o deprem gerçekleştiğinde, nedense hâlâ uyanıktım. Elimde telefon, kanaldan kanala, sosyal medyadan sosyal medyaya geçerek ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Daha depremin şiddeti tam anlaşılmadan anneme mesajlar yağmaya başlamıştı bile. Doktor olduğu için aynı zamanda UMKE gönüllüsüydü. Onu izlerken, telaşla hazırlanırken gördüm ve bir anda kendimi "ben de geliyorum" derken buldum. Israr ettim, belki de biraz zorla ikna ettim onu. Şimdi geriye dönüp baktığımda o kararı bir daha alır mıydım galiba kesinlikle evet. ama o gece kendimi tutamadım. Sabah henüz söküyorken Sabiha Gökçen'de gördüğüm manzara bile bir şeylerin çok büyük olduğunu anlatıyordu. Onlarca STK, ekipler, çantalar, telaş... İstanbul daha yeni uyanırken biz çoktan havadaydık. Uçak Adana'ya indiğinde aşağıyı gördüm ve içim burkuldu; daha Hatay'a varmadan, sadece Adana'nın görüntüsü bile içimi karartmaya yetmişti. İlk haberler Kahramanmaraş'tan geliyordu ama biz Antakya'ya yönlendirildik.O yolculuğu hiç unutmuyorum. Kelimelerle anlatamıyorum hâlâ. Bir-iki kilometre değil, yüzlerce kilometre boyunca aynı manzara: yerle bir olmuş binalar, toz, duman, henüz gün ışığına yeni kavuşmuş ama artık tanınmaz hale gelmiş sokaklar. Araçtaki herkes sessizdi. Ben de sessizdim. Şoförümüz yolun büyük kısmı çökmüş, çatlamış olmasına rağmen bizi öğleye doğru Antakya'daki koordinasyon noktasına ulaştırmayı başardı; o günden kalan minik bir minnettarlık hâlâ içimdedir. Koordinasyon merkezine vardığımızda ilk ekiplerin hemen ardından biz gelmiştik sanırım. Herkes şoktaydı ama yine de bir düzen kurmaya çalışılıyordu. Ben daha önceden eğitim almış bir arama-kurtarma gönüllüsüydüm; ama annem, koordinasyondaki görevliye öyle bir ısrar etti ki beni sahra hastanesine yönlendirdiler. İlk saatlerde ne yaptığımı tam bilmiyordum aslında, sadece elimden geleni yapmaya çalışıyordum, kaosun içine kendimi bırakmıştım.Akşam olduğunda Kızılay başta olmak üzere isimlerini şimdi sayamayacağım kadar çok kurum sahadaydı. Ama şunu itiraf etmeliyim: Adana'dan Antakya'ya giderken bile felaketin gerçek boyutunu kavrayamamıştım. Akşama doğru anladık ki bu, tek bir şehrin değil, on ilin, on milyonlarca insanın felaketiydi. Sabaha karşı belki bir iki saat, hiç tanımadığım, bir daha da hiç görmeyeceğim insanlarla sırt sırta verip bir köşede uyuklayabildik. Artçılara henüz alışamamıştık ama yine de kalkıp devam ettik. Gün yeniden ağardığında Türkiye'nin dört bir yanından bir seferberlik başlamıştı; AKUT'u, AFAD'ı, maden işçilerini, askerleri gördüm, hepsi canını dişine takmış çalışıyordu.Şimdi asıl anlatmak istediğim, kendi kendime söylemek istediğim şeye geliyorum.O gün telefonlar neredeyse hiç çekmiyordu, saatlerce. Bunu sadece kendi tecrübemden değil, etrafımdaki herkesin şikâyetinden de biliyorum. Ama tuhaf bir şekilde, akşam saatlerinde bazı kişilerin elinden telefon hiç düşmüyordu; üzerlerinde bir gram toz bile yoktu. Asıl enkazın içinde, saatlerdir uyumadan çalışan ekiplerden bir hayli uzaktaydılar. UMKE arkadaşlarım, kendilerini eleştirdikleri için zaman zaman hastaların bulunduğu alandan uzaklaştırılmıştı; o yüzden zaten bu tür "kamera ekiplerine" karşı temkinliydiler, hatta biraz kırgındılar. Akşamüzeriydi. O ana kadar süregelen arama kurtarma sesleri, aletlerin sesi, insan sesleri bir anda kesildi; yerini boğucu bir sessizlik aldı. Annemle birlikte çalışan Dr. Haluk Bey, "ne oluyor, yeni bir şey mi oldu" diyerek elini işinden çekip kapıya çıktı. Çalışmayı durduran ekipler, barajda su biriktiğini, duvarların çatladığını, kapakların açıldığını, bölgenin sular altında kalabileceğini söylüyorlardı; "boşaltmak daha iyi olur" diyorlardı. Haluk Bey hiç istifini bozmadan, sakin ama net bir şekilde "saçmalamayın azizim" dedi ve geri dönüp hastasına eğildi. Ama bir kısım insan arabalarına atlayıp İskenderun-Antakya arasındaki dağlık kesime doğru kaçmaya başlamıştı bile.Yakındaki dinlenme alanında canlı yayın yapan bir televizyon vardı. Meraktan oraya yürüdüm. Ekranda Babala TV'den Oğuzhan Uğur'un "Hatay'da baraj patladı" paylaşımı dönüp duruyordu, kanallar art arda Hataylıları uyarıyordu. Oysa sonradan öğrendik ki o paylaşımda adı geçen Yarseli Barajı'nda hiçbir hasar yoktu, iddia tamamen asılsızdı. Ama o an bunu kimse bilmiyordu. Şehirde bir anda tam bir panik havası oluştu. Az önce can kurtarmaya koşan onlarca gönüllü, bu sefer kendi canının derdine düşüp adeta birbirini ezerek yükseklere doğru akın etti. Oysa enkaz altında hâlâ on binlerce insan vardı, saniyelerin bile hayat memat meselesi olduğu o saatlerde çalışmalar bir anda durdu.Kaçmayanları hiç unutmayacağım. Sadece can kurtarmak için orada olan, yorgunluğunu, korkusunu, her şeyini bir kenara bırakıp enkazda kazmaya devam eden o yüzlerce gönüllüyü hiç unutmayacağım. O saatlerde üç çocuk ve bir anneyi çıkarmayı başarmıştık; onları sağlık merkezine yetiştirmeye çalışırken, ana yolu dolduran araç farlarının, karşıdan gelen yardım araçlarını nasıl aksattığının bile farkında olmayan insan seliyle karşılaştım. O gece zamanı bir hayli kaybetmiştim ama sanırım üç-beş saat kadar bir süre arama kurtarma fiilen durmuştu. Bunun, günler sonra enkazdan çıkan bazı cansız bedenlerin hikâyesinde bir payı olabileceğini düşünmeden edemiyorum. Bunu hep hatırladım, hatırlamaya da devam edeceğim; belki de bu yazıyı yazmamın asıl sebebi de bu.O gün orada olan biri olarak, o kaos yüzünden neyin kaybedildiğini gördüğüm için, bugün hâlâ o paylaşımı yapanı sadece "sosyal medya ünlüsü" olarak görmüyorum. Bildiğim kadarıyla süreç kapanmış da değil; hakkında "halkı yanıltıcı bilgi yayma" suçlamasıyla soruşturma açılmış, yakın zamanda yargılanma süreci de başlamış, dört buçuk yıla kadar hapis istendiği konuşuluyor. Yıllardır "hiçbir şey olmadı, daha da ünlendi" diye düşünüp durmuştum; meğer mesele hâlâ mahkemede sürüyormuş. Bu benim için ne bir teselli ne de bir kapanış ama en azından "unutulmadı" hissi veriyor. Sadece o muydu peki? Hayır. Aklıma hemen MasterChef'te tanınmış birinin, Adıyaman'da enkazdan çıkarılan cesetlerin Afgan uyruklu kişilerce kollarının kesilip altınlarının çalındığı yönündeki iddiası geliyor. Bu da kısa sürede asılsız çıktı, kendisi de kanıtlayacak hiçbir delili olmadığını itiraf etti. Ben o dönem "buna da bir şey olmadı" diye düşünmüştüm ama meğer