ilhami gungor

977 posts

ilhami gungor banner
ilhami gungor

ilhami gungor

@gilhami

TG

Germany Katılım Mayıs 2009
1.3K Takip Edilen130 Takipçiler
ilhami gungor
ilhami gungor@gilhami·
@canitti Teşekkür ederim, emeğinize sağlık. Akıcı, insanı yakalayan konuşma tarzınız ile videoyu baştan sona “yuttum” adeta… :)
Türkçe
0
0
0
81
ilhami gungor retweetledi
can gurses
can gurses@canitti·
Ülkemizin gelmiş geçmiş en önemli bilim insanlarından Feza Gürsey'i anma haftasındayız (7-13 Nisan) - Hayatı, akademik çalışmaları ve dehası - Türkiye'den ayrılmak zorunda kalışı - Adına açılan enstitünün kapatılışı Herkes tanısın ve tanıtsın isterim...
Türkçe
14
256
1.5K
39.8K
ilhami gungor
ilhami gungor@gilhami·
@AyrancimD Ne yapmalı?? - Mahalleler herkesi kucaklayan organizasyonlar yapmalı; parklarda basit buluşmalar, kermesler, çayın kahvenin minimumda satılıp, karşılaşmaların olduğu. Sanat mekanları insanları kucaklayan, kapısından rahatça girilecek, çocuk,yaşlı, ayrımı yapılmayan buluşmalar +
Türkçe
0
0
1
75
Ayrancım Derneği
Ayrancım Derneği@AyrancimD·
Ayrancı değişmiyor, Ayrancı parçalanıyor! Bir sabah uyanıyorsun. Yan komşun taşınmış. Karşı apartman yıkılmış. Sokak aynı ama insanlar gitmiş. Günün sonunda mahallede kimin yaşayacağına inşaat firmaları karar veriyor. Doğa Kısa yazdı ayrancim.org.tr/donusumun-golg…
Türkçe
1
19
64
10.2K
ilhami gungor retweetledi
Uzay ve Bilim
Uzay ve Bilim@uzayvebilimtr·
Gerçekten etkileyici.. Bu makine, okyanuslardan 100 milyon kilogram plastik temizleyebilecek kapasiteye sahip. 2025 itibarıyla ise yaklaşık 500 bin kilogram plastik toplamış durumda. Hedef: 2040’a kadar okyanuslardaki plastiğin %90’ını temizlemek.
Türkçe
3
8
102
12.5K
ilhami gungor retweetledi
Önder Algedik
Önder Algedik@OnderAlgedik·
6 milyonluk Ankara'da günlük tren sefer sayısı 33. Evet doğru okudunuz. Bunun tamamına yakını YHT. 4-5 tane de normal tren seferi var. Ne Ankara'da, ne de Ankara'dan raylı sistem küçük bir Alman kasabasıyla karşılaştırılabilecek durumda değil.
Hayden@the_transit_guy

The island of Lindau, Germany (pop. 3,000), sees 115 train departures per day. The entire state of Texas and all of its cities combined, by comparison, sees 56 daily Amtrak departures.

Türkçe
19
128
1.1K
98.1K
ilhami gungor retweetledi
L'HuffPost
L'HuffPost@HuffPostItalia·
Fiumi italiani pieni (letteralmente) di plastica. A partire dal Po dlvr.it/TRVndV
Italiano
3
31
58
2.8K
ilhami gungor
ilhami gungor@gilhami·
@jimithekewl Merhaba. Her şey tamam, ama Anfield’den başımız her türlü dik çıkarız… rahat olalım, kendimize güvenelim, bunu da karşı tarafa hissettirelim; “Orada da yenip döneceğiz, iki pint yudumlayıp… !!…:))” demekten çekinmeyelim…:) oynun zevkini çıkaralım:) Cheers 🍻
Türkçe
0
0
4
1.8K
C. Cengiz Çevik
C. Cengiz Çevik@jimithekewl·
Galatasaray - Liverpool maçı için İstanbul'da olan Jonathan Wilson'ın The Guardian'daki "Familiar tale for Slot after Lemina gives Galatasaray edge over Liverpool" başlıklı maç yazısı beni acı acı güldürdü. Wilson şöyle diyor: "Ve Anfield'da farklı bir maç olacak. Diğer taraftarlar da ıslık çalar ama hiçbiri bunu Galatasaray taraftarının o inanılmaz birliği, şiddeti veya ses perdesiyle yapamaz; ki bu, her taraftan kesişen otoyol şeritleriyle korunan büyük bir kale gibi Vadistanbul'un üzerinde yükselen Ali Sami Yen'e doğru yokuş yukarı yürüyüşün nefes kesici doğasını düşündüğünüzde daha da etkileyicidir." (Link: theguardian.com/football/2026/…) Aklıma sezon başında, bir hazırlık maçından sonra stadyumdan Vadi'ye doğru kalabalık bir taraftar grubuyla birlikte yürürken bileğimi, karanlıkta yol kenarındaki bariyere çarpmam geldi. O an "Bunu niye yaşıyorum ya?" diye kendime sormuş, daha birçok şey düşünmüştüm, sonra Vadi'nin otoparkında arabaya binmiş ve eve doğru yol almıştım. Wilson yazısını "Bir gol yeterli olmayabilir" (One goal may not be enough) diye bitirmiş, haklı. İkinci maçta, Anfield Road'da, en az Torino'daki kadar delice bir atmosferden başı dik çıkmaya çalışacağız.