gözaltına alınıp tutuklanmış. MasterChef’in ilk şampiyonu Uğur Kardaş da enkazdan çıkarılan cesetlerin kollarının kesilip altınlarının çalındığı asılsız iddiayı ortaya atmış, 1,5 ay kadar cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilmiş ve bugün restoranı dolup taşarak daha da ünlü bir şekilde hayatını sürdürüyor. Hiçbir şey olmamış gibi. Günlerce sahada kaldım. Yeni ekipler geldi, yeni yardımlar geldi, çoğu zaman yetersizdi ya da bana öyle geldi; çünkü depremin etkilediği alan tek başına Avrupa'nın orta ölçekli bir ülkesinden bile büyüktü. O günlerde bazı ünlüler de kendi yardım kampanyalarını yürütüyordu. Devletin yetersiz kaldığı, yardımın ulaşmadığı, hatta Kızılay'ın çadır sattığı söyleniyordu. Ben bizzat pek çok Kızılay çadırını, geçici barınma alanını UMKE ekipleriyle dolaştım; battaniyeler, malzemeler eksik de olsa dağıtılmaya çalışılıyordu. Çadır meselesi bir iftira değildi aslında, günler sonra hem Kızılay hem Ahbap kendi ağzıyla doğruladı: Kızılay, iştirakindeki fabrikadan Ahbap'a 2050 çadırı maliyet bedeliyle, 46 milyon TL'ye satmıştı. Belki hukuken bir sorun yoktu ama halkın gözünde "devlet aczi" algısını pekiştirmesi bakımından haklı bir kırgınlık da yarattığını düşünüyorum. O günlerde "devlet yok, halk var" diyen, "ülkeyi ilk kez bu kadar sahipsiz hissettim" diyen, "resmi kurumlara güvendiğimden fazla bir sivil oluşuma güveniyorum" diyen isimler oldu; Pelin Batu, Feyza Altun, Gökhan Özoğuz gibi. Şahan Gökbakar, Demet Akalın, Gülben Ergen, Hadise, Merve Dizdar gibi pek çok isim de belirli bir yardım kuruluşunun listelerini öne çıkardı; Öykü Serter, Ece Üner gibi isimler birlik mesajlarında yine aynı kuruluşu andı. Uğur Dündar ve bazı yazarlar da devlet kurumlarını sertçe eleştirdi.Bunların hepsini kendi içimde tarttım, hâlâ da tartıyorum. Ben devlet değilim ama devletim için günlerce orada, uykusuz, gündüz gece demeden çalıştım; tıpkı yanımdaki yüzlerce isimsiz gönüllü gibi. O açıklamaları yapanların çoğu ise o sırada sahada değildi hic de olmadilar. Onları suçlamıyorum, herkesin kendi yardım etme biçimi olabilir; ama o "devlet yok" imajının, bizim orada yaşadığımız gerçek kaosun, yanlış yönlendirmenin, bir paylaşımın yüzünden saatlerce durmuş bir kurtarma çalışmasının üzerini örttüğünü düşünmeden edemiyorum. Bu yüzden bugün onların ne bir içeriğini izliyorum ne bir paylaşımını paylaşıyorum; bu benim kendi sessiz protestom, kimseye dayattığım bir şey değil. Sadece günlerce orada kalmış, o yanlış yönlendirmenin bedelini gözümle görmüş biri olarak kendi payıma düşen mesafeyi koymaya çalışıyorum. Bu isimler bu süreçte sadece muhalif değil, aynı zamanda dürüstlük abidesi de oldular Oğuzhan Uğur o günden beri popülaritesi daha da artmış, milyonlar kazanmış bir şekilde yoluna devam ediyor. Peki ya sahada olmayan, sırça köşklerinde ün yapmış diğer ünlüler? Bir kısmı o günkü öfkeyle yazdıklarını “o anki duyguyla paylaştım” diye savunup bazı paylaşımlarını sessizce silmeye başladı.Bugün bazı isimler zaman zaman mahkeme salonlarına çıkıp ifade veriyor; sürecin nereye varacağını hep birlikte göreceğiz. Ben sahada günlerce kalıp canla başla çalışan yüzlerce, binlerce gönüllünün emeğini asla unutmayacağım. Hiçbiri bir teşekkür beklemedi, ben de beklemiyorum. Ama yardımı sabote edenleri, bilerek ya da dikkatsizce yanlış bilgi yayıp insanların hayatını daha da zora sokanları da unutmayacağım. Şahsi adalete olan inancım hep var olacak; ama bir yandan da ilahi adalete inanıyorum. Bu belki de bu yazıyı en çok kendime yazma sebebim.