Türkçe
1
8
159
82.3K
ilhami gungor retweetledi
Kaybolan Tarihin Peşinde
Kaybolan Tarihin Peşinde@mehmet_dilbaz·
Bu film, 1957 İstanbul’unu ve dönemin imar faaliyetlerinde neleri kaybettiğimizi gösteren nadir görsel kayıtlardan biridir. Özellikle #MenderesYıkımları sürecinde şehrin kaybolan tarihî dokusunu belgeleyen en çarpıcı örneklerden biri olarak öne çıkar. Başrollerinde Errol Flynn ve Cornell Borchers’in yer aldığı yapımda; yalnızca dönemin toplumsal hayatı değil, İstanbul’un hızla değişen mimarisi de net biçimde izlenebilmektedir. Karaköy Mehmet Ali Paşa Hanı ve Seyr-i Sefain Binası gibi ticaret ve denizcilik kültürünün merkezindeki yapıların yıktırılması, İstanbul’un kimlik dönüşümünün sembollerinden biri hâline gelmiştir. Aynı dönemde varlığını sürdüren Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii ve Raimondo D’Aronco imzası taşıyan mimari detaylar ise Osmanlı mirasının zarif fakat giderek silinen yüzünü yansıtır. Renkli çekilmiş olması, bu filmi yalnızca bir sinema eseri değil; İstanbul’un fiziksel ve kültürel hafızasını gösteren çok kıymetli bir görsel belge hâline getirir. #KaybolanTarihinPeşinde
Türkçe
18
210
1.3K
72.5K
ilhami gungor
ilhami gungor@gilhami·
@jimithekewl Emeğinize sağlık, keyifle okudum. Minik bir düzeltme yapacağım, biterken ama ya gerek yok, “Ada’da KAZANACAĞIZ!!” …:)” Keyifli bir zafer ola… :)
Türkçe
0
0
1
125
C. Cengiz Çevik
C. Cengiz Çevik@jimithekewl·
Bana kalırsa Şampiyonlar Ligi futbolun iki zirvesinden biri, diğeri de dünya kupası. Gassarayımızın burada City gibi, bu sezon sallantıda olsa da, tüm dünyanın takip ettiği bir kulüple oynayacağı maç sonucundan bağımsız olarak kendi başına bir olay. Neticede her şeyin can sıkıcı ve tatsız olduğu dünyada, arada böyle oyunlardan keyif almak lazım, iyi bir kitap okumak, iyi bir film izlemek veya iyi bir müzik dinlemek gibi bir şey. Her şeyde olduğu gibi, futbolda da hayata dair çıkarılabilecek dersler vardır veya bahsedilmeye değer insan öyküleri. Maçın kendisi bile güzel de, bir de galip gelirsek, tadından yenmez. Keyif katlanır. Bu vesileyle sizi biraz geçmişe götürmek istiyorum. Dün gece, bir ara dinlenirken The New York Times'ın arşivinde gezineyim dedim, Gassaray'la ilgili geçmişte neler yazılmış diye taradım. Rob Hughes'un 3 Kasım 1993'te, meşhur 3-3'lük Manu-GS maçının İstanbul'daki rövanşından önce kaleme aldığı bir yazıyı buldum. Yazının başlığı şu: "Düşmüş Kahramanlar" (Fallen Heroes). (Link: nytimes.com/1993/11/03/spo…) Bu makaleyi çevirdim, bu vesileyle yavaştan maçın havasına girmiş olalım. ----- “Düşmüş Kahramanlar” Yazan: Rob Hughes International Herald Tribune, 3 Kasım 1993 Türklerin ve İngilizlerin son 88 yıldır futbolu aşağı yukarı aynı kurallarla oynadıkları göz önüne alındığında, en görkemli kulüplerinin bir Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası maçını, yabancı düşmanlığı içeren çocukça gösterilere başvurmadan idare etmesini beklersiniz. Ancak kazın ayağı öyle değil. Manchester United ve Galatasaray, İngiltere'deki 3-3'lük beraberliğin ardından Çarşamba günkü rövanş maçına burada eşit şartlarda başlıyor. Bu tür skorlar spor için bulunmaz nimettir; ancak oyuncular Ali Sami Yen stadyumundaki Çarşamba fırtınası öncesinde sükunetlerini korusalar da, her iki tarafın medyası da tehlikeli bir kışkırtıcılığın suçunu işliyor. Manchester'daki maçtan önce, İngiliz bulvar gazeteleri "Türkleri Aşağılama" zırvaları ile doluydu. Bu küstahlığın cevabı sahada verildi; Galatasaray, hırslı pas trafiği ve muazzam bir ruhla iki gol geriden gelip 3-2 öne geçti ve sonunda United'ın hiçbir Avrupa maçını