Türkçe
8
25
40
1.7K
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52. yıl dönümünde Kıbrıs Türklüğüne kalkan olan aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi saygıyla anıyoruz 🇹🇷 "1974'TEN BU YANA RUMLAR HİÇ BİR TÜRK'Ü ÖLDÜREMEDİ"
Sezen Ada tweet media
Türkçe
1
26
72
833
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
AYŞE BUGÜN TATİLE ÇIKTI! 🇹🇷 20 Temmuz 1974… Kıbrıs’ta zulme, katliama ve soykırıma “Dur!” dediğimiz gün. Mehmetçik adaya indiğinde sadece bir harekât değil, bir milletin onuru, Kıbrıs’taki Türk’ün can güvenliği ve kardeşliğimizin kefaretiydi. O gün “Ayşe” tatile çıktı… Ve tarih şahittir ki, bir daha o adada Rum zulmü eskisi gibi olmadı. Şehitlerimize rahmet, gazilerimize minnet.
Sezen Ada tweet media
Türkçe
5
22
58
446
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
Greece shamelessly violates the Lausanne Treaty again closing 8 more Turkish primary schools in flagrant breach of international law. This is not administration. It’s deliberate, unlawful ethnic cleansing of Turkish minority rights!
English
106
110
748
14.2K
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
24 Eylül 1922 tarihli Le Petit Journal, kapağında Anadolu’daki büyük çöküşü işte bu sözlerle manşetine taşıyordu. Fransızların 'le lamentable défilé' (acınası bir yürüyüş) olarak tanımladığı bu tablo; kibirle Anadolu’ya çıkanların, çekilirken arkalarında sadece küle dönmüş şehirler ve yüz binlerce katledilmiş sivil bırakarak nasıl bir bozgunla denize döküldüğünün canlı kanıtıydı. Ancak bu "acınası yürüyüş", sadece cephede değil, Atina'da da bir devleti paramparça etti. Kuruluşundan beri Danimarka ve Alman kökenli, yani "ithal" krallarca yönetilen Yunanistan'da; bu hezimetin ardından darbe patlak verdi. Kral I. Konstantin apar topar tahtından edilip kovulurken, yerine yine aynı hanedandan, yine bir Danimarkalı olan oğlu II. Georgios oturtuldu. Yani sistem değişti ama "ithal kral" geleneği, o acı tabloyu örtbas etmek istercesine aynen devam etti. Anadolu'yu ateşe veren, sivillere yönelik sistemli katliamlar emreden o kibirli komuta kademesi ise "Altılar Davası" kapsamında yargılanıp, kendi kurdukları darbe mahkemelerinde idam edildiler. Anadolu'da yaktıkları ateş, Atina'da kendi sonları oldu. Fakat bu tablonun en çarpıcı ve iğneleyici ironisi başkaydı: Yunan ordusunun Başkomutanı General Trikoupis, Atina'daki bu idam furyasından sağ kurtuldu. Nasıl mı? Çünkü kaçmayı becerememiş ve Türk ordusuna esir düşmüştü! Kendi askerleri tarafından kurşuna dizilmekten onu kurtaran tek şey, "barbar" diyerek işgal ettiği topraklarda, Mustafa Kemal Paşa ve Türk ordusunun ona bir "savaş esiri" olarak onuruyla muamele etmesiydi. Kendi ülkesine dönse idam edilecek olan bir komutanı, esareti hayatta tuttu.
Sezen Ada tweet media
Türkçe
2
30
64
894
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
Bir gece Zürih’te her şey değişti. Makarios, bir gün önce masayı dağıtan kararlı başpiskopos… Ertesi sabah imzalayan teslim olmuş adam. Rauf Denktaş’ın açıkça söylediği gibi: İngilizlerin elinde Makarios’un eşcinsel ( ped*fil) fotoğrafları vardı. Seyşeller’de zehir paketi, sarayına yerleştirilen dinleme cihazı, Grivas’ın Türk sivillere kan banyosu yaptırdığı Ter*r örgütü EOKA, Muratağa katliamları, matbaada imha edilen yasak kitaplar… Kıbrıs’ı kana bulayan iki ismin karanlık ittifakı ve İngiliz istihbaratının soğuk intikamı ilk kez bu kadar çıplak ortaya dökülüyor. Resmî arşivler, FRUS belgeleri ve istihbarat itiraflarıyla yazılmış gerçek bir karanlık tarih.
Sezen Ada@bluemoonyellows

x.com/i/article/2077…

Türkçe
2
47
149
3.4K
Sezen Ada retweetledi
Sezen Ada
Sezen Ada@bluemoonyellows·
Bu ülkede körü körüne partizan (fanatik) tavırlardan bir türlü bıkıp usanmıyoruz. En son iki medyatik isim gözaltına alınınca, hiçbir şey sormadan, gerekçeyi bilmeden hemen avukatlarına dönüştük. Biri, bağış ve depremzedeler için toplanan paraları zimmetine geçirip kumar masalarında yediği, kara para akladığı iddiasıyla tutuklandı. Diğeri ise bugüne kadar sanat anlamında kayda değer hiçbir eser ortaya koymamış, muhalif duruşu dışında hiçbir şeyle anılmayan bir isim. Severiz, sevmeyiz; o ayrı mesele. Ama sorgusuz sualsiz, körü körüne savunuculuk cehalet midir, yoksa başka bir şey mi? Bilemiyorum. Adamın benim yaşım kadar sanat hayatı var. Hangi eserle, hangi sanatçı kimliğiyle anılıyor? Popüler bir dizideki vasat oyunculuğu dışında somut bir başarıyı kim gösterebilir? Hemen Wikipedia’ya bakıp “Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda rol almış” diye övünmek de komik. O, Avrupa’nın her şehrinde sıradan şekilde sahnelenen bir klasik. Bazen bu partizanca kör bağlılığımız hem partilerde hem de toplumda o kadar derin ki, 15 Temmuz’un yıl dönümünde FETÖ gibi son derece tehlikeli bir örgütten ders çıkarmadığımızı bir kez daha görüyoruz. Daha dün meydanlarda Öcalan için ip atanlar, bugün Meclis’te konuşma yapsın diyebiliyor. Ne yazık ki bu kör bağlılıktan hâlâ akıllanmış değiliz…
Levent Üzümcü@LeventUzumcu

Gözaltına alınıyorum.

Türkçe
4
15
40
935