kaybetmediği bir sahada beraberliği yakaladı. Alçakgönüllülük İngilizlerin harcı değildir. Yine de Türk medyası şu an buna aynı dille, kısasa kısas karşılık veriyor. Bir gazete, İngilizlerin "sporcu centilmenliği" kavramıyla alay ederek, United takımını Heysel Stadyumu faciasını hatırlatarak karşıladı ve hem saha içinde hem de saha dışında Türkiye'nin, futbolun beşiğine bu işin nasıl yapılacağını göstereceğini ilan etti. Pekala. Sadece yapın o zaman. Bu arada, Pazartesi gecesi Atatürk Havalimanı'nda United oyuncularını karşılayan, slogan atan ve pankart sallayan 150 gencin bağırışları şöyleydi: "No way, out! No way, out!" (Çıkış yok, dışarı!). Bunu "Norway, Out" (Norveç, Dışarı) gibi duyurarak, Norveç'in Dünya Kupası zaferi üzerinden İngilizlerle alay ediyorlardı. Oyuncular gülümsedi, omuz silkti ve yürümeye devam etti. Ve bu düşmanca karşılamanın kendisi de aslında kurguydu. Yerel TV tüketimi için ayarlanmış, "toplama bir kalabalık" gösterisiydi. Yedi ay önce iki ülke İzmir'de karşılaştığında, bozuk para ve taş yağmuru sırasında bir İngiliz taraftarın tek gözünün kör olduğu gerçeği olmasaydı, görmezden gelebileceğimiz bir aptallıktı bu. Kendi İskoç gençliğinde fişek gibi olan Manchester United menajeri Alex Ferguson, "gerçekten heyecan verici" bir maç öngördüğünü söylüyor. "Türkler barut gibi ama hoş insanlar," diyor. "İçgüdüleri gol atmaya, şov yapmaya yönelik. İtalyanların, kendilerine turu getirecek olan 0-0'lık beraberliğe oynama konusundaki zihinsel dayanıklılığına sahip değiller. Biz kazanmaya oynamak zorundayız." Ancak Ferguson, oyuncularının kendi sahalarında rehavete kapıldığını kabul ediyor ve eğer Galatasaray'ın burada safça açılacağını düşünüyorsa, bu takımın Alman omurgasını göz ardı ediyor olabilir. Reiner Hollmann, Galatasaray'ın art arda üçüncü Alman teknik direktörü ve elinde ya Almanya doğumlu ya da Bundesliga prensipleriyle yetişmiş Türklerden oluşan dört oyuncu var. Dolayısıyla, Türk kader anlayışı ve Alman itidali ile Galatasaray, iki yıl önce Şampiyon Kulüpler Kupası yarı finaline ulaşma başarısını tekrarlayacak formüle sahip olduğuna inanıyor. Bu arada United'ın da, takımın ve güvenlik görevlilerinin Boğaz'ın keyfini çıkardığı Çırağan Sarayı Oteli'nin ortamına uygun, kendine has büyük planları var. Burası, futbol daha ortada yokken Osmanlı sultanları için inşa edilmiş bir saraydı. Oyuncuların avizelerin altında yemek yemesi yeni bir şey değil. Ne de olsa onlar, sürekli artan zenginliklerin gelip geçici tanrıları. Ancak bu saray restorasyonu 150 milyon dolara mal oldu; bu rakam, Silvio Berlusconi'nin AC Milan'ı Şampiyon Kulüpler Kupası'nı yeniden kazanması beklenen bir takım haline getirmek için ödediğinden bile fazla. … (Burada Barcelona ve Milan'la ilgili bir paragraf vardı, çıkardım.) Oyun mu? İstanbul'dan Tokyo'ya kadar, futbola bir "oyun" deme perspektifini kaybediyoruz. 1994 Dünya Kupası'na katılamayan Japon takımının menajeri Saburo Kawabuchi'nin şu sözlerine kulak verin: "Oyuncularımla konuşmak istedim ama o kadar şiddetli ağlıyorlardı ki..." ----- Çok zor ama Gassarayımızın kazanması dileğiyle! 🟨🟥
C. Cengiz Çevik tweet media
UEFA Champions League@ChampionsLeague

Man City 🤝 Galatasaray #UCL

Türkçe
3
9
96
14.9K
ilhami gungor retweetledi
Pınar Erkan
Pınar Erkan@pinar__erkan·
Günümüzde İstiklal Caddesi'nin 1850'lerde VI. Daire-i Belediye ilk defa kurulana kadar belli bir ismi yoktu. Geçtiği mahallelerin adıyla anılıyordu. VI. Daire kurulunca "Grand Rue" adını alacak. Sağda Rus Elçiliği. İleride en geride St. Antuan Kilisesi çıkıntı yapıyor. Henüz yanmamış yıkılıp yeniden yapılmamış.
Pınar Erkan tweet media
Türkçe
1
14
116
5.7K
ilhami gungor retweetledi
Celil Sadık
Celil Sadık@celilsadk·
Gian Lorenzo Bernini’nin 1621-1622 yıllarında, henüz 23 yaşında tamamladığı ''Persephone’un Kaçırılması / Ratto di Proserpina'' adlı eseri, Barok dönemin en çarpıcı ve en muhteşem başyapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Bernini’nin bu eserine konu olan mitolojik öykü, Yunan ve Roma mitolojisinde doğanın döngüsünü açıklayan en ünlü efsanelerden biri. Yunan mitolojisinde Hades ile Persephone olarak bilinen, Roma’da ise Pluto ve Proserpina adıyla anılan bu karakterler, antik kaynaklarda ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Eserde betimlenen olay, Romalı şair Ovidius’un Dönüşümler (Metamorfozlar) ve geç antik yazar Claudianus’un De Raptu Proserpinae adlı eserlerinde de yer alan Persephone’nin kaçırılması hikâyesine dayanıyor. Mitolojiye göre Persephone (Proserpina), baş tanrı Zeus (Jüpiter) ile bereket tanrıçası Demeter’in (Ceres) kızıdır. Genç Persephone bir gün kırda çiçek toplarken, yeraltı ülkesinin hükümdarı olan amcası Hades (Pluto) ona görür görmez vurulur ve onu kaçırmaya karar verir. Aniden yer yarılır, siyah atların çektiği altın bir arabayla yeryüzüne fırlayan Hades, hiç beklemediği bir anda genç kızı yakalar. . Persephone ne kadar çırpınsa da Hades onu arabasına bindirip yeraltı dünyasına doğru götürür. Bu esnada genç kızın çığlıklarını annesi Demeter duymuştur; fakat Persephone, annesi yetişemeden yeraltı diyarının derinliklerinde kaybolur. Kızının kayboluşuyla yasa boğulan Demeter, öfkeden tüm dünyayı verimsizliğe mahkûm eder. Toprak kurur, tohumlar filizlenmez olur, ekinler ve hasatlar tamamen durur. Yeryüzündeki bu büyük kıtlık ve kuraklık, en sonunda Zeus’un (Jüpiter) dikkatini çeker. Zeus, düzenin tekrar sağlanması için bir çare düşünür ve hem yeraltı tanrısını hem de kızgın anne tanrıçayı ikna edecek bir çözüm bulmaya çalışır. Sonunda tanrıların elçisi Hermes’i (Merkür) Hades’e göndererek Persephone’yi serbest bırakmasını ister. Hades istemeyerek de olsa bu teklifi kabul ediyor gibi görünür; fakat gizlice Persephone’ye yeraltında bir nar meyvesi yedirir. Mitolojideki inanışa göre, yeraltı dünyasının yiyeceğini tadan bir ölümlü artık oraya bağlı hale gelir. Bu kurnaz hile sonucunda Persephone yeraltından tamamen ayrılma özgürlüğünü kaybeder. Nihayetinde Zeus’un hakemliğinde bir uzlaşma sağlanır: Persephone yılın yarısını annesi Demeter’in yanında yeryüzünde, diğer yarısını ise eşi Hades’in yanında yeraltında geçirecektir. İşte bu uzlaşma, antik dünyada mevsimlerin döngüsünü açıklayan bir alegori olarak kabul edilmiştir. Persephone her ilkbaharda yeryüzüne annesinin yanına döndüğünde doğa canlanır, çiçekler açar, ekinler büyür – bahar ve yaz mevsimleri yaşanır. Sonbaharda Persephone yeraltına Hades’in yanına indiğinde ise Demeter’in üzüntüsüyle dünya tekrar kedere bürünür. Bitkiler solar, hasat mevsimi biter ve kış gelir. Bu döngü, antik çağlardan beri yaşam-ölüm-yeniden doğum temasıyla ilişkilendirilir ve doğanın yenilenmesini sembolize eder. Bernini’nin heykeli de tam olarak bu hikâyenin en dramatik anını, Hades’in Persephone’yi yakaladığı ve genç kızın umutsuzca kurtulmaya çalıştığı anı mermerde canlandırır. Heykelde Persephone’nin yukarı kaldırdığı sol kolu ve geriye atılmış başıyla annesine doğru sanki son bir çığlık gönderdiği hissedilirken, Hades güçlü beden diliyle onu karanlık dünyasına çekmektedir. Alt kısımda yer alan üç başlı köpek Cerberus, heykelin hem fiziksel dengesini destekler hem de sahnenin geçtiği yeraltı diyarının simgesi olarak anlatıyı tamamlar. 17. yüzyılın başlarında Barok sanat anlayışı, Roma’da görkemli ve duygusal anlatımlara yönelmişti. Gian Lorenzo Bernini, daha yirmili yaşlarının başında olmasına rağmen, papalar ve kardinallerin himayesinde çalışarak dikkat çeken genç bir dâhi olarak ün kazanmıştı. Persephone’un Kaçırılması, Bernini’nin erken döneminde ürettiği bir dizi mitolojik mermer heykelin parçasıdır ve 1621 yılında dönemin önde gelen sanat hamilerinden Kardinal Scipione Borghese tarafından ısmarlanmıştı. Borghese, Papa V. Paulus’un yeğeni ve Roma’nın en etkin koleksiyonerlerindendi. Kardinal, genç sanatçıyı himayesine alarak kendi villasını süsleyecek anıtsal heykeller yaptırıyordu. Bernini bu eseri 1621’de yontmaya başlayıp 1622’de tamamladığında, kardinalden en az üç ayrı ödeme almış ve toplamda yaklaşık 450 Roman scudi değerinde bir ücret kazanmıştı. Bernini’nin eseri ilk olarak Kardinal Borghese’nin Roma’daki Villa Borghese’sinde sergilendi. Ancak heykel tamamlandıktan kısa süre sonra, 1623 yazında Borghese eseri siyasi bir jest olarak Papa XV. Gregory’nin yeğeni Kardinal Ludovico Ludovisi’ye hediye etti. Bunun sebebi, 1621’de Papa V. Paulus’un vefatıyla papalıkta güç dengelerinin değişmesiydi. Yeni Papa (Gregory XV) Ludovisi ailesindendi ve Scipione Borghese, amcasının ölümünden sonra iktidarı kaybeden kendi ailesinin konumunu sağlamlaştırmak istiyordu. Mitolojik bir sahneyi betimleyen böylesi görkemli bir heykeli rakip ailenin genç kardinaline armağan etmesi, muhtemelen Ludovisi’lerle iyi geçinme veya bir politik iyilik borcunu ödeme amacı taşıyordu. Nitekim heykel, 1623’ten 1908 yılına dek Ludovisi ailesinin özel villasını süslemiş ve ancak 20. yüzyıl başında İtalya devletinin girişimiyle yeniden asıl yeri olan Villa Borghese Galerisi’ne iade edilmişti. Bernini’nin heykeli, izleyiciyi ön taraftan karşılayan dinamik bir kompozisyona sahiptir. İki figür, dengelerini son noktaya kadar zorlayan çapraz bir düzen içinde, adeta bir anlık hareketi dondururcasına tasvir edilmiştir. Heykel grubunda, sakallı ve kaslı Pluto bir koluyla genç kadının belini kavrarken diğer eliyle onun bacağını tutar; Persephone ise geriye doğru savrulan bedenini çevirerek kaçmaya çalışır, yüzünde korku ve dehşet ifadesi okunur. Figürlerin bakış yönleri ve beden kıvrılışları birbirine zıt olsa da bütün sahne tek bir dramatik odak noktası etrafında birleşir. Bu tasarım, Maniyerist dönemin heykellerindeki virtüöz kıvrılmaları andırır ancak Bernini burada daha da öteye giderek Barok’un doğal gerçekçiliğini ve duygusal yoğunluğunu yakalamıştır. Bernini’nin üslubunun ayırt edici yönü, mermeri adeta canlı bir malzemeye dönüştürme becerisidir. Hakim olduğu anatomi bilgisi sayesinde Hades'in adaleli bedenindeki gergin kaslar ve Persephone’nin çaresizce kıvranan formu son derece inandırıcı biçimde yansıtılmıştır. Heykel incelendiğinde Pluto’nun güçlü ellerinin genç kadının uyluğunu kavradığı noktada, parmakların mermerde bıraktığı izler ise göz alıcıdır. Tanrının parmakları etine gömülmüş gibi hafifçe içeriye batmaktadır. Bu detay, sert mermerin Bernini’nin ellerinde ne denli yumuşak ve esnek biçimde şekillenebildiğini gösterir. Ayrıca bu heykeli yaptıktan sonra Bernini, mermeri işlerken “tıpkı balmumu gibi” yumuşak hissettiğini söyleyerek, taşı beden dokusuna benzetme yeteneğiyle övünmüştür. Heykelde doku zenginliği de son derece yüksektir. Pluto’nun sakal ve saç buklelerinin ihtişamlı ayrıntıları, Cerberus’un (üç başlı cehennem köpeğinin) kaba tüy dokusu, Persephone’nin incecik giysisinin dalgalanışı ve gözlerinden süzülen bir damla yaş dahi mermerde büyük bir gerçekçilikle canlandırılmıştır. Beni en etkileyen detaylardan biri de Hades'in suratındaki o pis gülümseme... Bu detay Persephone'nin çaresiz ifadesi ve göz yaşlarıyla bütünleşiyor ve ortaya duygu yönünden de muhteşem bir kontrast çıkıyor. Barok sanatın en önemli özellikleri de bu ikiliklere yer vermesi zaten. Ayrıca heykelin bol kıvrımı ve derin çizgileri hareket illüzyonunu daha da güçlendiriyor ve gerçekten de bir tanrının bir kadını anlık olarak karşımızda kaçırdığı hissine kapılıyoruz. Barok sanat olanı değil oluşu yansıttığı için az önce bahsettiğim güçlü teatral ifadeler ister resim olsun ister heykel iki sanat dalında da barok bazında çok önemlidir. Kısacası heykelde sakin, durağan bir bakış açısı yerine her yönden enerji fışkıran bir hareket vardır. Rönesans heykellerinin dingin duruşlarının aksine, Bernini’nin kompozisyonunda figürler bir saniyeden uzun sürmesi imkânsız bir gerilimi ve hareketi yansıtır. İzleyici, mermerdeki bu donmuş hareket karşısında sanki bir tiyatro sahnesinin tam ortasındaymış gibi etkilenir: Acıma ve hayranlık duyguları iç içe geçer. Nitekim sanatçının oğlu ve ilk biyografı Domenico Bernini de bu heykeli “şefkat ile vahşetin muhteşem zıtlığı” olarak tanımlayarak övmüştür. Bernini’nin Persephone’un Kaçırılması heykeli, mitolojik içeriğine rağmen 17. yüzyıl Karşı Reform atmosferinde takdir görmüş ve koleksiyonlarda yer alabilmişti. Dönemin Katolik çevrelerinde pagan mitolojisine ait sahnelerin sanat eserlerinde işlenmesi yaygın bir uygulamaydı; ancak bu tür konular genellikle ahlaki veya alegorik bir çerçeveye oturtularak meşrulaştırılıyordu. Persephone’un Kaçırılması gibi heykeller, hamilerinin kültürel birikimini ve klasik literatüre hâkimiyetini sergileyen prestij objeleri olarak görülüyordu. Kardinal Scipione Borghese, antik mitlere ve özellikle Ovidius’un eserlerine duyduğu ilgiyle tanınırdı. 16. yüzyıl Sonu ve 17. yüzyıl başında, Yüksek Rönesans’ın hemen ardında gelişen Barok dönemde sanatçılar antik Yunan-Roma mitolojisinden esinlenen konulara hâlâ büyük ilgi gösteriyordu; bu tür konular hem entelektüel bir zevki tatmin ediyor hem de eski dünyayla modern Hristiyan dünya arasında bir köprü kuruyordu. Dolayısıyla, bir kilise adamı olan Borghese’nin bile sarayını antik tanrıların tasvirleriyle süslemesi garipsenmezdi. Üstelik eserlerin kaidelerine iliştirilen yazıtlar veya manzum metinlerle, bu pagan sahnelerden çıkarılacak Hristiyanca dersler ziyaretçilere sunulabiliyordu. Persephone’un Kaçırılması mitinin özel olarak 17. yüzyıldaki anlam katmanları, birden fazla şekilde yorumlanmıştır. Bir yandan bu öykü, doğanın her yıl yeniden dirilişini simgelediği için Katolik düşüncede İsa’nın ölüm ve dirilişine benzetilmişti. Persephone’nin yeraltından geri dönüşü, tıpkı Hz. İsa’nın dirilişiyle insanlığa tekrar hayat vermesi gibi, yeryüzüne hayat ve bereket getirir. Bu nedenle, Papa V. Paulus’un 1621’deki ölümünün hemen ardından böyle bir “yeniden doğuş” temasına sahip mitolojik sahnenin seçilmesi manidar bulunmuştu. Hatta sanat tarihçisi Matthias Winner, Kardinal Scipione Borghese’nin bu heykeli ısmarlayarak amcası Papa V. Paulus’un ölümünün yarattığı kederli atmosfere karşı bir teselli ve yeniden doğuş umudu mesajı vermek istemiş olabileceğini öne sürer. Bu bakış açısına göre, Persephone’nin yeraltından dönüşü, Borghese ailesinin kaybettiği papa figürünün manevi bir “dirilişi” olarak yorumlanabilir. Öte yandan, modern araştırmacılar eserin siyasi yönüne dair farklı bir yorum da sunar. Sanat tarihçisi Christina Strunck, Borghese’nin bu heykele konu olarak Persephone mitini seçmesini Ludovisi ailesine yönelik üstü kapalı bir gönderme olarak okur. Papa Gregory XV (Alessandro Ludovisi) döneminin başlamasıyla rakip Ludovisi ailesi iktidara gelmiş, Borghese ailesi ise gölgede kalmıştır. Strunck’a göre heykeldeki bahar tanrıçasının yeraltına kapatılması, yeni başlayan Ludovisi döneminin de uzun sürmeyeceğine dair bir imada bulunuyor olabilir. Zira Persephone’nin yeraltına inişi doğanın ölümünü, verimsiz kışı başlatır. Bu da hasta ve zayıf bir bünyeye sahip olduğu bilinen Papa Gregory XV’in (Ludovisi) kısa sürecek bir saltanatına kinayeli bir gönderme olabilir. Gerçekten de Gregory XV sadece iki yıl sonra 1623’te vefat etmiş, Ludovisi papalığı kısa sürmüştür. Bu gibi farklı yorumlar bir yana, Persephone’un Kaçırılması heykelinin 17. yüzyıldaki en açık anlamı, hamisinin kültürel ve sanatsal kudretini sergilemesi idi. Heykel, Kardinal Scipione Borghese’nin zenginliğinin, zevk sahibi koleksiyoner kimliğinin ve klasik öğrenimine olan vukufiyetinin bir nişanesi olarak görülebilir. Eserin mermer kaidesine, kardinalin yakın dostu olan şair Kardinal Maffeo Barberini (daha sonra Papa Urbanus VIII olacaktır) tarafından Latince bir beyit kazınmıştı. Bu beyitte Persephone, çiçek toplamak için eğilenleri uyararak “Kafanı kaldır da zalim Hades’in beni nasıl kaçırıp götürdüğüne bak” demekteydi. Bu satırlar, eserin mitolojik içeriğini aynı zamanda ibret verici bir hikâyeye dönüştürüyor; genç ve güzel bir kadının dikkatsizliğinin onu nasıl felakete sürüklediğini gösteriyordu. Böylece heykel, dönemin izleyicisine estetik bir hayranlık sunarken ahlaki ve kültürel bir mesaj da iletiyordu. Neticede Persephone’un Kaçırılması, Gian Lorenzo Bernini’nin dahiyane yeteneğini genç yaşta ortaya koyduğu bir şaheser olarak sanat tarihinde benzersiz bir yere sahiptir. Heykelin hem teknik ustalığı hem de anlatı gücü, Barok dönemin ruhunu mermerde somutlaştırır niteliktedir. Bernini, mermere hayat verme konusundaki üstün maharetiyle, mitolojik bir kaçırılma sahnesini izleyicinin gözleri önünde sanki canlı bir olaymışçasına canlandırmayı başarmıştır. Sanat tarihçisi Rudolf Wittkower’ın ifadesiyle, Bernini’nin bu yeni üslubu heykel sanatında resim ve tiyatroyu aratmayan bir gerçeklik etkisi meydana getirmişti. Persephone’un Kaçırılması, hem konusunun içerdiği duygusal gerilim hem de mermerde ulaşılan teknik zirveyle, Roma Barok heykelinin ikonik bir simgesi haline gelmişti. , Bu olağanüstü eser, 17. yüzyılda izleyicisine antik mitolojinin derinliklerinden bir hikâye anlatırken, aynı zamanda dönemin ideallerini ve hamilerinin ihtiraslarını yansıtmıştı. Bugün de hala Galleria Borghese’de sergilenen heykel, izleyicileri önünde durup mermerin nasıl olup da böylesine yumuşak, canlı ve dokunaklı görünebildiğini düşünmeye davet etmektedir. Bernini, taşa ruh üfleyen sanatçı sıfatını hak ettiğini işte bu eserle kanıtlamış; Hades ile Persephone’nin efsanesini zamansız bir sanat eserine dönüştürerek ölümsüzleştirmişti. Okuduğunuz için teşekkürler, sanatla kalın...🖤
Türkçe
2
19
180
11.8K
ilhami gungor retweetledi
Ingwar Perowanowitsch
Ingwar Perowanowitsch@Perowinger94·
Das ist eine der schönsten Fernradwege Europas. Über 700km führt der Nordseeküsten-Radweg durch Belgien & die Niederlande und verläuft fast immer auf wunderschönen autofreien Radwegen. Ein Traum für jeden Fernradreisenden❤️ Aufnahmen aus Cycling Cities: youtu.be/R5jQc1jXLAU?si…
YouTube video
YouTube
Deutsch
30
112
996
36.1K
ilhami gungor
ilhami gungor@gilhami·
@CalcioTurkey Anlam biraz farklı gibi, geniş anlamda söylüyorlar sanki, “Fermatevi =Durun artık! - Imbarazzante = Utanç verici ( bu tarz penaltı verme durumları). Sanki genel olarak hakemlerin hepsine sesleniyor “Yeter artık! Bu tarz kararlarınız arttı ve utanç verici bir hal aldı!”
Türkçe
0
0
1
732
Calcio Türkiye 🇹🇷🇮🇹
🗣️ Pellegrini ve Gila, tünelde hakem Sozza’ya: “Bu çok açık bir penaltıydı, durun artık, utanç verici bir penaltıydı.” 🗣️ Sozza’nın cevabı: “Durması gereken sizsiniz çocuklar. Abartmayın.” x.com/sslazio_stefan…
Türkçe
2
3
291
65.6K
ilhami gungor retweetledi
cinesthetic.
cinesthetic.@TheCinesthetic·
Terrence Hill fasted for 24 hours before filming the iconic bean-eating scene in the western film They Call Me Trinity (1970).
English
123
510
10K
829.7K
ilhami gungor retweetledi
Cem Say
Cem Say@say_cem·
Dünya'yı bir bütün olarak görebilen ilk insanlar olan Apollo 8 ekibince çekilen bir fotoğraf. Bundan tam 57 yıl önce.
Cem Say tweet media
Türkçe
15
92
1.5K
52.4K
ilhami gungor retweetledi
Cem Say
Cem Say@say_cem·
Bugün Dünya'yı bu mesafeden gören (şimdilik) son astronot ekibinin bu fotoğrafı çekmesinin 53. yıldönümü.
Cem Say tweet media
Türkçe
5
36
703
23.1K
ilhami gungor retweetledi
kültürİstanbuL
kültürİstanbuL@kulturistan·
Mimar Frank Ghery ölmüş. Onun 2000’li yılların ortasında istanbula bir modern sanat müzesi için geldiğini, bugünkü Tepebaşı otoparkının olduğu yere bir tasarım yaptığını lakin kurumlar arası çekişmeler yüzünden projenin gerçekleşmediğini hatırlatalım. Onun yaptığı eserler şehirlere büyük değer kazandırdı. Her yıl milyonlarca insan bu yapıları görmeye gidiyor. Bilbao gugenheim müzesi bunlardan biri
kültürİstanbuL tweet media
Türkçe
14
59
449
40.8K
ilhami gungor retweetledi
Uykusuz
Uykusuz@UykusuzDergi·
Bu yılın son sayısı hafta sonu bayilerde! Algoritmalarla boğuşurken yanımızda olmak isterseniz, 🔄 RT ve beğenileriniz dergimize çok iyi gelir. 🧡
Uykusuz tweet media
Türkçe
34
937
4.4K
134.8K
Ertan Tunç
Ertan Tunç@sinemayazari·
Ahbap 76 yaşına girmiş. Nice yıllara Jeff Bridges! İlk sinema perdesi hatıralarımdan biri, Bridges’in oynadığı King Kong filmine dairdir. TV’de hatırladığım ilk filmi Yıldız Adam. En sevdiğim filmi, açık ara Büyük Lebowski. En az 20 filmini çok severim, müsait bir günde listelerim ama az bilinen 3 filmini önereyim: Arlington Road (1999) Winter Kills (1979) Fat City (1972)
Ertan Tunç tweet media
Türkçe
4
8
122
10.1K
ilhami gungor retweetledi
Melodies & Masterpieces
Melodies & Masterpieces@SVG__Collection·
Thelonious Monk on the cover of Time Magazine
Melodies & Masterpieces tweet media
English
22
434
3.2K
52.7K